30 Mart 2011 Çarşamba

Aze Çınar 8 Aylık

Evet 8 aylık oldu. Yani 4 gün sonra 8 aylık. Şöyle bir durup bakıyorum bazen... Sonra Savaş'a diyorum ki "Olm doğmuş da kocaman insan olmuş la bu?" sonra da diyorum ki "Bunu ben yaptım.", "Hoop benim de katkılarım inkar edilemez." diyor. "Minicik olm senin katkın, malzemeyi alıp ben yaptım gerisini."... Daha önce yazmıştım bu linkte , bu acayip mucizeye alışmak çok korktuğum bir şey. Daha geçenlerde tek kolumda saatlerce taşıdığım, kafasını çeviremeyen, parmak dışında bir şey tutamayan bu şeyin, şimdilerde yanaktan makas alması, fotoğraf makinalarına poz vermesi, eliyle armut yemesi, sarılması, ayaklarının üzerinde durması, oturması, kendince şarkı söylemesi, bizi çağırması normal gelmemeli bana. Alışmamalıyım. 


Hele bu uyumlu sıpanın bir eyleme gelip, gıkını çıkarmaması, slogan sesleri arasında uyuması, sıcakkanlılığıyla kucaktan kucağa gitmesi, güler yüzlülüğü, içki içtiğimiz, uykusuz olduğumuz, arkadaşta kaldığımız gecelerde normalden fazla uyuması normal gelmemeli bana. Onun farklı ve şahane bir insan olduğunu hiç aklımdan çıkarmamalıyım. 


Eylem arkadaşları; Leyla, Deniz, Aze
Şimdilerde en çok yaptığı şey ıslık çalmak! pfşşşş, fışşşşhh sesleri çıkarıp çıkarıp gülüyor. Ellerini uzatıp kucağımıza gelmek istiyor. Yerde halısında otururken birden kendini arkaya atıveriyor o nasıl bir güvense... Otururken yana doğru düşeyazsa eliyle destek alıp düşmekten kurtarabiliyor kendini artık. Yoğurt delisi oldu, sebzelerden pek hazzetmiyor. Yoğurduna karıştırırsak belki yiyor. Peynir, pekmez, yumurta yiyor. Elma, armut, muz seviyor. Şarkılara tempo tutuyor. Elleri ile, ayakları ile, kafası ile... Uyku vakti gelip de yatağına koyduğumda bir sürü maymunluk yapıyor. Ayakları dikiyor havaya, ne battaniye kalıyor ne ayağında çorap. 2 dakika sonra ise teslim oluyor uykuya. 




Yatarken, yarı yatar halde sütünü içerken elini uzatıyor, bu "yaklaş seveceğim" demek. Yaklaştığımızda saçımızı okşuyor, yanağımızı seviyor, bu esnada gözümüzün içine içine bakıyor. Törensel bir an. 


Blogcu anne "Bebekler fırın ekmeği gibi. Sabahları çıtır çıtır, tadına doyulmaz oluyorlar, akşamları ise artık bayatlıyorlar, sabahki gibi olmuyorlar" yazmıştı. Aynen öyle oluyor. Akşam 17.00-18.00 arası artık bitmiş olduğumdan uyku anını bekliyorum dört gözle. Ama uyuyupta şu saatler geldiğinde, 21.00 - 22.00 olduğunda, gece yemeği vakti gelse de sarılsam diyorum. Öyle özlüyorum ki anlatamam. 


İki gün önce kan sayımı yapılsın diye kan aldılar kuzudan. Ne zormuş! Ne uzunmuş! Öyle ağladı ki bizim ağlamayı pek bilmeyen kuzu... İçimiz parçalandı, elim ayağıma dolandı. "Sen çık" diyen hemşire ile Savaş'a kafa atmamayı becererek "Çıkmayacağım." dedim ama öldüm o iki dakika boyunca. Sonrasında da hemşirenin eldivenden yaptığı balon elinde, koruyu bant elinin üstünde içini çeke çeke uyudu arabasında çınar dalım.  


Benim danam 8. ay itibariyle 70 cm. 9.5 kilo olmuş. Sağ salim 8. yaşlar, 88. yaşlar da görmesi dileğiyle.
Devamını Oku »

20 Mart 2011 Pazar

Aşk

kıro aze
Aze 7.5 aylık oldu ve ben kendisine daha yeni tam anlamıyla aşık oldum.  O çocuğunun adı geçse gözleri kamaşan, ağzı kulaklarına varan annelerden oldum. Yaklaşık 1 aydır o kadar şahane bir insan oldu ki, anneliğimden bağımsız kim onunla yaşasa böyle aşık olur diye düşünüyorum.
Oynaklığı, güler yüzü, sürekli dokunarak okşaması, sevmesi, bakışları, sarılması, dudak büzmesi, oynaması, kızması, ağlaması, direnci, uyumluluğu, sokak-gürültü-slogan-soğuk-sıcak dinlemeden bize ayak uydurması, ciddiyeti, ciddiyetsizliği her şeyiyle o kadar olağanüstü bir bebek oldu ki insan benden olduğuna şaşıyor.
Ve tüm bunların yarattığı aşk o kadar mutlu ediyor ki, ama o kadar mutlu ediyor ki, hayattaki hiçbir şey üzemiyor yahu. İnsanın içini coşkuyla dolduruyor. Ne olursa olsun her şeyin mükemmel olacağı hissi yaşatıyor. Varken de, uyurken de insanda sürekli bir gülümseme oluşturuyor. Can sıkılacak çok şey var hayatta ama onun sayesinde/yüzünden mutluluk hissi hepsine galebe çalıyor. Dedim ya aşk bu. Yaşanabilecek en büyük aşklardan hem de.
İyi ki var benim kuzum hayatın tüm zorluklarına rağmen. İyi ki var.

Devamını Oku »

16 Mart 2011 Çarşamba

Aze Çınar'dan

 Epeydir Aze'den ses etmiyordum, daha fazla geciktirmeyeyim. Dün geceden başlayayım, farklı bir deneyim oldu çünkü. Dün gece, diş sıkıntısı var biraz şımartayım diyerek Aze'yi bizim yatağımızda uyuttum ilk defa. Acayip şaşırdı buna ve acayip sevindi. Gece yemeğini verirken yaptım bu geçişi, uykusu da açılmış değildi tam ama sevinci görülmeye değerdi. Koluma sarıldı, yanağıma sarıldı. Güldü bol bol. "Eee Eeee" diyorum ki bu Pavlov işaretidir bizde. Hop uyku pozisyonu alınır, kafayı arkaya doğru çeviriyor uyumak için, iki saniye sonra hop bana dönüyor, bakıyor hala oradayım bir gülüyor bir gülüyor sormayın. Çok güzel uyuduk, çok keyifli. Ta ki gecenin bir yarısı çaat yüzüme bir tokat yiyene kadar. Uyanmış, mızırdanmış -yatağında olsa bunları yapıp kendi kendine uyurdu sonra- sonra bakmış ben, e uyandırayım o zaman diye çat geçirmiş tokatı. eee pış pış diye bir on dakikada uyuttum kendisini. İlk baştaki o oynaşmalar gecenin köründe uykulu yaşanınca öyle sevimli gelmiyor insana haliyle.  Bir sonraki sefer saçımın çekilmesiyle, bir sonraki yine tokatla gerçekleşti. Sonuncuda artık gün ağarıyordu, alıp yatağına attım kendisini :) Bu keyiflik de burada sona ermiş oldu. 

Genel gelişmelere gelince, Aze 6. aydan itibaren destekli oturmaya başlamıştı, şimdi tek başına uzun süre oturabiliyor. Bazen dengesini kaybediyor ve, önündeki iş neyse ona odaklanmış, ciddi ciddi bakarken huoop yana yavaşça devriliyor ama bu esnada hiç istifini bozmuyor. Eğer 10 saniye boyunca gelip düzeltmezsek şeklini anca değiştiriyor hanfendi! Çok komik oluyor çok. 
Tay tay yapmaya da yine 6. ayda başlamıştı, şimdi baya baya duruyor biz tutunca. Dönme işini falan da becerdi epeyce. 
Elini, kolunu ve ayaklarını epeyce iyi kullanıyor. Ayaklarını ellerinden iyi kullanıyor hatta. Alkışlamak için sırf ayak kullanıyor mesela. Bazen sarılırken de ayaklarıyla sarılıyor. 




