25 Ağustos 2011 Perşembe

Kucağa Alıştırma

Aze Çınar'ın doğum sürecinde öğrendiğim bilgilerin en başında bebeklerin aslında evrim vsden üç ay erken doğduğu (Harvey Karpp) bu yüzden ilk üç ay olgunlaşmamış vücut sebebiyle yoğun gaz sıkıntısı çektikleri oldu. Bu sebepten de ilk 3 ay bebek kendini ne kadar anne karnında hissederse o kadar mutlu olurmuş. Yıllardır uygulanan kundağın da sebebini bilmeden aslında bebeğin en rahat ettiği pozisyon olduğundan uygulandığını tahmin edebiliyoruz. Aynı şekilde bebeğe söylenen "şşşşşş şşşşşşşş" sesi de bebeğin anne rahmindeki ortamında duyduğu su sesine benzerliği sebebiyle bebeği sakinleştiriyormuş.

Gel gör ki hangi tecrübe aktarımındandır bilinmez ta hamilelikten itibaren her denk gelen; "Aman dikkat edin kucağa alıştırmayın, çok sıkıntı çekersiniz." diyordu. Yenidoğan sahibi olmanın sıkıntı çektirmeyen yanı zaten yoktu fakat sıkıntı çekeriz diye bebeği yeni geldiği bol gürültülü bol ışıklı bir yerde, kendini en rahat hissedeceği yerden uzakta tutmak bize pek adil gelmedi.

Kucakla ilgili bizi en ikna eden şey Karpp'ın şuna yakın sözleri oldu: "Bebek doğduğunda kucağınızda tutmanız onu kucağa alıştırmaz. Tam tersi! Dünyaya gelmeden evvel 7/24 kucağınızda olan bebeği, azaltarak kucaktan vazgeçiriyorsunuzdur. Uyanık olduğu tüm anlarda bebek kucağınızda bile olsa, hamileykenki kadar çok olamaz. Dolayısıyla yaptığınız alıştırmak değil azaltmaktır ne kadar çok kucaklarsanız kucaklayın."

Bir başka pek çok doktor ve kitaptan duyduğumuz bilgi ise "İlk üç ay bebek hiçbir alışkanlık kazanmaz." idi. Bu yüzden uyku eğitimine de 4. ay başladık, kucağa alışıyor mu alışmıyor mu diye de hiç düşünmedik. Dünyaya güven duyarak, aylarca içinde olduğu kişinin kokusunu alıp, kalp atışını duyarak alışsın istedik.

Bizim Aze'yi kundaklama girişimlerimiz Aze'nin kundağı dağıtıp fırlatmasıyla son bulduysa da evde dışarıda bol bol slingleyerek anne karnı ihtiyacını bol bol gidermiş olduk. Savaş evdeyse kolunda, kucağında taşıdı, ben de ya göğsümde, ya slingle tamamen sarılı halde. Aze'nin gaz sıkıntısı da diğer bebelere göre epey azdı. Ki bunu da slinge bağlıyorum. Sonrasındaysa kucağa alışık bir bebek olmadı. Bebek arabasından kalkmadan saatlerce yol aldı. Orada uyudu, oynadı, etrafını izledi, asla ama asla kucak istemedi. Evdeyken ise oyun halısında, ana kucağında yine saatlerce vakit geçirdi kucak istemeden.

Yine iddia edildiği gibi "Kucağa alıştırırsan yabani olur, anne babadan başkasına gitmez" tezini de çürüttü Aze Çınar ve sıcakkanlı, herkesin kucağında duran, annesi babası olmadan başkalarıyla saatlerce zaman geçiren bir bebek oldu.

Sözün özü; Özellikle ilk 3 ay kucak, sling, kundak bebekler için çok faydalı, bebeğe kendini çok iyi hissettiren şeyler. Sağda solda duyduğunuz şeylere inanmayın, sarın bebeğinizi vücudunuza bol bol gezin. 9 ay taşıdınız karnınızda bir üç ay daha taşırsınız evelallah. Hem bu sefer nöbet değişimi yapacak baba da var yanınızda :)
Devamını Oku »

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Çocuk mu Aileden çıkar Aile mi Çocuktan?

Hamile olduğumu öğrendiğimin ikinci haftası Gökay bizdeyken haliyle bebekten konuşuyorduk. Bebeğin büyüyünce hangi okulu okursa rahat edeceğini! Rahat etmek derken pek bildiğiniz annelerden teyzelerden olmadığımız için iyi eğitimler alıp şahane üniversiteler kazanmasını değil, hem sınav işinden uzak kalıp hem de bir mesleğinin olabileceği, daha daha da önemlisi sağlam karakterli olmasında etkili olabilecek bir okul...

Mesela küçükten spor ya da müzikle ilgilense, yeteneği de çıkarsa, spor, müzik okuyup istemediği fizikle, coğrafya muhattap olmasa.... Ya da kimyaya meyli varsa Karahanlılarla hiç işi olmasa... gibi hayali hayali şeyler. Ama esas şuydu konumuz; devlet lisesi olursa şöyle olur, özel okul olursa böyle olur, Anadolu Lisesi olursa bilmem ne oluru detaylandırarak okunan lisenin karakterine etkisini konuşuyorduk. Doğmamış bebeğe don biçmek işinin elli level falan ilerisindeydik yani. Annelik ufaktan sıyırmanın başlangıcıdır da çünkü.

Başka başka arkadaşlarla onlarca konuşmamızda ise şu minvalde yüzlerce cümle geçmiştir herhalde:

"Uyuması için ağlatırsan içine kapalı olur, umursanmamayı içselleştirir."
"Gerekirse ağlatmayıp, bir disipline sokmazsan uykusunu çocuk ileride de sınırsız olur, çocuklar için sınır gereklidir."
"Çocuğun yanında kavga edersen psikolojisini tahrip eder."
"Çocuğa para eğitimi vermek gerekir ki gerçek hayatta işlerin nasıl yürüdüğünü bilsin ve ona göre hareket etsin."
"Çocuğu mümkün mertebe para ile tanıştırmamak gerekir ki ticari ilişkilerle kirlenmesin."
"Çevresinde dayanışmayı, paylaşımı görsün ki o da öyle öğrensin."
"Kitap olsun evde bol bol okunurken görsün, sevsin, alışsın."
"Hemen hayır denmeden kendisini ifade etmesine izin ver ki, büyüdüğünde de kendini ifade etmekten çekinmesin. Hayır'ı duyar duymaz sinmesin."
"Sınırlarını çiz ama kişilik kazanmasına da izin ver, onun da dediği olsun ki birey olabilsin."
"Montessori Eğitimi çok mantıklı, bu eğitimle büyüyen çocuklar özgüvenli bireyler oluyorlar."
"Çok kısıtlama, hayal gücüne ve zihnine özgürlük ver ki sorgulayan, hemen kabul etmeyen bir beyni olsun"...

Daha neler neler... Kimisi birini doğru bulur, kimisi diğerini kimisiyse bunlardan çok başkasını.. Fakat genelde ebeveynlerde ortak kaygı büyüyünce ortaya çıkacak insan evladının aklını iyi kullanabilen, kendine güvenli, kendini ifade edebilen, sorgulayan, vicdanlı, kendisiyle barışık, iç huzuru olan biri olması. Ve yine genelde, bu tür kaygıları en çok hissedenlerin ortak noktası kendileriyle ve kendi ebeveynleriyle sıkıntıları olan insanlar olması. Kendi hayatlarına baktıklarında "Anne babam şöyle yapsaydı ben de şöyle olmazdım." cümlesini en çok kuranlar, çocuklarında aynı hatalara düşmemek için diğer ana babalardan daha çok kasıyorlar, neye dikkat etsek de, ne yapsak da hata yapmasak diye uğraşıp duruyorlar. En yakın örnek kendim.

2005'ten beri pedagoji kitapları okuyorum. Mümkün mertebe mutlu bir çocuğum olsun istiyorum. Okuduğu okul, mesleği, kazanacağı para umurumda değil (şimdilik durumum bu demekte fayda var. Mevzu çocuksa ilerleyen günlerde kim neye dönüşecek belli olmuyor çünkü), diller bilsin, sanat, spor şahane yapsın istemiyorum. Tek istediğim yukarıda da söylediğim gibi; kendiyle barışık, kendi ayakları üzerinde durabilen, iç huzuru olan bir insan olsun. Bir de vicdanlı olsun... Bunun için de kendimce çalışıp duruyorum. Okuyup araştırıyorum, kendimi zorluyorum kimi özelliklerimi değiştirmek için.

Ve fakat gel gör ki çevremi izlediğimde okuduğum kitapların, mantığıma uyan yolların çoğu fosluyor! Hayattaki duruşunu, tek başına hayatla başetmesini, algısını çok beğendiğim ve "Aze benzese keşke" dediğim kadın arkadaşlarımdan üçünden birinin annesi bildiğin psikopat. Arkadaşımın tüm çocukluğunu zehir etmiş. Hala da devam ediyor. Baba ise sinik ve anneyi engellemeyi denememiş hiç.

Yine çok beğendiğim, en çok da karşısındaki kim olursa olsun sorgulamadan asla kabul etmeyen, her duyduğu fikri süzerek karşılayan yanını beğendiğim evrensel bir bakış açısına sahip arkadaşım ise sanırım dünyanın en mutsuz insanı!! Bunca sorgulama, empati ve incelikli, bencil olmayan düşünmenin karşılığında insanların kötülüğü karşısında şaşkın ve mutsuz olmuş durumda. Anlayamıyor. Hakikaten insanların çelişkilerini, bencilliklerini, çıkar için dönebilen dolapları ve daha binlerce şeyi anlayamıyor ve mutsuzluktan yıkılıyor.

Aynı klasmandaki şahane arkadaşım ise yatılı okulda okumuş!! Ki böyle tanıdığım bir kaç kişi daha var. Buyur bakalım. Yatılı okulların, aileden ayrı kalmaların çocuk üzerindeki onca olumsuz etkisini okuduktan sonra bir de sonucunda şahaneliğinden bir şey kaybetmemiş örneğe gel... Bir de benim de "Evet çocuk yetiştirirken böyle böyle yapmak lazım" dediğim metodları uygulayıp da şımarık birer canavar yetiştirmiş aileler var. Yani bu işin formulasyonu kesinlikle yok gibi.


Akrabalarımızın çocukları var. Her tür kitaptan, makaleden öte benim için ennn gerçek örnekler. İki kız çocuğu, büyüğü ziraat mühendisliği okuyor çok uzak bir ilde, küçüğü şu an Anadolu Lise'sinde. Çok olgunlar, çok kendilerine güvenli, cin gibiler. Kendi ayakları üzerinde durmaya çok erken başladılar. Lisede yazları çalışmaya başladılar. Üniversitede okuyan bayram tatilinde şehre geldiğinde bile çalışıyor mağazalarda. Minik bir kardeşleri oldu, yaşlarının gerçekten hakkını vererek, olgunlukla sorumluluklarını taşıyorlar kardeşlerine karşı. Yaş grubuna göre oyuncak alımından, kıyafet alımına, gezdirmeye kadar.... Dünyaya karşı tepkisiz değiller. Yaşamlarına sahip çıkıp, kendilerini ilgilendiren konularda ses çıkarıyorlar. Protesto gösterilerine de katılıyorlar, yazı da yazıyorlar. Uzatmayayım, aklımda canlanan, yukarıda anlattığım genç profili işte. Ve anne babalarının okuyup araştırıp bir eğitim biçimi falan uyguladıkları yok. Çocuklarına birey gibi davranıp, onlardan da birey gibi davranmalarını bekliyorlar. Gerekirse kendi harçlıklarını da kazanmalarını, dershaneye gidemiyorlarsa oturup kendilerinin çalışmalarını...

Biz yeni çoğunluk ise çocukları incitmemek ve her kolaylığı sağlamak üzerine kuruyoruz hayatlarını genelde. "Büyüdüğünde çalışacak bolca şimdi ne işi var?"dan, tüm maddi şartları zorlayıp "Dershaneye gitsin ki sınavda şansı artsın"a kadar çocukları kolaycılığa alıştıracak onca şey yapıyoruz. Ah canım vah gülüm bilmem ne derken ortada hayatın, kendinin ve dünyanın zerre sorumluluğunu alamamış boy boy  Reşat Çalışlar'lar yetiştiriyoruz.(Allah muhafaza)

Aslında bu yazının özü şu ki kitaplar, makaleler, gerçek hayatla çok az alakalı. Bir psikopatın şahane bir çocuğu olabiliyorken aklı başında iyi bir insanın çocuğu sorumsuzun önde gideni olabiliyor. Öyle hissediyorum ki en önemli gerçek çocuğu "bir şey" yapmaya çalışmamak. Eğer anne baba kendi yaşamında çocuktan beklediği özelliklerle varsa, öyle yaşıyorsa çocuk zaten en çok görerek öğreniyor ve şekilleniyor. Tüm yazı boyunca yaptığım gibi çocuğu çok narin bir hamurmuş da biz kibar kibar istediğimiz şekli verebilirmişiz gibi kabul etmemek gerek. Ve yine önemli bulduğum başka bir yan ise berbat ötesi bir yer olan gerçek hayat yokmuş gibi, cam fanusta yetiştirmeyip, günü gelip o hayatla karşılaştığında hazırlıklı ve güçlü olmasına izin vermek.

Yıllar önce Haşmet Babaoğlu köşesinde Ray Charles filmiyle ilgili yazmıştı. "Ray Charles Türk olsa Ray Charles olamazdı." demişti. Hatırladığım kadarıyla "Filmde küçük yaşta gözleri işlevini kaybetmeye başladığı zamanda bir gün mutfakta kendine sandviç hazırlıyor Ray Charles. Annesi de mutfakta oturuyor. Küçük Ray elini kesiyor. Annesi irkiliyor, gözleri yaşarıyor ama kalkmıyor yerinden. Ray elini de kendi sarıyor, sandviçini de kendi hazırlıyor. Kendi kendine yetmeyi öğreniyor, sonunda da Ray Charles oluyor zaten. Türkiyede olsaydı ise annesi hemen koşar "Oğlum sen dur napıyorsun, otur ben sana hazırlarım." deyip bıçağı elinden alır, bir ömür de ihtiyacı olan her şeyi karşılar, kendine bağımlı birini oluştururdu." gibi bir çıkarıma varmıştı ki kesinlikle katıldığım...

Bu hikayedeki gibi çocuğumuza iyilik yaptığımızı sandığımız ama uzun vadede zararına olan o kadar çok şey var ki... İşte bunların tam olarak ne olduğunu bilemiyor olmak beni çok korkutuyor. Geçtim şahane şeyler yapmayı, uzun vadede kızıma zarar verecek bir davranışta bulunmayayım, çocuğundan başka bir şeyi olmayıp da sıkı sıkı yapışıp boğan, her lafı, her işi çocuğu olan, "istediğim gibi ol" annelerinden olmayayım bana yeter.


Devamını Oku »

23 Ağustos 2011 Salı

Aze'nin Doğumundan Bugüne Sık Kullandığım Faydalı Hedeler

Geçenlerde doğum yapan Seçil ile yazışırken baya bir liste çıkmıştı ortaya. Maileştiğim başka hamileler de benzeri sorular sorunca benim kullandığım ve çok işime yarayan şeyleri yazayım dedim. Daha önce hamileden hamileye tavsiyeler başlığında tavsiyeleri yazmıştım. Bunlar da alet edevatlar:

- Ana Kucağı; dediğim şey şu . Benim hayatımı kurtardı.Aze içinde çok rahat ediyordu. O onun içinde sallanırken, bazen uyuklarken kitap bile okudum. Çok tavsiye ediyorum.

- Süt Sağma Makinası -  Ameda kullandım ben. Daha doğrusu, manuel pompa, medela pompa'nın ardından en memnun kalıp, uzun süreli kullandığım o oldu. Sağma makinası enteresan bir cihaz. İhtiyaç duyup duymayacağınız hiç belli değil. Doğumdan sonra bebeğin, memelerin, sütün durumuna ve çalışma ihtimaline bağlı. Detaylı olarak şu linkte anlatmıştım.

- Sırt Çantası: Koccaman bir çanta gerek bebeden sonra. Kıyafetler, bezler, biberonlar, mamalar, sular, oyuncaklar, battaniyeler derken valizimsi bir şeyler kullanmak gerekiyor. Zilyon tane anne-bebe çantası adı verilen şey satılıyor. Ben ömür boyu kullandığım çantalardan tercih ettim ve şöyle bir tane aldım. Herhangi bir bebe çantasından çok daha işimi görüyor benim.

- Sling: Kendisine özel yazılar yazdım, maniler düzdüm, şarkılar yazdım! Bebeğimi en rahat, en kucak kucağa taşıma yöntemimdi. Çoook memnundum çok. Herkese çok tavsiye ederim. Ben wrap slingte rahat ettim.

- Eldivenli tulum: Bebeler eldivenleri çıkarıp attığı için kendinden açıp kapamalı tulumlar bizi çok rahat ettirdi. Bebelerin elinde eldivenin sürekli olmaması, dokunarak etrafı keşfetmeleri de önerildiğinden gündüz açtık eldivenleri, gece kendini çizmesin diye kapadık. Atmayı beceremedi. Süper oldu. Tulum ve bodylerde Mothercare çoklu paketlerini tek geçerim. Hem uygun fiyat hem kaliteli ve fonksiyonel.

- Oyun Halısı: Bebeklerin ilgisini çektiği kesin. Uzanıp dokunmaya çalışıyorlar. Renklere gözleri alışıyor. Yüzüstü durmak sıkıcı gelmiyor. Aze seviyordu. Onlarla oynarken ben dinlenebiliyordum.

- Nuby Biberon: Göğüse benzediği için bebeklerin emmeyi bırakma ihtimalini azaltıyor bu biberon.  Elastik olduğu için gaz yapmıyor, tutuşu bebeğin hoşuna gidiyor. Hala kullanıyoruz memnuniyetle.

- Nuk emzik: Emzik işini önemsedik biz. Kullansın ki emme güdüsü tatmin olsun dedik. Çünkü beni emmiyordu. Ama suyunu da çıkarmaması için sadece uykuya hazırlık aşamasında verdik, uyurken emdi. Gündüz herhangi bir anda kullanmıyor hala. Nuk emzik kullandık ilk andan beri. Hala da öyle gidiyoruz.

- Park yatak - Yatak: İlk 6 ay bizim yatağın yanında yattı Aze Çınar. Park Yatakta. Rahattı, oyun aletleri, yüksekliği, müziği, titreşimi falan epey işimize yaradı. Oyun parkı olarak kullanmadık hiç. Aze küçücük alanda rahat etmez gibi geldi.
Karyolada ise sallanan, parmaklığı inen vs bir şey aldığınızda çok dikkat etmeniz gerekiyor. Bizimki epey laçka çıktı mesela. Sallamaya kalktığınızda dağılacak gibi oluyor, parmaklıkları Aze sallamaya başladığında dökülmeye başladı. Savaş yukarıdan aşağıya sıkıca bağladı da Aze'nin firar ihtimali ortadan kalktı. Sade bir karyola en iyisiymiş.
Aze ilk doğduğunda gündüzleri odasında geceleri yanımızda yatırıyorduk. Bu onun gece-gündüz ayrımı yapmasına da yaradı diye düşünüyorum.

- Ergo Baby: Aze slinge sığmaz hale gelince, benim bele ağrılar girince Savaş taşısın diye aldık Ergo'yu. Aze rahat, Savaş rahat, sırtta taşıyınca ben bile idare edebiliyorum.

- Tracy Hogg Bebek Bakım Sorunlarına Mucizevi Çözümler: Ahanda bu kitap hakkaten mucize bir kitap. ŞU linkte detaylı yazdığım Aze Çınar'a kendi kendine uyumayı öğretme şekli Tracy ablamıza ait. Ayrıca EASY dediği (bunu yazacaktım hala yazmadım) yöntem hayatımızı yine acayip kolaylaştıran bir şey oldu. Aze süper bir rutine sahip oldu. Hala da ne zaman kaka yapacağı bile bellidir çoklukla.

- Harvey Karpp: Tracy kadar olmasa da önerileri çok iyi geldi bize. "Bebeği kucağa alıştırma" denen şeyin aslında tersi olduğunu farkettirdi. (Bebek doğmadan 7/24 senin kucağındayken doğduktan sonra değil kucağa alıştırma tam tersi kucaktan vazgeçirme oluyor yaptığımız. O zaman mümkünse yavaş yavaş alıştıralım dünyaya. Bol bol kucakta olsun, ne kadar çok tutsan da eski alışkanlığı kadar tutamazsın.)

- Yürüteç: Biz çok az kullandık. Arada bir günde 5 dakika falan. Aze eğleniyordu ama kullanım şekli falan bana "yanlış bir şey var" hissi verdi hep.

