30 Ağustos 2010 Pazartesi

Çınar

Pek sevgili Kevser Ruhi teyzesinden Aze Çınar'a hediye;


"ezgi’nin çınar ağacı da bu gölün hemen yanındaydı. yaz tatilinin en güzel günleri küçük gölün yanındaki büyük çınar ağacının kovuğunda evcilik oynadığı günlerdi. ağacın gövdesi o kadar büyüktü ki beş altı çocuk el ele tutuşursa etrafını sarabiliyorlardı. dedesinin anlattıklarından biliyordu ezgi, çınar ağacı çok eski zamanlardan beri buradaydı. ağacın yaşı üç yüz belki dört yüzden bile büyüktü. çınara baktığında onun heybetli görüntüsünden ürküyor sonra “kim bilir neler gördün? neler yaşadın sen?” diye soruyordu ağaca. yaprakları el gibiydi. meyve vermiyordu ama kocaman dallarının oluşturduğu gölgeden herkes faydalanıyordu. dedesi ezgi’nin bu çınar ağacına olan ilgisini biliyor, ona zaman zaman ağaç hakkında açıklayıcı bilgiler veriyordu. bir gün “suyu çok sever bu ağaç, sulak yerlerde büyür. öyle hızlı büyür ki, hızına yetişmek mümkün olmaz” derdi örneğin. ezgi hayalinde küçücük bir dal iken sabahtan akşama, hızla büyüyen ağaç hayal eder, şaşırır kalırdı.
“canım hızla büyür dediysem, yıldırım hızıyla değil tabii” derdi dedesi. “başka ağaçlarla kıyaslama yaparsak çınar daha hızlı büyür.”
“asırlık ağaçtır bu, yıllardır ayaktadır. yıkılmaz. güçlüdür.”
ezgi tuhaf bir şekilde dedesini benzetirdi bu çınar ağacına. dedesi de sanki asırlardır yıkılmadan ayakta kalan bir insandı. çınarın dalları gibi kolları vardı. elleri çınar ağacının yapraklarına benziyordu. yoksa çınar ağacının yaprakları mı dedesinin ellerini andırıyordu? ağacı tam dedesine benzetirken dedesi döner şöyle derdi ezgi’ye: “çınar ağacı gibisin sen de. naz yapmıyorsun her koşula dayanıyorsun.” “nasıl ?” diye sorardı dedesine. “ben bir çocuğum bu ağaç senden bile ne kadar yaşlı!”
dedesi gülerdi: “çınar nazlanmayan ağaçtır demiştim ya. bu yüzden diyorum. yoksa sen olsan olsan küçücük bir fidan olabilirsin” der, bu defa köklerini anlatmaya başlardı. “çınarın kökleri çok derine inmez, yanlara doğru yayılır. bak görüyorsun ne kadar uzağa gitmiş bu senin çınar ağacının kökleri…” 
ezgi çınarın köklerine bakardı. toprağın üstünde yayılmış kökler sanki bıraksalar buradan kasabaya kadar gideceklerdi.
dedesi ezgi’ye ağacın özelliklerini anlatırken şunu da söylemişti:
“bu ağacı sen bana benzetiyorsun ben de sana.”
“daha çok sana benziyor; senin gibi koskocaman…”
“evet yavrucuğum yaşlı olması ile bana benziyor. kaprisli ve nazlı olmadığı için de sana benziyor.”





hem atalarına hem de kendi torunlarına sevgisi yeten bir insan olsun aze çınar.

sevgiler "
Devamını Oku »

Aze Çınar




Aze; Çerkesce kafasına koyduğunu yapan, iyi yapan demekmiş. Zazacada ise maya.
Çınar bildiğim en uzun yaşayan, en güçlü, en ulu ağaç. Suyu seven, hızlı büyüyen bir ağaç.

Kızımızın adını Aze Çınar koyduk. İstedik ki mayası sağlam olsun. Kafasına koyduğunu yapsın, suyu sevsin, çabuk büyüsün. Uzun ömürlü olsun, ulu, heybetli olsun. Güçlü olsun. Çevresindeki herkese gölge olsun. Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçe yaşasın.

Kendi iradesiyle doğmaya karar verişiyle, hamileliğin ilk zamanları kendinden büyük uru yenip, hayata sımsıkı tutunuşuyla, hayata geliş şekliyle, dünyaya geldiğinden beri ne zaman emeceğine, ne zaman uyuyacağına kendisinin karar verişiyle, misafir varken illllla salonda bizimle oturmak istemesine, yalancı emziği bazen illa istemesine bazen “hıh ne bu bee” dercesine atıp, klasik bebe hallerindeki gibi ya sevip ya reddetme hallerine girmemesine kadar bildiğini okuyan, kafasına koyduğunu yapan bir kız oldu hakkaten Aze Çınar. Her ne kadar tüm sevdiklerime müdahale edip, en doğruyu bildiğimi sanan bir ukala isem de çatır çatır kavga etme pahasına kızım birey olabilsin diye dua ettim hep. Çatır çatır kavga edebilmek ve yine de birbirini sevebilmek, ilişki sürdürebilmek dünyanın en büyük şanslarındandır hem. Şimdilik gayet birey Aze Hanım, Çınar Hanım. Umarım hep böyle gider.

O an deli gibi ağlıyorsa bile vücuduna su değer değmez susacak kadar suyu seven bir bebek oldu. Baba da anne de zehirlenip fena hastalandığında bana mısın demeden hayata devam edecek güçte...

Ömrünü, heybetini, gölgesini ilerleyen yaşlarda göreceğiz de umarım onlar da gönlümüzdeki gibi olur. En önemlisi umarım insan olur. Politik yönelimi ne olur çok derdim değil. Ama umarım herhangi bir politik yönelimi olur. Herhangi bir politik yönelimi olacak kadar önemser dünyayı, insanları, kendisini.

Geliş yolculuğu rüya gibiydi. Gelme anı yine öyle. Geldi, gönlümüze, hayatımıza girdi. Pek yordu bizi. Yormaya da devam ediyor. Öyle ki şu yazıya 20 gün önce başladım ancak bitirebiliyorum. Geleli 26 gün oldu, 26 gündür 1 kez kendisi olmadan dünyayla temasım oldu. Maillerimi gazını alırken ayakta, uzaktan okuyabildim. Hiç cevap verdiğim oldu mu hatırlamıyorum. Sadece 1 adet film izleyebildim. Emzirirken sıkıntıdan ölmemek için televizyon izlemeye başladım. Hiç kitap okuyamadım, sıkça yemek yemeyi unutuyorum, kesintisiz uyumak sanki hiç gerçek olmamış bir şey gibi. Ama bunların hiçbiri zerre dert değil hacım. Düzgün emip, sorunsuz uyudu mu, göbeği iltihaplanmadan, arıza çıkarmadan düştü mü, boyu uzayıp, kilo aldı mı, hiç ağlamadan banyo yaptı mı, gözlerini dikip gözlerime bana baktı mı, emerken parmağımı tutup, öyle uyudu mu, başını omzuma tam yerleştirip orada uyuyakaldı mı... olay bitmiştir. Dünyanın en keyifli şeyleri bunlar. Kitap okumak, film izlemek, dışarı çıkmak biraz daha bekleyebilir.