Sizlerle görüşmeyeli 2 kez eyleme gitti. Bolca da içmeli ortama. Toplumun büyük çoğunluğunun "aaa ne ayıp olur mu hiç oralarda bebek" diyeceği bilumum yeri geziyor Aze Çınar. Slogan sesleriyle uyuyor, yarın bir gün daha özgür bir ülkede yaşasın diye. Bangır bangır şarkılar söylenirken uyuyor, anne baba mutlu olursa o da daha mutlu olur diye.  

Çapkın çapkın bakıyor, gülüyor, işve yapıyor. Çok sinirleniyor, resmen "gırrrrrrrrr" benzeri bir ses çıkarıyor. Benim ters kızım eskiye oranla daha çok ağlıyor. Bebekken doğru dürüst sesini duymazdık, şimdi -özellikle çaresizliğe kapıldığında- çabucak başlıyor ağlamaya. Kızım diye söylemiyorum bir güzel ağlıyor ki... Bazen hiçbir şey yapmadan onu izliyoruz ağlarken. 

Saçlarımla oynuyor, sütünü içerken yüzümü okşuyor. Başkasının kucağından benimkine geçiyor ellerimi uzattığımda... Yanisi yeme de yanında yat kıvamında epeydir. 
E negatiflikleri? Olmaz mı hiç... Çok yoruyor. Sürekli oyun, gezme, ilgi istiyor. Yaşlanmışım, kesinlikle yetemiyorum. Biz tv de izletmiyoruz. Haliyle daha çok yoruyor. Çok hoş bir çalışma var bebekler için yavrusu'nun annesi Evren'den öğrenmiştik; http://www.youtube.com/watch?v=wKcrsv_t8Ko 
Günde bir kere bunu izletiyoruz. Bayılıyor. Bunun dışında 1 kez Grup Yorum'un İnönü konser dvdsini izlettik. Daha doğrusu biz izlerken odada kalıp arada bakmasına izin verdik, bir de bugün İan Anderson'ın Pavane sini izlettim ve onda da büyülendi. Diğerlerinde kıpraşmışken bunda nefes almadan odaklandı. İlk dinlediğimde ben de öyle olmuştum İan mucizesi :)

İşte böyle. Çok güzel büyüyor (Öhömm maşallah pilizzz) Çok aşık ederek büyüyor. Çok kişilikli büyüyor. Daha da afacanlaşmasın da şu halle idare ederim. 
Devamını Oku »

15 Mart 2011 Salı

Bütün dünya buna inansa, hayat formüle olsa?

Hayat kötü bir felsefe dersi gibi aslında derininde. Ve milyonlarca bilinmeyenden, sorudan oluşuyor. En büyük sorularımdan biri, hani şu meşhur deneydeki fareler var ya, hani bir tanesinin kaynar suya atıyorlar ve hemen kaçmaya çalışıyor, diğeriniyse soğuk suya koyup yavaş yavaş ısıtıyorlar ve yanarak ölüyor... İşte hayattaki kimi anım "Acaba şu an yandığını farketmeyen fare miyim?" diye düşünerek geçiyor. 


Daha büyük sorun ise aslında böylesi durumlardaki davranış biçimi. Hayatına dışarıdan 3. göz olarak bakmayı başaramayangillerden biri olarak ben, şöyle berbat bir ikilemde kalıyorum çoklukla: "acaba kötü bir haldeyim ama o kadar suyun içindeyim ve su o kadar yavaş ısınıyor ve başka da bir sürü olumlu şey aslında düpedüz yandığımı farkettirmiyor mu bana?" yoksa ""ulan yanıyor muyum" acaba paranoyasıyla konuya çok mu önyargılı yaklaşıyorum." 


Bunu ayırt etmek öyle zor ki çoklukla, kimi zaman derhal kaçıp kurtulmam gereken durumlarda "yok canım, bunlar çözülecek sorunlar, aslında bıdı bıdı bıdı. O yüzden de kalıp uğraşmak gerekir." deyip çok fena hasar aldım kimi zamansa "Aha bu çok berbat bir durum. Hemen tepki gösterip kaçmam gerek." diye düşünerek, çözülecek, iyi hale gelecek mevzuları çöpe atıp, epey bir şeyler kaybettim. 


Dışarıdan bakmak çok kolay! Uç bir örnekle anlatayım. Bir arkadaşınız geldi size ve dedi ki "Geçen gün sevgilim bana tokat attı." Naparsın dışarıdan bakan göz? Seni bilmem ben direk en bilmiş halimle "Neeee? Vay hayvan! Hemen terkettin di mi? Allahın cezasına bak! Öküz......." derken arkadaşınız dedi ki: "Ama çok sinirliydi. Normalde hiç böyle değildir ki, İşten çıkarılma durumları var çok stresli. Ben de çok üstüne gittim hakkaten. Bu yaptığını haklı çıkarmaz tabi ama abartmamak da lazım. İstisnai bir haldi. Ödettim tabi ona ama geçti gitti işte. Şimdi iyiyiz. Ben: "..............." Ne diyeceksin ki? Adın gibi biliyorsun aslında, bunu 1 kere yapabilen adam her an yeniden yapabilir. Şiddetin istisnası olmaz. Ama anlatamaz hiçbir üçüncü göz, suyun içindeki fareye kaynama noktasına yaklaştığını. İlla yanacak dümbük. Belki ben yaşasam, çok sevdiğin adama konduramasam ben de aynı mazerete sığınacağım. Farketmiyor ki insan (çoklukla) kaynayana kadar suyun içindeyken. 


Bu uç bir örnekti. Hadi biraz daha erken farkedilebilir bir örnek diyelim hatta. Ama işte fenası bu kadar bariz olmayan durumlarda geçerli. Ne bileyim, (daha bugün taze anlattı bir arkadaşım bak) sarhoşken sürekli hakaret ediyor olsun, sevgilinin ailesine sövüyor olsun, hakkını teslim etmiyor olsun, ilgisizleşmiş olsun, aklınıza ne gelirse...Hatta bariz örnek olsun diye sevgililikle başladım ama geçin sevgiliyi arkadaşlık, dostluk olsun... Sınırlar nerede başlamalı. "Eh yok artık, bu iş yürümez" neye göre, nasıl denmeli.  1, 3, 5 arkadaşınızın sürekli size haksızlık ettiğini hissediyorsunuz bir dönemdir. Ne zamana kadar "Bir sorunu var herhalde, böyle değildir o  du bakalım." demek lazım? "Sorunları vargeçecek bu günler, dost değil miyiz? İlişkiye onca emek verdik, silip atacak mıyız?" ne kadar süre geçerlidir? Alçak hayat formüle edilemiyor ki?


İşte ilk paragrafta söylemeye çalıştığım tam bu. Ben gerçekten kestiremiyorum galiba bir süredir bu soruların cevaplarını. "Eh yeter artık bu geçici bir dönem değil, alışkanlık. Böylesi bir ilişki için emek harcamak istemiyorum artık." dediğimde ya gerçekten karşımdaki dönemsel bir sorunla boğuşuyorsa ve bok ediyorsam ben o ilişkiyi? 
Ya da "Sabret geçecek", "Dur yahu çözülmeyecek sorun mu?" deyip deyip alttan almaya devam ettikçe aslında kaynayan suyun içindeysem aslında?, karşı tarafın umrunda olan sadece kendisiyse ve ben enayilik ediyorsam? kendimi yıpratıp duruyorsam?


Geneldeyse, hem benim hem diğer insan evlatları için bu iş tahammüle bakıyor. Yani karşı tarafın niyeti ne olursa olsun, senin algın ne olursa olsun, sen tahammülünün sonuna geldiğinde o iş sonlanıyor. O andan sonra da ister tahammülün bittiği için aslında şahane bir insanı kaybetmiş ol, istersen sabredeyim derken haketmeyen biri için sabrettiğin zamanları kaybetmiş ol bir şey değişmiyor. "Noolduysa oldu." basitliğinde geçip gitmiş oluyor. Önümüzdeki maçlara bakmak kalıyor bize de sadece. 


Sinir oluyorum "insanı diğer canlılardan ayıran" düşünme özelliğine. Yaşasak hiç düşünmeden ve ne oluyorsa olsa? Ya da formüle olsa hayat ve yine düşünmeden formülleri uygulayarak yaşasak?


Kendine ve yaşadıklarına dışarıdan bakabilmek şahane iş. Yapabilenlere selam olsun. 


Sizde nasıl gelişiyor bu süreçler?
Devamını Oku »

10 Mart 2011 Perşembe

Ahmet Biziz!