- Hoppala: Aze seviyor. Ama saatlerce durmuyor. Oynuyor, zıplıyor, eğleniyor. Doyunca "beni kucağına al" hareketi yapıp çıkıyor içinden :))

- Bebek Bezi: Prima Premium Care kullandık biz Aze 8 aylık falan olana dek. Hakikaten sıvı kakayı çekiyor, sızdırmıyor, pişik yapmıyor. Kimyasal bir kokusu var rahatsız eden, onun dışında hiç sorun yaşamadık. Şimdilerde Prima aktif bebek kullanıyoruz.

- Islak mendil: İlk 6 ay hep pamuğu ılık suyla ıslatıp temizledik Aze'yi, yıkamadığımız zamanlar. 6 Aydan sonra Unibaby yenidoğan kullandık, kullanıyoruz hala. Alkol ve kimyasal oranı en düşük bez diyorlar onun için.

- Oyuncak: İlk aylar ana kucağından, park yataktan sarkan minik hayvanlar vs dışında bizimle oynadı en çok. bez kitaplar da ilgisini çekti.

Aklıma gelenler bunlar. Gelirse başkaca eklerim.


Devamını Oku »

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Mükemmel Anne olmak

Neden anneliğin meslek yanı ile bir çocuğa canından can vermenin duygusal yanı birbiriyle aynıymış gibi gösteriliyor?

Neden ben o mesleğin gerektirdiklerini çok sevmek, şahane yapmak ve hiç şikayet etmemek zorundayım?? Neden bunu yaptığımda sanki çocuğumdan şikayet ediyorum, onu sevmiyor, onu istemiyorum gibi davranılıyor?

Neden mama hazırlamaktan, belli rutine sahip olmaktan, erken kalkmaktan, alt değiştirmekten, bebeği dışarı çıkarmaktan, emzirmekten, elini tutup gezdirmekten, uyku, ilaç saatini takip etmekten çok hoşlanıyormuş gibi, en azından bir şikayetim yokmuş gibi davranmak zorundayım?? Tüm bunlardan nefret ediyorum ve neden bundan utanmam gerekiyor? Neden açıkça söylemekten ve daha az anne bulunmaktan korkuyorum?

Neden bebekten önceki alışkanlıklarımı hiç özlemiyormuşum gibi yapmam ve bebekten ayrıldığım her an "hiiiii çok özledim, vicdan azabı çekiyorum, bir an önce kavuşmayı diliyorum." demem gerekiyor? Neden "Ohhhh iki dakika beynim dinlendi, aa normal hayat ne ilginç?" demem çok ayıp??

Neden konu annelik olunca herkes ama herkes, sokaktaki teyzeden mahallenin bakkalına kadar herkes her şeye karışma hakkına sahip oluyor? Emzirip emzirmediğimden, bebeğimi nasıl giydirdiğime, "aaaa bebeğini yalnız nasıl bırakırsın?"dan neyi yedirip yediremeyeceğime kadar her şeye nasıl karışabiliyorlar? Ve neden ben tepki gösterdiğimde "tuhaf" oluyorum?

Ve neden en çok daha çok anlaması gereken diğer anneler sürekli kınıyor-yargılıyor-yerden yere vuruyor?

-Ben de hamilelik yaşadım ama bunun/senin kadar naz niyaz yapmadım, yatmadım...
- Biz de çocuk büyüttük ama bu kadar kapris, buldumcukluk yapmadık.
- Aaaa sen çocuğuna televizyon mu seyrettiriyorsun? Bilmem kaç yıl oldu bizimki hiç izlemedi.
- Aaaa demek sezaryen yaptın doğumu. Hımmmm. Ben bilmem kaç saat sancıyla normal doğum yaptım.
- Aaaaa emzirmiyor musun? Ben 1,5 sene emzirdim.
- Nasıl yani? Bebeğinden o kadar gün ayrı kalabiliyor musun? Ama yazık değil mi? Ben bir saniye ayrılamıyorum valla.
- Aaa kendi kendine uyumuyor mu hala? Benimki aylardır yapıyor.
... Ve daha neler neler...

Daha çok diğer anneler yapıyor bunu çünkü aslında hiçbirimizin kendimizi öldürsek beceremeyeceğimiz ama işte kendimizi öldürmeye çalıştığımız mükemmel anne olma yarışındayız hepimiz. Kendi başımıza ne kadar uğraşsak mükemmel olamayacağımıza göre en azından çevremizdeki tüm annelerden daha iyi olalım ve bunu da nasıl yaparız, onların açıklarını bulup onun ve herkesin gözüne sokmalıyız ki en azından o anneden iyi olalım.  Her annenin iyi yaptığı, kötü yaptığı, eksik yaptığı şeyler olduğu -insanız yahu- gerçeğini redderek sürekli en şahane, en yorulmayan, en fedakar, en şikayetsiz, en her şeyi doğru yapan, anne olmaya, olamadığımız yerde öyleymiş gibi yapmaya kasıyoruz. Neden? Çünkü bizi buna zorluyorlar. Koccaa bir toplum bizden bunu bekliyor.

Toplum her adımımızı en detayına kadar belirliyor. Lohusalık süremizden, o süre içinde ne yapmamız gerektiğine kadar. Öyle ezberler yaratıyor ki doğum ertesi yeni duruma alışamamanız hormon artı toplum baskısıyla uzun sürdüğünden en yakınlarınız dahil olmak üzere sizin halinizi gören tüm koro başlıyor tek ses: "E ama lohusalık dediğin en fazla 40 gün sürer.", " Emredin komutanım! Madem öyle derhal rol yapmaya başlamalıyım. Kimse ağzını açıp aksini söylemediğine göre demek ki bende bir tuhaflık var. Çaktırmamalıyım. Zaten her haltı bir yanlış yapıyorum , bebeğime bakamıyorum, onu doyuramıyorum, hayatım alt üst oldu, kahrolayım en iyisi ben. Kahrolamıyorsam da her şey şahaneymiş gibi davranayım." Tebrikler nur topu gibi bir geleneksel stepford kadını sahibi oldunuz.

Olsa olsa bir erkeğin işidir kadınların aklına bebek bakımının kadının işi olduğunu ve üstelik bunu mükkemmel yapmak zorunda olduğunu sokmak. Bununla uğraşsın da beni rahat bıraksın diyedir herhal. Her ne ise, doğduğumuzdan beri kafamıza sokulmaya çalışılan iyi anne; hiç şikayet etmeden, "Aman allahım annelik ne şahane şey" diye ortalıkta dolanandır. "İyi anne kendinden çok bebeğini düşünen, her şeyi mükemmel yapan, hiç şikayet etmeyen ve hatta yeri gelince kendini hiç düşünmeyendir", yargılarını kırmadığımız sürece, "Başka bir annelik mümkün arkadaş" demedikçe, bu acayip yarış içinde gerektiğinde en yakınındaki arkadaşına, kardeşine bile "Aaaa sen bıdı bıdı yapmıyor musun, halbuki ben...." li cümleler kurmaya devam eden, o "saçını süpürge etmek" deyimini aynen gerçekleştiren, hayatını yer bezi eden, içine atıp içine atıp kendini depresyonlarda bulan, mutsuz anneler olmaktan başka yolumuz kalmaz. Bunun en kötü yanı da yarın o çocuklar büyüdüğümüzde tümmm bu "fedakarlık"larımızın karşılığını istemeyi kendimizde hak görüp, "yemedim yedirdim..."li şahane cümleler kurmaya başlamamız olacak. Sözde bebeğimizi iyi yetiştirmeye, şahane annnelik etmeye çalışırken onun ergenliğini, gençliğini mahfedecek bela anneler olup çıkacağız, hazır mısınız?

Ve sen sürekli yeni anneyi kendinle kıyaslayarak kendi şahaneliğini ispatlamaya çalışan anne. Seni affediyorum.  Sana dayatılan bu role itiraz edememiş, sen de altında kalmışsın. Mutsuzluğun o kadar derinde ki, kendine güvenin öyle az ki, ancak başkasını aşağı çekerek yukarı çıkmaya çabalıyorsun. Kasma bu kadar. Bırak diğer anneyi, kendine, kendi hayatına bir bak. Bir bak ki sen de mutlu ol, çocukların da mutlu olsun. Mükemmel olmak zorunda değilsin.

Mükemmel olmak zorunda değiliz. Ki aslında bir bakın etrafınıza: Mükemmel anne diye bir şey yoktur!

Ve ben kızımı dünyalar kadar çok seviyor fakat annelik mesleğinden nefret ediyorum. Üstüme çıkıp tepinmek serbesttir.



Devamını Oku »

19 Ağustos 2011 Cuma

Gel keyfim Gel...

Aze Çınar bugün babasıyla babannesine gitti. Ben hastalık artı tadilat artı kaç zamanın yorgunluğu ve gerilimi üzerine biraz yalnız kalabileyim ve dinleneyim diye. Bu sabah akşam Aze'nin gideceğinin bilgisi bile acayip huzurlu ve mutlu etmişti beni. Savaş tadilat için yeni eve gitmişti sabah ve akşama kadar hiç gerilmeden Azoçka ile oynaya, geze, uyuya kalka akşam ettik. Evet bir süre Aze'siz kalmak mutlu ediyor beni, hiç vicdan azabı da çekmiyorum. Bunu detaylı olarak yazacağım bir sonraki yazıda.


Şimdiden bebeksiz olarak arkadaşlarımla görüşüp, sonra bir cafeye gidip kahvemi içip kitap okuyup, tek başıma yemek yiyip üstüne ayak masajı bile yaptırdım! Eve dönerken bebek arabasını sürmüyor olmak enteresan geldi. Metro turnikesine yaklaştığımda bebek arabasının geçirdiğim yöne doğru yanaştım bilinçsiz. Sonra çat diye normal yerden geçip, çut diye yürüyen merdivenleri teker teker indim. Araba ile sabit duruyor gibi değil yani... 


Daha çok yazı yazacağım bu iki günde. Önümüzdeki günler için biriktireceğim bile. İstediğim saatte yatıp (bunu zaten yapıyordum da) istediğim saatte kalkacağım. Son günlerde tam gaz yaptığım şekilde hızla kitap bitireceğim. Ahmet Şık'a mektup yazıp yarın göndereceğim. (170 gün oldu Ahmet ortada bir iddianame olmadan tutsak ediliyor.  Silivri 2 No'lu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu B-9 Üst Koğuş, Silivri-İstanbul adresinden mektup gönderebilirsiniz dayanışma için.) Akşama bekar günlerimizdeki gibi sevgilimle buluşup Kadıköy'de içki içmeye gideceğim. 


Aze'yi özlemiyor muyum peki? Özlemez olur muyum hiç? Tüm bunları yaparken saat başı arayıp duruyorum, bebek sesi duyduğumda gözüm hemen Aze'yi arıyor. Bunlar başka. Ama bir eklentisi olmadan yaşayan Derya'yı da özlüyorum ve Anne Derya'nın mutlu olup Aze'yi de mutlu etmesi için böyle aralara ihtiyacı var. 


Dediğim gibi daha çoook yazacağım. Koccaaamaan 2 günüm var, erken kalkmak, mama yapmak, uyutmak, uyandırmak, alt değiştirmek, elden tutup yürütmek, ağlama sebebi tahmin etmek zorunda olmadan geçireceğim. 


(Aze büyüyüp bunları okuduğunda kızmacaksın ha tam tersi "vay be neler çekmiş ona rağmen ne güzel bakmış bana" diyeceksin ona göre!)

Devamını Oku »

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Kısa kısa kısa kısa

- Aze konuşmaya başladı. Sanırım bir karışıklık olmuş, kendisi Fransız bir insan. Fransız aksanıyla fransızca konuşuyor. Fekat bizim tekrarlattığımız kelimeleri aynen tekrarlıyor (canı isterse). Kedi, anne, baba, hadi, bebek... Ne dersek söylüyor.

- Yürüme çalışmaları ilerledi. Tek elle elimizi tutup ışık hızıyla ilerliyor.

- Baya laftan anlamaya başladı. Tabakta üzüm var, Savaş "Anne ver kızım." diyor, bizimki iki parmağıyla tutup ağzıma sokuyor üzümü, "babaya ver" diyor, hop Savaş'ın ağzına... Bugün Şiirci'de "aaa Aze Pınar'ın parmaklarına bak!" dedim, ki bu laf Aze anlayıp baksın diye değil, Pınar parmaklarını Aze'ye uzatsın diyeydi, Aze uzanıp Pınar'ın parmaklarına baktı!

- Aze'nin babası bir yaş daha büyüdü, pazar aile kutlamasının dışında bir de sürpriz yaptık kendisine. Hep mutlu, kutlu, sağlıklı ve bizimle olsun.

- Aze geçtiğimiz pazar Feride teyzesi sayesinde atlıkarınca vb bilumum alete bindi. Çok eğlendi. Yine Feri sayesinde 3 boyutlu bir şeye bindik biz de Savaş  ve Vedat'la o Aze'ye bakarken. Bize anlatışından ben uzayda geziyormuşuz gibi olacak sanmıştım. Halbuki uzay dekoru içinde roller coaster'a biniyormuş gibi oluyormuş!!! Bindiğimizin 10. saniyesinde gözlükleri çıkardım, yetmedi Savaş anlayıp elimi tuttu hemen, yetmedi gözlerimi kapadım bitene kadar, o da yetmedi kafamı sağa çevirip kısık gözle Vedat'a baktım arada bir ve kendi kendime "koltukta oturuyosun şu an, bak Vedat yanında koltuktasın koltuktasıııın" Çok korkarım ben öyle aletlerden arkadaş. Koltukta olduğumu bilsem de çok korkarım yüksekten. İnene kadar bakmadım ekrana.

- Dukan diyeti diye bi diyete başladım. Başladığım 1. gün regle denk geldi, ben ağrı ve halsizlik içinde yattım 2 gün. Regl geçti, günler geçti ben hala halsizlikten ölüyorum. Diyette sadece protein yiyorsun karbonhidrat ve şeker yok. Herhalde o yüzden diyorum, aynı diyeti yapan Perizad'a soruyorum, hayır o ilk gün dışında yaşamamış böyle bir şey... Sonunda bugün anlaşılıyor ki meğer vitamin almak gerekiyormuş!!! Kaç günün uyur uyanık, bitkin hali bu yüzdenmiş.

- Cevahir Alışveriş Merkezi'nde ramazan etkinlikleri düzenleniyor. Dün oradaydık. Aze'yi yaklaştırdım izlesin diye, önce tiyatrocu tipler bir mini perde arkasından müzikli bir şov sergilediler. Bütün şarkılar popüler, saçma sapan olanlardandı. Arkasından Karagöz ile Hacivat çıktı sahneye. Hadi birbirlerine Eşek, beygirle başlayıp devam eden hakaretleri geçtim, Karagöz iki de bir hacivatın kafasına dan diye vuruyordu ses çıkaran bir şeyle. Aze korktu her vurduğunda, 3.de ayrıldık hemen oradan. Ama çocuklara yönelik bir gösteride çocuklara vurmayı, hakareti sevimlileştiren içeriği sevmedim.

- Her akşam dışarı çıkmaya devam. Şu bitik halde bile :((

- Tadilat işleri çok korkunç. Sürekli acele ediyor olmak, kısıtlı kaynak vs işin heyecanını sıfırlıyor. Yine de tebdili mekanda ferahlık vardır umalım.

- Mihri Belli Öldü. Bir tarih, bir sembol öldü. Yarın 16.30'da Şişli Camii'nden (Ateistleri başka türlü uğurlamalı )  uğurlayacağız.

- Bugün foto yok. Yazı olabilmesine bile şükür. Hiç halim yok hiiiç.
Devamını Oku »

11 Ağustos 2011 Perşembe

53. Hafta, Yılanın derisi...

Şu aralar hiçbir şeyi yetiştirememekten yana sıkıntılıyım. Bloga istediğim sıklıkta yazı yazamamaktan, istediğim hızda kitap okuyamamaktan, Yapmayı planladığım bir sürü şeye zaman bulamamaktan... Halbuki ortalamanın epey üstünde rahatım. Dün gece dışarıda içip, gece evde muhabbete devam edip 03.00 civarı yatıp, sabah 11.00'de kalkabilmek lüksüm var. 1 yaşında bir çocuğa rağmen. Ama işte ortalamanın çoğundan daha rahat olmam, yapamadığım şeylere üzülmemi engellemiyor. Niye böyle bir giriş yaptım, kaç zamandır yazmayı düşündüğüm bir çok konuyu hala bloga yazamamış, kısa kısa güncellemeleri bile zamanında yazamıyor olmanın verdiği dertlenme sebebiyle...

Gelelim son haftaya; En son yazdığımdan beri yine koştur koştur sürüyor hayat. Geçtiğimiz çarşamba idi Aze'nin tam doğumgünü. Doğumgünü çocuğunu Gökay'a bırakıp Savaş'la kutlamaya gittik. "Ne şahane yapmışız beaaa, helal bize" temalı, karşılıklı hediyeleşmeli gecemizi geçirdik.

Önceki gün Aze'nin 1 yaş kontrolüne gitmiştik. Boy: 76 cm, Kilo 10.9, Her şey normal... Sonraki günler her akşam dışarılarda dolandık.


Cumartesi günü Perizad ve dünya güzeli Elvin'le görüştük. Cumartesi Anneleri'nin oturma eyleminden gelmişlerdi, kederliydiler. Sonrasında bebelerin sınır tanımaz tüm ilgiyi üzerlerine toplamaları ile annelik, bebekler ve bebek işleri arasında sohbetle geçti günümüz. Hacıpolo'da kahvemizi de içtik ama henüz az bebe soslu derin sohbetler gerçekleştiremedik, umarız yakına.



Pazar günü ise dünya tatlısı Doruk ve ailesine gittik öğle çay-kahvesine. Sevgili Özlem ve Nevzat çok güzel ağırladılar bizi. Funda-Barış-Ayşe İdil de geldiler. Özlem'in yaptığı şahane börekler, kekler yendi, bebeler acayip sosyalleşti. Bu grubun babaları şahane olduğundan onlar bebelerle oynarken anneler miss oturup sohbet edebildi. Emziren anneler grubuna bitmek bilmez teşekkürlerden biri daha gerekiyor bu keyifli zamanlara sebep olduğu için. (Farkettiniz mi Aze Çınar dimdik ayakta)

k.validenin yüze dikkat :))


Ondan sonra kayınvalidelere gittik. Savaş'a aile doğumgünü kutlaması yaptık. Evet bizim ailemizin üçte biri ağustos doğumlu. Aze her zamanki gibi onca kişinin ilgisi içinde kendinden geçti.




Ertesi gün ise uzun yıllardır arkadaşımız olan (Alevilikte musahiplik vardır, bir nevi kardeşlik ilanı, heh Savaş'la Ümit musahipler.) Ümit, Dilek ve oğulları Batu ile birlikteydik. Aze Çınar çok acayip bir akşam geçirdi. En sosyal, en sınırsız, en korku-sevgi-eğlence karışık ve mutlu anlarını. Biz de canlı olarak iki kardeş nasıl yaşıyor onu gördük. Aze Batu'dan bazen çok korktu ama ona rağmen sürekli peşinden dolaştı, gülmekten yıkıldı, zıp zıp zıpladı. Batu'yu taklit edip durdu... Ve o gün doğduğundan beri ilk kez bu kadar saat uyanık kalıp gece 23.30 civarı uyudu.

Bir kaç zamandır bir tadilat işleriyle de uğraşıyoruz. Hem beden hem ruh yoruyor. Göçebe kaplumbağalar olarak yine göçüyoruz. Bu sefer daha bir başka. Ama hayır bu sefer de çok uzun süreli olmayacak. Her göçte biraz daha yük atıyoruz, biraz daha minimalize oluyoruz. Faydası oluyor bence bu taşınmaların :) Çok uzak değil "son" taşınmamız. Biraz daha zamanı var ama çok uzak değil. O zamana kadar zihnimiz de son şekline doğru hızla yol alıyor. Öyle hissediyorum ki aynı zamana denk gelecek zihnimizin olgunlaşması, oturması ile bizim fiziksel olarak da "aha da burası" deyip oturmamız. Eskiden "Yılan gibi olmak lazım" derdik. "Soyulan deriyi boşuna vücutta tutmamak gerek. Hayatında gereksiz yer kaplayan her şeyi kuruyan deri gibi atmak gerek. Hiçbir şeye boyun eğmeyip, kanıksayıp, olumsuz haliyle kabul etmeyip, gerekirse tüm hayatı değiştirmek pahasına silkinip atmak deriyi..." O zamanlar sadece derdik, bir süredir yapıyoruz da dediğimizi. Gitgide duruluyor, sakinliyor, hayatı daha net algılayıp, hayata daha çok gülebiliyoruz. İşte büyümek böyle bir şey herhalde. Bilmiyorum çoğunluk yaşıtımızın artık "yaşlanıyoruz" demeye başladığı bu anlarda bizim "büyüyoruz" dememiz neye denk düşüyor. Ama seviyorum bu halimizi. Adına ister yaşlanmak ister büyümek diyelim.