O kadar çok şey vardı ki yazacağım... Bu yazının başı, sonu, şekli her şeyi tasarlıydı kafamda bir ara... Ötelene ötelene, parça parça yazıla yazıla böyle bütünlüksüz, karışık bir hal aldı. Neyse. Varsın bu yazı da karmaşık olsun. Aze Çınar öğretti ki bazen karmaşık da güzeldir.

Son sözüm sana Aze'm Çınar'ım, nar'ım, balım, peteğim, balığım... İyi ki hayatımıza gelmeye karar verdin. Seni çok çok çok seviyorum.

Devamını Oku »

15 Ağustos 2010 Pazar

Acayip bir doğum hikayesi

Dört gözle bekliyordum doğum hikayemi yazacağım zamanı. Doğum sonrası yazmanın biraz zaman alacağı, benim de hiç acele etmeyeceğimi düşünememişim. Bugün kızımın 11. günü ancak zaman ve yeterli motivasyonu sağlayıp oturuyorum bilgisayar başına.

3 Ağustos salı öğlen, eşimle kalkıp rutin muayenemize gittik hastaneye. 39 hafta 3 günlüktü hamileliğim. Doktorumuz vajinal muayene yaptı. Son söylediğinde olduğu gibi bebeğin doğum yoluna hala girmediğini, rahim ağzının arkaya dönük olduğunu, pazardan önce bebeğin gelmesinin zor olduğunu söyledi. Bir yandan canım sıkıldı bekleme işi devam edecek diye bir yandan da tam zamanında gelecek diye sevindim. Doktorumla pazarlık yaptık. O “cuma gel kontrole” dedi. Ben “Çok yoruluyorum geldiğimde, pazartesi geleyim yaa, arada doğum olursa gelirim işte.” dedim. En ufak tuhaf şeyde kontrole geleceğime söz verdikten sonra pazartesi gününde anlaştık.

Dönüşte Savo'yla kafeinsiz kahve içmek istedim, Beşiktaş'ta Starbucks'a gittik. Ferah ferah içtim kahvemi. Savo'nun daha vakti vardı ama eve arkadaşlar gelecek diye ben erken kalktım, karşıdan da mahallenin otobüsünü görünce, ışık mışık düşünmeden koştur koştur geçtim durağa. O denli iyi hissediyordum kendimi yani.

Eve geldim, arkadaşlar vardı, bloğa yazmıştım, o akşam baya arkadaş gelip gitti. Farklı bir ağrım vardı ama aklıma gelmedi doğum zira en erken pazar demişti doktor. Saat 21.00 suları tuvalete gittim. Kırmızı, regl akıntısına benzer bir şeyler geldi. “Aha nişan mı yoksa?” diye heyecanlandım. Doktoru aradım. “Vajinal muayeneden sebep olmuştur o. Doğum olması mümkün değil.” dedi. Pöffleyerek kapadım telefonu. Bir yandan da sancılarım artmaya, düzenli hale gelmeye başlamıştı. “Emziren Anneler” mail grubuna mail atıp sordum. “Şöyle bir sıvı geldi, şöyle sancılarım var acaba nedir nedir?” diyerek. Gelen cevapların hepsi, büyük ihtimalle doğumun başladığı yönündeydi. Hamileliğimin ortalarından beri bloğunu (Blogcu Anne) takip ettiğim Elif'le telefonda konuştuk. Bu arada sancı aralarım ilk zaman tuttuğumuzda 6-7 dakika gibiydi ve öncesini çok ağır hissetmeden bu aralıkla başlamış olması bana mümkün değilmiş gibi geliyordu. Elif de zaman tutmaya devam etmemi, düzenli giderse, doktoru aramamı, büyük ihtimalle doğumun başladığını söyledi.

Çok kısa süre sonra sancı araları 4-5 dakikaya düşmüştü bile. Halimiz çok komikti. Evde en yakın arkadaşım Gökay ve Savo'nun kız kardeşi Aylin vardı. Sancı başlayınca ben “geldi” diyorum, Gökay bir yandan kronometre tutarken, bir yandan tutunmam için bir kolunu bana uzatıyor, Ben eğilip kitaplığın bir rafından destek alıyorum, Aylin'se belime masaj yapıyor. :) Sancı araları ise daha da komik. Yemek yiyoruz, ben evi toparlıyorum, dondurma yiyorum, güzel güzel duşumu alıyorum, gülüp eğleniyorum falan. Tam hayal ettiğim gibi ilerleyebiliyor her şey. Tek yapamadığım oturmak. Saat 21.30'dan gece 01.00'e kadar neredeyse hiç oturmadım. O kadar iyi hazırlanmıştım ki bu sürece, o kadar iyi eğitmiştim ki kendimi en iyi nasıl yaşanabileceğine dair, olabilecek ennnn şahane şekilde geçirebildim. Sakin, fonksiyonel, başarılı.

Savaş'ı aradım. “Sakin ol, büyük ihtimalle doğum başladı, ama idare ediyorum, sancı araları 2 dakikaya falan düşünce ararız doktoru.” dedim. O da sakin kaldı gerçekten :) Saat 24.00'te evde oldu. Bana kalsa hala doktoru aramayacaktım ama Savaş çok ısrarcı oldu. Doktoru arayıp, “sancı araları neredeyse 2 dakkaya düştü” deyince, “hastaneye gelin” dedi.

Aylar öncesinden hazır olan valizimizi aldık, toparlandık, o esnada Neşe ve Gökşen geldi, kalabalık bir ordu halinde, yola koyulduk. Boğaz Köprüsü'ne nazır sancılarımızı yaşamak ayrı keyifliydi. Hastaneye vardık. Hızla acile aldılar. İşte orada doğumumun en şahane şeyi ile karşılaştık: Elif Ebe. Hiç incitmeden yaptığı vajinal muayenelerden, verdiği morallere, güler yüzüne, ilgisine resmen çok büyük lütuf oldu tüm gece boyunca bizim için. Elif Ebe beni odaya aldı, herkesi çıkardı. Muayeneyi yaptı, bu arada benim kalbim duracak; “Ya doktorun dediği gibi gündüz ki muayene yüzündense tüm bu ağrılar falan, ya doğum başlamadıysa, ya şimdi kös kös eve dönmemiz gerekirse...” derken Elif Ebe müjdeyi verdi: “Oo süper, doğum çoktan başlamış, rahim ağzı açıklığı 5-6 cm'ye varmış. Şahanesiniz.” Hoba bende bir sevinç bir sevinç... Millet içeri girdi, müjdeyi verdim, bizimkiler boş bulunup bir alkışlama... hastane çalışanları gelip kafayı uzatıyorlar “ne oluyor” diye! Biz hep beraber gülüyoruz, Elif Ebe şaşkın; “Sancı çekerken böyle gülen hamile ilk kez görüyorum.” Tam o ara aha!! haftalardır beklenen şey; suyum geliyor!!! Endişeliydim hep, “Ya geldiyse de ben farketmediysem? Nasıl bir şey ki bu? Ne kadar geliyor ki?” Dedikleri kadar var. Geldiğinde farketmemek mümkün değil. Rahat bir iki kilo su!!