Ahmet Şık'a destek olmak için, suçlu olmadığına inandığımızı göstermek için bir mektup kampanyası başladı. "Kalem"lerin hapsolunamayacağını göstermek için kalemlerimizle çıkaracağız sesimizi. Kampanya http://ahmetbiziz.wordpress.com/ adresinde. Ahmet'in mektup adresi ise alttaki yazının sonunda. 



“…Ve onlar konuştukça biz de gördüğümüzü söyleme borcu altına giriyoruz, Ahmet Şık, terörist değildir. Ahmet Şık, ergenekoncu değildir. Ahmet Şık, faşist değildir. Ahmet Şık, Hrant’ın katili değildir. Ahmet Şık “iyi çocuk” değildir. AHMET ŞIK BİZİZ.  Hepimiziz.
Yeter. Türkiye tarihinin en önemli davasını siyasi bir hesaplaşmanın uzantısı gibi görenler yüzünden Ahmet Şık’lar içeri girip nihayetinde V. Küçük’lerin dışarı çıkma ihtimali doğduysa itiraz ediyoruz.
Çünkü adalet istiyoruz. Güçlünün ezdiği, nasırına dokunulduğunda masumların tutukevlerine gönderildiği, insanların yalnız oldukları değil olmadıkları için de suçlanabildiği, hayatların ve itibarların bir kibrit gibi yakıp kül edildiği bir kabus değil.” *
İşte budur ahvalimiz. Bu yüzdendir sizi bir mektup kampanyasına davetimiz. Kaleme, fikre yapılan bu saldırılara karşı kalkanımız yine kalemimiz olsun, Ahmet’e, kalemle ses edelim, kalemle dokunalım ve kalemlerimizle “Biz sana güveniyoruz Ahmet, çünkü Ahmet biziz.”  diyelim diye. Sen de Ahmetsin, eğer tarafsan ve tarafın ezilenin yanıysa. Eğer faşizmin her izinde derin bir iç çekişle paralanıyorsa ciğerlerin, Manisa’lı gençlerin, öldürülen aydınların, işkenceden geçirilen devrimcilerin, kürtlerin sorumluluğunu bir yumruk gibi boğazında hissediyorsan Ahmet sensin. Ahmet benim, Ahmet biziz.
Ahmet biz olduça, onu  dört duvar arasına koyabilirler belki ama fikirlerini tutuklayamazlar. Onu yalnızlaştıramazlar. Niyet ettikleri gibi itibarsızlaştıramazlar. Onurlu insanların ışıltıları büyük olur, onlara atılan çamur atanı itibarsızlaştırır ancak.
Ve işte biz yalnız bırakmıyoruz Ahmet’i, sessiz bırakmıyoruz, kelimesiz, sözsüz bırakmıyoruz. Mektup yazıyoruz Ahmet’e. İçimizden geçeni, sokakta olanı yazıyoruz. Ahmet’e değil bize, kendimize sahip çıkıyoruz. Çocuklarımız yarın kuşatılmış bir ülkenin düşünemeyen, sorgulamayan robotları değil de dünyayı rengarenk boyayan oyunbazları olsun diye. Gözleri donuk değil güneş güneş baksın diye.

Ahmet’e mektup göndermek için;
Ahmet Şık
Silivri Açık Ceza İnfaz Kurumu (Silivri Cezaevi), 2 No.lu Cezaevi B-9 Koğuşu Silivri – İstanbul
adresini kullanabilirsiniz.
Devamını Oku »

7 Mart 2011 Pazartesi

Babasının gözünden Aze Çınar'ın doğum hikayesi

BİR BABANIN DOĞUM ANILARI

Bu yazı gecikmiş bir yazı. Öncelikle sevgilimden ve kızımdan af diliyorum. Öyle böyle değil tam 7 ay gecikti. 7 ay önce yazı başlığı “bir babanın gözünden doğum hikayesi” olabilirdi. Şimdi ise anılarımda kalan ne ise onu yazacağım.
Bundan tam aylar öncesiydi. 3 Ağustos sabahı şirin bir hamile ile doktor kontrolüne gittik. Doktor her şeyin normal olduğunu, doğuma daha vakit olduğunu beklememiz gerektiğini söyledi.
Havanın çok sıcak olması deryanın tahammül sınırını zorluyordu. Eve aldığımız vantilatör bile havayı biraz olsun serinletmeye yetmiyordu. Sevgilim hamileliğin başından beri normal doğum istedi. Bu konuda ne kadar yazılı ve görsel doküman varsa hepsi ile bilgisini pekiştirip kendini normal doğuma çok sıkı bir şekilde hazırladı. Hatta bazı videoları bana da izletti. Korktum ama sevgilim korkmasın diye belli etmedim. Velhasılkelam Derya duruma çok hazırdı. Hatta o kadar hazırdı ki eve geldiğim bir akşam “Ahanda kızımız” diyeceğini zannediyordum.

Doktorun doğuma daha var demesi Derya’nın biraz canını sıksa da sevinçle ayrıldık oradan.
Evin girişinde doğum bavulu duruyordu bir süredir. Eve her girdiğimde gülümsüyordum. Baba olma ihtimalime Aze doğmadan önce daha çok gülümseme olarak kendini gösterdi.

Ben akşam geç saatlerden gece yarısına kadar çalışıtığım için Derya hamileliğini yalnız başına geçirdi. Bu da benim içimde en çok da Derya’nın içinde uktedir. Keşke öyle olmasaydı.

O gün saat 22.00 gibi Derya aradı. “Şimdi bişey söyleyeceğim sana ama sakin ol” dedi. “Galiba doğum başlıyor” Tam cümle kuracağım geliyorum diye ama nafile, laf ağzıma tıkılıyor:

- Eeee ben o zaman gellli…
- Ben her şeyi hallettim canım, sen çalışmaya devam et sancılar 2 dakikada bir olursa ahhh
- Derya neler oluyor?
- Dur bi dakka
Bir süre telefonda beledikten sonra,
- Sancı geldi. Gökay ve Aylin var yanımda acil bişey olursa biz hasteye doğru geçeriz sen meraklanma.

Derya daha önce okuduklarından , (Evet bu da bir ayıp benim için en çok Derya okudu. Ben genelde onun okuduklarının özetini dinliyordum geceleri) esas doğum anına kadarki sancı sürecinin aslında yürüyerek, ayakta daha tahammül edilebilir olduğunu, hastanede yatağa bağlı sürecin daha geç ve zor geçtiğini öğrenmişti. O yüzden doğumun başlangıç aşamasının büyük kısmını evde geçirmek istiyordu. Bende o nedenle hastane falan diye fazla zorlamadım. Yaklaşık 15 dakikada bir sancısı olmadığı zaman Derya ile, sancı nedeniyle konuşamadığı zamanalarda Gökay ile konuşarak 2 saati daha işyerinde geçirdim. Derya sancıların 3 dakikada bir olduğunu söylediğinde saat 23.15 civarıydı. Artık geliyorum dedim. Aklım karışık, bünyem alt-üst atladım taksiye eve doğru yola koyuldum. Yol nasıl bitti hatırlamıyorum. Eve heyacanla daldım. Bir de ne göreyim Sevgilim güzel bir elbise giymiş, saçlarını güzelce taramış, güzelce gülerek karşıladı beni. Onun gülen yüzü endişelerimin biraz azalmasını sağladı. Öpüştük, koklaştık.