Devamını Oku »

4 Ağustos 2011 Perşembe

Gökay'dan; Aze Çınar 1 yıldır bizimle 6

Ya doğurursa?

Tam iki haftalık tatil koparmışım iş yerinde ilk senemi doldurmadan, durur muyum! Hemen yola koyulma hazırlıklarına başlıyorum ama bir kekem var ki fena.. izin hikayemi duyar duymaz ilk tepkisi “sen yokken doğurayım da gör!” oluyor. Aslında itiraf etmem gerekirse benim de korkum bu, ya doğurursa?
Temmuz’un ikinci haftası olmuş, teknik olarak her an doğum olabilir.. Gidiyorum İstanbul’dan ama aklımın bir yanı buralarda kalıyor. Sık sık konuşuyoruz telefonda ve tabii her konuşmanın klişesi: “Sen dur oralarda daha! Sen gelmeden doğurayım da gör!”

Sanırım bir kadının sevdiği birine yapabileceği en korkunç –ve tabii bir yandan da tuhaf- tehdit bu. Her seferinde, “yahu keke, üç saatlik yoldayım altı üstü. Sen ‘sancı başladı’ de, ben daha doğum başlamadan ordayım” diye cevap veriyorum.. eh yalan da değil, o da bunu her seferinde kabul ediyor. Yine de her gün kulağım telefonda..

Neyse ki sonunda dönüş günüm gelip çatıyor, Ağustos’un 1’i son izin günüm ve Derya henüz doğurmamış! İçim rahat dönüyorum bıraktığım yerlere.. Kolay değil, bunca senelik arkadaşım, kardeşim, yoldaşım, kekem.. Bensiz doğuracağını aklıma bile getiremem, minik arkadaşımızın aramıza katılışını kaçırmak gerçekten korkunç olur.

Doğum biraz daha bekleyecek..

İzin dönüşü ilk günüm mecburen evde geçiyor, ertesi günse ilk işim Derya’yı görmek olacak. Ayın üçünde ben işimin gücümün başında uğraşırken onlar
rutin doktor kontrollerine gitmişler. Akşam gittiğimde; öğleden sonra doktora gitmekle kalmamış, sonrasında da bir dolu misafir ağırlamış bir kadın buluyorum karşımda. Her zamanki gibi enerjisi, muhabbeti yerinde.. Doktordan aldığı son ayrıntıları anlatıyor: doğum biraz daha bekleyecek.

Kekem ise bir yandan çok rahat ama bir yandan da ağustos sıcağında - İstanbul’da ve karnı burnunda olmanın sıkıntılarını yaşadığı ve belki de artık o’nu görmek için çok sabırsızlandığı için bir an önce doğurmak istiyor. Bunları konuşuyoruz uzun uzun.. Zor işler.. hak vermemek elde değil..


Nişan ne???!!!

Biz muhabbet ederken, karnında tuhaf bir ağrı başladığından söz ediyor ama aldırmıyoruz, bütün gün koşturmuş doğaldır diye düşünüyoruz.. Derken uzun bir telefon görüşmesine dalıyorum, arayan ablam.. Bu sırada Derya cephesinde bir hareket, bir kıpırdanma var ama anlamıyorum tabii. “doktoru arasam mı?” diye konuştuğunu duyuyorum Aylin’le.. Sonra telefon kapanışı ve sorular.. ‘nişan’ falan diye bir şeyden bahsediyor Derya.. Tam dokuz ay olmuş, beni her türlü doğum diline alıştırmış ama en önemli detayı atlamış sanırım! Ah be keke, ben taaa Edirnelerdeyken sabahın kör vakti arayıp kemiklerin nasıl açıldığını
anlatmayı biliyordun da bir nişancığı mı anlatmayı unuttun? Nişan ne???!!!

Bu ağrı ne peki?

Derya’nın kısa açıklaması yetiyor, hadi hemen ara doktoru diyoruz ama bir yandan da kaptırmamaya çalışıyoruz bu fikre. İyi de etmişiz, vajinal muayenedendir diyor doktor.. Eh koca doktor, ikna olmak hiç zor değil.. Eh tamam nişan değilmiş de, bu ağrı ne peki? Düzenli aralıklarla hafiften gelen bir ağrımsı sancımsı bişey. Bir kere doktora da danışmızşız, hem biliyoruz ki (o kadar filmi boşa izlemedik herhalde) doğum başlarken kadın, civar hastanelere ‘hazırlanın doğum başlıyor’ sinyali verecek kadar büyük çığlıklar atar.. Bu bilgiye güvenerek ağrıyı da muayeneye veriyor, muhabbete devam ediyoruz. Hayır, o kadar da düzenli ki ağrılar, bir süre sonra ‘zaman mı tutsak ne?’ moduna geçiyoruz tüm inkarımıza –ya da doktorun tüm inkarına- rağmen..
Hiç fena fikir değilmiş, bildiğin 10 dakikada bir falan düzenli olarak geliyor ağrı. Derya belinin ovulmasını istiyor, bir yandan da kafalar iyice karıştığı için zaman tutmaya devam etmeli.. Organizatörümüz olarak hemen görev dağılımını yapıyor tüm sakinliğiyle: Aylin bel ovucu, Gökay zaman tutucu.

Doğuruyor yahu!!!

Görevlerimizi hiç aksatmıyoruz: Derya ağrıyor, Aylin ovuyor, Gökay sayıyor. O aralıklarda da sohbet muhabbet gırla tabii! Zaman oluyor ki gülmekten görevlerimizi aksattığımız oluyor. Allah kimseyi geyiklere karıştırmasın, kadın doğuruyor yahu!!! Bu sırada sancılar tak diye 7 dakikaya, ardından kısa zamanda 5 dakikaya düşüyor. Durum ciddi galiba diye düşünmeye başlıyoruz ufaktan (nihayet). Malum; baba iş yerinde, arayıp bir haber edelim diyoruz telaş ettirmeden. Derya o kadar rahat ki Savaş’ı da telefonun diğer ucunda sakinleştirmeyi başarıyor. Savaş işine gücüne devam ederken sancı aralıkları 2 dakikaya kadar düşüyor. Biraz şiddeti artmış olabilir ama yalnızca Derya’nın duşa girip, en güzel elbisesini giyip, saçını başını toplayabileceği, arada da bizimle muhabbet edebileceği kadar..

Saat 24.00 sularında baba adayımız telaşla giriyor eve, biraz şaşkın. Sanırım doğal olarak: Derya’nın basbayağı doğum sancısı başlamış ama her şey fazla sakin ve evdeki üç kişi kikirdeyip duruyor. Derya hala doktoru yeniden aramaya ikna değil, Savaş’ın en önemli görevi de bu oluyor: Derya’yı ikna etmek.. (ki bilenler bilir, Derya’yı ikna etmek gerçekten en zor şeylerden biridir)

İşşşte bu!

Doktor’un “hem-men gelin! Ne duruyorsunuz!” demesiyle yol hazırlıklarına başlanıyor, sonra Neşe’yle Gökşen arabayla geliyorlarmış haberi gelince, üstüne bir de oturup rahaaat rahat gidelim diye onları bekliyoruz. Çok da iyi etmişiz, çok sürmeden geliyorlar, düşüyoruz yola. Yinde de herkesin bir “ya değilse” ihtimali duruyor kafasında, zira Derya hala ortalığı bağırarak inletmemekte kararlı.. O yüzden hastaneye varıp Derya, ebenin de olduğu odaya kapatıldığında; biz kapıda bekleyenler hala kendimizi Aze’nin geldiği fikrine kaptırmamaya çalışıyoruz. Ve çok geçmeden kapı açılıyor, ebe yüzünde bir gülümsemeyle, bizi içeri çağırıyor. (Ne anlama geliyor bu gülümseme? ‘amma da abartmışınız buralara kadar gelip, bildiğin sahte sancı bu’ falan gülümsemesi mi acaba?) İçeri giriyoruz, haberi Derya veriyor: Doğum başlamış! İşşşte bu! Alkış kıyamet!

Bir zılgıt atmadığımız kaldı, sancılı (!) anne adayımız da dahil! Hastanedekiler
şaşkın..

Kapı dışına sürgün..

Gerisi, hastanenin denetimindeki süreç. Her şey daha bir hızlı ilerliyor, hızla odaya taşınıyoruz, sonra aynı hızla biz yanındakiler dışarı çıkartılıyoruz. Bu kez kapı önünde sürüyor bekleme. Arada gözümüzün önünden bir Derya geçiyor, sonra tekrar dönüyor falan.. Sürecin yalnızca uzaktan izleyici olarak kalıyoruz koridorda. Hayır bensiz sancı aralığını falan nasıl ölçüyorlar onu anlamıyorum.. Her an tetikteyim, ihtiyaç anında kronometremle saymak için hazır bekliyorum.. Derken.. Görevlilerin sabrı taşıyor bir yerde, bu kez ‘ses yaptığımız için’ (muhabbet diyorduk oysa) taa hastanenin dışına sürülüyoruz. Daha elimizde sigarayla koridorda gergin doğum bekleyicisi sahnesini bile yapamamıştık oysa.. Asıl bu sahnenin kahramanı olması gereken Savaşsa, endişeyle bir içeride, bir dışarıda süreci idare etmeye çalışıyor. Herkes sabırsız.. ‘Hadi Aze, gel de sevelim artık!’

Yoksa?!!!!

Hastanenin önündeki bekleme ise, kah petrol istasyonunda, kah merdivenlerde, kah arabaların içinde sürüyor.. Ben en çok süreç uzayacak da ben işe güce gittikten sonra doğum olacak diye endişeliyim aslında. Öyle olmayacağına kendimi ikna etmeye çalışıyorum ve sabaha karşı pes düşüyoruz. İçerde ne olup bittiğine dair bir fikrimiz yok.. Birileri haber verecek diye başka başka şeylerle oyalanıp zaman geçirmeye çalışıyoruz. Sabaha karşı uyku gözlerimizi ele geçirmeye başlıyor yavaştan.. Arabalara bölünüp kafaları dayıyoruz bir yerlere. Tam uykuya dalıyoruz ki camda bir tıkırtı! ‘Ha?! Ne?!’ Savaş gelmiş! Yoksa?!!!!

Aze gelmiş!
“Aze doğdu!” diyor savaş yavaşça. Tanrım! geceyarısından beri beklediğimiz haber işte geldi! Ne yapmalı? Bebek! Bebek gelmiş işte! Aze gelmiş!!

Savaş sonunda bütün akşamın stresini Ayşen’e sarılıp ağlayarak atıyor. Biz onca muhabbetin arasındayken en zor süreci yaşayan o oldu belki de.. Hepimiz mutluluktan ne yapacağımızı bilmez haldeyiz. Aze’yle birlikte içeri giriş vizemiz de geldiğine göre, yerden bir karış yüksekten süzülerek odaya gidiyoruz hep birlikte... Orda! Gerçekten onca zaman kekemin karnında bir yerlerde durmuş o ufaklık sonunda kucağında öylece duruyor! Daha büyülü başka bir sahne bilmiyorum.. Gerçekten bilmiyorum.. O kadar güzel ki! İnanılır gibi değil.. hiç değil..

Kendimizi yeni doğmuş bebeklerin çirkin olacağı fikrine de boşuna alıştırmışız doğumdan önce, basbayağı şahane bir tip bu! Yumuk gözleri, minicik –ama gerçekten minicik- yüzü, eli kolu büyüleyici.. Rüya gibi.. Derya çok mutlu, Savaş da.. İşte şimdi karşımda en güzel anlarını yaşayan bir aile var.. Dünyanın en şahane bebeklerinden biri, hiçkimseyi yormadan-üzmeden sonradan da hep olacağı gibi sakince ve sabırla aramıza geldi nihayet, ve orda öylece duruyor..

Anasının kucağında.. Hem de inanılmaz kokuyor..

Tam o dakikalarda çekilmiş bir fotoğrafımız var, kim çekti hiç bilmiyorum.. Çoğunluk objektife bakıyor doğal olarak.. İşte o fotoğraftaki şaşkınlık halim tam da budur: Gelmiş! Ne kadar da güzel! Gözlerimi alamıyorum..

... 1 Sene Sonra

Bunlar yaşanalı tam 1 yıl oldu bugün, minik arkadaşımız Aze Çınar tüm güzelliği, tüm şahaneliğiyle aramıza katılalı.. Gerçekten varlığıyla çok şey değiştirdi; günlerimizi daha güzel etti, en moralimiz bozuk, en mutsuz günümüzde sadece onu görmek bile yetti.. Hala muhteşem kokuyor, gülüşüyle her şeyi hale yola koyuyor sanki.. Hoş geldi..  
Biricik kekem ve Savaş.. Gerçek bir aile oluşunuzun birinci yılı, canım yeğenim Aze Çınar’ın birinci yaşı kutlu olsun, bundan sonraki yıllar da hep böyle mutlu geçsin. İyi ki varsınız.. İyi ki doğdun mis kokulu kuşum!
Devamını Oku »

Babasından Aze Çınar 1 yıldır bizimle 5

Canım Kızım; 

Seninle aramızda özel bir sevgi var. Ya da ben öyle hissediyorum. Belki de bütün babalar böyle hissediyordur. Bana sarılman, kucağımda uyuman, gülmen, seslenmen, bakışın sanki bir başka. Kız babası olmak başka derlerdi de inanmazdım. İsterim ki hayat boyu mutlu ol. Ben de senin mutlu olmam için elimden geleni yapacağım.

Ben hep doğruyu yapmaya çalışsam da bazen yanlışlar da yapacağım. Tıpkı bu sabah kahvaltıda olduğu gibi. Doğum gününde hayatında ilk kez acıyı tattın. Kahvaltıda sana yanlışlıkla acı biber verdim. Önce ısırdın biberi, acı olduğunu farkedince yüz ifaden değişti, ağzından çıkarmaya çalıştın, çok başarılı olamayınca da ağladın. Yardım isteyen gözlerle Deyyaa'ya (şimdilik annene böyle sesleniyorsun) sonra da bana baktın. İçimiz gitti o an. Başka şeyler yedirerek acının etkisini azaltık. Çok kızdım kendime, bakmalıydım o biberin tatına.
Hayat bazen o biber gibi acı olabilir. Ne zaman babanın yardımı ihtiyacın olursa hemen yanında olacağımı bil.

Koca bir yılı geride bıraktık. Sen büyüdün. Her gün yeni şeyler öğreniyorsun. Şu yürüme işini de bir an önce çözersen çok iyi olacak. Çünkü seni elinden tutup gezdirmekten belime ağrılar girdi :)

Bana bazen baba, bazen de del del (gel) diye sesleniyorsun. Ama nadiren de olsa baba demen ayrı bir hoşuma gidiyor.

Çok sık yazamıyorum sana. 1 senede sadece ikinci yazı oldu. Saysam elli tane mazeret çıkar. Kimi haklı, kimi bahane. Bundan sonra daha sık yazacağıma söz veriyorum.

İyi ki doğdun evimizin Çınar'ı.
Yeniden hoş geldin kızım.
Seni çok seviyorum.

Baban.





Devamını Oku »

Aylin'den; Aze Çınar 1 yıldır bizimle 4

Hayatında ilk kez bir doğuma tanıklık etmiş ergen tarafından yazılanları okumakta olduğunuzu hatırlatıp,yaşanan duygu değişimlerini göz ardı etmenizi temenni ederim. Yazılacak,konuşulacak ne çok şey olduğunu en klişe tabiriyle meşhur film şeridine bakınca anladım.

Azecan bir yıl önce bugün, doktor ablasına ve bize minicik bedeniyle kocaman bi sürpriz yaptı.Bir fındık büyüklüğünde dünyaya gelen bu velet,doğum sırasında annesine pek güçlük yaşatmamıştı.Tabi şimdi Derya abla''sen onu gel de 
bana sor'' diyebilir fakat gözlenen buydu. Evde o gün her zaman olduğu gibi ziyaretçi trafiği yaşanmakta.Öğle vakti Derya ablanın arkadşları Funda ve Melisa geldi ellerinde börekler kurabiyelerle.Onları uğurladıktan sonra
Gökşen ve ablası geldiler. Gökşen'in ablasının ''valla derya bu çocuk bugün doğacak gibi duruyor'' demesine zerre inanmadım ne yalan söyleyeyim. Çünkü kafamda kapı gibi doktor sözü vardı neticete.Sonra Gökay abla geldi. Onunla da Aze ve doğum hakkında mini söyleşimizi yaptıktan sonra,iki yakın dost küçük odaya geçtiler.Ben de Kanal D'de yayınlanan 'Deli deli olma' filmine bakıyordum.O yaz sıcağı, masum masum bi şeyler izlemeye çalışan bu genci rahat bırakmıyor ve bütün beynimi ele geçirmeye çalışışıyordu.Bütün hücrelerim'kalk bi duş aal' diye bas
bas bağırıyordu.İlk ufak sancılar bu esnada geldi.Sonra Gökay ablayla mutfakta yemek yaparken Derya abla geldi ve ''Size çok önemli bi şey söyleyeceğim sıkı durun. Nişan geldi az önce''dedi. Nişandı,suydu,sancıydı beni zaten çok 
öncesinden aydınlattığı için o sırada akla ''nişan ne lan?!''diye bi soru gelmedi tabiki.Hiç bir şeyden emin olamama gibi bi durum vardı bende başından beri.Kadın doğum sancısı çekiyor,nişan geldi diyor,hissediyorum diyor benim akıl hala
doktorun söylediklerinde. ''yok yaa bizi kandırıyor,numara yapıyor''diyorum kendi kendime.Bu sırada sancıların kaç dakikada bir geldiğini ve süresini bilmek için elde kronometre var tabii.Derya abla büyük bi heyecanla telefona sarıldı,doktoru aradı.

Yemeğimizi yedik.Yedik ama nasıl yedik? Biz mi yemeği yedik,o mu bizi yedi belli değildi.Derya abla elinde köftesiyle mutfağın içinde tur atıyordu.Ayakta olması acısını hafifletmesinin yanı sıra doğumu da kolaylaştırıyormuş.Kendisine ve Aze'ye 
iyi gelecceğini düşünerek duş aldı.Mavi elbisesini giydi.Ben de olayların devamını merak ediyorum deli gibi.

Savaş Abim yollara düştü,evine geldi.Bu sırada sancıların şiddeti artmıştı.Sancı geldiğinde pat Gökay ablanın kolundan tutup dakika sayıyorlardı.O gün Derya ablaya hiç rahat yoktu. Oturdu olmadı,uzandı olmadı,e sürekli yürürken de aşırı efor harcıyordu.

Son hazırlıklarımızı yapıp arabaya bindik. Kalabalık bi kadroya sahiptik hastaneye gitmek için. Gökşen,Neşe, ben,Gökay Abla,Derya Abla, abim cümbür cemaat yola düştük.Bilmiyorum dünyanın neresinde güle oynaya doğuma gidilir? Ama biz yaptık ve çok da şahane oldu. Vardık hastaneye,Derya ablayı bi odaya aldılar.Aze'nin kalp seslerini dinledik burada.Her şeyin yolunda olduğunu ve tam zamanında
gittiğimizin haberini aldık.Derya ablayı asıl kalacağı odaya götürdüler.sonra biz  hastanede alkollü insanlar gibi davranıp ona eziyet ettik :)

Bekliyoruz kapının önünde telaşla.Sonra aşırı stresten mi ya da korkudan mı olduğunu kestiremediğim garip bişeyler oldu bana. Hey gidi Derya ablam böyle sedyeyle odadan çıkınca şok oldum. Tabii yani olması gerek o ama insan bir anda sindiremiyor bu tür şeyleri.Ayşen abla koptu geldi hastaneye.Doğuma almadan önce gittim yanına,gülümsediğini gördüm,yanağından bi öpücük aldım ya beyne komut gitti yeniden''tamam iyiymiş o şimdi sakin ol ''diye. Ben böyle hastaneye gidince zart diye bebeği elimize vereceklerini umuyordum halbuki.

Arabanın içinde bekleşirken hafızama kazınan bir diğer şeyi paylaşmak isterim. Abican gelir,arabanın camını tıklatır,''doğum oldu'' der. Ayşen ablaya sarılır,
bana sarılır,sonra bi bakarsın herkes birbirine sarılır :) Derya ablayı ve Azecan'ı son kez görmek için yanlarına gittiğimizde gözümde çok büyük bir zafer kazanmış kadın görüntüsü vardı.

Son sözler Azecan'a;
Tam bir yıl oldu seni kucağıma almaya korkalı.
Tam bir yaş oldu hastane yollarına düşeli.
Evimize,hayatımıza,kucağımıza sen en çok bize hoşgeldin Çınar'ım.
Devamını Oku »

Neşe'den Aze Çınar 1 yıldır bizimle 3

Aze’yi beklemek....