Yatışımız yapılıyor. Bizi üst kata alıyorlar, tam odaya giriyoruz, hobaa bir daha su geliyor. Elif Ebe bakıyor, Eyvah, bebek kakasını yapmış içerde, suda yeşil renk var. Eğer bebeğin kalp atışları düşerse acil sezaryen gerekebilir! İşte o an paniklemeye başlıyoruz biraz. O safhaya kadar güzel güzel gelmişken, sezaryenle bitmesin süreç! En başından itibaren hep normal doğum istedim. 9 ay taşıdıktan sonra, ben uyurken dünyaya gelsin, başkaları karşılasın ben saatler sonra göreyim istemedim. Süt geldi mi gelecek mi endişesi yaşamak istemedim. Normal gelişmesi gereken, bin yıllardır böyle gelişen bir sürece müdahale edip, çocuğu doğurmak değil, müdahaleyle “aldırmak” istemedim.

Doktorumuz geliyor o ara. Muayene ediyor. NST'ye bağlatıyor bebeğin kalp atışlarını duyabilmek için. Şu hamilelik boyunca en kıl olduğum şey NST'ye bağlanmak. Evde sancıları ayakta daha rahat karşılamışken hastanede yatağa bağlı olmak beni rahatsız ediyor. Bu esnada Ayşen geliyor hastaneye. Biz de sanırım gecenin 2'sinde, hastaneye doğuma en kalabalık gelen tiplemeler rekorunu kırıyoruz böylece.

Rutin işlemler yapılıyor. Sırada doğumdan çok korktuğum iki şey var: Lavman ve epidural için kateter takılması. Lavman Elif Ebe'nin mahareti sayesinde çok kolay halloluyor. Sonra epidural için ameliyathanye alıyorlar. Doktorum, sezaryen olma ihtimaline karşı ilaç yaptırtmıyor. Sadece kateter takılacak. Benim talebim de eğer normal doğum olacaksa en düşük doz epidural almak. Çünkü hem doğum uzun sürerse bebeği etkilemesinden korkuyorum hem de epidural yüksek olursa doğum esnasında sancılrı hissedemeyip, yeterli ıkınamamaktan, doğumu zorlaştırmaktan. Ameliyathaneye tek başıma indiriyorlar. Korkutucu. Anestezist tatlı bir kadın. Ama ne kadar tatlı olursa olsun, ameliyat masasında çene karında, dizler o hamile göbeğin izin verdiğince karna çekili, nefes alamaz halde ve sancılar gelip giderken kıpırdamadan durmak çok zor. Doktorun ikizlerinden birinin adı Çınar'mış, Hemşireninse soyismi Çınar'mış. Bunlar konuşulurken olup bitiyor kateter takma işi.

Tekrar yukarı çıkarıyorlar. Savaş dışındakileri de dışarı çıkarıyorlar, artık doğma anı yaklaşıyor diye. Savaş, ben, Elif Ebe odada başbaşayız. Sancılar gitgide daha çok hissediliyor. Doktor geliyor, bebeğin kalp atışları normal. “Böyle giderse normal doğumla halledeceğiz.” diyor. Seviniyoruz. En düşüğünden epidural yapılıyor. Savaş elimi tutuyor. Gözü bebeğin kalp atışlarının olduğu ekranda, sürekli hatırlatıyor bana: “Hadi hayatım öğrendiğin gibi, derin nefes al, yavaş yavaş bırak.” Ben sancılarla gergin, “Almayacaaam” şımarıklığı yaptığımda hatırlatıyor: “Bak kalp atışı düşüyor Çınar'ın sen derin nefes almayınca, sezaryen mi olsun istiyorsun? Hadi bir derin nefes... Hah bak arttı şimdi, aferin.”

Sancılar maksimuma ulaştığında geldi doktorum. Muayene etti ve “Açıklık tamam, haydi doğumhaneye gidiyoruz.” dedi. Henüz beklemiyordum. Ama artık sancılar da çok zorlamaya başlamıştı. Bir de ben basınç hissini vajinada yaşayacağım sanıyordum. Halbuki tuvalete çıkma daha doğrusu çıkamama, kabızlık hissinin, ziplenmiş haliymiş tamemen.

Doğumhaneye aldılar, sancılarla ıkınma süreci başladı. Saat 05.05. Tam okuduğum hikayelerdeki gibi, her sancıda ıkınıyorum ama hiçbir gelişme yok, hiçbir ilerleme yok gibi geliyor bana. Boşu boşuna uğraşıyorum ve doğum asla bitmeyecek, birazdan doktor “Olmayacak haydi sezaryene.” diyecek gibi geliyor. Bir yandan bebeği ittirirken tüm gücümle bir yandan da Savaş'a bakıyorum, öyle heyecanlı, öyle panik ki... Son gücümle ittiriyorum ve Savaş “Derya bak doğdu.” diyor. Saat 05.19. İçimden kocaman bir ağırlık çekiliyor dışarı. Göbeğini kesiyor doktor. Bebeği yan masayı alıyorlar. Savaş'a bakıyorum, yeşil ameliyat kıyafeti, bonesi içinde gözleri dolu dolu, öyle mutlu ve güzel ki. Herkes “Bebeğimi görür görmez tüm acılarımı unuttum.” der, ben Savaş'ı öyle görünce tüm acılarımı unuttum. Mümkün olmaz sanardım ya o ana kadar ki sevgimin yüz katını hissetmeye başlıyorum o anda sevgilime karşı.

Bu arada bebeğimiz ağlamadı. Doktora sordum. “Normal, her zaman ağlamazlar, biz de ağlatmıyoruz” dedi. İnce bir hortumla ağzını, burnunu temizlediler. O zaman minik bir “uvveaaa” sesi geldi. Sonrasında hemen kucağıma verdiler.

Bebeği temizleyip giydirirlerken (Biz heyecanlı, hemşireler daha heyecanlı bebeğimin şapkası başka takımdan, zıbını başka, altı başka. Ama kimin umurunda?!) , benden plasentayı aldılar. Dikiş tamamlandı. Bebeğimle beraber odaya çıkardılar.

9 aydır heyecanla ve merakla beklenen süreç tamamlanıyor. Normal doğum sayesinde, hiç akış bozulmadan, kesintiye uğramadan... İstese bizi sezaryene yönlendirebilecekken yapmayan doktorum, Sürekli beni destekleyip, moral veren sevgilim ve çok sevgili arkadaşlarımın da büyük katkılarıyla.