Endişelerim 5 dakika dolmadan artarak geri geldi. Sancı anına ilk defa şahit oluyordum ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yok. Ama evdeki ekip gayet profosyonelleşmiş ben yokken. Gökay'ın elinde telefon kronometresi sancı aralarını kontrol ediyor, bunlar not ediliyor. Aylin Derya’nın belini ovuyor, ben ise mal gibi onlara bakıyorum. Sancı bitiyor Derya, Gökay ve Aylin gülerek sancı hakkında, süresi hakkında hatta daha başka mevzular hakkında gülerek sohbet ediyorlar. Acayip şekilde kıskandım ben tüm bunları. Neyse 10 dakika sonra ben de üzerimdeki mallığı atıp biraz yardımcı olmaya başladım. Aradan 30 dakika daha geçti. Sancıların süresi uzadı, aralıkları kısaldı. Derya’yı doktoru araması gerektiğine zor ikna ettim. Derya doktora durumu anlattı. Hastaneye davet edildik. Çok sevdiğimiz Neşe ve Gökşen durumdan haberdar oldular. “Bekleyin arabayla beraber gidelim” dediler. Yarım saat sonra geldiler. Doluştuk arabaya. Küçük bir araba olmasına rağmen hepimiz sığdık. Derya, Ben, Neşe, Gökay ve Gökşen’in kahkalarıyla vardık hastaneye. Kayıt-kuyut işlemlerinin ardından Derya ilk kontrol için bir odaya alındı. Çok sevimli ve işini bilen Elif Ebe tarafından ilk muanesi yapıldı. Sonra odaya girdik ebe ve Derya gülüyor, “Doğum başladı.” haberi hepimizi sevindirdi. Doğum için odaya çıktık. Odada beklerken Ayşen geldi.
Gece 5’e kadar gülerek, eğlenerek, korkarak doğumu bekledik. 5’ te Derya’yı doğumhaneye aldılar. Ben doğumhane kapısında steril elbiseleri giymiş bir şekilde Derya’nın çığlıklarını duyarak ve korkarak kapıda bekliyorum. Fotoğraf makinesi cebimde hazır bir şekilde bekliyorum. 10 dakika sonra beni de doğumhaneye aldılar. O 10 dakka o kadar uzun geldi ki bana orası ayrı. Doğumhane bayağı kalabalık. İçeride 10 tane insan var. Doktor direk talimat verdi. “Hiçbir şeye değmeden Derya'nın başında bekleyin ve konuşmayın” dedi. Doktor öyle bir otorite koydu ki acayip tırstım. Kıpırdamadan sevgilimin başına dikildim. Elini tutacaktım, tutamadım o örtüye değmemem gerektiği için.
Doktor ıkın diye bağırıyor. Benim de yardımım olsun diye gaflette bulunup “canım ıkın” dedim. Keşke demez olsaydım. Derya bana öyle bir baktı ki “kolaysa sen gel ıkın” der gibi. Sustum içimden dedim her şeyi. Hadi kızım gel artık dedim içimden. 5.19'da Derya’nın bağırmaları sona erdi. Yaşlı gözlerle birbirimize bakıp gözlerimizle sevdik birbirimizi bir kez daha. İlk kez mutluluktan ağladım. Aze geldi dünyaya. Ağlamadı kızım doğarken. Doktorun elindeydi. Ben dondum kaldım. Şaşkınlık içindeydim. Halbuki Derya beni o kadar çok tembihlemişti ki “ bak sakın fotoğraf çekmeyi unutma” diye. Kadın doğum ağrısı falan hepsini unutup beni çekiştirdi. “Hadi fotoğraf çeksene” dediğinde yarım ayılmış halimle 3-4 poz yakalayabildim. Bu da uktedir içimizde. Keşke daha çok fotoğraf çekebilseydim.
Aze’yi bir masaya aldılar ağzından burnunda hortumlar sokuyorlar. Gözümüz Aze’de. Gözümüz birbirimizde. Lal olmuştuk konuşamıyorduk. Üzüldük kızımızın canı yanıyor o hortumlarla diye. Ama onlar rutin bir işlemmiş gibi hallettiler işlerini. Derya'nın kucağına verdiler. Bir süre sonra Aze’yi giydirmek için hemşire aldı. Sonra Derya'nın kucağına verdiler tekrar ve onlar odaya giderken ben ise hastane dışında bekleyen arkadaşlarımıza haber vermek için aşağıya indim. Hepsini birden kucaklamak istiyordum. İyi ki yanımızdaydılar. İlk Ayşen karşıladı beni. “Aze doğdu” dedim. Ayşen’e sarıldım ve ağladım. Sonra kardeşime sarıldım. Gökay, Neşe, Gökşen hepimiz havalara uçuyoruz.
Odaya çıktık Derya odada ama bitik halde. Çok zor bir işi tıkır tıkır halletmişti. Hamilelik ve normal doğum gibi zor süreçlerin tamamını tek başına başarıyla göğüslemişti. Sevgilimdi, eşimdi, kadınımdı şimdi de kahramanım olmuştu.
Kızımız Derya'nın kucağında, ikimiz de şaşkınız. İkimiz de bir Aze’ye bir de birbirimize bakıp gülüyoruz. Mutluluk işte o andı. Baba olduğu hissettiğim ilk an ise; benim ve Derya'nın dışında biri Aze'ye dokunduğunda şahin kesilip onu koruma iç güdüsüyle dolduğum an hissettim. O şahinlik halen devam ediyor.
Derya bilir (toplu otobüs yolculukları) eğer ben biri için şahinlik (korumacı anlamında) yapıyorsan onu çok seviyorum demektir. Ömrüm ve gücüm yettikçe ikinizi de koruyacağıma ve seveceğime söz veriyorum.


Devamını Oku »

3 Mart 2011 Perşembe

AHMET ŞIK SOSYALİSTTİR!

Arkadaşımdır, arkadaşımın eşidir, Mina'nın babasıdır, Ama hepsinden önemlisi sosyalisttir. Hepsinden önemlisi çünkü Ahmet arkadaşım olurken de, bir eş, bir baba olurken de, yaşamının bütününü kurarken de sosyalist, ilkeli, onurlu bir insan kimliğiyle kurmuştur.

Öyle kendine solcu deyip de en güzel evler, arabalar alma peşinde koşanlardan değildir Ahmet. Ufacık tehlikeyi görünce kaçanlardan da değildir. Bu yüzdendir ki Radikal'den kovulmuştur. "İyi çalışmıyor." bahanesiyle kovulan Ahmet, kısa süre sonra, gittiği Nokta dergisinde yaptığı Darbe Günlükleri yazısıyla ülkeyi yerinden oynatmıştır. Evet Darbe Günlükleri'ni yazmıştır Ahmet, Ergenekon'u Anlama Kılavuzu'nu yazmıştır. Ergenekon'un yani özünde derin devletin yani yargısız infazları, gözaltında kayıpları, işkenceleri, soykırımları yapanların tam karşısındadır Ahmet. Yaptığı "Bok yedirilen kürt" haberleri, "İşkence gören Manisa'lı çocuk" haberleri, "Dersim Katliamı", "19 Aralık Hapishanelere Bombalı Müdahale" haberleri ile "Hak Haberciliği" yapmıştır Ahmet. Yani vicdanının, onurunun, ilkelerinin, sosyalistliğinin gerektirdiği gibi davranmıştır bütün ömrünce. Yani derin devletin hep karşısında olmuştur. Yeri gelmiş dayak yemiş yeri gelmiş arkadaşı (Metin Göktepe) yanında öldürülmüştür.

Bugün öğleden sonra evindeydim. Eşi Yonca o kadar dimdik ki, o kadar güzel ki her zamanki gibi. Ben hormon bokundan tüm sabah ağlamışken o o kadar güçlü ki. Soruyorum: "Ahmet nasıldı? Sinirli görünüyordu televizyonda." Diyor ki "Çok iyiydi aslında. Morali de yerindeydi. Ama tam çıkmak üzereyken öğrendi kimlerle birlikte alındığını. Tam olarak neler olduğunu. O yüzden çok sinirlendi. Yalçın Küçük'lerle, o tayfayla birlikte alınması üzdü bizi en çok. Onur kırmaya yönelik bir şey bu" Yonca yazayım mı bunu sözlükte, blogta falan?", "Yaz, büyük harflerle yaz hem de AHMET ŞIK SOSYALİSTTİR!"

Yarın saat 12.00'de Taksim'de tramvay durağında "Gazetecilere Özgürlük" eylemi var. Ben oradayım. Aze orada. Yarın sıra size geldiğinde çevrenizde "durun" diyecek kimse kalmadığında çok geç olacak.
Devamını Oku »

2 Mart 2011 Çarşamba

Yedekleme

Wordpress'i başından beri sevmedim. Blogger'ın kolaylığı, yalınlığı, zenginliği yok gibi sanki onda. Hem tam Türkçe olmaması da başka sevmediğim yanı. Ama bu son yasakçı zihniyetin başımıza açtığı dert yüzünden, ne olur ne olmaz diye, buradan ulaşamayanlar oradan denesin diye http://deryaze.wordpress.com/ 'a yedekledim siteyi. Buraya attığım her yazıyı oraya da atacağım.

Bilginize, ilginize...
Devamını Oku »

1 Mart 2011 Salı

Bloguma dokunma!