Bir yıl öncesi... 4 Ağustos 2010...

Bilmiyorduk. Bugünler, o günlerde bilinemezdi belki de. Bir yıl sonrasında herşey daha
iyi, daha kötü olabilirdi ama bu denli farklı bir yıl sonrasını, o gün beklemiyorduk. Kopuşla
buluşma; göbek bağının kesilmesiyle memeye sarılma arasındaki diyalektik öncesiydi.
Bugünden başka bir şeydik hepimiz...

Bildiklerimiz de vardı bir yandan. Mesela adını biliyorduk: Aze Çınar. İsim anneleri vardı.
Bazılarımız başka tarihlerde o yollardan geçmişliğin tanışıklığını taşıyordu. Bu tanışlık,
umulan yol rehberliğini taşıyamasa da o günün telaşına. Üstüne, çok heyecanlıydık.
Bilinmeyenle karşı karşıya kalma anının hakiki telaşı. Kaçacak yer, ertelenecek zamanın
kalmadığının bilgisi biraz. Öncesinde -tüm gel gitlere rağmen- ne kadar kararlıysak, kararlılık
ve kararsızlığın doğuma dakika dakika yaklaştımızdaki önemsizliğinin şaşkınıydık...

Öncesinde ne çok düşünmüş, ne çok okumuş, ne çok iç çekmiş, iç dökmüş, konuşmuştuk
üstüne. Bir o kadar korkmuştuk. Ve gelmişti o an işte. Sancı aralarını kısalta kısalta; kendi
bildiği gibi, hep olageldiği gibi geliyordu. Kendi doğrularıyla, kendi kurallarıyla üstelik.
Yapabileceğimiz tek şey geleni karşılamak; ‘olma’sına eşlik etmekti...

Oysa, türlü ‘olabilir’liklere dair hazırlık yapmıştık. Planlarımız yok değildi. Öyküler
dinlemiştik. Öyküler dizinine alfabenin ilk harfinden bir yenisinin ekleniyor olduğunu bilsek
de henüz ilk satırlar vardı. Acemiydik...

O gün o ilk satırları okuyabilen herbirimizin şimdi, bir yıllık hikayeleri, yazılmak üzere
biriktirdiği hikaye malzemeleri var, birbirine ayrı birbirine benzemeyen ama birbirine aşina.
Daha iyi, daha kötü değil ama farklı ve ‘bir’ fazla. O gün, 4 Ağustoz 2010’da ‘bir’ çoğaldık
biz...

Sadece ismini bildiğimize, dokunur olduk. Kokusunu aldık Aze Çınar’ın. Neresinden
öpeceğimizi bilemedik. Gözünün rengini seçtik. Göğsümüze değince sıcaklığını aldık. Uzun
kirpiklerini seyrettik uzun uzun. Eksilen yanlarımızın yanına onun gülüşüyle çoğalmayı
koyduk.

Bir yıl sonrasında hala bekliyoruz... Henüz girişini okuduğumuz Aze Çınar öyküsünün geri
kalanını...Aynı acemilik, aynı telaş ve aynı bilinmezlik içinde...

Çoğal aramızda Aze.
Devamını Oku »

Gökşen'den Aze Çınar 1 yıldır bizimle 2

Sevgili Çınar Aze, 

Her şey bir cumartesi günü ciddi bir toplantının ardından yapılan tüp muhabbetiyle başladı. 
Ne geyik yapmıştık yahu.. İki gün sonra, Derya "siz ne mubarak kadınlarsınız, hamileyim" dedi :)

Derya'nın gün, hafta saymaya ve yazmaya başlamasıyla biz de neler oluyor, bitiyor öğreniyoruz.
Senin yolculuğun devam ederken hazırlıklar kendi ritminde ilerliyor. 
Sen rüyalarımıza girmeye başlıyorsun. İyi, güzel, orjinal, komik rüyalar... 
Hele Derya'nın senin 1 metre doğduğunu gördüğü bir rüyası var, aynı rüya da bir de ünlü
bir çift var, çift senin adını soruyor, cevap çınar gökşen oluyor. 
Bu rüyadan sonra senden uzak durmak mümkün olmuyor tabi :))

Kolektif bir çalışmayla odan için alışverişler yapmaya, temizlik işlerine girişiyoruz.
Perde de bir sorun var ama yaratıcılığımızla çözüveriyoruz. Kimimiz iyi sürücü Neşe gibi,
kiminin temizlik beziyle arası fena değil İsmigül, kimi iyi cam siliyor ben gibi :)

Ve zaman aktıkça buluşma da yaklaşıyor...
Sabırsızlanıyoruz. Seni merak etmekle beraber Derya da artık hafiflesin istiyoruz...
Ben gidicem, 20 günlük bir programım var, yolculuk tarihim 5 ağustos, bana yetiş istiyorum. Du bakali...

3 ağustosta kontrolünüz vardı akşam üzeri ablam Funda'yla sizi ziyaret ettik. Derya yorgundu biraz ama keyifsiz değildi.
Ve yalnız da değil tabi, nöbet teslim alır gibi ziyaretçi vardı o gün. Biz de ziyareti tamamlayıp çıktık. Çıkışta ablam "bugün 
Derya doğurur" dedi. Ben biraz heyecanlandım, gidicem ya bir gün sonra, çok istiyorum gitmeden önce gelmeni ve seni görmeyi :) 
Günün ilerleyen akşam saatlerinde Savaş'tan sancıların başladığı bilgisini aldığımız andan itibaren Neşe ile teyakkuza geçtik ve beklemeye başladık. Bekledikçe heyecan da büyümeye başladı... 

Ayın kocaman olduğu güzel bir geceydi, seninle buluşmak üzere yola düştüğümüzde...
Ve ben seni beklerken birçoğu gibi, sen beni yolculamak için geldin zamanında...
Sabaha doğru katıldın aramıza, ben de huzur için uzun Karadeniz yolculuğuma çıkabilirdim artık. 
Bir gün seni de sırtımda yaylalara çakarabilirim umuyorum... Derya'ya sözüm var. 

Seni odaya getirdiklerinde ilk anlarda nasıl yumurmuşsam (yaptığım harekete ne diyeceğimi bilemedim), Neşe gözleri kocaman olmuş bana bakıyordu. Şansa Derya görmedi, yoksa bana bilmem kaç metreden öteye yaklaşma yasağı koyardı. Kesin koyardı bu yasağı, hep sana uzaktan el sallamak zorunda kalabilirdim :) Ama yaptığım Elif ebenin yaptığının yanında devede kulak kalırdı inan hehhe

Derya bu hikayenin en direngen karakteri bilesin... Senin normal normal aramıza katılman konusundaki inadı, inancı, ve direngenliği.. Öğrenirken, öğretti de...

Bir yıl geçmiş Azecan, zaman zaman kopmalar olsa da -e hayat bu!- takip ediyorum seni. Şansa cümle kurmayı seven bir Derya var ve iyi ki var. Uykusundan gülerek uyanan güzel, tatlı Aze... 

"İmlasını bilirdik bilmesine de, yine de yanlış hecelerdik hayatı" demiş şair. Dilerim imlayı olabildiğince az şaşırdığın bir yaşamın olur. Ve dilerim hayat seni gülen gözlerin kadar güzel karşılar...

Gözleriyle gülen Aze, yolculuk devam ediyor... Buluşmak ve koklaşmak üzere ;)

Sevgiyle,

Gökşen 

Devamını Oku »

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Aze Çınar 1 yıldır bizimle

Geçen sene bu zamanlar sancı çekiyordum. Doğum mu olacak, sahte sancı mı bilemeden oturuyordum Gökşen, Funda, Melisa ve diğer Funda ile. Onlar gittiler, Gökay ve Aylin'le yemek yiyorduk ki nişan adı verilen sıvı geldi. Gece 01.00'e kadar idare ettim. 01.30'da hastanedeydik. 05.19'da Aze Çınar geldi yanımıza. Detaylı hikaye şu linkte: http://baskahamile.blogspot.com/2010/08/acayip-bir-dogum-hikayesi.html  O yüzden detay anlatmayacağım şimdi.

Benim anlatmak istediğim o günden sonrası. Seni kucağıma aldığımdan bugüne uzanan kocaman bir aşkın hikayesi kuzu kızım. Beni büyüten, sabrımı geliştiren, bilmediğim yeteneklerime şaşırtan, yeni yetenekler kazandıran acayip bir aşk bu. Senin bir gülüşün dünyadaki bütün çiçekleri açtırır mesela, gözünden akan bir damla yaş ise yaktırır o dünyaları. O güzel kafanı omzuma koyman için gerekirse dünyanın tüm sınırlarını aşar, tüm ordularıyla savaşırım.

Her anne bebeğini çok sever ya, sen sanki benim zaaflarımı bilişinle, beni idare edişinle, yaşını doldurmadan beni alttan almalarınla, uyumluluğun, güler yüzün, sabrın, kanaatkarlığınla, sıkıntılı durumlarda bile yaygaracı olmamanla beni fazla fazla tavladın.

Ömrüm boyu uykuya dayanamadım, dünyanın en sinirli insanı oldum uykusuz kaldığımda, sen bunu bilir gibi uyum sağladın oluşturmaya çalıştığım düzene, 3. aydan itibaren aralıksız uyudun. 1 koca yıl geçti ve sen 1 kez olsun altın kirli diye ağlamadın. Doğar doğmaz ilk 7 hafta sütü çekememişsin, aç kalmışsın yine de yaygaracılık yapmayıp olanca tahammülünle beklemişsin güzel kuzum. Eve tıkılı kalmam mümkün değildi, ilk aylardan itibaren ben nereye sen oraya hiç sesini çıkarmadan geldiğin gibi bana benzeyip sevdin bile bu gezme fasıllarını.

Benim kimselere benzemeyen koca gözlü kızım. Doğduğun da o kadar kimselere benzemiyordun ki "Doğum esnasında karıştı diyeceğim ama hastanede başka doğum yok hem yanımızdan da hiç ayrılmadı ki" diyorduk. Sonra Sinan amcana benzedin bir ara, daha sonra Kemal Dedeni andırdın. Babanla bana benzememekte şimdilik kararlı gözüküyorsun.

El ele eylemlere koşuyoruz seninle. Dünya daha güzel olsun diye. Sen daha güzel bir dünyada yaşa diye. Eylemlerin maskotu oluyorsun, sloganların ritminde "aa aaaa aa a a aaa aaaaaaaaaaa" diye bağırıyorsun. Barış işareti yapmayı öğretmeye çalışıyorum sana orta parmak henüz işaret parmağın yanında yerini alamıyor. "1 çay" der gibi oluyorsun. Ki senin olduğun her yer barış iklimi oluyor.

Nevi şahsına münhasırsın göz bebeğim. Kızınca hart ısırma çalışmalarına başlıyorsun minicik iki dişinle. İstediğini almakta kararlısın. Direniyorsun epeyce. Eh adını Aze koyduk çekeceğiz getirisini. Çoklukla benden daha olgunsun. Baban " Kızım boşuna uğraşmamayı öğreneceksin annen biraz deli." diyor bazen sen bağırdığında ben de senin gibi bağırmaya başlayınca. İkimiz çığlıklar atıyoruz evde, babayı telef ediyoruz, çoklukla gülmelerimizle sonlanıyor bu delilikler. Ben de çaba harcıyorum bakma. Senin yerinde başkası olsa çoktan koymuştum kapının önüne, sürekli sürekli bir insanın kakası ile mi uğraşılır ayol? Kıymetini bil yani. Yerin ayrı :)

Seni çok seviyoruz be Azoşkam, Çınar dalım, Gül kurum. Sen bu hayattaki en olmazlarımızı olduransın, en görünmezleri gördüren, bilinmezleri bildirtensin. Sen turnusol kağıdımızsın insanları ayırt etmemizi sağlayan, altın topumuzsun, bambamımız, balımız, sincabımız, dünyanın en güzel gülen varlığısın. Hayatının bizim için en zor zamanlarıydı ilk 1 yılın. Gitgide kolaylaştı, gitgide eğlenceli hale geldi. Hep bir festival tadında olan hayatımız kimi zaman sirk kimi zaman şenlikler ötesi hale geldi. En ilk aylar yaşanan korku, panik ve depresif haller su gibi aktı gitti sayende. Umuyorum ve biliyorumki her geçen gün daha da şenlenecek yuvamız, minik ailemiz. Sen dillendikçe daha da eğleneceğiz.

Tekrar edeyim dünya güzeli, sen varsın ya gelsin parasızlıik gelsin zorluk gelsin sıkıntı inadına sevgi inadına özlem inadına aşk...

Kutlu doğum günü münasebetiyle şu andan yarın geceye kadar türlü yazılar gelecek siteye. Doğuma tanık olan arkadaşların doğum hikayelerinden babasnın yazısına kadar... Bekleyiniz...
Devamını Oku »

2 Ağustos 2011 Salı

Saygı sadece bir isim, özgürlük de hayali bir şey değildir.

31 Temmuz Pazar, Aze Çınar'ın doğum günü kutlamasından gelmişiz, hepimiz çok yorgunuz, Aze zaten hemen sızdı. Otururken birden bir ses doldu odamıza. Daha önce pek alışık olmadığımız ezanımsı bir arapça şey ama ne olduğu konusunda hiç fikrimiz yok. Ama dediğim gibi resmen evimizin içinde okunuyor. "Nooluyo la sela mı bu?" dedim ben ezan olmayan her şeyi sela sanarım.  Bilemediler Savaş'la Aylin... Sonra Savaş birden "AaaYarın ramazan ya, teravih falan" herhalde dedi.  Biz müslüman değiliz. Hiçbir dine inanmayız. Hasret Gültekin gibi söyleyecek olursak "Sevgi bizim dinimizdir..."  Kimsenin dinine karışmayız, kimseyi aşağılamayız, bizim sınırlarımızı çiğnemediği sürece saygı duyarız. Hatta müslümanlık, ezan adı verilen dini hadise ile sınırlarımıza girse de, teknik olarak hiçbir faydası olmamasına rağmen bangır bangır hayatımıza girse de onla ilgili bile çok sıkıntımız yok. Bazı hocaların okumasını çok beğeniriiz bile. Etkileniriz.

Fakat şu ramazan meselesi ve "inancım gereği her şeyi yaparım herkes de susup katlanacak." tavrını inanılmaz saygısız, çoğunluğun azınlığa işkencesi ve dayatma buluyorum. Pazardan beri her akşam evimize dolan ibadet seslerini ve gece yarısı kuzumu kaç kez uyandıran davul sesini kabul edemiyorum. Teravih zamanı ses sadece camiye yetecek kadar kısılabiilir, davul yerine başka uyandırma araçları kullanılabilir. Hal böyleyken hasta var, bebek var, işe gidecek olan var demeden kendi adetlerini bana dayatmalarını insani ve dostça bulmuyorum.

Tee ilkokul zamanı en basit şekliyle öğretmişlerdi: Özgürlük başkasının sınırlarını geçmeden ancak olabilir. Değil benim sınırımı geçmek benim hayatımı birbirine katacak düzeyde işgal etmek  terördür. Saygısızlıktır, hadsizliktir, özgürlükle yakından uzaktan alakası yoktur. Buna özgürlük diyecek olanlar bir zahmet benim minicik bebeğimin gece dangır dangır rahatsız edilmeden uyuma özgürlüğü üzerine de biraz kafa yorsunlar.
Devamını Oku »

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Bu bir teşekkür yazısıdır.

Azoşkamızın doğum gününü yaptık. Bol sirkülasyonlu, bol dostlu, bol temiz havalı, bol yemekli bir gün oldu. Aze Çınar herkesi kendine nöbetçi etti tek tek, ellerinden tutup yürüttü. Top oynadı, Ada, Ayşe İdil, Doruk, İdil Eylül ve Batuhan ile oynadı. Mumu ve Maya'nın yolunu gözledi. Uyudu uyandı, aaa eğlence, kalabalık hala sürüyor, çok sevindi kucaktan kucağa dolandı.

Gökay bir gün önceden bizdeydi ve Funda ile birlikte işin en büyüğünü hallettiler. İki canavar poğaçalar, börekler, makarna salataları hazırladılar. Hatta Funda bebelerin de yiyebileceği pastayı bile yaptı. Ben de boş durmadım tabi -yapılmasıdünyanınenzorişi- patates salatasını ve çocuklara içecek ıhlamur, kuru erik, kuru kayısı kompostosu yaptım pekmezli :) Aygül Anne şahane patatesli böreklerinden yaptı. Peri ve Özgün kek ve burma tatlısı, Mete simit, çatal (eheheh), Çiğdem meyve suyu, Ece irmik helvası, revani ve su böreği getirmiş, arkadaşı Sami ise herkese Alaska Frigo getirmiş sağolsunlar. Eyüp annesine süper bi kek yaptırmış, ikisi de sağolsun. Neşe ve Gökşen'e Aze'ye değil bana hediye getirdikleri için ayrıca teşekkür ederim :)))))

Tüm gün yanımızda olan Nevzat - Özlem - Doruk'a, Dilek-Ümit-Batuhan'a, Selin-Burç-Ada'ya, Funda-Barış-AYşe İdil'e, Gökay, Funda-Mete, ÖZgün, Peri, Çiğdem, Ece, Eyüp, Aygül Anne, Emre, Erkan, Vedat, Barış, İdil, Selahattin, İmam, Cem, Çağın, Tülay Abla'ya, Aylin, Gökşen, Çiğdem, İrem, Neşe, Tayfun, Fulya, Pınar, Suvar, Can, Tolga ve Burcu ve Şenol'a kucaklarca teşekkürümüzü sunuyoruz.

Uzaklarda olup, acil işi çıkıp gelemeyen, arayan, yazan, tebrik eden tüm dostlarımıza teşekkür ederiz.

Varlığıyla bile ailemizi acayip bir enerjiyle doldurabilen, hayatın ışığını biraz daha açan Tülay Abla'yı bol bol öpüyoruz.

Şu tüm bir yıl boyunca zor zamanlarımızda nazımızı çeken, bi telefonumuzun ucunda olan, Daralıp gezmek istediğimizde hop Aze'ye bakan, Dert dinleyen, çözmeye çalışan, Aze'yi şu hale getirmemizde büyük katkısı olan başta Gökay ve Vedat olmak üzere tüm dostlarımıza çok teşekkür ediyoruz.

Aze aksırdı, Aze tıksırdı, ateşi çıktı, düştü, zırt oldu, vırt oldu. Önemli önemsiz demeden, gece gündüz tüm telefonlarıma, mesajlarıma tüm özeniyle ve beni rahatlatarak karşılık veren sevgili arkadaşımız ve doktorumuz Erdem Gönüllü'ye bolca teşekkürlerimizi sunuyoruz.


Son olarak bir tanecik kocam, sevgilim, kızımın babasına tüm şaşkınlığımız ve başlangıçtaki afallamalarımıza rağmen beni hep idare ettiği için, Aze büyürken "yardım" etmeyip bizzat tüm işi paylaştığı için, hayatı artık eskisi kadar ciddi yaşamayıp daha kolay sallayabildiği için, ben gibi bir deliyle yaşamayı becerebilmek için elinden geleni yaptığından ve hepsinden öte o olmasa idi Aze Çınar hiç olmayacağı için ne kadar teşekkür etsem az. Harika bir ekip işi çıkardık olm!

Bu tüm 1 yıl boyunca sanki annesinin hassasiyetlerini, zaaflarını bilircesine davranan, mesela 3. aydan beri geceleri aralıksız uyuyan, eyleme, partiye, konsere, gezmeye her ortama uyum sağlayan, güler yüzlü, eğlenceli karakteriyle her günümüzü aydınlatan bir tanecik kızımı unutmadım elbet. Ona yazımı tam doğum gününde yazacağım.

Ve ben! Kızım kendini aştın be! 2 yıl önce gözümle görsem inanmazdım şu hallerine ki hala da bir çok şeye yaparken bile inanamıyorum.Sabrını geliştir, Sinirlerini azalt. Her zaman söylüyorum karşında bebe var inatlaşma la!  Daha alacağın çok yol var fakat aferin şu 1 yılı fena atlatmadın. Her şeyi geç şu tatlı kuzunun üretim aşamasının büyük kısmını hallettin, aferim. Çok iyi niyetli, şeker gibi bi insansın Deryacım böyle devam et ehahhehh.

Dünyanın en şahane arkadaşı Aze Çınar Gül, hoş geldin ve şahane alıştın la bu hayata aferim!