Tüm hamile kadınlara öneririm normal doğumu. Bir süre yaşayacağınız yoğun acı, bir ömür gülümseyerek, şahane hatırlayacağınız ana değiyor.  
Devamını Oku »

5 Ağustos 2010 Perşembe

Aze Çınar Doğdu

4 Ağustos 2010 Çarşamba, :)))
Saat: 05:19 'da doğdu. Her ikisi de sağlıklı. Normal doğum ile dünyaya geldi Aze.
3.350 kg,
50 cm.
Ben Baba Savaş
Derya zaman bulduğunda daha ayrıntılı yazacak.
Devamını Oku »

3 Ağustos 2010 Salı

Geri Sayım 5

Dün yazmayınca "Aha doğurdu" diye meraklanıp arayan arkadaşlar oldu. Hiç düşünmemişim böyle düşünülebileceğini. Çok halsizdim, yazasım yoktu hiç aklımdan çıkıp gitmiş. Bugün sabah da doktora gittik. Öncesinde Sibel geldi. Sohbet muhabbet. Doktor geçen haftakilerin aynısını söyledi. Henüz kanala girmemiş. Eve geldim, Funda ve Melisa evdeydi, onlar çıktı Gökşen ve Funda Abla geldiler, Gökay geldi onlar çıktılar baya kalabalıktı yani bugün evimiz. Keyifli, güzel bir gündü. 


Bir saattir falan da enteresan ağrılarım var. Sanki gelesi var bugün Çınar'ın gibi hissediyorum. 
Bakalım ne olacak. 
Devamını Oku »

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Aylin


Aylin bizim kardeşimiz, Aze Çınar'ın halası. Onunla tanıştığımda henüz 9 yaşındaydı. Acayip güzel, şirin, dünya tatlısı bir kız çocuğu. İlk tanıdığım andan itibaren çok sevdim onu. Minik kardeş gibi. Şimdi 18 yaşında.

İki hafta önce bize geldi, bana yardımcı olmak, yalnız kalmamamı sağlamak için. Bu süreç içinde yaptığı temizlikler, yemekler, tatlılar, incelikler hepsi bir yana, ne kadar büyüdüğünü, ne kadar olgunlaştığını, nasıl bize benzer düşünüp, hayata, insanlara duyarlı olduğunu görmek acayip mutlu etti bizi. 2 haftadır hiç sıkılmadan muhabbet edip, iyi vakit geçiriyoruz. Bazen siyaset konuşuyoruz, bazen herkes kendi istediği gibi takılıyor, bazen film izleyip tartışıyoruz.
Ben zorumdur. Hele ki herhangi biriyle iki hafta hiç ayrılmadan, hiç sorun yaşamadan beraber geçirmem çok çok zordur. Aylin'le en ufak bir sıkıntı yaşamadan bulduk iki haftayı. O olmasa şu iki hafta, şu yaşadığımdan kat kat daha fena geçerdi.

Şu iki diyalog beni çok mutlu eden hadiselere iki örnek olsun;

Ben: Hüff hıçkırık tuttu yine Çınar'ı
Aylin: Ayyyy acıkmıştır şimdi o, halası gidip yemek yapsın hemen.


Ben: Ya Aylin, sen olmasan ben ne yapardım, çok yoruldun, mahfoldun.
Aylin: Aşk olsun Derya abla, böyle zamanlarda yardım etmeyeceğiz ne zaman edeceğiz birbirimize?

İyi ki varsın Aylin  
Devamını Oku »

1 Ağustos 2010 Pazar

Geri Sayım 7

Bugün bir enerjik kalktım bir enerjik kalktım sormayın. Genelde sabahları fena kalkmıyorum, kahvaltı hazırlığına bile yardım ediyorum, kahvaltı sonuna doğru hem enerjim bitmiş oluyor hem ağrılar bastırıyor ama bugün diğer sabahlardan bile iyi kalktım. Öyle ki kahvaltıdan sonra Savaş'la Aylin'e yardım edip, salondaki süs eşyalarının, vitrinin vs tozunu bile aldım. Bugüne kadar okuduğum bilumum hamile-anne bloğunda, doğurulacak gün annelerin pek bir enerjikleştiği bilgisini edinmiş olduğumdan bir umutlandım bugün doğum başlar mı diye ama hiçbir şey de olmadı. Yine de biraz işe yaramak bana iyi geldi.

Akşam Aylin eve gitti, yarın ya da ertesi gün gelecek. Savo Salı akşama kadar evde zaten. Akşam da Ayşen, Erdem ve ikizler geldiler. Onlar da pek iyi geldiler. Zaten Savo'nun akşam işe gitmeyeceği, hele hele yarın da gitmeyeceği bir durumda moral kendiliğinden iyi oluyorken bugün pek bi üst üste geldi iyi şeyler. Bölünüp geleydiler hafta çabuk geçerdi aslında. :)

Bugün tam doldurduk 39'u. Hamileliğin başında Kyle XY izliyordum. Çocuk rahimde ne kadar kalırsa o kadar daha zeki, becerikli vs olur kurgusundan hareketle “oh oh 41'e, 42'ye kadar kalsa benim ki de, olur ya belki doğrudur teori, akla sığıyor neticede.” diye düşündüğümü, Savaş'ın güldüğünü hatırlıyorum :) Sonrasında da “Ayh 37'yi geçsin başka bir şey istemiyorum. Yeter ki erken doğum olmasın.” dediğimi. Şimdi ise üç gün daha dert çekmeye gelemeyip, doğsun diye dua ediyorum işte. Sürekli kendime bunları hatırlatıp, şu “bir an önce doğsun” bekleyişinden çıkmam lazım. Daha 40'ı bile doldurmadı çocuk, ben sanki normal doğum zamanını çoktan geçirmiş modundayım.

Salı günü doktordayız yine. Bakalım ne hallerdeyiz.  
Devamını Oku »

Geri Sayım 8

Vay be, 8. güne kadar gelmişim de bir de pöfflüyorum hadi artık gelsin diye. Paranoyamın şekli değişmiş de bu sefer de "ya 41'i, 42. haftayı buluruz ve yine de gelmezse, ya sezaryen gerekirse" olmuş. İnsan evladı bir acayip, her durumda kendine endişelenecek bir şey buluyor işte. Durup durup gebelik.org'taki 39. hafta yorumunu okuyorum kendime moral olsun diye: "Gebeliğinizi bu haftaya kadar getirdiğiniz için büyük bir takdiri hak ediyorsunuz. Bu ve takipeden hafta içinde doğum yapma olasılığınız oldukça yüksek. Geçen haftalardaki önerilerimiz aynen devam etmektedir: doğum sabır işidir ve bu sabrın sonunda bebeğinizi kucağınıza alıp onu emzirmeye başladığınızda ne kadar mükemmel bir iş başardığınızı göreceksiniz."
Ağrı sızı durumları devam ediyor. Vantilatör hayatı kolaylaştırdı biraz. İki gündür televizyon izlemeye başladım. Sıkıntının boyutlarını tahmin edin. 
Sabah Selin geldi, Vedat zati bizdeydi. Savaş, Aylin hep bir kahvaltı yaptık. Bir yandan sohbet muhabbet bir yandan yine temizlik halleri, saat 17.00'yi bulduğunda yine uyuklamaya başlamıştım. 18.30 gibiden beri de tv izliyorum boş boş. Kafamdan da onlarca doğum şekli hayali geçiyor. 