Yasakçı zihniyetiniz batsın. Yazıdan, akıldan, fikirden, düşünceden bu kadar korkmanız normal. Çünkü sonunuzu bunlar getirecek. 
Bugün blogspot yasaklanıyor, yarın ekşi sözlük, sonra tümden interneti kesin, yayınevlerini falan kapatın. Yoksa sonunuz gelecek insanlar bilgi sahibi oldukça. Siz de haklısınız. 
Devamını Oku »

30 Mart 2011 Çarşamba

Aze Çınar 8 Aylık

Evet 8 aylık oldu. Yani 4 gün sonra 8 aylık. Şöyle bir durup bakıyorum bazen... Sonra Savaş'a diyorum ki "Olm doğmuş da kocaman insan olmuş la bu?" sonra da diyorum ki "Bunu ben yaptım.", "Hoop benim de katkılarım inkar edilemez." diyor. "Minicik olm senin katkın, malzemeyi alıp ben yaptım gerisini."... Daha önce yazmıştım bu linkte , bu acayip mucizeye alışmak çok korktuğum bir şey. Daha geçenlerde tek kolumda saatlerce taşıdığım, kafasını çeviremeyen, parmak dışında bir şey tutamayan bu şeyin, şimdilerde yanaktan makas alması, fotoğraf makinalarına poz vermesi, eliyle armut yemesi, sarılması, ayaklarının üzerinde durması, oturması, kendince şarkı söylemesi, bizi çağırması normal gelmemeli bana. Alışmamalıyım. 


Hele bu uyumlu sıpanın bir eyleme gelip, gıkını çıkarmaması, slogan sesleri arasında uyuması, sıcakkanlılığıyla kucaktan kucağa gitmesi, güler yüzlülüğü, içki içtiğimiz, uykusuz olduğumuz, arkadaşta kaldığımız gecelerde normalden fazla uyuması normal gelmemeli bana. Onun farklı ve şahane bir insan olduğunu hiç aklımdan çıkarmamalıyım. 


Eylem arkadaşları; Leyla, Deniz, Aze
Şimdilerde en çok yaptığı şey ıslık çalmak! pfşşşş, fışşşşhh sesleri çıkarıp çıkarıp gülüyor. Ellerini uzatıp kucağımıza gelmek istiyor. Yerde halısında otururken birden kendini arkaya atıveriyor o nasıl bir güvense... Otururken yana doğru düşeyazsa eliyle destek alıp düşmekten kurtarabiliyor kendini artık. Yoğurt delisi oldu, sebzelerden pek hazzetmiyor. Yoğurduna karıştırırsak belki yiyor. Peynir, pekmez, yumurta yiyor. Elma, armut, muz seviyor. Şarkılara tempo tutuyor. Elleri ile, ayakları ile, kafası ile... Uyku vakti gelip de yatağına koyduğumda bir sürü maymunluk yapıyor. Ayakları dikiyor havaya, ne battaniye kalıyor ne ayağında çorap. 2 dakika sonra ise teslim oluyor uykuya. 




Yatarken, yarı yatar halde sütünü içerken elini uzatıyor, bu "yaklaş seveceğim" demek. Yaklaştığımızda saçımızı okşuyor, yanağımızı seviyor, bu esnada gözümüzün içine içine bakıyor. Törensel bir an. 


Blogcu anne "Bebekler fırın ekmeği gibi. Sabahları çıtır çıtır, tadına doyulmaz oluyorlar, akşamları ise artık bayatlıyorlar, sabahki gibi olmuyorlar" yazmıştı. Aynen öyle oluyor. Akşam 17.00-18.00 arası artık bitmiş olduğumdan uyku anını bekliyorum dört gözle. Ama uyuyupta şu saatler geldiğinde, 21.00 - 22.00 olduğunda, gece yemeği vakti gelse de sarılsam diyorum. Öyle özlüyorum ki anlatamam. 


İki gün önce kan sayımı yapılsın diye kan aldılar kuzudan. Ne zormuş! Ne uzunmuş! Öyle ağladı ki bizim ağlamayı pek bilmeyen kuzu... İçimiz parçalandı, elim ayağıma dolandı. "Sen çık" diyen hemşire ile Savaş'a kafa atmamayı becererek "Çıkmayacağım." dedim ama öldüm o iki dakika boyunca. Sonrasında da hemşirenin eldivenden yaptığı balon elinde, koruyu bant elinin üstünde içini çeke çeke uyudu arabasında çınar dalım.  


Benim danam 8. ay itibariyle 70 cm. 9.5 kilo olmuş. Sağ salim 8. yaşlar, 88. yaşlar da görmesi dileğiyle.

20 Mart 2011 Pazar

Aşk

kıro aze
Aze 7.5 aylık oldu ve ben kendisine daha yeni tam anlamıyla aşık oldum.  O çocuğunun adı geçse gözleri kamaşan, ağzı kulaklarına varan annelerden oldum. Yaklaşık 1 aydır o kadar şahane bir insan oldu ki, anneliğimden bağımsız kim onunla yaşasa böyle aşık olur diye düşünüyorum.
Oynaklığı, güler yüzü, sürekli dokunarak okşaması, sevmesi, bakışları, sarılması, dudak büzmesi, oynaması, kızması, ağlaması, direnci, uyumluluğu, sokak-gürültü-slogan-soğuk-sıcak dinlemeden bize ayak uydurması, ciddiyeti, ciddiyetsizliği her şeyiyle o kadar olağanüstü bir bebek oldu ki insan benden olduğuna şaşıyor.
Ve tüm bunların yarattığı aşk o kadar mutlu ediyor ki, ama o kadar mutlu ediyor ki, hayattaki hiçbir şey üzemiyor yahu. İnsanın içini coşkuyla dolduruyor. Ne olursa olsun her şeyin mükemmel olacağı hissi yaşatıyor. Varken de, uyurken de insanda sürekli bir gülümseme oluşturuyor. Can sıkılacak çok şey var hayatta ama onun sayesinde/yüzünden mutluluk hissi hepsine galebe çalıyor. Dedim ya aşk bu. Yaşanabilecek en büyük aşklardan hem de.
İyi ki var benim kuzum hayatın tüm zorluklarına rağmen. İyi ki var.

16 Mart 2011 Çarşamba

Aze Çınar'dan

 Epeydir Aze'den ses etmiyordum, daha fazla geciktirmeyeyim. Dün geceden başlayayım, farklı bir deneyim oldu çünkü. Dün gece, diş sıkıntısı var biraz şımartayım diyerek Aze'yi bizim yatağımızda uyuttum ilk defa. Acayip şaşırdı buna ve acayip sevindi. Gece yemeğini verirken yaptım bu geçişi, uykusu da açılmış değildi tam ama sevinci görülmeye değerdi. Koluma sarıldı, yanağıma sarıldı. Güldü bol bol. "Eee Eeee" diyorum ki bu Pavlov işaretidir bizde. Hop uyku pozisyonu alınır, kafayı arkaya doğru çeviriyor uyumak için, iki saniye sonra hop bana dönüyor, bakıyor hala oradayım bir gülüyor bir gülüyor sormayın. Çok güzel uyuduk, çok keyifli. Ta ki gecenin bir yarısı çaat yüzüme bir tokat yiyene kadar. Uyanmış, mızırdanmış -yatağında olsa bunları yapıp kendi kendine uyurdu sonra- sonra bakmış ben, e uyandırayım o zaman diye çat geçirmiş tokatı. eee pış pış diye bir on dakikada uyuttum kendisini. İlk baştaki o oynaşmalar gecenin köründe uykulu yaşanınca öyle sevimli gelmiyor insana haliyle.  Bir sonraki sefer saçımın çekilmesiyle, bir sonraki yine tokatla gerçekleşti. Sonuncuda artık gün ağarıyordu, alıp yatağına attım kendisini :) Bu keyiflik de burada sona ermiş oldu. 

Genel gelişmelere gelince, Aze 6. aydan itibaren destekli oturmaya başlamıştı, şimdi tek başına uzun süre oturabiliyor. Bazen dengesini kaybediyor ve, önündeki iş neyse ona odaklanmış, ciddi ciddi bakarken huoop yana yavaşça devriliyor ama bu esnada hiç istifini bozmuyor. Eğer 10 saniye boyunca gelip düzeltmezsek şeklini anca değiştiriyor hanfendi! Çok komik oluyor çok. 
Tay tay yapmaya da yine 6. ayda başlamıştı, şimdi baya baya duruyor biz tutunca. Dönme işini falan da becerdi epeyce. 
Elini, kolunu ve ayaklarını epeyce iyi kullanıyor. Ayaklarını ellerinden iyi kullanıyor hatta. Alkışlamak için sırf ayak kullanıyor mesela. Bazen sarılırken de ayaklarıyla sarılıyor. 