Kuzumun doğum günü hatrına, kutlama fotoğraflarını blogumu okuyanlar da görebilsin diye bir süreliğine herkesin görebileceği ayarda bırakıyorum. 1 hafta 10 güne kapatırım. Şu adresten bakabilirsiniz:

http://www.facebook.com/media/set/?set=a.10150192686589159.269116.584869158
Devamını Oku »

25 Ağustos 2011 Perşembe

Kucağa Alıştırma

Aze Çınar'ın doğum sürecinde öğrendiğim bilgilerin en başında bebeklerin aslında evrim vsden üç ay erken doğduğu (Harvey Karpp) bu yüzden ilk üç ay olgunlaşmamış vücut sebebiyle yoğun gaz sıkıntısı çektikleri oldu. Bu sebepten de ilk 3 ay bebek kendini ne kadar anne karnında hissederse o kadar mutlu olurmuş. Yıllardır uygulanan kundağın da sebebini bilmeden aslında bebeğin en rahat ettiği pozisyon olduğundan uygulandığını tahmin edebiliyoruz. Aynı şekilde bebeğe söylenen "şşşşşş şşşşşşşş" sesi de bebeğin anne rahmindeki ortamında duyduğu su sesine benzerliği sebebiyle bebeği sakinleştiriyormuş.

Gel gör ki hangi tecrübe aktarımındandır bilinmez ta hamilelikten itibaren her denk gelen; "Aman dikkat edin kucağa alıştırmayın, çok sıkıntı çekersiniz." diyordu. Yenidoğan sahibi olmanın sıkıntı çektirmeyen yanı zaten yoktu fakat sıkıntı çekeriz diye bebeği yeni geldiği bol gürültülü bol ışıklı bir yerde, kendini en rahat hissedeceği yerden uzakta tutmak bize pek adil gelmedi.

Kucakla ilgili bizi en ikna eden şey Karpp'ın şuna yakın sözleri oldu: "Bebek doğduğunda kucağınızda tutmanız onu kucağa alıştırmaz. Tam tersi! Dünyaya gelmeden evvel 7/24 kucağınızda olan bebeği, azaltarak kucaktan vazgeçiriyorsunuzdur. Uyanık olduğu tüm anlarda bebek kucağınızda bile olsa, hamileykenki kadar çok olamaz. Dolayısıyla yaptığınız alıştırmak değil azaltmaktır ne kadar çok kucaklarsanız kucaklayın."

Bir başka pek çok doktor ve kitaptan duyduğumuz bilgi ise "İlk üç ay bebek hiçbir alışkanlık kazanmaz." idi. Bu yüzden uyku eğitimine de 4. ay başladık, kucağa alışıyor mu alışmıyor mu diye de hiç düşünmedik. Dünyaya güven duyarak, aylarca içinde olduğu kişinin kokusunu alıp, kalp atışını duyarak alışsın istedik.

Bizim Aze'yi kundaklama girişimlerimiz Aze'nin kundağı dağıtıp fırlatmasıyla son bulduysa da evde dışarıda bol bol slingleyerek anne karnı ihtiyacını bol bol gidermiş olduk. Savaş evdeyse kolunda, kucağında taşıdı, ben de ya göğsümde, ya slingle tamamen sarılı halde. Aze'nin gaz sıkıntısı da diğer bebelere göre epey azdı. Ki bunu da slinge bağlıyorum. Sonrasındaysa kucağa alışık bir bebek olmadı. Bebek arabasından kalkmadan saatlerce yol aldı. Orada uyudu, oynadı, etrafını izledi, asla ama asla kucak istemedi. Evdeyken ise oyun halısında, ana kucağında yine saatlerce vakit geçirdi kucak istemeden.

Yine iddia edildiği gibi "Kucağa alıştırırsan yabani olur, anne babadan başkasına gitmez" tezini de çürüttü Aze Çınar ve sıcakkanlı, herkesin kucağında duran, annesi babası olmadan başkalarıyla saatlerce zaman geçiren bir bebek oldu.

Sözün özü; Özellikle ilk 3 ay kucak, sling, kundak bebekler için çok faydalı, bebeğe kendini çok iyi hissettiren şeyler. Sağda solda duyduğunuz şeylere inanmayın, sarın bebeğinizi vücudunuza bol bol gezin. 9 ay taşıdınız karnınızda bir üç ay daha taşırsınız evelallah. Hem bu sefer nöbet değişimi yapacak baba da var yanınızda :)

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Çocuk mu Aileden çıkar Aile mi Çocuktan?

Hamile olduğumu öğrendiğimin ikinci haftası Gökay bizdeyken haliyle bebekten konuşuyorduk. Bebeğin büyüyünce hangi okulu okursa rahat edeceğini! Rahat etmek derken pek bildiğiniz annelerden teyzelerden olmadığımız için iyi eğitimler alıp şahane üniversiteler kazanmasını değil, hem sınav işinden uzak kalıp hem de bir mesleğinin olabileceği, daha daha da önemlisi sağlam karakterli olmasında etkili olabilecek bir okul...

Mesela küçükten spor ya da müzikle ilgilense, yeteneği de çıkarsa, spor, müzik okuyup istemediği fizikle, coğrafya muhattap olmasa.... Ya da kimyaya meyli varsa Karahanlılarla hiç işi olmasa... gibi hayali hayali şeyler. Ama esas şuydu konumuz; devlet lisesi olursa şöyle olur, özel okul olursa böyle olur, Anadolu Lisesi olursa bilmem ne oluru detaylandırarak okunan lisenin karakterine etkisini konuşuyorduk. Doğmamış bebeğe don biçmek işinin elli level falan ilerisindeydik yani. Annelik ufaktan sıyırmanın başlangıcıdır da çünkü.

Başka başka arkadaşlarla onlarca konuşmamızda ise şu minvalde yüzlerce cümle geçmiştir herhalde:

"Uyuması için ağlatırsan içine kapalı olur, umursanmamayı içselleştirir."
"Gerekirse ağlatmayıp, bir disipline sokmazsan uykusunu çocuk ileride de sınırsız olur, çocuklar için sınır gereklidir."
"Çocuğun yanında kavga edersen psikolojisini tahrip eder."
"Çocuğa para eğitimi vermek gerekir ki gerçek hayatta işlerin nasıl yürüdüğünü bilsin ve ona göre hareket etsin."
"Çocuğu mümkün mertebe para ile tanıştırmamak gerekir ki ticari ilişkilerle kirlenmesin."
"Çevresinde dayanışmayı, paylaşımı görsün ki o da öyle öğrensin."
"Kitap olsun evde bol bol okunurken görsün, sevsin, alışsın."
"Hemen hayır denmeden kendisini ifade etmesine izin ver ki, büyüdüğünde de kendini ifade etmekten çekinmesin. Hayır'ı duyar duymaz sinmesin."
"Sınırlarını çiz ama kişilik kazanmasına da izin ver, onun da dediği olsun ki birey olabilsin."
"Montessori Eğitimi çok mantıklı, bu eğitimle büyüyen çocuklar özgüvenli bireyler oluyorlar."
"Çok kısıtlama, hayal gücüne ve zihnine özgürlük ver ki sorgulayan, hemen kabul etmeyen bir beyni olsun"...

Daha neler neler... Kimisi birini doğru bulur, kimisi diğerini kimisiyse bunlardan çok başkasını.. Fakat genelde ebeveynlerde ortak kaygı büyüyünce ortaya çıkacak insan evladının aklını iyi kullanabilen, kendine güvenli, kendini ifade edebilen, sorgulayan, vicdanlı, kendisiyle barışık, iç huzuru olan biri olması. Ve yine genelde, bu tür kaygıları en çok hissedenlerin ortak noktası kendileriyle ve kendi ebeveynleriyle sıkıntıları olan insanlar olması. Kendi hayatlarına baktıklarında "Anne babam şöyle yapsaydı ben de şöyle olmazdım." cümlesini en çok kuranlar, çocuklarında aynı hatalara düşmemek için diğer ana babalardan daha çok kasıyorlar, neye dikkat etsek de, ne yapsak da hata yapmasak diye uğraşıp duruyorlar. En yakın örnek kendim.

2005'ten beri pedagoji kitapları okuyorum. Mümkün mertebe mutlu bir çocuğum olsun istiyorum. Okuduğu okul, mesleği, kazanacağı para umurumda değil (şimdilik durumum bu demekte fayda var. Mevzu çocuksa ilerleyen günlerde kim neye dönüşecek belli olmuyor çünkü), diller bilsin, sanat, spor şahane yapsın istemiyorum. Tek istediğim yukarıda da söylediğim gibi; kendiyle barışık, kendi ayakları üzerinde durabilen, iç huzuru olan bir insan olsun. Bir de vicdanlı olsun... Bunun için de kendimce çalışıp duruyorum. Okuyup araştırıyorum, kendimi zorluyorum kimi özelliklerimi değiştirmek için.

Ve fakat gel gör ki çevremi izlediğimde okuduğum kitapların, mantığıma uyan yolların çoğu fosluyor! Hayattaki duruşunu, tek başına hayatla başetmesini, algısını çok beğendiğim ve "Aze benzese keşke" dediğim kadın arkadaşlarımdan üçünden birinin annesi bildiğin psikopat. Arkadaşımın tüm çocukluğunu zehir etmiş. Hala da devam ediyor. Baba ise sinik ve anneyi engellemeyi denememiş hiç.

Yine çok beğendiğim, en çok da karşısındaki kim olursa olsun sorgulamadan asla kabul etmeyen, her duyduğu fikri süzerek karşılayan yanını beğendiğim evrensel bir bakış açısına sahip arkadaşım ise sanırım dünyanın en mutsuz insanı!! Bunca sorgulama, empati ve incelikli, bencil olmayan düşünmenin karşılığında insanların kötülüğü karşısında şaşkın ve mutsuz olmuş durumda. Anlayamıyor. Hakikaten insanların çelişkilerini, bencilliklerini, çıkar için dönebilen dolapları ve daha binlerce şeyi anlayamıyor ve mutsuzluktan yıkılıyor.

Aynı klasmandaki şahane arkadaşım ise yatılı okulda okumuş!! Ki böyle tanıdığım bir kaç kişi daha var. Buyur bakalım. Yatılı okulların, aileden ayrı kalmaların çocuk üzerindeki onca olumsuz etkisini okuduktan sonra bir de sonucunda şahaneliğinden bir şey kaybetmemiş örneğe gel... Bir de benim de "Evet çocuk yetiştirirken böyle böyle yapmak lazım" dediğim metodları uygulayıp da şımarık birer canavar yetiştirmiş aileler var. Yani bu işin formulasyonu kesinlikle yok gibi.


Akrabalarımızın çocukları var. Her tür kitaptan, makaleden öte benim için ennn gerçek örnekler. İki kız çocuğu, büyüğü ziraat mühendisliği okuyor çok uzak bir ilde, küçüğü şu an Anadolu Lise'sinde. Çok olgunlar, çok kendilerine güvenli, cin gibiler. Kendi ayakları üzerinde durmaya çok erken başladılar. Lisede yazları çalışmaya başladılar. Üniversitede okuyan bayram tatilinde şehre geldiğinde bile çalışıyor mağazalarda. Minik bir kardeşleri oldu, yaşlarının gerçekten hakkını vererek, olgunlukla sorumluluklarını taşıyorlar kardeşlerine karşı. Yaş grubuna göre oyuncak alımından, kıyafet alımına, gezdirmeye kadar.... Dünyaya karşı tepkisiz değiller. Yaşamlarına sahip çıkıp, kendilerini ilgilendiren konularda ses çıkarıyorlar. Protesto gösterilerine de katılıyorlar, yazı da yazıyorlar. Uzatmayayım, aklımda canlanan, yukarıda anlattığım genç profili işte. Ve anne babalarının okuyup araştırıp bir eğitim biçimi falan uyguladıkları yok. Çocuklarına birey gibi davranıp, onlardan da birey gibi davranmalarını bekliyorlar. Gerekirse kendi harçlıklarını da kazanmalarını, dershaneye gidemiyorlarsa oturup kendilerinin çalışmalarını...

Biz yeni çoğunluk ise çocukları incitmemek ve her kolaylığı sağlamak üzerine kuruyoruz hayatlarını genelde. "Büyüdüğünde çalışacak bolca şimdi ne işi var?"dan, tüm maddi şartları zorlayıp "Dershaneye gitsin ki sınavda şansı artsın"a kadar çocukları kolaycılığa alıştıracak onca şey yapıyoruz. Ah canım vah gülüm bilmem ne derken ortada hayatın, kendinin ve dünyanın zerre sorumluluğunu alamamış boy boy  Reşat Çalışlar'lar yetiştiriyoruz.(Allah muhafaza)

Aslında bu yazının özü şu ki kitaplar, makaleler, gerçek hayatla çok az alakalı. Bir psikopatın şahane bir çocuğu olabiliyorken aklı başında iyi bir insanın çocuğu sorumsuzun önde gideni olabiliyor. Öyle hissediyorum ki en önemli gerçek çocuğu "bir şey" yapmaya çalışmamak. Eğer anne baba kendi yaşamında çocuktan beklediği özelliklerle varsa, öyle yaşıyorsa çocuk zaten en çok görerek öğreniyor ve şekilleniyor. Tüm yazı boyunca yaptığım gibi çocuğu çok narin bir hamurmuş da biz kibar kibar istediğimiz şekli verebilirmişiz gibi kabul etmemek gerek. Ve yine önemli bulduğum başka bir yan ise berbat ötesi bir yer olan gerçek hayat yokmuş gibi, cam fanusta yetiştirmeyip, günü gelip o hayatla karşılaştığında hazırlıklı ve güçlü olmasına izin vermek.

Yıllar önce Haşmet Babaoğlu köşesinde Ray Charles filmiyle ilgili yazmıştı. "Ray Charles Türk olsa Ray Charles olamazdı." demişti. Hatırladığım kadarıyla "Filmde küçük yaşta gözleri işlevini kaybetmeye başladığı zamanda bir gün mutfakta kendine sandviç hazırlıyor Ray Charles. Annesi de mutfakta oturuyor. Küçük Ray elini kesiyor. Annesi irkiliyor, gözleri yaşarıyor ama kalkmıyor yerinden. Ray elini de kendi sarıyor, sandviçini de kendi hazırlıyor. Kendi kendine yetmeyi öğreniyor, sonunda da Ray Charles oluyor zaten. Türkiyede olsaydı ise annesi hemen koşar "Oğlum sen dur napıyorsun, otur ben sana hazırlarım." deyip bıçağı elinden alır, bir ömür de ihtiyacı olan her şeyi karşılar, kendine bağımlı birini oluştururdu." gibi bir çıkarıma varmıştı ki kesinlikle katıldığım...

Bu hikayedeki gibi çocuğumuza iyilik yaptığımızı sandığımız ama uzun vadede zararına olan o kadar çok şey var ki... İşte bunların tam olarak ne olduğunu bilemiyor olmak beni çok korkutuyor. Geçtim şahane şeyler yapmayı, uzun vadede kızıma zarar verecek bir davranışta bulunmayayım, çocuğundan başka bir şeyi olmayıp da sıkı sıkı yapışıp boğan, her lafı, her işi çocuğu olan, "istediğim gibi ol" annelerinden olmayayım bana yeter.


23 Ağustos 2011 Salı

Aze'nin Doğumundan Bugüne Sık Kullandığım Faydalı Hedeler

Geçenlerde doğum yapan Seçil ile yazışırken baya bir liste çıkmıştı ortaya. Maileştiğim başka hamileler de benzeri sorular sorunca benim kullandığım ve çok işime yarayan şeyleri yazayım dedim. Daha önce hamileden hamileye tavsiyeler başlığında tavsiyeleri yazmıştım. Bunlar da alet edevatlar:

- Ana Kucağı; dediğim şey şu . Benim hayatımı kurtardı.Aze içinde çok rahat ediyordu. O onun içinde sallanırken, bazen uyuklarken kitap bile okudum. Çok tavsiye ediyorum.

- Süt Sağma Makinası -  Ameda kullandım ben. Daha doğrusu, manuel pompa, medela pompa'nın ardından en memnun kalıp, uzun süreli kullandığım o oldu. Sağma makinası enteresan bir cihaz. İhtiyaç duyup duymayacağınız hiç belli değil. Doğumdan sonra bebeğin, memelerin, sütün durumuna ve çalışma ihtimaline bağlı. Detaylı olarak şu linkte anlatmıştım.

- Sırt Çantası: Koccaman bir çanta gerek bebeden sonra. Kıyafetler, bezler, biberonlar, mamalar, sular, oyuncaklar, battaniyeler derken valizimsi bir şeyler kullanmak gerekiyor. Zilyon tane anne-bebe çantası adı verilen şey satılıyor. Ben ömür boyu kullandığım çantalardan tercih ettim ve şöyle bir tane aldım. Herhangi bir bebe çantasından çok daha işimi görüyor benim.

- Sling: Kendisine özel yazılar yazdım, maniler düzdüm, şarkılar yazdım! Bebeğimi en rahat, en kucak kucağa taşıma yöntemimdi. Çoook memnundum çok. Herkese çok tavsiye ederim. Ben wrap slingte rahat ettim.

- Eldivenli tulum: Bebeler eldivenleri çıkarıp attığı için kendinden açıp kapamalı tulumlar bizi çok rahat ettirdi. Bebelerin elinde eldivenin sürekli olmaması, dokunarak etrafı keşfetmeleri de önerildiğinden gündüz açtık eldivenleri, gece kendini çizmesin diye kapadık. Atmayı beceremedi. Süper oldu. Tulum ve bodylerde Mothercare çoklu paketlerini tek geçerim. Hem uygun fiyat hem kaliteli ve fonksiyonel.

- Oyun Halısı: Bebeklerin ilgisini çektiği kesin. Uzanıp dokunmaya çalışıyorlar. Renklere gözleri alışıyor. Yüzüstü durmak sıkıcı gelmiyor. Aze seviyordu. Onlarla oynarken ben dinlenebiliyordum.

- Nuby Biberon: Göğüse benzediği için bebeklerin emmeyi bırakma ihtimalini azaltıyor bu biberon.  Elastik olduğu için gaz yapmıyor, tutuşu bebeğin hoşuna gidiyor. Hala kullanıyoruz memnuniyetle.

- Nuk emzik: Emzik işini önemsedik biz. Kullansın ki emme güdüsü tatmin olsun dedik. Çünkü beni emmiyordu. Ama suyunu da çıkarmaması için sadece uykuya hazırlık aşamasında verdik, uyurken emdi. Gündüz herhangi bir anda kullanmıyor hala. Nuk emzik kullandık ilk andan beri. Hala da öyle gidiyoruz.

- Park yatak - Yatak: İlk 6 ay bizim yatağın yanında yattı Aze Çınar. Park Yatakta. Rahattı, oyun aletleri, yüksekliği, müziği, titreşimi falan epey işimize yaradı. Oyun parkı olarak kullanmadık hiç. Aze küçücük alanda rahat etmez gibi geldi.
Karyolada ise sallanan, parmaklığı inen vs bir şey aldığınızda çok dikkat etmeniz gerekiyor. Bizimki epey laçka çıktı mesela. Sallamaya kalktığınızda dağılacak gibi oluyor, parmaklıkları Aze sallamaya başladığında dökülmeye başladı. Savaş yukarıdan aşağıya sıkıca bağladı da Aze'nin firar ihtimali ortadan kalktı. Sade bir karyola en iyisiymiş.
Aze ilk doğduğunda gündüzleri odasında geceleri yanımızda yatırıyorduk. Bu onun gece-gündüz ayrımı yapmasına da yaradı diye düşünüyorum.

- Ergo Baby: Aze slinge sığmaz hale gelince, benim bele ağrılar girince Savaş taşısın diye aldık Ergo'yu. Aze rahat, Savaş rahat, sırtta taşıyınca ben bile idare edebiliyorum.

- Tracy Hogg Bebek Bakım Sorunlarına Mucizevi Çözümler: Ahanda bu kitap hakkaten mucize bir kitap. ŞU linkte detaylı yazdığım Aze Çınar'a kendi kendine uyumayı öğretme şekli Tracy ablamıza ait. Ayrıca EASY dediği (bunu yazacaktım hala yazmadım) yöntem hayatımızı yine acayip kolaylaştıran bir şey oldu. Aze süper bir rutine sahip oldu. Hala da ne zaman kaka yapacağı bile bellidir çoklukla.

- Harvey Karpp: Tracy kadar olmasa da önerileri çok iyi geldi bize. "Bebeği kucağa alıştırma" denen şeyin aslında tersi olduğunu farkettirdi. (Bebek doğmadan 7/24 senin kucağındayken doğduktan sonra değil kucağa alıştırma tam tersi kucaktan vazgeçirme oluyor yaptığımız. O zaman mümkünse yavaş yavaş alıştıralım dünyaya. Bol bol kucakta olsun, ne kadar çok tutsan da eski alışkanlığı kadar tutamazsın.)

- Yürüteç: Biz çok az kullandık. Arada bir günde 5 dakika falan. Aze eğleniyordu ama kullanım şekli falan bana "yanlış bir şey var" hissi verdi hep.