Pöff böyle işte. Bir gün daha bitti. Bayülgen'in saçları da iğrenç. 
Devamını Oku »

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Çınar

Pek sevgili Kevser Ruhi teyzesinden Aze Çınar'a hediye;


"ezgi’nin çınar ağacı da bu gölün hemen yanındaydı. yaz tatilinin en güzel günleri küçük gölün yanındaki büyük çınar ağacının kovuğunda evcilik oynadığı günlerdi. ağacın gövdesi o kadar büyüktü ki beş altı çocuk el ele tutuşursa etrafını sarabiliyorlardı. dedesinin anlattıklarından biliyordu ezgi, çınar ağacı çok eski zamanlardan beri buradaydı. ağacın yaşı üç yüz belki dört yüzden bile büyüktü. çınara baktığında onun heybetli görüntüsünden ürküyor sonra “kim bilir neler gördün? neler yaşadın sen?” diye soruyordu ağaca. yaprakları el gibiydi. meyve vermiyordu ama kocaman dallarının oluşturduğu gölgeden herkes faydalanıyordu. dedesi ezgi’nin bu çınar ağacına olan ilgisini biliyor, ona zaman zaman ağaç hakkında açıklayıcı bilgiler veriyordu. bir gün “suyu çok sever bu ağaç, sulak yerlerde büyür. öyle hızlı büyür ki, hızına yetişmek mümkün olmaz” derdi örneğin. ezgi hayalinde küçücük bir dal iken sabahtan akşama, hızla büyüyen ağaç hayal eder, şaşırır kalırdı.
“canım hızla büyür dediysem, yıldırım hızıyla değil tabii” derdi dedesi. “başka ağaçlarla kıyaslama yaparsak çınar daha hızlı büyür.”
“asırlık ağaçtır bu, yıllardır ayaktadır. yıkılmaz. güçlüdür.”
ezgi tuhaf bir şekilde dedesini benzetirdi bu çınar ağacına. dedesi de sanki asırlardır yıkılmadan ayakta kalan bir insandı. çınarın dalları gibi kolları vardı. elleri çınar ağacının yapraklarına benziyordu. yoksa çınar ağacının yaprakları mı dedesinin ellerini andırıyordu? ağacı tam dedesine benzetirken dedesi döner şöyle derdi ezgi’ye: “çınar ağacı gibisin sen de. naz yapmıyorsun her koşula dayanıyorsun.” “nasıl ?” diye sorardı dedesine. “ben bir çocuğum bu ağaç senden bile ne kadar yaşlı!”
dedesi gülerdi: “çınar nazlanmayan ağaçtır demiştim ya. bu yüzden diyorum. yoksa sen olsan olsan küçücük bir fidan olabilirsin” der, bu defa köklerini anlatmaya başlardı. “çınarın kökleri çok derine inmez, yanlara doğru yayılır. bak görüyorsun ne kadar uzağa gitmiş bu senin çınar ağacının kökleri…” 
ezgi çınarın köklerine bakardı. toprağın üstünde yayılmış kökler sanki bıraksalar buradan kasabaya kadar gideceklerdi.
dedesi ezgi’ye ağacın özelliklerini anlatırken şunu da söylemişti:
“bu ağacı sen bana benzetiyorsun ben de sana.”
“daha çok sana benziyor; senin gibi koskocaman…”
“evet yavrucuğum yaşlı olması ile bana benziyor. kaprisli ve nazlı olmadığı için de sana benziyor.”





hem atalarına hem de kendi torunlarına sevgisi yeten bir insan olsun aze çınar.

sevgiler "

Aze Çınar




Aze; Çerkesce kafasına koyduğunu yapan, iyi yapan demekmiş. Zazacada ise maya.
Çınar bildiğim en uzun yaşayan, en güçlü, en ulu ağaç. Suyu seven, hızlı büyüyen bir ağaç.

Kızımızın adını Aze Çınar koyduk. İstedik ki mayası sağlam olsun. Kafasına koyduğunu yapsın, suyu sevsin, çabuk büyüsün. Uzun ömürlü olsun, ulu, heybetli olsun. Güçlü olsun. Çevresindeki herkese gölge olsun. Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçe yaşasın.

Kendi iradesiyle doğmaya karar verişiyle, hamileliğin ilk zamanları kendinden büyük uru yenip, hayata sımsıkı tutunuşuyla, hayata geliş şekliyle, dünyaya geldiğinden beri ne zaman emeceğine, ne zaman uyuyacağına kendisinin karar verişiyle, misafir varken illllla salonda bizimle oturmak istemesine, yalancı emziği bazen illa istemesine bazen “hıh ne bu bee” dercesine atıp, klasik bebe hallerindeki gibi ya sevip ya reddetme hallerine girmemesine kadar bildiğini okuyan, kafasına koyduğunu yapan bir kız oldu hakkaten Aze Çınar. Her ne kadar tüm sevdiklerime müdahale edip, en doğruyu bildiğimi sanan bir ukala isem de çatır çatır kavga etme pahasına kızım birey olabilsin diye dua ettim hep. Çatır çatır kavga edebilmek ve yine de birbirini sevebilmek, ilişki sürdürebilmek dünyanın en büyük şanslarındandır hem. Şimdilik gayet birey Aze Hanım, Çınar Hanım. Umarım hep böyle gider.

O an deli gibi ağlıyorsa bile vücuduna su değer değmez susacak kadar suyu seven bir bebek oldu. Baba da anne de zehirlenip fena hastalandığında bana mısın demeden hayata devam edecek güçte...

Ömrünü, heybetini, gölgesini ilerleyen yaşlarda göreceğiz de umarım onlar da gönlümüzdeki gibi olur. En önemlisi umarım insan olur. Politik yönelimi ne olur çok derdim değil. Ama umarım herhangi bir politik yönelimi olur. Herhangi bir politik yönelimi olacak kadar önemser dünyayı, insanları, kendisini.

Geliş yolculuğu rüya gibiydi. Gelme anı yine öyle. Geldi, gönlümüze, hayatımıza girdi. Pek yordu bizi. Yormaya da devam ediyor. Öyle ki şu yazıya 20 gün önce başladım ancak bitirebiliyorum. Geleli 26 gün oldu, 26 gündür 1 kez kendisi olmadan dünyayla temasım oldu. Maillerimi gazını alırken ayakta, uzaktan okuyabildim. Hiç cevap verdiğim oldu mu hatırlamıyorum. Sadece 1 adet film izleyebildim. Emzirirken sıkıntıdan ölmemek için televizyon izlemeye başladım. Hiç kitap okuyamadım, sıkça yemek yemeyi unutuyorum, kesintisiz uyumak sanki hiç gerçek olmamış bir şey gibi. Ama bunların hiçbiri zerre dert değil hacım. Düzgün emip, sorunsuz uyudu mu, göbeği iltihaplanmadan, arıza çıkarmadan düştü mü, boyu uzayıp, kilo aldı mı, hiç ağlamadan banyo yaptı mı, gözlerini dikip gözlerime bana baktı mı, emerken parmağımı tutup, öyle uyudu mu, başını omzuma tam yerleştirip orada uyuyakaldı mı... olay bitmiştir. Dünyanın en keyifli şeyleri bunlar. Kitap okumak, film izlemek, dışarı çıkmak biraz daha bekleyebilir.