Sizlerle görüşmeyeli 2 kez eyleme gitti. Bolca da içmeli ortama. Toplumun büyük çoğunluğunun "aaa ne ayıp olur mu hiç oralarda bebek" diyeceği bilumum yeri geziyor Aze Çınar. Slogan sesleriyle uyuyor, yarın bir gün daha özgür bir ülkede yaşasın diye. Bangır bangır şarkılar söylenirken uyuyor, anne baba mutlu olursa o da daha mutlu olur diye.  

Çapkın çapkın bakıyor, gülüyor, işve yapıyor. Çok sinirleniyor, resmen "gırrrrrrrrr" benzeri bir ses çıkarıyor. Benim ters kızım eskiye oranla daha çok ağlıyor. Bebekken doğru dürüst sesini duymazdık, şimdi -özellikle çaresizliğe kapıldığında- çabucak başlıyor ağlamaya. Kızım diye söylemiyorum bir güzel ağlıyor ki... Bazen hiçbir şey yapmadan onu izliyoruz ağlarken. 

Saçlarımla oynuyor, sütünü içerken yüzümü okşuyor. Başkasının kucağından benimkine geçiyor ellerimi uzattığımda... Yanisi yeme de yanında yat kıvamında epeydir. 
E negatiflikleri? Olmaz mı hiç... Çok yoruyor. Sürekli oyun, gezme, ilgi istiyor. Yaşlanmışım, kesinlikle yetemiyorum. Biz tv de izletmiyoruz. Haliyle daha çok yoruyor. Çok hoş bir çalışma var bebekler için yavrusu'nun annesi Evren'den öğrenmiştik; http://www.youtube.com/watch?v=wKcrsv_t8Ko 
Günde bir kere bunu izletiyoruz. Bayılıyor. Bunun dışında 1 kez Grup Yorum'un İnönü konser dvdsini izlettik. Daha doğrusu biz izlerken odada kalıp arada bakmasına izin verdik, bir de bugün İan Anderson'ın Pavane sini izlettim ve onda da büyülendi. Diğerlerinde kıpraşmışken bunda nefes almadan odaklandı. İlk dinlediğimde ben de öyle olmuştum İan mucizesi :)

İşte böyle. Çok güzel büyüyor (Öhömm maşallah pilizzz) Çok aşık ederek büyüyor. Çok kişilikli büyüyor. Daha da afacanlaşmasın da şu halle idare ederim. 

15 Mart 2011 Salı

Bütün dünya buna inansa, hayat formüle olsa?

Hayat kötü bir felsefe dersi gibi aslında derininde. Ve milyonlarca bilinmeyenden, sorudan oluşuyor. En büyük sorularımdan biri, hani şu meşhur deneydeki fareler var ya, hani bir tanesinin kaynar suya atıyorlar ve hemen kaçmaya çalışıyor, diğeriniyse soğuk suya koyup yavaş yavaş ısıtıyorlar ve yanarak ölüyor... İşte hayattaki kimi anım "Acaba şu an yandığını farketmeyen fare miyim?" diye düşünerek geçiyor. 


Daha büyük sorun ise aslında böylesi durumlardaki davranış biçimi. Hayatına dışarıdan 3. göz olarak bakmayı başaramayangillerden biri olarak ben, şöyle berbat bir ikilemde kalıyorum çoklukla: "acaba kötü bir haldeyim ama o kadar suyun içindeyim ve su o kadar yavaş ısınıyor ve başka da bir sürü olumlu şey aslında düpedüz yandığımı farkettirmiyor mu bana?" yoksa ""ulan yanıyor muyum" acaba paranoyasıyla konuya çok mu önyargılı yaklaşıyorum." 


Bunu ayırt etmek öyle zor ki çoklukla, kimi zaman derhal kaçıp kurtulmam gereken durumlarda "yok canım, bunlar çözülecek sorunlar, aslında bıdı bıdı bıdı. O yüzden de kalıp uğraşmak gerekir." deyip çok fena hasar aldım kimi zamansa "Aha bu çok berbat bir durum. Hemen tepki gösterip kaçmam gerek." diye düşünerek, çözülecek, iyi hale gelecek mevzuları çöpe atıp, epey bir şeyler kaybettim. 


Dışarıdan bakmak çok kolay! Uç bir örnekle anlatayım. Bir arkadaşınız geldi size ve dedi ki "Geçen gün sevgilim bana tokat attı." Naparsın dışarıdan bakan göz? Seni bilmem ben direk en bilmiş halimle "Neeee? Vay hayvan! Hemen terkettin di mi? Allahın cezasına bak! Öküz......." derken arkadaşınız dedi ki: "Ama çok sinirliydi. Normalde hiç böyle değildir ki, İşten çıkarılma durumları var çok stresli. Ben de çok üstüne gittim hakkaten. Bu yaptığını haklı çıkarmaz tabi ama abartmamak da lazım. İstisnai bir haldi. Ödettim tabi ona ama geçti gitti işte. Şimdi iyiyiz. Ben: "..............." Ne diyeceksin ki? Adın gibi biliyorsun aslında, bunu 1 kere yapabilen adam her an yeniden yapabilir. Şiddetin istisnası olmaz. Ama anlatamaz hiçbir üçüncü göz, suyun içindeki fareye kaynama noktasına yaklaştığını. İlla yanacak dümbük. Belki ben yaşasam, çok sevdiğin adama konduramasam ben de aynı mazerete sığınacağım. Farketmiyor ki insan (çoklukla) kaynayana kadar suyun içindeyken. 


Bu uç bir örnekti. Hadi biraz daha erken farkedilebilir bir örnek diyelim hatta. Ama işte fenası bu kadar bariz olmayan durumlarda geçerli. Ne bileyim, (daha bugün taze anlattı bir arkadaşım bak) sarhoşken sürekli hakaret ediyor olsun, sevgilinin ailesine sövüyor olsun, hakkını teslim etmiyor olsun, ilgisizleşmiş olsun, aklınıza ne gelirse...Hatta bariz örnek olsun diye sevgililikle başladım ama geçin sevgiliyi arkadaşlık, dostluk olsun... Sınırlar nerede başlamalı. "Eh yok artık, bu iş yürümez" neye göre, nasıl denmeli.  1, 3, 5 arkadaşınızın sürekli size haksızlık ettiğini hissediyorsunuz bir dönemdir. Ne zamana kadar "Bir sorunu var herhalde, böyle değildir o  du bakalım." demek lazım? "Sorunları vargeçecek bu günler, dost değil miyiz? İlişkiye onca emek verdik, silip atacak mıyız?" ne kadar süre geçerlidir? Alçak hayat formüle edilemiyor ki?


İşte ilk paragrafta söylemeye çalıştığım tam bu. Ben gerçekten kestiremiyorum galiba bir süredir bu soruların cevaplarını. "Eh yeter artık bu geçici bir dönem değil, alışkanlık. Böylesi bir ilişki için emek harcamak istemiyorum artık." dediğimde ya gerçekten karşımdaki dönemsel bir sorunla boğuşuyorsa ve bok ediyorsam ben o ilişkiyi? 
Ya da "Sabret geçecek", "Dur yahu çözülmeyecek sorun mu?" deyip deyip alttan almaya devam ettikçe aslında kaynayan suyun içindeysem aslında?, karşı tarafın umrunda olan sadece kendisiyse ve ben enayilik ediyorsam? kendimi yıpratıp duruyorsam?


Geneldeyse, hem benim hem diğer insan evlatları için bu iş tahammüle bakıyor. Yani karşı tarafın niyeti ne olursa olsun, senin algın ne olursa olsun, sen tahammülünün sonuna geldiğinde o iş sonlanıyor. O andan sonra da ister tahammülün bittiği için aslında şahane bir insanı kaybetmiş ol, istersen sabredeyim derken haketmeyen biri için sabrettiğin zamanları kaybetmiş ol bir şey değişmiyor. "Noolduysa oldu." basitliğinde geçip gitmiş oluyor. Önümüzdeki maçlara bakmak kalıyor bize de sadece. 


Sinir oluyorum "insanı diğer canlılardan ayıran" düşünme özelliğine. Yaşasak hiç düşünmeden ve ne oluyorsa olsa? Ya da formüle olsa hayat ve yine düşünmeden formülleri uygulayarak yaşasak?


Kendine ve yaşadıklarına dışarıdan bakabilmek şahane iş. Yapabilenlere selam olsun. 


Sizde nasıl gelişiyor bu süreçler?

10 Mart 2011 Perşembe

Ahmet Biziz!