- Hoppala: Aze seviyor. Ama saatlerce durmuyor. Oynuyor, zıplıyor, eğleniyor. Doyunca "beni kucağına al" hareketi yapıp çıkıyor içinden :))

- Bebek Bezi: Prima Premium Care kullandık biz Aze 8 aylık falan olana dek. Hakikaten sıvı kakayı çekiyor, sızdırmıyor, pişik yapmıyor. Kimyasal bir kokusu var rahatsız eden, onun dışında hiç sorun yaşamadık. Şimdilerde Prima aktif bebek kullanıyoruz.

- Islak mendil: İlk 6 ay hep pamuğu ılık suyla ıslatıp temizledik Aze'yi, yıkamadığımız zamanlar. 6 Aydan sonra Unibaby yenidoğan kullandık, kullanıyoruz hala. Alkol ve kimyasal oranı en düşük bez diyorlar onun için.

- Oyuncak: İlk aylar ana kucağından, park yataktan sarkan minik hayvanlar vs dışında bizimle oynadı en çok. bez kitaplar da ilgisini çekti.

Aklıma gelenler bunlar. Gelirse başkaca eklerim.


22 Ağustos 2011 Pazartesi

Mükemmel Anne olmak

Neden anneliğin meslek yanı ile bir çocuğa canından can vermenin duygusal yanı birbiriyle aynıymış gibi gösteriliyor?

Neden ben o mesleğin gerektirdiklerini çok sevmek, şahane yapmak ve hiç şikayet etmemek zorundayım?? Neden bunu yaptığımda sanki çocuğumdan şikayet ediyorum, onu sevmiyor, onu istemiyorum gibi davranılıyor?

Neden mama hazırlamaktan, belli rutine sahip olmaktan, erken kalkmaktan, alt değiştirmekten, bebeği dışarı çıkarmaktan, emzirmekten, elini tutup gezdirmekten, uyku, ilaç saatini takip etmekten çok hoşlanıyormuş gibi, en azından bir şikayetim yokmuş gibi davranmak zorundayım?? Tüm bunlardan nefret ediyorum ve neden bundan utanmam gerekiyor? Neden açıkça söylemekten ve daha az anne bulunmaktan korkuyorum?

Neden bebekten önceki alışkanlıklarımı hiç özlemiyormuşum gibi yapmam ve bebekten ayrıldığım her an "hiiiii çok özledim, vicdan azabı çekiyorum, bir an önce kavuşmayı diliyorum." demem gerekiyor? Neden "Ohhhh iki dakika beynim dinlendi, aa normal hayat ne ilginç?" demem çok ayıp??

Neden konu annelik olunca herkes ama herkes, sokaktaki teyzeden mahallenin bakkalına kadar herkes her şeye karışma hakkına sahip oluyor? Emzirip emzirmediğimden, bebeğimi nasıl giydirdiğime, "aaaa bebeğini yalnız nasıl bırakırsın?"dan neyi yedirip yediremeyeceğime kadar her şeye nasıl karışabiliyorlar? Ve neden ben tepki gösterdiğimde "tuhaf" oluyorum?

Ve neden en çok daha çok anlaması gereken diğer anneler sürekli kınıyor-yargılıyor-yerden yere vuruyor?

-Ben de hamilelik yaşadım ama bunun/senin kadar naz niyaz yapmadım, yatmadım...
- Biz de çocuk büyüttük ama bu kadar kapris, buldumcukluk yapmadık.
- Aaaa sen çocuğuna televizyon mu seyrettiriyorsun? Bilmem kaç yıl oldu bizimki hiç izlemedi.
- Aaaa demek sezaryen yaptın doğumu. Hımmmm. Ben bilmem kaç saat sancıyla normal doğum yaptım.
- Aaaaa emzirmiyor musun? Ben 1,5 sene emzirdim.
- Nasıl yani? Bebeğinden o kadar gün ayrı kalabiliyor musun? Ama yazık değil mi? Ben bir saniye ayrılamıyorum valla.
- Aaa kendi kendine uyumuyor mu hala? Benimki aylardır yapıyor.
... Ve daha neler neler...

Daha çok diğer anneler yapıyor bunu çünkü aslında hiçbirimizin kendimizi öldürsek beceremeyeceğimiz ama işte kendimizi öldürmeye çalıştığımız mükemmel anne olma yarışındayız hepimiz. Kendi başımıza ne kadar uğraşsak mükemmel olamayacağımıza göre en azından çevremizdeki tüm annelerden daha iyi olalım ve bunu da nasıl yaparız, onların açıklarını bulup onun ve herkesin gözüne sokmalıyız ki en azından o anneden iyi olalım.  Her annenin iyi yaptığı, kötü yaptığı, eksik yaptığı şeyler olduğu -insanız yahu- gerçeğini redderek sürekli en şahane, en yorulmayan, en fedakar, en şikayetsiz, en her şeyi doğru yapan, anne olmaya, olamadığımız yerde öyleymiş gibi yapmaya kasıyoruz. Neden? Çünkü bizi buna zorluyorlar. Koccaa bir toplum bizden bunu bekliyor.

Toplum her adımımızı en detayına kadar belirliyor. Lohusalık süremizden, o süre içinde ne yapmamız gerektiğine kadar. Öyle ezberler yaratıyor ki doğum ertesi yeni duruma alışamamanız hormon artı toplum baskısıyla uzun sürdüğünden en yakınlarınız dahil olmak üzere sizin halinizi gören tüm koro başlıyor tek ses: "E ama lohusalık dediğin en fazla 40 gün sürer.", " Emredin komutanım! Madem öyle derhal rol yapmaya başlamalıyım. Kimse ağzını açıp aksini söylemediğine göre demek ki bende bir tuhaflık var. Çaktırmamalıyım. Zaten her haltı bir yanlış yapıyorum , bebeğime bakamıyorum, onu doyuramıyorum, hayatım alt üst oldu, kahrolayım en iyisi ben. Kahrolamıyorsam da her şey şahaneymiş gibi davranayım." Tebrikler nur topu gibi bir geleneksel stepford kadını sahibi oldunuz.

Olsa olsa bir erkeğin işidir kadınların aklına bebek bakımının kadının işi olduğunu ve üstelik bunu mükkemmel yapmak zorunda olduğunu sokmak. Bununla uğraşsın da beni rahat bıraksın diyedir herhal. Her ne ise, doğduğumuzdan beri kafamıza sokulmaya çalışılan iyi anne; hiç şikayet etmeden, "Aman allahım annelik ne şahane şey" diye ortalıkta dolanandır. "İyi anne kendinden çok bebeğini düşünen, her şeyi mükemmel yapan, hiç şikayet etmeyen ve hatta yeri gelince kendini hiç düşünmeyendir", yargılarını kırmadığımız sürece, "Başka bir annelik mümkün arkadaş" demedikçe, bu acayip yarış içinde gerektiğinde en yakınındaki arkadaşına, kardeşine bile "Aaaa sen bıdı bıdı yapmıyor musun, halbuki ben...." li cümleler kurmaya devam eden, o "saçını süpürge etmek" deyimini aynen gerçekleştiren, hayatını yer bezi eden, içine atıp içine atıp kendini depresyonlarda bulan, mutsuz anneler olmaktan başka yolumuz kalmaz. Bunun en kötü yanı da yarın o çocuklar büyüdüğümüzde tümmm bu "fedakarlık"larımızın karşılığını istemeyi kendimizde hak görüp, "yemedim yedirdim..."li şahane cümleler kurmaya başlamamız olacak. Sözde bebeğimizi iyi yetiştirmeye, şahane annnelik etmeye çalışırken onun ergenliğini, gençliğini mahfedecek bela anneler olup çıkacağız, hazır mısınız?

Ve sen sürekli yeni anneyi kendinle kıyaslayarak kendi şahaneliğini ispatlamaya çalışan anne. Seni affediyorum.  Sana dayatılan bu role itiraz edememiş, sen de altında kalmışsın. Mutsuzluğun o kadar derinde ki, kendine güvenin öyle az ki, ancak başkasını aşağı çekerek yukarı çıkmaya çabalıyorsun. Kasma bu kadar. Bırak diğer anneyi, kendine, kendi hayatına bir bak. Bir bak ki sen de mutlu ol, çocukların da mutlu olsun. Mükemmel olmak zorunda değilsin.

Mükemmel olmak zorunda değiliz. Ki aslında bir bakın etrafınıza: Mükemmel anne diye bir şey yoktur!

Ve ben kızımı dünyalar kadar çok seviyor fakat annelik mesleğinden nefret ediyorum. Üstüme çıkıp tepinmek serbesttir.



19 Ağustos 2011 Cuma

Gel keyfim Gel...

Aze Çınar bugün babasıyla babannesine gitti. Ben hastalık artı tadilat artı kaç zamanın yorgunluğu ve gerilimi üzerine biraz yalnız kalabileyim ve dinleneyim diye. Bu sabah akşam Aze'nin gideceğinin bilgisi bile acayip huzurlu ve mutlu etmişti beni. Savaş tadilat için yeni eve gitmişti sabah ve akşama kadar hiç gerilmeden Azoçka ile oynaya, geze, uyuya kalka akşam ettik. Evet bir süre Aze'siz kalmak mutlu ediyor beni, hiç vicdan azabı da çekmiyorum. Bunu detaylı olarak yazacağım bir sonraki yazıda.


Şimdiden bebeksiz olarak arkadaşlarımla görüşüp, sonra bir cafeye gidip kahvemi içip kitap okuyup, tek başıma yemek yiyip üstüne ayak masajı bile yaptırdım! Eve dönerken bebek arabasını sürmüyor olmak enteresan geldi. Metro turnikesine yaklaştığımda bebek arabasının geçirdiğim yöne doğru yanaştım bilinçsiz. Sonra çat diye normal yerden geçip, çut diye yürüyen merdivenleri teker teker indim. Araba ile sabit duruyor gibi değil yani... 


Daha çok yazı yazacağım bu iki günde. Önümüzdeki günler için biriktireceğim bile. İstediğim saatte yatıp (bunu zaten yapıyordum da) istediğim saatte kalkacağım. Son günlerde tam gaz yaptığım şekilde hızla kitap bitireceğim. Ahmet Şık'a mektup yazıp yarın göndereceğim. (170 gün oldu Ahmet ortada bir iddianame olmadan tutsak ediliyor.  Silivri 2 No'lu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu B-9 Üst Koğuş, Silivri-İstanbul adresinden mektup gönderebilirsiniz dayanışma için.) Akşama bekar günlerimizdeki gibi sevgilimle buluşup Kadıköy'de içki içmeye gideceğim. 


Aze'yi özlemiyor muyum peki? Özlemez olur muyum hiç? Tüm bunları yaparken saat başı arayıp duruyorum, bebek sesi duyduğumda gözüm hemen Aze'yi arıyor. Bunlar başka. Ama bir eklentisi olmadan yaşayan Derya'yı da özlüyorum ve Anne Derya'nın mutlu olup Aze'yi de mutlu etmesi için böyle aralara ihtiyacı var. 


Dediğim gibi daha çoook yazacağım. Koccaaamaan 2 günüm var, erken kalkmak, mama yapmak, uyutmak, uyandırmak, alt değiştirmek, elden tutup yürütmek, ağlama sebebi tahmin etmek zorunda olmadan geçireceğim. 


(Aze büyüyüp bunları okuduğunda kızmacaksın ha tam tersi "vay be neler çekmiş ona rağmen ne güzel bakmış bana" diyeceksin ona göre!)

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Kısa kısa kısa kısa

- Aze konuşmaya başladı. Sanırım bir karışıklık olmuş, kendisi Fransız bir insan. Fransız aksanıyla fransızca konuşuyor. Fekat bizim tekrarlattığımız kelimeleri aynen tekrarlıyor (canı isterse). Kedi, anne, baba, hadi, bebek... Ne dersek söylüyor.

- Yürüme çalışmaları ilerledi. Tek elle elimizi tutup ışık hızıyla ilerliyor.

- Baya laftan anlamaya başladı. Tabakta üzüm var, Savaş "Anne ver kızım." diyor, bizimki iki parmağıyla tutup ağzıma sokuyor üzümü, "babaya ver" diyor, hop Savaş'ın ağzına... Bugün Şiirci'de "aaa Aze Pınar'ın parmaklarına bak!" dedim, ki bu laf Aze anlayıp baksın diye değil, Pınar parmaklarını Aze'ye uzatsın diyeydi, Aze uzanıp Pınar'ın parmaklarına baktı!

- Aze'nin babası bir yaş daha büyüdü, pazar aile kutlamasının dışında bir de sürpriz yaptık kendisine. Hep mutlu, kutlu, sağlıklı ve bizimle olsun.

- Aze geçtiğimiz pazar Feride teyzesi sayesinde atlıkarınca vb bilumum alete bindi. Çok eğlendi. Yine Feri sayesinde 3 boyutlu bir şeye bindik biz de Savaş  ve Vedat'la o Aze'ye bakarken. Bize anlatışından ben uzayda geziyormuşuz gibi olacak sanmıştım. Halbuki uzay dekoru içinde roller coaster'a biniyormuş gibi oluyormuş!!! Bindiğimizin 10. saniyesinde gözlükleri çıkardım, yetmedi Savaş anlayıp elimi tuttu hemen, yetmedi gözlerimi kapadım bitene kadar, o da yetmedi kafamı sağa çevirip kısık gözle Vedat'a baktım arada bir ve kendi kendime "koltukta oturuyosun şu an, bak Vedat yanında koltuktasın koltuktasıııın" Çok korkarım ben öyle aletlerden arkadaş. Koltukta olduğumu bilsem de çok korkarım yüksekten. İnene kadar bakmadım ekrana.

- Dukan diyeti diye bi diyete başladım. Başladığım 1. gün regle denk geldi, ben ağrı ve halsizlik içinde yattım 2 gün. Regl geçti, günler geçti ben hala halsizlikten ölüyorum. Diyette sadece protein yiyorsun karbonhidrat ve şeker yok. Herhalde o yüzden diyorum, aynı diyeti yapan Perizad'a soruyorum, hayır o ilk gün dışında yaşamamış böyle bir şey... Sonunda bugün anlaşılıyor ki meğer vitamin almak gerekiyormuş!!! Kaç günün uyur uyanık, bitkin hali bu yüzdenmiş.

- Cevahir Alışveriş Merkezi'nde ramazan etkinlikleri düzenleniyor. Dün oradaydık. Aze'yi yaklaştırdım izlesin diye, önce tiyatrocu tipler bir mini perde arkasından müzikli bir şov sergilediler. Bütün şarkılar popüler, saçma sapan olanlardandı. Arkasından Karagöz ile Hacivat çıktı sahneye. Hadi birbirlerine Eşek, beygirle başlayıp devam eden hakaretleri geçtim, Karagöz iki de bir hacivatın kafasına dan diye vuruyordu ses çıkaran bir şeyle. Aze korktu her vurduğunda, 3.de ayrıldık hemen oradan. Ama çocuklara yönelik bir gösteride çocuklara vurmayı, hakareti sevimlileştiren içeriği sevmedim.

- Her akşam dışarı çıkmaya devam. Şu bitik halde bile :((

- Tadilat işleri çok korkunç. Sürekli acele ediyor olmak, kısıtlı kaynak vs işin heyecanını sıfırlıyor. Yine de tebdili mekanda ferahlık vardır umalım.

- Mihri Belli Öldü. Bir tarih, bir sembol öldü. Yarın 16.30'da Şişli Camii'nden (Ateistleri başka türlü uğurlamalı )  uğurlayacağız.

- Bugün foto yok. Yazı olabilmesine bile şükür. Hiç halim yok hiiiç.

11 Ağustos 2011 Perşembe

53. Hafta, Yılanın derisi...

Şu aralar hiçbir şeyi yetiştirememekten yana sıkıntılıyım. Bloga istediğim sıklıkta yazı yazamamaktan, istediğim hızda kitap okuyamamaktan, Yapmayı planladığım bir sürü şeye zaman bulamamaktan... Halbuki ortalamanın epey üstünde rahatım. Dün gece dışarıda içip, gece evde muhabbete devam edip 03.00 civarı yatıp, sabah 11.00'de kalkabilmek lüksüm var. 1 yaşında bir çocuğa rağmen. Ama işte ortalamanın çoğundan daha rahat olmam, yapamadığım şeylere üzülmemi engellemiyor. Niye böyle bir giriş yaptım, kaç zamandır yazmayı düşündüğüm bir çok konuyu hala bloga yazamamış, kısa kısa güncellemeleri bile zamanında yazamıyor olmanın verdiği dertlenme sebebiyle...

Gelelim son haftaya; En son yazdığımdan beri yine koştur koştur sürüyor hayat. Geçtiğimiz çarşamba idi Aze'nin tam doğumgünü. Doğumgünü çocuğunu Gökay'a bırakıp Savaş'la kutlamaya gittik. "Ne şahane yapmışız beaaa, helal bize" temalı, karşılıklı hediyeleşmeli gecemizi geçirdik.

Önceki gün Aze'nin 1 yaş kontrolüne gitmiştik. Boy: 76 cm, Kilo 10.9, Her şey normal... Sonraki günler her akşam dışarılarda dolandık.


Cumartesi günü Perizad ve dünya güzeli Elvin'le görüştük. Cumartesi Anneleri'nin oturma eyleminden gelmişlerdi, kederliydiler. Sonrasında bebelerin sınır tanımaz tüm ilgiyi üzerlerine toplamaları ile annelik, bebekler ve bebek işleri arasında sohbetle geçti günümüz. Hacıpolo'da kahvemizi de içtik ama henüz az bebe soslu derin sohbetler gerçekleştiremedik, umarız yakına.



Pazar günü ise dünya tatlısı Doruk ve ailesine gittik öğle çay-kahvesine. Sevgili Özlem ve Nevzat çok güzel ağırladılar bizi. Funda-Barış-Ayşe İdil de geldiler. Özlem'in yaptığı şahane börekler, kekler yendi, bebeler acayip sosyalleşti. Bu grubun babaları şahane olduğundan onlar bebelerle oynarken anneler miss oturup sohbet edebildi. Emziren anneler grubuna bitmek bilmez teşekkürlerden biri daha gerekiyor bu keyifli zamanlara sebep olduğu için. (Farkettiniz mi Aze Çınar dimdik ayakta)

k.validenin yüze dikkat :))


Ondan sonra kayınvalidelere gittik. Savaş'a aile doğumgünü kutlaması yaptık. Evet bizim ailemizin üçte biri ağustos doğumlu. Aze her zamanki gibi onca kişinin ilgisi içinde kendinden geçti.




Ertesi gün ise uzun yıllardır arkadaşımız olan (Alevilikte musahiplik vardır, bir nevi kardeşlik ilanı, heh Savaş'la Ümit musahipler.) Ümit, Dilek ve oğulları Batu ile birlikteydik. Aze Çınar çok acayip bir akşam geçirdi. En sosyal, en sınırsız, en korku-sevgi-eğlence karışık ve mutlu anlarını. Biz de canlı olarak iki kardeş nasıl yaşıyor onu gördük. Aze Batu'dan bazen çok korktu ama ona rağmen sürekli peşinden dolaştı, gülmekten yıkıldı, zıp zıp zıpladı. Batu'yu taklit edip durdu... Ve o gün doğduğundan beri ilk kez bu kadar saat uyanık kalıp gece 23.30 civarı uyudu.

Bir kaç zamandır bir tadilat işleriyle de uğraşıyoruz. Hem beden hem ruh yoruyor. Göçebe kaplumbağalar olarak yine göçüyoruz. Bu sefer daha bir başka. Ama hayır bu sefer de çok uzun süreli olmayacak. Her göçte biraz daha yük atıyoruz, biraz daha minimalize oluyoruz. Faydası oluyor bence bu taşınmaların :) Çok uzak değil "son" taşınmamız. Biraz daha zamanı var ama çok uzak değil. O zamana kadar zihnimiz de son şekline doğru hızla yol alıyor. Öyle hissediyorum ki aynı zamana denk gelecek zihnimizin olgunlaşması, oturması ile bizim fiziksel olarak da "aha da burası" deyip oturmamız. Eskiden "Yılan gibi olmak lazım" derdik. "Soyulan deriyi boşuna vücutta tutmamak gerek. Hayatında gereksiz yer kaplayan her şeyi kuruyan deri gibi atmak gerek. Hiçbir şeye boyun eğmeyip, kanıksayıp, olumsuz haliyle kabul etmeyip, gerekirse tüm hayatı değiştirmek pahasına silkinip atmak deriyi..." O zamanlar sadece derdik, bir süredir yapıyoruz da dediğimizi. Gitgide duruluyor, sakinliyor, hayatı daha net algılayıp, hayata daha çok gülebiliyoruz. İşte büyümek böyle bir şey herhalde. Bilmiyorum çoğunluk yaşıtımızın artık "yaşlanıyoruz" demeye başladığı bu anlarda bizim "büyüyoruz" dememiz neye denk düşüyor. Ama seviyorum bu halimizi. Adına ister yaşlanmak ister büyümek diyelim.