O kadar çok şey vardı ki yazacağım... Bu yazının başı, sonu, şekli her şeyi tasarlıydı kafamda bir ara... Ötelene ötelene, parça parça yazıla yazıla böyle bütünlüksüz, karışık bir hal aldı. Neyse. Varsın bu yazı da karmaşık olsun. Aze Çınar öğretti ki bazen karmaşık da güzeldir.

Son sözüm sana Aze'm Çınar'ım, nar'ım, balım, peteğim, balığım... İyi ki hayatımıza gelmeye karar verdin. Seni çok çok çok seviyorum.

15 Ağustos 2010 Pazar

Acayip bir doğum hikayesi

Dört gözle bekliyordum doğum hikayemi yazacağım zamanı. Doğum sonrası yazmanın biraz zaman alacağı, benim de hiç acele etmeyeceğimi düşünememişim. Bugün kızımın 11. günü ancak zaman ve yeterli motivasyonu sağlayıp oturuyorum bilgisayar başına.

3 Ağustos salı öğlen, eşimle kalkıp rutin muayenemize gittik hastaneye. 39 hafta 3 günlüktü hamileliğim. Doktorumuz vajinal muayene yaptı. Son söylediğinde olduğu gibi bebeğin doğum yoluna hala girmediğini, rahim ağzının arkaya dönük olduğunu, pazardan önce bebeğin gelmesinin zor olduğunu söyledi. Bir yandan canım sıkıldı bekleme işi devam edecek diye bir yandan da tam zamanında gelecek diye sevindim. Doktorumla pazarlık yaptık. O “cuma gel kontrole” dedi. Ben “Çok yoruluyorum geldiğimde, pazartesi geleyim yaa, arada doğum olursa gelirim işte.” dedim. En ufak tuhaf şeyde kontrole geleceğime söz verdikten sonra pazartesi gününde anlaştık.

Dönüşte Savo'yla kafeinsiz kahve içmek istedim, Beşiktaş'ta Starbucks'a gittik. Ferah ferah içtim kahvemi. Savo'nun daha vakti vardı ama eve arkadaşlar gelecek diye ben erken kalktım, karşıdan da mahallenin otobüsünü görünce, ışık mışık düşünmeden koştur koştur geçtim durağa. O denli iyi hissediyordum kendimi yani.

Eve geldim, arkadaşlar vardı, bloğa yazmıştım, o akşam baya arkadaş gelip gitti. Farklı bir ağrım vardı ama aklıma gelmedi doğum zira en erken pazar demişti doktor. Saat 21.00 suları tuvalete gittim. Kırmızı, regl akıntısına benzer bir şeyler geldi. “Aha nişan mı yoksa?” diye heyecanlandım. Doktoru aradım. “Vajinal muayeneden sebep olmuştur o. Doğum olması mümkün değil.” dedi. Pöffleyerek kapadım telefonu. Bir yandan da sancılarım artmaya, düzenli hale gelmeye başlamıştı. “Emziren Anneler” mail grubuna mail atıp sordum. “Şöyle bir sıvı geldi, şöyle sancılarım var acaba nedir nedir?” diyerek. Gelen cevapların hepsi, büyük ihtimalle doğumun başladığı yönündeydi. Hamileliğimin ortalarından beri bloğunu (Blogcu Anne) takip ettiğim Elif'le telefonda konuştuk. Bu arada sancı aralarım ilk zaman tuttuğumuzda 6-7 dakika gibiydi ve öncesini çok ağır hissetmeden bu aralıkla başlamış olması bana mümkün değilmiş gibi geliyordu. Elif de zaman tutmaya devam etmemi, düzenli giderse, doktoru aramamı, büyük ihtimalle doğumun başladığını söyledi.

Çok kısa süre sonra sancı araları 4-5 dakikaya düşmüştü bile. Halimiz çok komikti. Evde en yakın arkadaşım Gökay ve Savo'nun kız kardeşi Aylin vardı. Sancı başlayınca ben “geldi” diyorum, Gökay bir yandan kronometre tutarken, bir yandan tutunmam için bir kolunu bana uzatıyor, Ben eğilip kitaplığın bir rafından destek alıyorum, Aylin'se belime masaj yapıyor. :) Sancı araları ise daha da komik. Yemek yiyoruz, ben evi toparlıyorum, dondurma yiyorum, güzel güzel duşumu alıyorum, gülüp eğleniyorum falan. Tam hayal ettiğim gibi ilerleyebiliyor her şey. Tek yapamadığım oturmak. Saat 21.30'dan gece 01.00'e kadar neredeyse hiç oturmadım. O kadar iyi hazırlanmıştım ki bu sürece, o kadar iyi eğitmiştim ki kendimi en iyi nasıl yaşanabileceğine dair, olabilecek ennnn şahane şekilde geçirebildim. Sakin, fonksiyonel, başarılı.

Savaş'ı aradım. “Sakin ol, büyük ihtimalle doğum başladı, ama idare ediyorum, sancı araları 2 dakikaya falan düşünce ararız doktoru.” dedim. O da sakin kaldı gerçekten :) Saat 24.00'te evde oldu. Bana kalsa hala doktoru aramayacaktım ama Savaş çok ısrarcı oldu. Doktoru arayıp, “sancı araları neredeyse 2 dakkaya düştü” deyince, “hastaneye gelin” dedi.

Aylar öncesinden hazır olan valizimizi aldık, toparlandık, o esnada Neşe ve Gökşen geldi, kalabalık bir ordu halinde, yola koyulduk. Boğaz Köprüsü'ne nazır sancılarımızı yaşamak ayrı keyifliydi. Hastaneye vardık. Hızla acile aldılar. İşte orada doğumumun en şahane şeyi ile karşılaştık: Elif Ebe. Hiç incitmeden yaptığı vajinal muayenelerden, verdiği morallere, güler yüzüne, ilgisine resmen çok büyük lütuf oldu tüm gece boyunca bizim için. Elif Ebe beni odaya aldı, herkesi çıkardı. Muayeneyi yaptı, bu arada benim kalbim duracak; “Ya doktorun dediği gibi gündüz ki muayene yüzündense tüm bu ağrılar falan, ya doğum başlamadıysa, ya şimdi kös kös eve dönmemiz gerekirse...” derken Elif Ebe müjdeyi verdi: “Oo süper, doğum çoktan başlamış, rahim ağzı açıklığı 5-6 cm'ye varmış. Şahanesiniz.” Hoba bende bir sevinç bir sevinç... Millet içeri girdi, müjdeyi verdim, bizimkiler boş bulunup bir alkışlama... hastane çalışanları gelip kafayı uzatıyorlar “ne oluyor” diye! Biz hep beraber gülüyoruz, Elif Ebe şaşkın; “Sancı çekerken böyle gülen hamile ilk kez görüyorum.” Tam o ara aha!! haftalardır beklenen şey; suyum geliyor!!! Endişeliydim hep, “Ya geldiyse de ben farketmediysem? Nasıl bir şey ki bu? Ne kadar geliyor ki?” Dedikleri kadar var. Geldiğinde farketmemek mümkün değil. Rahat bir iki kilo su!!