Ahmet Şık'a destek olmak için, suçlu olmadığına inandığımızı göstermek için bir mektup kampanyası başladı. "Kalem"lerin hapsolunamayacağını göstermek için kalemlerimizle çıkaracağız sesimizi. Kampanya http://ahmetbiziz.wordpress.com/ adresinde. Ahmet'in mektup adresi ise alttaki yazının sonunda. 



“…Ve onlar konuştukça biz de gördüğümüzü söyleme borcu altına giriyoruz, Ahmet Şık, terörist değildir. Ahmet Şık, ergenekoncu değildir. Ahmet Şık, faşist değildir. Ahmet Şık, Hrant’ın katili değildir. Ahmet Şık “iyi çocuk” değildir. AHMET ŞIK BİZİZ.  Hepimiziz.
Yeter. Türkiye tarihinin en önemli davasını siyasi bir hesaplaşmanın uzantısı gibi görenler yüzünden Ahmet Şık’lar içeri girip nihayetinde V. Küçük’lerin dışarı çıkma ihtimali doğduysa itiraz ediyoruz.
Çünkü adalet istiyoruz. Güçlünün ezdiği, nasırına dokunulduğunda masumların tutukevlerine gönderildiği, insanların yalnız oldukları değil olmadıkları için de suçlanabildiği, hayatların ve itibarların bir kibrit gibi yakıp kül edildiği bir kabus değil.” *
İşte budur ahvalimiz. Bu yüzdendir sizi bir mektup kampanyasına davetimiz. Kaleme, fikre yapılan bu saldırılara karşı kalkanımız yine kalemimiz olsun, Ahmet’e, kalemle ses edelim, kalemle dokunalım ve kalemlerimizle “Biz sana güveniyoruz Ahmet, çünkü Ahmet biziz.”  diyelim diye. Sen de Ahmetsin, eğer tarafsan ve tarafın ezilenin yanıysa. Eğer faşizmin her izinde derin bir iç çekişle paralanıyorsa ciğerlerin, Manisa’lı gençlerin, öldürülen aydınların, işkenceden geçirilen devrimcilerin, kürtlerin sorumluluğunu bir yumruk gibi boğazında hissediyorsan Ahmet sensin. Ahmet benim, Ahmet biziz.
Ahmet biz olduça, onu  dört duvar arasına koyabilirler belki ama fikirlerini tutuklayamazlar. Onu yalnızlaştıramazlar. Niyet ettikleri gibi itibarsızlaştıramazlar. Onurlu insanların ışıltıları büyük olur, onlara atılan çamur atanı itibarsızlaştırır ancak.
Ve işte biz yalnız bırakmıyoruz Ahmet’i, sessiz bırakmıyoruz, kelimesiz, sözsüz bırakmıyoruz. Mektup yazıyoruz Ahmet’e. İçimizden geçeni, sokakta olanı yazıyoruz. Ahmet’e değil bize, kendimize sahip çıkıyoruz. Çocuklarımız yarın kuşatılmış bir ülkenin düşünemeyen, sorgulamayan robotları değil de dünyayı rengarenk boyayan oyunbazları olsun diye. Gözleri donuk değil güneş güneş baksın diye.

Ahmet’e mektup göndermek için;
Ahmet Şık
Silivri Açık Ceza İnfaz Kurumu (Silivri Cezaevi), 2 No.lu Cezaevi B-9 Koğuşu Silivri – İstanbul
adresini kullanabilirsiniz.

7 Mart 2011 Pazartesi

Babasının gözünden Aze Çınar'ın doğum hikayesi

BİR BABANIN DOĞUM ANILARI

Bu yazı gecikmiş bir yazı. Öncelikle sevgilimden ve kızımdan af diliyorum. Öyle böyle değil tam 7 ay gecikti. 7 ay önce yazı başlığı “bir babanın gözünden doğum hikayesi” olabilirdi. Şimdi ise anılarımda kalan ne ise onu yazacağım.
Bundan tam aylar öncesiydi. 3 Ağustos sabahı şirin bir hamile ile doktor kontrolüne gittik. Doktor her şeyin normal olduğunu, doğuma daha vakit olduğunu beklememiz gerektiğini söyledi.
Havanın çok sıcak olması deryanın tahammül sınırını zorluyordu. Eve aldığımız vantilatör bile havayı biraz olsun serinletmeye yetmiyordu. Sevgilim hamileliğin başından beri normal doğum istedi. Bu konuda ne kadar yazılı ve görsel doküman varsa hepsi ile bilgisini pekiştirip kendini normal doğuma çok sıkı bir şekilde hazırladı. Hatta bazı videoları bana da izletti. Korktum ama sevgilim korkmasın diye belli etmedim. Velhasılkelam Derya duruma çok hazırdı. Hatta o kadar hazırdı ki eve geldiğim bir akşam “Ahanda kızımız” diyeceğini zannediyordum.

Doktorun doğuma daha var demesi Derya’nın biraz canını sıksa da sevinçle ayrıldık oradan.
Evin girişinde doğum bavulu duruyordu bir süredir. Eve her girdiğimde gülümsüyordum. Baba olma ihtimalime Aze doğmadan önce daha çok gülümseme olarak kendini gösterdi.

Ben akşam geç saatlerden gece yarısına kadar çalışıtığım için Derya hamileliğini yalnız başına geçirdi. Bu da benim içimde en çok da Derya’nın içinde uktedir. Keşke öyle olmasaydı.

O gün saat 22.00 gibi Derya aradı. “Şimdi bişey söyleyeceğim sana ama sakin ol” dedi. “Galiba doğum başlıyor” Tam cümle kuracağım geliyorum diye ama nafile, laf ağzıma tıkılıyor:

- Eeee ben o zaman gellli…
- Ben her şeyi hallettim canım, sen çalışmaya devam et sancılar 2 dakikada bir olursa ahhh
- Derya neler oluyor?
- Dur bi dakka
Bir süre telefonda beledikten sonra,
- Sancı geldi. Gökay ve Aylin var yanımda acil bişey olursa biz hasteye doğru geçeriz sen meraklanma.

Derya daha önce okuduklarından , (Evet bu da bir ayıp benim için en çok Derya okudu. Ben genelde onun okuduklarının özetini dinliyordum geceleri) esas doğum anına kadarki sancı sürecinin aslında yürüyerek, ayakta daha tahammül edilebilir olduğunu, hastanede yatağa bağlı sürecin daha geç ve zor geçtiğini öğrenmişti. O yüzden doğumun başlangıç aşamasının büyük kısmını evde geçirmek istiyordu. Bende o nedenle hastane falan diye fazla zorlamadım. Yaklaşık 15 dakikada bir sancısı olmadığı zaman Derya ile, sancı nedeniyle konuşamadığı zamanalarda Gökay ile konuşarak 2 saati daha işyerinde geçirdim. Derya sancıların 3 dakikada bir olduğunu söylediğinde saat 23.15 civarıydı. Artık geliyorum dedim. Aklım karışık, bünyem alt-üst atladım taksiye eve doğru yola koyuldum. Yol nasıl bitti hatırlamıyorum. Eve heyacanla daldım. Bir de ne göreyim Sevgilim güzel bir elbise giymiş, saçlarını güzelce taramış, güzelce gülerek karşıladı beni. Onun gülen yüzü endişelerimin biraz azalmasını sağladı. Öpüştük, koklaştık.