4 Ağustos 2011 Perşembe

Gökay'dan; Aze Çınar 1 yıldır bizimle 6

Ya doğurursa?

Tam iki haftalık tatil koparmışım iş yerinde ilk senemi doldurmadan, durur muyum! Hemen yola koyulma hazırlıklarına başlıyorum ama bir kekem var ki fena.. izin hikayemi duyar duymaz ilk tepkisi “sen yokken doğurayım da gör!” oluyor. Aslında itiraf etmem gerekirse benim de korkum bu, ya doğurursa?
Temmuz’un ikinci haftası olmuş, teknik olarak her an doğum olabilir.. Gidiyorum İstanbul’dan ama aklımın bir yanı buralarda kalıyor. Sık sık konuşuyoruz telefonda ve tabii her konuşmanın klişesi: “Sen dur oralarda daha! Sen gelmeden doğurayım da gör!”

Sanırım bir kadının sevdiği birine yapabileceği en korkunç –ve tabii bir yandan da tuhaf- tehdit bu. Her seferinde, “yahu keke, üç saatlik yoldayım altı üstü. Sen ‘sancı başladı’ de, ben daha doğum başlamadan ordayım” diye cevap veriyorum.. eh yalan da değil, o da bunu her seferinde kabul ediyor. Yine de her gün kulağım telefonda..

Neyse ki sonunda dönüş günüm gelip çatıyor, Ağustos’un 1’i son izin günüm ve Derya henüz doğurmamış! İçim rahat dönüyorum bıraktığım yerlere.. Kolay değil, bunca senelik arkadaşım, kardeşim, yoldaşım, kekem.. Bensiz doğuracağını aklıma bile getiremem, minik arkadaşımızın aramıza katılışını kaçırmak gerçekten korkunç olur.

Doğum biraz daha bekleyecek..

İzin dönüşü ilk günüm mecburen evde geçiyor, ertesi günse ilk işim Derya’yı görmek olacak. Ayın üçünde ben işimin gücümün başında uğraşırken onlar
rutin doktor kontrollerine gitmişler. Akşam gittiğimde; öğleden sonra doktora gitmekle kalmamış, sonrasında da bir dolu misafir ağırlamış bir kadın buluyorum karşımda. Her zamanki gibi enerjisi, muhabbeti yerinde.. Doktordan aldığı son ayrıntıları anlatıyor: doğum biraz daha bekleyecek.

Kekem ise bir yandan çok rahat ama bir yandan da ağustos sıcağında - İstanbul’da ve karnı burnunda olmanın sıkıntılarını yaşadığı ve belki de artık o’nu görmek için çok sabırsızlandığı için bir an önce doğurmak istiyor. Bunları konuşuyoruz uzun uzun.. Zor işler.. hak vermemek elde değil..


Nişan ne???!!!

Biz muhabbet ederken, karnında tuhaf bir ağrı başladığından söz ediyor ama aldırmıyoruz, bütün gün koşturmuş doğaldır diye düşünüyoruz.. Derken uzun bir telefon görüşmesine dalıyorum, arayan ablam.. Bu sırada Derya cephesinde bir hareket, bir kıpırdanma var ama anlamıyorum tabii. “doktoru arasam mı?” diye konuştuğunu duyuyorum Aylin’le.. Sonra telefon kapanışı ve sorular.. ‘nişan’ falan diye bir şeyden bahsediyor Derya.. Tam dokuz ay olmuş, beni her türlü doğum diline alıştırmış ama en önemli detayı atlamış sanırım! Ah be keke, ben taaa Edirnelerdeyken sabahın kör vakti arayıp kemiklerin nasıl açıldığını
anlatmayı biliyordun da bir nişancığı mı anlatmayı unuttun? Nişan ne???!!!

Bu ağrı ne peki?

Derya’nın kısa açıklaması yetiyor, hadi hemen ara doktoru diyoruz ama bir yandan da kaptırmamaya çalışıyoruz bu fikre. İyi de etmişiz, vajinal muayenedendir diyor doktor.. Eh koca doktor, ikna olmak hiç zor değil.. Eh tamam nişan değilmiş de, bu ağrı ne peki? Düzenli aralıklarla hafiften gelen bir ağrımsı sancımsı bişey. Bir kere doktora da danışmızşız, hem biliyoruz ki (o kadar filmi boşa izlemedik herhalde) doğum başlarken kadın, civar hastanelere ‘hazırlanın doğum başlıyor’ sinyali verecek kadar büyük çığlıklar atar.. Bu bilgiye güvenerek ağrıyı da muayeneye veriyor, muhabbete devam ediyoruz. Hayır, o kadar da düzenli ki ağrılar, bir süre sonra ‘zaman mı tutsak ne?’ moduna geçiyoruz tüm inkarımıza –ya da doktorun tüm inkarına- rağmen..
Hiç fena fikir değilmiş, bildiğin 10 dakikada bir falan düzenli olarak geliyor ağrı. Derya belinin ovulmasını istiyor, bir yandan da kafalar iyice karıştığı için zaman tutmaya devam etmeli.. Organizatörümüz olarak hemen görev dağılımını yapıyor tüm sakinliğiyle: Aylin bel ovucu, Gökay zaman tutucu.

Doğuruyor yahu!!!

Görevlerimizi hiç aksatmıyoruz: Derya ağrıyor, Aylin ovuyor, Gökay sayıyor. O aralıklarda da sohbet muhabbet gırla tabii! Zaman oluyor ki gülmekten görevlerimizi aksattığımız oluyor. Allah kimseyi geyiklere karıştırmasın, kadın doğuruyor yahu!!! Bu sırada sancılar tak diye 7 dakikaya, ardından kısa zamanda 5 dakikaya düşüyor. Durum ciddi galiba diye düşünmeye başlıyoruz ufaktan (nihayet). Malum; baba iş yerinde, arayıp bir haber edelim diyoruz telaş ettirmeden. Derya o kadar rahat ki Savaş’ı da telefonun diğer ucunda sakinleştirmeyi başarıyor. Savaş işine gücüne devam ederken sancı aralıkları 2 dakikaya kadar düşüyor. Biraz şiddeti artmış olabilir ama yalnızca Derya’nın duşa girip, en güzel elbisesini giyip, saçını başını toplayabileceği, arada da bizimle muhabbet edebileceği kadar..

Saat 24.00 sularında baba adayımız telaşla giriyor eve, biraz şaşkın. Sanırım doğal olarak: Derya’nın basbayağı doğum sancısı başlamış ama her şey fazla sakin ve evdeki üç kişi kikirdeyip duruyor. Derya hala doktoru yeniden aramaya ikna değil, Savaş’ın en önemli görevi de bu oluyor: Derya’yı ikna etmek.. (ki bilenler bilir, Derya’yı ikna etmek gerçekten en zor şeylerden biridir)

İşşşte bu!

Doktor’un “hem-men gelin! Ne duruyorsunuz!” demesiyle yol hazırlıklarına başlanıyor, sonra Neşe’yle Gökşen arabayla geliyorlarmış haberi gelince, üstüne bir de oturup rahaaat rahat gidelim diye onları bekliyoruz. Çok da iyi etmişiz, çok sürmeden geliyorlar, düşüyoruz yola. Yinde de herkesin bir “ya değilse” ihtimali duruyor kafasında, zira Derya hala ortalığı bağırarak inletmemekte kararlı.. O yüzden hastaneye varıp Derya, ebenin de olduğu odaya kapatıldığında; biz kapıda bekleyenler hala kendimizi Aze’nin geldiği fikrine kaptırmamaya çalışıyoruz. Ve çok geçmeden kapı açılıyor, ebe yüzünde bir gülümsemeyle, bizi içeri çağırıyor. (Ne anlama geliyor bu gülümseme? ‘amma da abartmışınız buralara kadar gelip, bildiğin sahte sancı bu’ falan gülümsemesi mi acaba?) İçeri giriyoruz, haberi Derya veriyor: Doğum başlamış! İşşşte bu! Alkış kıyamet!

Bir zılgıt atmadığımız kaldı, sancılı (!) anne adayımız da dahil! Hastanedekiler
şaşkın..

Kapı dışına sürgün..

Gerisi, hastanenin denetimindeki süreç. Her şey daha bir hızlı ilerliyor, hızla odaya taşınıyoruz, sonra aynı hızla biz yanındakiler dışarı çıkartılıyoruz. Bu kez kapı önünde sürüyor bekleme. Arada gözümüzün önünden bir Derya geçiyor, sonra tekrar dönüyor falan.. Sürecin yalnızca uzaktan izleyici olarak kalıyoruz koridorda. Hayır bensiz sancı aralığını falan nasıl ölçüyorlar onu anlamıyorum.. Her an tetikteyim, ihtiyaç anında kronometremle saymak için hazır bekliyorum.. Derken.. Görevlilerin sabrı taşıyor bir yerde, bu kez ‘ses yaptığımız için’ (muhabbet diyorduk oysa) taa hastanenin dışına sürülüyoruz. Daha elimizde sigarayla koridorda gergin doğum bekleyicisi sahnesini bile yapamamıştık oysa.. Asıl bu sahnenin kahramanı olması gereken Savaşsa, endişeyle bir içeride, bir dışarıda süreci idare etmeye çalışıyor. Herkes sabırsız.. ‘Hadi Aze, gel de sevelim artık!’

Yoksa?!!!!

Hastanenin önündeki bekleme ise, kah petrol istasyonunda, kah merdivenlerde, kah arabaların içinde sürüyor.. Ben en çok süreç uzayacak da ben işe güce gittikten sonra doğum olacak diye endişeliyim aslında. Öyle olmayacağına kendimi ikna etmeye çalışıyorum ve sabaha karşı pes düşüyoruz. İçerde ne olup bittiğine dair bir fikrimiz yok.. Birileri haber verecek diye başka başka şeylerle oyalanıp zaman geçirmeye çalışıyoruz. Sabaha karşı uyku gözlerimizi ele geçirmeye başlıyor yavaştan.. Arabalara bölünüp kafaları dayıyoruz bir yerlere. Tam uykuya dalıyoruz ki camda bir tıkırtı! ‘Ha?! Ne?!’ Savaş gelmiş! Yoksa?!!!!

Aze gelmiş!
“Aze doğdu!” diyor savaş yavaşça. Tanrım! geceyarısından beri beklediğimiz haber işte geldi! Ne yapmalı? Bebek! Bebek gelmiş işte! Aze gelmiş!!

Savaş sonunda bütün akşamın stresini Ayşen’e sarılıp ağlayarak atıyor. Biz onca muhabbetin arasındayken en zor süreci yaşayan o oldu belki de.. Hepimiz mutluluktan ne yapacağımızı bilmez haldeyiz. Aze’yle birlikte içeri giriş vizemiz de geldiğine göre, yerden bir karış yüksekten süzülerek odaya gidiyoruz hep birlikte... Orda! Gerçekten onca zaman kekemin karnında bir yerlerde durmuş o ufaklık sonunda kucağında öylece duruyor! Daha büyülü başka bir sahne bilmiyorum.. Gerçekten bilmiyorum.. O kadar güzel ki! İnanılır gibi değil.. hiç değil..

Kendimizi yeni doğmuş bebeklerin çirkin olacağı fikrine de boşuna alıştırmışız doğumdan önce, basbayağı şahane bir tip bu! Yumuk gözleri, minicik –ama gerçekten minicik- yüzü, eli kolu büyüleyici.. Rüya gibi.. Derya çok mutlu, Savaş da.. İşte şimdi karşımda en güzel anlarını yaşayan bir aile var.. Dünyanın en şahane bebeklerinden biri, hiçkimseyi yormadan-üzmeden sonradan da hep olacağı gibi sakince ve sabırla aramıza geldi nihayet, ve orda öylece duruyor..

Anasının kucağında.. Hem de inanılmaz kokuyor..

Tam o dakikalarda çekilmiş bir fotoğrafımız var, kim çekti hiç bilmiyorum.. Çoğunluk objektife bakıyor doğal olarak.. İşte o fotoğraftaki şaşkınlık halim tam da budur: Gelmiş! Ne kadar da güzel! Gözlerimi alamıyorum..

... 1 Sene Sonra

Bunlar yaşanalı tam 1 yıl oldu bugün, minik arkadaşımız Aze Çınar tüm güzelliği, tüm şahaneliğiyle aramıza katılalı.. Gerçekten varlığıyla çok şey değiştirdi; günlerimizi daha güzel etti, en moralimiz bozuk, en mutsuz günümüzde sadece onu görmek bile yetti.. Hala muhteşem kokuyor, gülüşüyle her şeyi hale yola koyuyor sanki.. Hoş geldi..  
Biricik kekem ve Savaş.. Gerçek bir aile oluşunuzun birinci yılı, canım yeğenim Aze Çınar’ın birinci yaşı kutlu olsun, bundan sonraki yıllar da hep böyle mutlu geçsin. İyi ki varsınız.. İyi ki doğdun mis kokulu kuşum!

Babasından Aze Çınar 1 yıldır bizimle 5

Canım Kızım; 

Seninle aramızda özel bir sevgi var. Ya da ben öyle hissediyorum. Belki de bütün babalar böyle hissediyordur. Bana sarılman, kucağımda uyuman, gülmen, seslenmen, bakışın sanki bir başka. Kız babası olmak başka derlerdi de inanmazdım. İsterim ki hayat boyu mutlu ol. Ben de senin mutlu olmam için elimden geleni yapacağım.

Ben hep doğruyu yapmaya çalışsam da bazen yanlışlar da yapacağım. Tıpkı bu sabah kahvaltıda olduğu gibi. Doğum gününde hayatında ilk kez acıyı tattın. Kahvaltıda sana yanlışlıkla acı biber verdim. Önce ısırdın biberi, acı olduğunu farkedince yüz ifaden değişti, ağzından çıkarmaya çalıştın, çok başarılı olamayınca da ağladın. Yardım isteyen gözlerle Deyyaa'ya (şimdilik annene böyle sesleniyorsun) sonra da bana baktın. İçimiz gitti o an. Başka şeyler yedirerek acının etkisini azaltık. Çok kızdım kendime, bakmalıydım o biberin tatına.
Hayat bazen o biber gibi acı olabilir. Ne zaman babanın yardımı ihtiyacın olursa hemen yanında olacağımı bil.

Koca bir yılı geride bıraktık. Sen büyüdün. Her gün yeni şeyler öğreniyorsun. Şu yürüme işini de bir an önce çözersen çok iyi olacak. Çünkü seni elinden tutup gezdirmekten belime ağrılar girdi :)

Bana bazen baba, bazen de del del (gel) diye sesleniyorsun. Ama nadiren de olsa baba demen ayrı bir hoşuma gidiyor.

Çok sık yazamıyorum sana. 1 senede sadece ikinci yazı oldu. Saysam elli tane mazeret çıkar. Kimi haklı, kimi bahane. Bundan sonra daha sık yazacağıma söz veriyorum.

İyi ki doğdun evimizin Çınar'ı.
Yeniden hoş geldin kızım.
Seni çok seviyorum.

Baban.





Aylin'den; Aze Çınar 1 yıldır bizimle 4

Hayatında ilk kez bir doğuma tanıklık etmiş ergen tarafından yazılanları okumakta olduğunuzu hatırlatıp,yaşanan duygu değişimlerini göz ardı etmenizi temenni ederim. Yazılacak,konuşulacak ne çok şey olduğunu en klişe tabiriyle meşhur film şeridine bakınca anladım.

Azecan bir yıl önce bugün, doktor ablasına ve bize minicik bedeniyle kocaman bi sürpriz yaptı.Bir fındık büyüklüğünde dünyaya gelen bu velet,doğum sırasında annesine pek güçlük yaşatmamıştı.Tabi şimdi Derya abla''sen onu gel de 
bana sor'' diyebilir fakat gözlenen buydu. Evde o gün her zaman olduğu gibi ziyaretçi trafiği yaşanmakta.Öğle vakti Derya ablanın arkadşları Funda ve Melisa geldi ellerinde börekler kurabiyelerle.Onları uğurladıktan sonra
Gökşen ve ablası geldiler. Gökşen'in ablasının ''valla derya bu çocuk bugün doğacak gibi duruyor'' demesine zerre inanmadım ne yalan söyleyeyim. Çünkü kafamda kapı gibi doktor sözü vardı neticete.Sonra Gökay abla geldi. Onunla da Aze ve doğum hakkında mini söyleşimizi yaptıktan sonra,iki yakın dost küçük odaya geçtiler.Ben de Kanal D'de yayınlanan 'Deli deli olma' filmine bakıyordum.O yaz sıcağı, masum masum bi şeyler izlemeye çalışan bu genci rahat bırakmıyor ve bütün beynimi ele geçirmeye çalışışıyordu.Bütün hücrelerim'kalk bi duş aal' diye bas
bas bağırıyordu.İlk ufak sancılar bu esnada geldi.Sonra Gökay ablayla mutfakta yemek yaparken Derya abla geldi ve ''Size çok önemli bi şey söyleyeceğim sıkı durun. Nişan geldi az önce''dedi. Nişandı,suydu,sancıydı beni zaten çok 
öncesinden aydınlattığı için o sırada akla ''nişan ne lan?!''diye bi soru gelmedi tabiki.Hiç bir şeyden emin olamama gibi bi durum vardı bende başından beri.Kadın doğum sancısı çekiyor,nişan geldi diyor,hissediyorum diyor benim akıl hala
doktorun söylediklerinde. ''yok yaa bizi kandırıyor,numara yapıyor''diyorum kendi kendime.Bu sırada sancıların kaç dakikada bir geldiğini ve süresini bilmek için elde kronometre var tabii.Derya abla büyük bi heyecanla telefona sarıldı,doktoru aradı.

Yemeğimizi yedik.Yedik ama nasıl yedik? Biz mi yemeği yedik,o mu bizi yedi belli değildi.Derya abla elinde köftesiyle mutfağın içinde tur atıyordu.Ayakta olması acısını hafifletmesinin yanı sıra doğumu da kolaylaştırıyormuş.Kendisine ve Aze'ye 
iyi gelecceğini düşünerek duş aldı.Mavi elbisesini giydi.Ben de olayların devamını merak ediyorum deli gibi.

Savaş Abim yollara düştü,evine geldi.Bu sırada sancıların şiddeti artmıştı.Sancı geldiğinde pat Gökay ablanın kolundan tutup dakika sayıyorlardı.O gün Derya ablaya hiç rahat yoktu. Oturdu olmadı,uzandı olmadı,e sürekli yürürken de aşırı efor harcıyordu.

Son hazırlıklarımızı yapıp arabaya bindik. Kalabalık bi kadroya sahiptik hastaneye gitmek için. Gökşen,Neşe, ben,Gökay Abla,Derya Abla, abim cümbür cemaat yola düştük.Bilmiyorum dünyanın neresinde güle oynaya doğuma gidilir? Ama biz yaptık ve çok da şahane oldu. Vardık hastaneye,Derya ablayı bi odaya aldılar.Aze'nin kalp seslerini dinledik burada.Her şeyin yolunda olduğunu ve tam zamanında
gittiğimizin haberini aldık.Derya ablayı asıl kalacağı odaya götürdüler.sonra biz  hastanede alkollü insanlar gibi davranıp ona eziyet ettik :)

Bekliyoruz kapının önünde telaşla.Sonra aşırı stresten mi ya da korkudan mı olduğunu kestiremediğim garip bişeyler oldu bana. Hey gidi Derya ablam böyle sedyeyle odadan çıkınca şok oldum. Tabii yani olması gerek o ama insan bir anda sindiremiyor bu tür şeyleri.Ayşen abla koptu geldi hastaneye.Doğuma almadan önce gittim yanına,gülümsediğini gördüm,yanağından bi öpücük aldım ya beyne komut gitti yeniden''tamam iyiymiş o şimdi sakin ol ''diye. Ben böyle hastaneye gidince zart diye bebeği elimize vereceklerini umuyordum halbuki.

Arabanın içinde bekleşirken hafızama kazınan bir diğer şeyi paylaşmak isterim. Abican gelir,arabanın camını tıklatır,''doğum oldu'' der. Ayşen ablaya sarılır,
bana sarılır,sonra bi bakarsın herkes birbirine sarılır :) Derya ablayı ve Azecan'ı son kez görmek için yanlarına gittiğimizde gözümde çok büyük bir zafer kazanmış kadın görüntüsü vardı.

Son sözler Azecan'a;
Tam bir yıl oldu seni kucağıma almaya korkalı.
Tam bir yaş oldu hastane yollarına düşeli.
Evimize,hayatımıza,kucağımıza sen en çok bize hoşgeldin Çınar'ım.