Yatışımız yapılıyor. Bizi üst kata alıyorlar, tam odaya giriyoruz, hobaa bir daha su geliyor. Elif Ebe bakıyor, Eyvah, bebek kakasını yapmış içerde, suda yeşil renk var. Eğer bebeğin kalp atışları düşerse acil sezaryen gerekebilir! İşte o an paniklemeye başlıyoruz biraz. O safhaya kadar güzel güzel gelmişken, sezaryenle bitmesin süreç! En başından itibaren hep normal doğum istedim. 9 ay taşıdıktan sonra, ben uyurken dünyaya gelsin, başkaları karşılasın ben saatler sonra göreyim istemedim. Süt geldi mi gelecek mi endişesi yaşamak istemedim. Normal gelişmesi gereken, bin yıllardır böyle gelişen bir sürece müdahale edip, çocuğu doğurmak değil, müdahaleyle “aldırmak” istemedim.

Doktorumuz geliyor o ara. Muayene ediyor. NST'ye bağlatıyor bebeğin kalp atışlarını duyabilmek için. Şu hamilelik boyunca en kıl olduğum şey NST'ye bağlanmak. Evde sancıları ayakta daha rahat karşılamışken hastanede yatağa bağlı olmak beni rahatsız ediyor. Bu esnada Ayşen geliyor hastaneye. Biz de sanırım gecenin 2'sinde, hastaneye doğuma en kalabalık gelen tiplemeler rekorunu kırıyoruz böylece.

Rutin işlemler yapılıyor. Sırada doğumdan çok korktuğum iki şey var: Lavman ve epidural için kateter takılması. Lavman Elif Ebe'nin mahareti sayesinde çok kolay halloluyor. Sonra epidural için ameliyathanye alıyorlar. Doktorum, sezaryen olma ihtimaline karşı ilaç yaptırtmıyor. Sadece kateter takılacak. Benim talebim de eğer normal doğum olacaksa en düşük doz epidural almak. Çünkü hem doğum uzun sürerse bebeği etkilemesinden korkuyorum hem de epidural yüksek olursa doğum esnasında sancılrı hissedemeyip, yeterli ıkınamamaktan, doğumu zorlaştırmaktan. Ameliyathaneye tek başıma indiriyorlar. Korkutucu. Anestezist tatlı bir kadın. Ama ne kadar tatlı olursa olsun, ameliyat masasında çene karında, dizler o hamile göbeğin izin verdiğince karna çekili, nefes alamaz halde ve sancılar gelip giderken kıpırdamadan durmak çok zor. Doktorun ikizlerinden birinin adı Çınar'mış, Hemşireninse soyismi Çınar'mış. Bunlar konuşulurken olup bitiyor kateter takma işi.

Tekrar yukarı çıkarıyorlar. Savaş dışındakileri de dışarı çıkarıyorlar, artık doğma anı yaklaşıyor diye. Savaş, ben, Elif Ebe odada başbaşayız. Sancılar gitgide daha çok hissediliyor. Doktor geliyor, bebeğin kalp atışları normal. “Böyle giderse normal doğumla halledeceğiz.” diyor. Seviniyoruz. En düşüğünden epidural yapılıyor. Savaş elimi tutuyor. Gözü bebeğin kalp atışlarının olduğu ekranda, sürekli hatırlatıyor bana: “Hadi hayatım öğrendiğin gibi, derin nefes al, yavaş yavaş bırak.” Ben sancılarla gergin, “Almayacaaam” şımarıklığı yaptığımda hatırlatıyor: “Bak kalp atışı düşüyor Çınar'ın sen derin nefes almayınca, sezaryen mi olsun istiyorsun? Hadi bir derin nefes... Hah bak arttı şimdi, aferin.”

Sancılar maksimuma ulaştığında geldi doktorum. Muayene etti ve “Açıklık tamam, haydi doğumhaneye gidiyoruz.” dedi. Henüz beklemiyordum. Ama artık sancılar da çok zorlamaya başlamıştı. Bir de ben basınç hissini vajinada yaşayacağım sanıyordum. Halbuki tuvalete çıkma daha doğrusu çıkamama, kabızlık hissinin, ziplenmiş haliymiş tamemen.

Doğumhaneye aldılar, sancılarla ıkınma süreci başladı. Saat 05.05. Tam okuduğum hikayelerdeki gibi, her sancıda ıkınıyorum ama hiçbir gelişme yok, hiçbir ilerleme yok gibi geliyor bana. Boşu boşuna uğraşıyorum ve doğum asla bitmeyecek, birazdan doktor “Olmayacak haydi sezaryene.” diyecek gibi geliyor. Bir yandan bebeği ittirirken tüm gücümle bir yandan da Savaş'a bakıyorum, öyle heyecanlı, öyle panik ki... Son gücümle ittiriyorum ve Savaş “Derya bak doğdu.” diyor. Saat 05.19. İçimden kocaman bir ağırlık çekiliyor dışarı. Göbeğini kesiyor doktor. Bebeği yan masayı alıyorlar. Savaş'a bakıyorum, yeşil ameliyat kıyafeti, bonesi içinde gözleri dolu dolu, öyle mutlu ve güzel ki. Herkes “Bebeğimi görür görmez tüm acılarımı unuttum.” der, ben Savaş'ı öyle görünce tüm acılarımı unuttum. Mümkün olmaz sanardım ya o ana kadar ki sevgimin yüz katını hissetmeye başlıyorum o anda sevgilime karşı.

Bu arada bebeğimiz ağlamadı. Doktora sordum. “Normal, her zaman ağlamazlar, biz de ağlatmıyoruz” dedi. İnce bir hortumla ağzını, burnunu temizlediler. O zaman minik bir “uvveaaa” sesi geldi. Sonrasında hemen kucağıma verdiler.

Bebeği temizleyip giydirirlerken (Biz heyecanlı, hemşireler daha heyecanlı bebeğimin şapkası başka takımdan, zıbını başka, altı başka. Ama kimin umurunda?!) , benden plasentayı aldılar. Dikiş tamamlandı. Bebeğimle beraber odaya çıkardılar.

9 aydır heyecanla ve merakla beklenen süreç tamamlanıyor. Normal doğum sayesinde, hiç akış bozulmadan, kesintiye uğramadan... İstese bizi sezaryene yönlendirebilecekken yapmayan doktorum, Sürekli beni destekleyip, moral veren sevgilim ve çok sevgili arkadaşlarımın da büyük katkılarıyla.

Tüm hamile kadınlara öneririm normal doğumu. Bir süre yaşayacağınız yoğun acı, bir ömür gülümseyerek, şahane hatırlayacağınız ana değiyor.  