Endişelerim 5 dakika dolmadan artarak geri geldi. Sancı anına ilk defa şahit oluyordum ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yok. Ama evdeki ekip gayet profosyonelleşmiş ben yokken. Gökay'ın elinde telefon kronometresi sancı aralarını kontrol ediyor, bunlar not ediliyor. Aylin Derya’nın belini ovuyor, ben ise mal gibi onlara bakıyorum. Sancı bitiyor Derya, Gökay ve Aylin gülerek sancı hakkında, süresi hakkında hatta daha başka mevzular hakkında gülerek sohbet ediyorlar. Acayip şekilde kıskandım ben tüm bunları. Neyse 10 dakika sonra ben de üzerimdeki mallığı atıp biraz yardımcı olmaya başladım. Aradan 30 dakika daha geçti. Sancıların süresi uzadı, aralıkları kısaldı. Derya’yı doktoru araması gerektiğine zor ikna ettim. Derya doktora durumu anlattı. Hastaneye davet edildik. Çok sevdiğimiz Neşe ve Gökşen durumdan haberdar oldular. “Bekleyin arabayla beraber gidelim” dediler. Yarım saat sonra geldiler. Doluştuk arabaya. Küçük bir araba olmasına rağmen hepimiz sığdık. Derya, Ben, Neşe, Gökay ve Gökşen’in kahkalarıyla vardık hastaneye. Kayıt-kuyut işlemlerinin ardından Derya ilk kontrol için bir odaya alındı. Çok sevimli ve işini bilen Elif Ebe tarafından ilk muanesi yapıldı. Sonra odaya girdik ebe ve Derya gülüyor, “Doğum başladı.” haberi hepimizi sevindirdi. Doğum için odaya çıktık. Odada beklerken Ayşen geldi.
Gece 5’e kadar gülerek, eğlenerek, korkarak doğumu bekledik. 5’ te Derya’yı doğumhaneye aldılar. Ben doğumhane kapısında steril elbiseleri giymiş bir şekilde Derya’nın çığlıklarını duyarak ve korkarak kapıda bekliyorum. Fotoğraf makinesi cebimde hazır bir şekilde bekliyorum. 10 dakika sonra beni de doğumhaneye aldılar. O 10 dakka o kadar uzun geldi ki bana orası ayrı. Doğumhane bayağı kalabalık. İçeride 10 tane insan var. Doktor direk talimat verdi. “Hiçbir şeye değmeden Derya'nın başında bekleyin ve konuşmayın” dedi. Doktor öyle bir otorite koydu ki acayip tırstım. Kıpırdamadan sevgilimin başına dikildim. Elini tutacaktım, tutamadım o örtüye değmemem gerektiği için.
Doktor ıkın diye bağırıyor. Benim de yardımım olsun diye gaflette bulunup “canım ıkın” dedim. Keşke demez olsaydım. Derya bana öyle bir baktı ki “kolaysa sen gel ıkın” der gibi. Sustum içimden dedim her şeyi. Hadi kızım gel artık dedim içimden. 5.19'da Derya’nın bağırmaları sona erdi. Yaşlı gözlerle birbirimize bakıp gözlerimizle sevdik birbirimizi bir kez daha. İlk kez mutluluktan ağladım. Aze geldi dünyaya. Ağlamadı kızım doğarken. Doktorun elindeydi. Ben dondum kaldım. Şaşkınlık içindeydim. Halbuki Derya beni o kadar çok tembihlemişti ki “ bak sakın fotoğraf çekmeyi unutma” diye. Kadın doğum ağrısı falan hepsini unutup beni çekiştirdi. “Hadi fotoğraf çeksene” dediğinde yarım ayılmış halimle 3-4 poz yakalayabildim. Bu da uktedir içimizde. Keşke daha çok fotoğraf çekebilseydim.
Aze’yi bir masaya aldılar ağzından burnunda hortumlar sokuyorlar. Gözümüz Aze’de. Gözümüz birbirimizde. Lal olmuştuk konuşamıyorduk. Üzüldük kızımızın canı yanıyor o hortumlarla diye. Ama onlar rutin bir işlemmiş gibi hallettiler işlerini. Derya'nın kucağına verdiler. Bir süre sonra Aze’yi giydirmek için hemşire aldı. Sonra Derya'nın kucağına verdiler tekrar ve onlar odaya giderken ben ise hastane dışında bekleyen arkadaşlarımıza haber vermek için aşağıya indim. Hepsini birden kucaklamak istiyordum. İyi ki yanımızdaydılar. İlk Ayşen karşıladı beni. “Aze doğdu” dedim. Ayşen’e sarıldım ve ağladım. Sonra kardeşime sarıldım. Gökay, Neşe, Gökşen hepimiz havalara uçuyoruz.
Odaya çıktık Derya odada ama bitik halde. Çok zor bir işi tıkır tıkır halletmişti. Hamilelik ve normal doğum gibi zor süreçlerin tamamını tek başına başarıyla göğüslemişti. Sevgilimdi, eşimdi, kadınımdı şimdi de kahramanım olmuştu.
Kızımız Derya'nın kucağında, ikimiz de şaşkınız. İkimiz de bir Aze’ye bir de birbirimize bakıp gülüyoruz. Mutluluk işte o andı. Baba olduğu hissettiğim ilk an ise; benim ve Derya'nın dışında biri Aze'ye dokunduğunda şahin kesilip onu koruma iç güdüsüyle dolduğum an hissettim. O şahinlik halen devam ediyor.
Derya bilir (toplu otobüs yolculukları) eğer ben biri için şahinlik (korumacı anlamında) yapıyorsan onu çok seviyorum demektir. Ömrüm ve gücüm yettikçe ikinizi de koruyacağıma ve seveceğime söz veriyorum.


3 Mart 2011 Perşembe

AHMET ŞIK SOSYALİSTTİR!

Arkadaşımdır, arkadaşımın eşidir, Mina'nın babasıdır, Ama hepsinden önemlisi sosyalisttir. Hepsinden önemlisi çünkü Ahmet arkadaşım olurken de, bir eş, bir baba olurken de, yaşamının bütününü kurarken de sosyalist, ilkeli, onurlu bir insan kimliğiyle kurmuştur.

Öyle kendine solcu deyip de en güzel evler, arabalar alma peşinde koşanlardan değildir Ahmet. Ufacık tehlikeyi görünce kaçanlardan da değildir. Bu yüzdendir ki Radikal'den kovulmuştur. "İyi çalışmıyor." bahanesiyle kovulan Ahmet, kısa süre sonra, gittiği Nokta dergisinde yaptığı Darbe Günlükleri yazısıyla ülkeyi yerinden oynatmıştır. Evet Darbe Günlükleri'ni yazmıştır Ahmet, Ergenekon'u Anlama Kılavuzu'nu yazmıştır. Ergenekon'un yani özünde derin devletin yani yargısız infazları, gözaltında kayıpları, işkenceleri, soykırımları yapanların tam karşısındadır Ahmet. Yaptığı "Bok yedirilen kürt" haberleri, "İşkence gören Manisa'lı çocuk" haberleri, "Dersim Katliamı", "19 Aralık Hapishanelere Bombalı Müdahale" haberleri ile "Hak Haberciliği" yapmıştır Ahmet. Yani vicdanının, onurunun, ilkelerinin, sosyalistliğinin gerektirdiği gibi davranmıştır bütün ömrünce. Yani derin devletin hep karşısında olmuştur. Yeri gelmiş dayak yemiş yeri gelmiş arkadaşı (Metin Göktepe) yanında öldürülmüştür.

Bugün öğleden sonra evindeydim. Eşi Yonca o kadar dimdik ki, o kadar güzel ki her zamanki gibi. Ben hormon bokundan tüm sabah ağlamışken o o kadar güçlü ki. Soruyorum: "Ahmet nasıldı? Sinirli görünüyordu televizyonda." Diyor ki "Çok iyiydi aslında. Morali de yerindeydi. Ama tam çıkmak üzereyken öğrendi kimlerle birlikte alındığını. Tam olarak neler olduğunu. O yüzden çok sinirlendi. Yalçın Küçük'lerle, o tayfayla birlikte alınması üzdü bizi en çok. Onur kırmaya yönelik bir şey bu" Yonca yazayım mı bunu sözlükte, blogta falan?", "Yaz, büyük harflerle yaz hem de AHMET ŞIK SOSYALİSTTİR!"

Yarın saat 12.00'de Taksim'de tramvay durağında "Gazetecilere Özgürlük" eylemi var. Ben oradayım. Aze orada. Yarın sıra size geldiğinde çevrenizde "durun" diyecek kimse kalmadığında çok geç olacak.

2 Mart 2011 Çarşamba

Yedekleme

Wordpress'i başından beri sevmedim. Blogger'ın kolaylığı, yalınlığı, zenginliği yok gibi sanki onda. Hem tam Türkçe olmaması da başka sevmediğim yanı. Ama bu son yasakçı zihniyetin başımıza açtığı dert yüzünden, ne olur ne olmaz diye, buradan ulaşamayanlar oradan denesin diye http://deryaze.wordpress.com/ 'a yedekledim siteyi. Buraya attığım her yazıyı oraya da atacağım.

Bilginize, ilginize...

1 Mart 2011 Salı

Bloguma dokunma!


Yasakçı zihniyetiniz batsın. Yazıdan, akıldan, fikirden, düşünceden bu kadar korkmanız normal. Çünkü sonunuzu bunlar getirecek. 
Bugün blogspot yasaklanıyor, yarın ekşi sözlük, sonra tümden interneti kesin, yayınevlerini falan kapatın. Yoksa sonunuz gelecek insanlar bilgi sahibi oldukça. Siz de haklısınız. 

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...