Neşe'den Aze Çınar 1 yıldır bizimle 3

Aze’yi beklemek....

Bir yıl öncesi... 4 Ağustos 2010...

Bilmiyorduk. Bugünler, o günlerde bilinemezdi belki de. Bir yıl sonrasında herşey daha
iyi, daha kötü olabilirdi ama bu denli farklı bir yıl sonrasını, o gün beklemiyorduk. Kopuşla
buluşma; göbek bağının kesilmesiyle memeye sarılma arasındaki diyalektik öncesiydi.
Bugünden başka bir şeydik hepimiz...

Bildiklerimiz de vardı bir yandan. Mesela adını biliyorduk: Aze Çınar. İsim anneleri vardı.
Bazılarımız başka tarihlerde o yollardan geçmişliğin tanışıklığını taşıyordu. Bu tanışlık,
umulan yol rehberliğini taşıyamasa da o günün telaşına. Üstüne, çok heyecanlıydık.
Bilinmeyenle karşı karşıya kalma anının hakiki telaşı. Kaçacak yer, ertelenecek zamanın
kalmadığının bilgisi biraz. Öncesinde -tüm gel gitlere rağmen- ne kadar kararlıysak, kararlılık
ve kararsızlığın doğuma dakika dakika yaklaştımızdaki önemsizliğinin şaşkınıydık...

Öncesinde ne çok düşünmüş, ne çok okumuş, ne çok iç çekmiş, iç dökmüş, konuşmuştuk
üstüne. Bir o kadar korkmuştuk. Ve gelmişti o an işte. Sancı aralarını kısalta kısalta; kendi
bildiği gibi, hep olageldiği gibi geliyordu. Kendi doğrularıyla, kendi kurallarıyla üstelik.
Yapabileceğimiz tek şey geleni karşılamak; ‘olma’sına eşlik etmekti...

Oysa, türlü ‘olabilir’liklere dair hazırlık yapmıştık. Planlarımız yok değildi. Öyküler
dinlemiştik. Öyküler dizinine alfabenin ilk harfinden bir yenisinin ekleniyor olduğunu bilsek
de henüz ilk satırlar vardı. Acemiydik...

O gün o ilk satırları okuyabilen herbirimizin şimdi, bir yıllık hikayeleri, yazılmak üzere
biriktirdiği hikaye malzemeleri var, birbirine ayrı birbirine benzemeyen ama birbirine aşina.
Daha iyi, daha kötü değil ama farklı ve ‘bir’ fazla. O gün, 4 Ağustoz 2010’da ‘bir’ çoğaldık
biz...

Sadece ismini bildiğimize, dokunur olduk. Kokusunu aldık Aze Çınar’ın. Neresinden
öpeceğimizi bilemedik. Gözünün rengini seçtik. Göğsümüze değince sıcaklığını aldık. Uzun
kirpiklerini seyrettik uzun uzun. Eksilen yanlarımızın yanına onun gülüşüyle çoğalmayı
koyduk.

Bir yıl sonrasında hala bekliyoruz... Henüz girişini okuduğumuz Aze Çınar öyküsünün geri
kalanını...Aynı acemilik, aynı telaş ve aynı bilinmezlik içinde...

Çoğal aramızda Aze.

Gökşen'den Aze Çınar 1 yıldır bizimle 2

Sevgili Çınar Aze, 

Her şey bir cumartesi günü ciddi bir toplantının ardından yapılan tüp muhabbetiyle başladı. 
Ne geyik yapmıştık yahu.. İki gün sonra, Derya "siz ne mubarak kadınlarsınız, hamileyim" dedi :)

Derya'nın gün, hafta saymaya ve yazmaya başlamasıyla biz de neler oluyor, bitiyor öğreniyoruz.
Senin yolculuğun devam ederken hazırlıklar kendi ritminde ilerliyor. 
Sen rüyalarımıza girmeye başlıyorsun. İyi, güzel, orjinal, komik rüyalar... 
Hele Derya'nın senin 1 metre doğduğunu gördüğü bir rüyası var, aynı rüya da bir de ünlü
bir çift var, çift senin adını soruyor, cevap çınar gökşen oluyor. 
Bu rüyadan sonra senden uzak durmak mümkün olmuyor tabi :))

Kolektif bir çalışmayla odan için alışverişler yapmaya, temizlik işlerine girişiyoruz.
Perde de bir sorun var ama yaratıcılığımızla çözüveriyoruz. Kimimiz iyi sürücü Neşe gibi,
kiminin temizlik beziyle arası fena değil İsmigül, kimi iyi cam siliyor ben gibi :)

Ve zaman aktıkça buluşma da yaklaşıyor...
Sabırsızlanıyoruz. Seni merak etmekle beraber Derya da artık hafiflesin istiyoruz...
Ben gidicem, 20 günlük bir programım var, yolculuk tarihim 5 ağustos, bana yetiş istiyorum. Du bakali...

3 ağustosta kontrolünüz vardı akşam üzeri ablam Funda'yla sizi ziyaret ettik. Derya yorgundu biraz ama keyifsiz değildi.
Ve yalnız da değil tabi, nöbet teslim alır gibi ziyaretçi vardı o gün. Biz de ziyareti tamamlayıp çıktık. Çıkışta ablam "bugün 
Derya doğurur" dedi. Ben biraz heyecanlandım, gidicem ya bir gün sonra, çok istiyorum gitmeden önce gelmeni ve seni görmeyi :) 
Günün ilerleyen akşam saatlerinde Savaş'tan sancıların başladığı bilgisini aldığımız andan itibaren Neşe ile teyakkuza geçtik ve beklemeye başladık. Bekledikçe heyecan da büyümeye başladı... 

Ayın kocaman olduğu güzel bir geceydi, seninle buluşmak üzere yola düştüğümüzde...
Ve ben seni beklerken birçoğu gibi, sen beni yolculamak için geldin zamanında...
Sabaha doğru katıldın aramıza, ben de huzur için uzun Karadeniz yolculuğuma çıkabilirdim artık. 
Bir gün seni de sırtımda yaylalara çakarabilirim umuyorum... Derya'ya sözüm var. 

Seni odaya getirdiklerinde ilk anlarda nasıl yumurmuşsam (yaptığım harekete ne diyeceğimi bilemedim), Neşe gözleri kocaman olmuş bana bakıyordu. Şansa Derya görmedi, yoksa bana bilmem kaç metreden öteye yaklaşma yasağı koyardı. Kesin koyardı bu yasağı, hep sana uzaktan el sallamak zorunda kalabilirdim :) Ama yaptığım Elif ebenin yaptığının yanında devede kulak kalırdı inan hehhe

Derya bu hikayenin en direngen karakteri bilesin... Senin normal normal aramıza katılman konusundaki inadı, inancı, ve direngenliği.. Öğrenirken, öğretti de...

Bir yıl geçmiş Azecan, zaman zaman kopmalar olsa da -e hayat bu!- takip ediyorum seni. Şansa cümle kurmayı seven bir Derya var ve iyi ki var. Uykusundan gülerek uyanan güzel, tatlı Aze... 

"İmlasını bilirdik bilmesine de, yine de yanlış hecelerdik hayatı" demiş şair. Dilerim imlayı olabildiğince az şaşırdığın bir yaşamın olur. Ve dilerim hayat seni gülen gözlerin kadar güzel karşılar...

Gözleriyle gülen Aze, yolculuk devam ediyor... Buluşmak ve koklaşmak üzere ;)

Sevgiyle,

Gökşen 

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Aze Çınar 1 yıldır bizimle

Geçen sene bu zamanlar sancı çekiyordum. Doğum mu olacak, sahte sancı mı bilemeden oturuyordum Gökşen, Funda, Melisa ve diğer Funda ile. Onlar gittiler, Gökay ve Aylin'le yemek yiyorduk ki nişan adı verilen sıvı geldi. Gece 01.00'e kadar idare ettim. 01.30'da hastanedeydik. 05.19'da Aze Çınar geldi yanımıza. Detaylı hikaye şu linkte: http://baskahamile.blogspot.com/2010/08/acayip-bir-dogum-hikayesi.html  O yüzden detay anlatmayacağım şimdi.

Benim anlatmak istediğim o günden sonrası. Seni kucağıma aldığımdan bugüne uzanan kocaman bir aşkın hikayesi kuzu kızım. Beni büyüten, sabrımı geliştiren, bilmediğim yeteneklerime şaşırtan, yeni yetenekler kazandıran acayip bir aşk bu. Senin bir gülüşün dünyadaki bütün çiçekleri açtırır mesela, gözünden akan bir damla yaş ise yaktırır o dünyaları. O güzel kafanı omzuma koyman için gerekirse dünyanın tüm sınırlarını aşar, tüm ordularıyla savaşırım.

Her anne bebeğini çok sever ya, sen sanki benim zaaflarımı bilişinle, beni idare edişinle, yaşını doldurmadan beni alttan almalarınla, uyumluluğun, güler yüzün, sabrın, kanaatkarlığınla, sıkıntılı durumlarda bile yaygaracı olmamanla beni fazla fazla tavladın.

Ömrüm boyu uykuya dayanamadım, dünyanın en sinirli insanı oldum uykusuz kaldığımda, sen bunu bilir gibi uyum sağladın oluşturmaya çalıştığım düzene, 3. aydan itibaren aralıksız uyudun. 1 koca yıl geçti ve sen 1 kez olsun altın kirli diye ağlamadın. Doğar doğmaz ilk 7 hafta sütü çekememişsin, aç kalmışsın yine de yaygaracılık yapmayıp olanca tahammülünle beklemişsin güzel kuzum. Eve tıkılı kalmam mümkün değildi, ilk aylardan itibaren ben nereye sen oraya hiç sesini çıkarmadan geldiğin gibi bana benzeyip sevdin bile bu gezme fasıllarını.

Benim kimselere benzemeyen koca gözlü kızım. Doğduğun da o kadar kimselere benzemiyordun ki "Doğum esnasında karıştı diyeceğim ama hastanede başka doğum yok hem yanımızdan da hiç ayrılmadı ki" diyorduk. Sonra Sinan amcana benzedin bir ara, daha sonra Kemal Dedeni andırdın. Babanla bana benzememekte şimdilik kararlı gözüküyorsun.

El ele eylemlere koşuyoruz seninle. Dünya daha güzel olsun diye. Sen daha güzel bir dünyada yaşa diye. Eylemlerin maskotu oluyorsun, sloganların ritminde "aa aaaa aa a a aaa aaaaaaaaaaa" diye bağırıyorsun. Barış işareti yapmayı öğretmeye çalışıyorum sana orta parmak henüz işaret parmağın yanında yerini alamıyor. "1 çay" der gibi oluyorsun. Ki senin olduğun her yer barış iklimi oluyor.

Nevi şahsına münhasırsın göz bebeğim. Kızınca hart ısırma çalışmalarına başlıyorsun minicik iki dişinle. İstediğini almakta kararlısın. Direniyorsun epeyce. Eh adını Aze koyduk çekeceğiz getirisini. Çoklukla benden daha olgunsun. Baban " Kızım boşuna uğraşmamayı öğreneceksin annen biraz deli." diyor bazen sen bağırdığında ben de senin gibi bağırmaya başlayınca. İkimiz çığlıklar atıyoruz evde, babayı telef ediyoruz, çoklukla gülmelerimizle sonlanıyor bu delilikler. Ben de çaba harcıyorum bakma. Senin yerinde başkası olsa çoktan koymuştum kapının önüne, sürekli sürekli bir insanın kakası ile mi uğraşılır ayol? Kıymetini bil yani. Yerin ayrı :)

Seni çok seviyoruz be Azoşkam, Çınar dalım, Gül kurum. Sen bu hayattaki en olmazlarımızı olduransın, en görünmezleri gördüren, bilinmezleri bildirtensin. Sen turnusol kağıdımızsın insanları ayırt etmemizi sağlayan, altın topumuzsun, bambamımız, balımız, sincabımız, dünyanın en güzel gülen varlığısın. Hayatının bizim için en zor zamanlarıydı ilk 1 yılın. Gitgide kolaylaştı, gitgide eğlenceli hale geldi. Hep bir festival tadında olan hayatımız kimi zaman sirk kimi zaman şenlikler ötesi hale geldi. En ilk aylar yaşanan korku, panik ve depresif haller su gibi aktı gitti sayende. Umuyorum ve biliyorumki her geçen gün daha da şenlenecek yuvamız, minik ailemiz. Sen dillendikçe daha da eğleneceğiz.

Tekrar edeyim dünya güzeli, sen varsın ya gelsin parasızlıik gelsin zorluk gelsin sıkıntı inadına sevgi inadına özlem inadına aşk...

Kutlu doğum günü münasebetiyle şu andan yarın geceye kadar türlü yazılar gelecek siteye. Doğuma tanık olan arkadaşların doğum hikayelerinden babasnın yazısına kadar... Bekleyiniz...

2 Ağustos 2011 Salı

Saygı sadece bir isim, özgürlük de hayali bir şey değildir.

31 Temmuz Pazar, Aze Çınar'ın doğum günü kutlamasından gelmişiz, hepimiz çok yorgunuz, Aze zaten hemen sızdı. Otururken birden bir ses doldu odamıza. Daha önce pek alışık olmadığımız ezanımsı bir arapça şey ama ne olduğu konusunda hiç fikrimiz yok. Ama dediğim gibi resmen evimizin içinde okunuyor. "Nooluyo la sela mı bu?" dedim ben ezan olmayan her şeyi sela sanarım.  Bilemediler Savaş'la Aylin... Sonra Savaş birden "AaaYarın ramazan ya, teravih falan" herhalde dedi.  Biz müslüman değiliz. Hiçbir dine inanmayız. Hasret Gültekin gibi söyleyecek olursak "Sevgi bizim dinimizdir..."  Kimsenin dinine karışmayız, kimseyi aşağılamayız, bizim sınırlarımızı çiğnemediği sürece saygı duyarız. Hatta müslümanlık, ezan adı verilen dini hadise ile sınırlarımıza girse de, teknik olarak hiçbir faydası olmamasına rağmen bangır bangır hayatımıza girse de onla ilgili bile çok sıkıntımız yok. Bazı hocaların okumasını çok beğeniriiz bile. Etkileniriz.

Fakat şu ramazan meselesi ve "inancım gereği her şeyi yaparım herkes de susup katlanacak." tavrını inanılmaz saygısız, çoğunluğun azınlığa işkencesi ve dayatma buluyorum. Pazardan beri her akşam evimize dolan ibadet seslerini ve gece yarısı kuzumu kaç kez uyandıran davul sesini kabul edemiyorum. Teravih zamanı ses sadece camiye yetecek kadar kısılabiilir, davul yerine başka uyandırma araçları kullanılabilir. Hal böyleyken hasta var, bebek var, işe gidecek olan var demeden kendi adetlerini bana dayatmalarını insani ve dostça bulmuyorum.

Tee ilkokul zamanı en basit şekliyle öğretmişlerdi: Özgürlük başkasının sınırlarını geçmeden ancak olabilir. Değil benim sınırımı geçmek benim hayatımı birbirine katacak düzeyde işgal etmek  terördür. Saygısızlıktır, hadsizliktir, özgürlükle yakından uzaktan alakası yoktur. Buna özgürlük diyecek olanlar bir zahmet benim minicik bebeğimin gece dangır dangır rahatsız edilmeden uyuma özgürlüğü üzerine de biraz kafa yorsunlar.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Bu bir teşekkür yazısıdır.

Azoşkamızın doğum gününü yaptık. Bol sirkülasyonlu, bol dostlu, bol temiz havalı, bol yemekli bir gün oldu. Aze Çınar herkesi kendine nöbetçi etti tek tek, ellerinden tutup yürüttü. Top oynadı, Ada, Ayşe İdil, Doruk, İdil Eylül ve Batuhan ile oynadı. Mumu ve Maya'nın yolunu gözledi. Uyudu uyandı, aaa eğlence, kalabalık hala sürüyor, çok sevindi kucaktan kucağa dolandı.

Gökay bir gün önceden bizdeydi ve Funda ile birlikte işin en büyüğünü hallettiler. İki canavar poğaçalar, börekler, makarna salataları hazırladılar. Hatta Funda bebelerin de yiyebileceği pastayı bile yaptı. Ben de boş durmadım tabi -yapılmasıdünyanınenzorişi- patates salatasını ve çocuklara içecek ıhlamur, kuru erik, kuru kayısı kompostosu yaptım pekmezli :) Aygül Anne şahane patatesli böreklerinden yaptı. Peri ve Özgün kek ve burma tatlısı, Mete simit, çatal (eheheh), Çiğdem meyve suyu, Ece irmik helvası, revani ve su böreği getirmiş, arkadaşı Sami ise herkese Alaska Frigo getirmiş sağolsunlar. Eyüp annesine süper bi kek yaptırmış, ikisi de sağolsun. Neşe ve Gökşen'e Aze'ye değil bana hediye getirdikleri için ayrıca teşekkür ederim :)))))

Tüm gün yanımızda olan Nevzat - Özlem - Doruk'a, Dilek-Ümit-Batuhan'a, Selin-Burç-Ada'ya, Funda-Barış-AYşe İdil'e, Gökay, Funda-Mete, ÖZgün, Peri, Çiğdem, Ece, Eyüp, Aygül Anne, Emre, Erkan, Vedat, Barış, İdil, Selahattin, İmam, Cem, Çağın, Tülay Abla'ya, Aylin, Gökşen, Çiğdem, İrem, Neşe, Tayfun, Fulya, Pınar, Suvar, Can, Tolga ve Burcu ve Şenol'a kucaklarca teşekkürümüzü sunuyoruz.

Uzaklarda olup, acil işi çıkıp gelemeyen, arayan, yazan, tebrik eden tüm dostlarımıza teşekkür ederiz.

Varlığıyla bile ailemizi acayip bir enerjiyle doldurabilen, hayatın ışığını biraz daha açan Tülay Abla'yı bol bol öpüyoruz.

Şu tüm bir yıl boyunca zor zamanlarımızda nazımızı çeken, bi telefonumuzun ucunda olan, Daralıp gezmek istediğimizde hop Aze'ye bakan, Dert dinleyen, çözmeye çalışan, Aze'yi şu hale getirmemizde büyük katkısı olan başta Gökay ve Vedat olmak üzere tüm dostlarımıza çok teşekkür ediyoruz.

Aze aksırdı, Aze tıksırdı, ateşi çıktı, düştü, zırt oldu, vırt oldu. Önemli önemsiz demeden, gece gündüz tüm telefonlarıma, mesajlarıma tüm özeniyle ve beni rahatlatarak karşılık veren sevgili arkadaşımız ve doktorumuz Erdem Gönüllü'ye bolca teşekkürlerimizi sunuyoruz.


Son olarak bir tanecik kocam, sevgilim, kızımın babasına tüm şaşkınlığımız ve başlangıçtaki afallamalarımıza rağmen beni hep idare ettiği için, Aze büyürken "yardım" etmeyip bizzat tüm işi paylaştığı için, hayatı artık eskisi kadar ciddi yaşamayıp daha kolay sallayabildiği için, ben gibi bir deliyle yaşamayı becerebilmek için elinden geleni yaptığından ve hepsinden öte o olmasa idi Aze Çınar hiç olmayacağı için ne kadar teşekkür etsem az. Harika bir ekip işi çıkardık olm!

Bu tüm 1 yıl boyunca sanki annesinin hassasiyetlerini, zaaflarını bilircesine davranan, mesela 3. aydan beri geceleri aralıksız uyuyan, eyleme, partiye, konsere, gezmeye her ortama uyum sağlayan, güler yüzlü, eğlenceli karakteriyle her günümüzü aydınlatan bir tanecik kızımı unutmadım elbet. Ona yazımı tam doğum gününde yazacağım.

Ve ben! Kızım kendini aştın be! 2 yıl önce gözümle görsem inanmazdım şu hallerine ki hala da bir çok şeye yaparken bile inanamıyorum.Sabrını geliştir, Sinirlerini azalt. Her zaman söylüyorum karşında bebe var inatlaşma la!  Daha alacağın çok yol var fakat aferin şu 1 yılı fena atlatmadın. Her şeyi geç şu tatlı kuzunun üretim aşamasının büyük kısmını hallettin, aferim. Çok iyi niyetli, şeker gibi bi insansın Deryacım böyle devam et ehahhehh.

Dünyanın en şahane arkadaşı Aze Çınar Gül, hoş geldin ve şahane alıştın la bu hayata aferim!

Kuzumun doğum günü hatrına, kutlama fotoğraflarını blogumu okuyanlar da görebilsin diye bir süreliğine herkesin görebileceği ayarda bırakıyorum. 1 hafta 10 güne kapatırım. Şu adresten bakabilirsiniz:

http://www.facebook.com/media/set/?set=a.10150192686589159.269116.584869158

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...