5 Ağustos 2010 Perşembe

Aze Çınar Doğdu

4 Ağustos 2010 Çarşamba, :)))
Saat: 05:19 'da doğdu. Her ikisi de sağlıklı. Normal doğum ile dünyaya geldi Aze.
3.350 kg,
50 cm.
Ben Baba Savaş
Derya zaman bulduğunda daha ayrıntılı yazacak.

3 Ağustos 2010 Salı

Geri Sayım 5

Dün yazmayınca "Aha doğurdu" diye meraklanıp arayan arkadaşlar oldu. Hiç düşünmemişim böyle düşünülebileceğini. Çok halsizdim, yazasım yoktu hiç aklımdan çıkıp gitmiş. Bugün sabah da doktora gittik. Öncesinde Sibel geldi. Sohbet muhabbet. Doktor geçen haftakilerin aynısını söyledi. Henüz kanala girmemiş. Eve geldim, Funda ve Melisa evdeydi, onlar çıktı Gökşen ve Funda Abla geldiler, Gökay geldi onlar çıktılar baya kalabalıktı yani bugün evimiz. Keyifli, güzel bir gündü. 


Bir saattir falan da enteresan ağrılarım var. Sanki gelesi var bugün Çınar'ın gibi hissediyorum. 
Bakalım ne olacak. 

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Aylin


Aylin bizim kardeşimiz, Aze Çınar'ın halası. Onunla tanıştığımda henüz 9 yaşındaydı. Acayip güzel, şirin, dünya tatlısı bir kız çocuğu. İlk tanıdığım andan itibaren çok sevdim onu. Minik kardeş gibi. Şimdi 18 yaşında.

İki hafta önce bize geldi, bana yardımcı olmak, yalnız kalmamamı sağlamak için. Bu süreç içinde yaptığı temizlikler, yemekler, tatlılar, incelikler hepsi bir yana, ne kadar büyüdüğünü, ne kadar olgunlaştığını, nasıl bize benzer düşünüp, hayata, insanlara duyarlı olduğunu görmek acayip mutlu etti bizi. 2 haftadır hiç sıkılmadan muhabbet edip, iyi vakit geçiriyoruz. Bazen siyaset konuşuyoruz, bazen herkes kendi istediği gibi takılıyor, bazen film izleyip tartışıyoruz.
Ben zorumdur. Hele ki herhangi biriyle iki hafta hiç ayrılmadan, hiç sorun yaşamadan beraber geçirmem çok çok zordur. Aylin'le en ufak bir sıkıntı yaşamadan bulduk iki haftayı. O olmasa şu iki hafta, şu yaşadığımdan kat kat daha fena geçerdi.

Şu iki diyalog beni çok mutlu eden hadiselere iki örnek olsun;

Ben: Hüff hıçkırık tuttu yine Çınar'ı
Aylin: Ayyyy acıkmıştır şimdi o, halası gidip yemek yapsın hemen.


Ben: Ya Aylin, sen olmasan ben ne yapardım, çok yoruldun, mahfoldun.
Aylin: Aşk olsun Derya abla, böyle zamanlarda yardım etmeyeceğiz ne zaman edeceğiz birbirimize?

İyi ki varsın Aylin  

1 Ağustos 2010 Pazar

Geri Sayım 7

Bugün bir enerjik kalktım bir enerjik kalktım sormayın. Genelde sabahları fena kalkmıyorum, kahvaltı hazırlığına bile yardım ediyorum, kahvaltı sonuna doğru hem enerjim bitmiş oluyor hem ağrılar bastırıyor ama bugün diğer sabahlardan bile iyi kalktım. Öyle ki kahvaltıdan sonra Savaş'la Aylin'e yardım edip, salondaki süs eşyalarının, vitrinin vs tozunu bile aldım. Bugüne kadar okuduğum bilumum hamile-anne bloğunda, doğurulacak gün annelerin pek bir enerjikleştiği bilgisini edinmiş olduğumdan bir umutlandım bugün doğum başlar mı diye ama hiçbir şey de olmadı. Yine de biraz işe yaramak bana iyi geldi.

Akşam Aylin eve gitti, yarın ya da ertesi gün gelecek. Savo Salı akşama kadar evde zaten. Akşam da Ayşen, Erdem ve ikizler geldiler. Onlar da pek iyi geldiler. Zaten Savo'nun akşam işe gitmeyeceği, hele hele yarın da gitmeyeceği bir durumda moral kendiliğinden iyi oluyorken bugün pek bi üst üste geldi iyi şeyler. Bölünüp geleydiler hafta çabuk geçerdi aslında. :)

Bugün tam doldurduk 39'u. Hamileliğin başında Kyle XY izliyordum. Çocuk rahimde ne kadar kalırsa o kadar daha zeki, becerikli vs olur kurgusundan hareketle “oh oh 41'e, 42'ye kadar kalsa benim ki de, olur ya belki doğrudur teori, akla sığıyor neticede.” diye düşündüğümü, Savaş'ın güldüğünü hatırlıyorum :) Sonrasında da “Ayh 37'yi geçsin başka bir şey istemiyorum. Yeter ki erken doğum olmasın.” dediğimi. Şimdi ise üç gün daha dert çekmeye gelemeyip, doğsun diye dua ediyorum işte. Sürekli kendime bunları hatırlatıp, şu “bir an önce doğsun” bekleyişinden çıkmam lazım. Daha 40'ı bile doldurmadı çocuk, ben sanki normal doğum zamanını çoktan geçirmiş modundayım.

Salı günü doktordayız yine. Bakalım ne hallerdeyiz.  

Geri Sayım 8

Vay be, 8. güne kadar gelmişim de bir de pöfflüyorum hadi artık gelsin diye. Paranoyamın şekli değişmiş de bu sefer de "ya 41'i, 42. haftayı buluruz ve yine de gelmezse, ya sezaryen gerekirse" olmuş. İnsan evladı bir acayip, her durumda kendine endişelenecek bir şey buluyor işte. Durup durup gebelik.org'taki 39. hafta yorumunu okuyorum kendime moral olsun diye: "Gebeliğinizi bu haftaya kadar getirdiğiniz için büyük bir takdiri hak ediyorsunuz. Bu ve takipeden hafta içinde doğum yapma olasılığınız oldukça yüksek. Geçen haftalardaki önerilerimiz aynen devam etmektedir: doğum sabır işidir ve bu sabrın sonunda bebeğinizi kucağınıza alıp onu emzirmeye başladığınızda ne kadar mükemmel bir iş başardığınızı göreceksiniz."
Ağrı sızı durumları devam ediyor. Vantilatör hayatı kolaylaştırdı biraz. İki gündür televizyon izlemeye başladım. Sıkıntının boyutlarını tahmin edin. 
Sabah Selin geldi, Vedat zati bizdeydi. Savaş, Aylin hep bir kahvaltı yaptık. Bir yandan sohbet muhabbet bir yandan yine temizlik halleri, saat 17.00'yi bulduğunda yine uyuklamaya başlamıştım. 18.30 gibiden beri de tv izliyorum boş boş. Kafamdan da onlarca doğum şekli hayali geçiyor. 


Pöff böyle işte. Bir gün daha bitti. Bayülgen'in saçları da iğrenç. 

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...