31 Ekim 2011 Pazartesi

Hayat ilerliyor

Tam şu saatlerde ben  doğmuşum 32 yıl önce (Bu satırı yazdığımda saat 16.00 idi). Dile kolay geliyor 32 deyince. Lise biteli 17, İlkokul biteli 23 yıl olmuş deyince ise dehşetengiz oluyor. Bundan 24 yıl önce Perincek'e aşıktım ben. Ya cinayet komiseri ya da başbakan olmak istiyordum. 26 yıl önce teyzemin gözlüğünü kırdığımda dünyanın en büyük kötülüğünü yaptığımı sanıp sabaha kadar hem ağlayıp hem de sabaha ölmüş olayım allahım diye dua etmiştim. Tek başıma ilk eyleme gidişim 2 Temmuz 95 idi, bundan 16 yıl önce. Üniversiteyi bitireli ve evleneli 8 yıl olmuş. Herkesin ilkokuldan vs kalan yıllardır arkadaşı var benim hiç yok diye üzülürken çat en iyi arkadaşım ile tanışalı 12 yıl olmuş. Velhasılıkelam yaşlanmışız beybi, ve işin kötü yanı yıllar geçer, beden çürürken, nesil hızla yetişkin hale gelirken sıklıkla sıklıkla farkediyorum ki zihin ve yürek taş çatlasın 23'te takılıp kalmış. Sorunlu bir şey bu, kulağa güzel geliyor olsa da. Öyle "içimdeki çocuk" klişesi falan da değil. Bildiğin adaptasyon sorunu. Yazmak için oturma sebebim bu değil. Gelmişken kendimi kutlayayım bari dedim, içimden "büyeyim lan artık" dileyeyim, kamuya karşı dilersem belki ses çok çıkar da tutar dua dedim.

Diğer şeylere gelince, Van Depremi üzerinden 8 gün geçti ve hala çadır ulaşamayan yerler var. Hala ufacık gıda yardımı bile almayan yerler. Valilik depolarda bekletiyor yardımların çoğunu. Mazeretleri "Organize olup dağıtacaklar" 8 gün oldu. 8, Sekiz, Organize olmak için ne bekleniyor hala hepimizin kendince bir cevabı var sanırım bu soruya. Dış ülkelerden gelen yardımları "Önce bir kendi gücümüzü görelim diye reddettik" diyen bakanlar, "ooo sarayda yaşıyorsunuz valla" diyenler yardımları da kim bilir neden bekletiyorlar. Çocuklar aç, özürlü iki kızı olan aile, dah dün sakıncalı bir evin girişinde barınıyordu, kadınlar düşük yapıyordu ve daha neler... Öyle boktan bir dünyanın öyle boktan bir ülkesinde yaşıyoruz ki, insan nefes aldığına utanacak durumda. Yaşadığına, bebeğini sıcak tutabildiğine... Son söyleyeceğim; unutmayalım. Zaten unutturmaya çok niyetli var, unutmayalım oraları, elimizden geldiğince destek olmaya, destek oldurtmaya çabalayalım.

Aile içine gelince, Aze Çınar 2 yaş krizini adım attı, anamızı ağlatmaya başladı. İnatlar, ağlama krizleri, uykusuzluktan ölürken uyumaya direnme, kıyameti kopartma, bizi dövmeye kalkma, resmen azarlama, ısırma... Hayır ne istediği belli olsa, yapalım diyeceğim, hanımefendi ne istediğini bilmiyor ki!! Bu yazıya 16.00 gibi başlayıp şu saati bulma sebebim arkadaşın uyku krizine girmesi. Tam 1.30 saat yat-kalk-ağlama krizine gir-anneyi döv döngüleri arasında kafayı yerken sıklıkla Kemal Sunal sahneleri gerçekleştirdik. Bebek ağlar arkadan baba ağlar... Arkasından üzülüp sarılıyor bana allahsız tosbağa, iki dakkaya yine kıyamet. En sonunda kucağımda uyudu dana :((
Bunun dışında yataktan kendi inmeye başladı, söylenen her şeyi anlıyor. Arkadaşlarını tanıyor, isimlerini biliyor. Derdini anlatmaya başladı iyice. Bir sürü daha kelime eklendi dağarcığına. Daha demin "benim benim" diyerek dolaşıyordu.

Dün Maya Bambamızın doğum günüydü. Kendisini resmen Aze Çınar'ın kardeşi bellediğimizden düğün sahibi heyecanıyla koştuk doğum gününe. Mayakuş hastaydı ve pek keyif alamadı eğlenceden. Biz onun yerine bolca eğlendik :)


Önceki gün ise benim doğum günümü yaptık. Herrrrrrrrşeyiyle büyük bir dönüşümün simgesiydi doğum günüm. Önceden Nevizadelerde bol alkoller ardından sabah kadar dans etmeli doğumgünlerinin ardından: "Evde yaparsak hem aklımızdaki herkesi çağıramayız, hem bir sürü iş olur, yoruluruz. Dışarıda alkollü ortamda yapsak amaaan o daha yorucu." deyip nerede yaptı doğumgünün?? Özsüt'te! ahahah  Felaket rahat, felaket konforlu ve zorluksuzdu. Seneye bir huzurevi bahçesinden yapmayı planlıyorum :)))



Ve, böylesi bir duyurunun en uygun yeri sanırım sosyal medya. İş arıyorum sevgili Romalılar. Hamilelikten beri (evden ve geçici yaptığım işler dışında) süren işsizliğime artık bir son vermek istiyorum. En uzun süre yaptığım iş editörlük, metin yazarlığı ama internet içerik editörlüğü, medya planlama, reklam prodüksiyon, proje organizasyonu-koordinasyonu da yaptığım işler arasında. Fekat geldiğim noktada ne iş olsa yaparım abi sınırına da çok kalmadı. Konuyla ilgili iletişime geçmek isteyenler saryade@gmail.com adresinden ulaşabilirler. Sevgiler, saygılar.
Devamını Oku »

24 Ekim 2011 Pazartesi

Bir gün Sizi de Vurur

Hayır toplumsal mesaj falan vermeye çalışmayacağım. Duygu kısmından da bahsetmeyeceğim. İnsan olana, vicdanı olana çok söz söylemeye gerek yok: İnsanlar zor durumda, yardıma ihtiyaç var. Bu kadar basit. Yardım için yapabileceklerimizden, ulaşabileceklerimizden bahsedeceğim sadece. 


- Öncelikle akıl sağlığını korumaya, beyinsiz, şuursuzların olabileceği yerlerden uzak kalmaya çalışın. 


- Kadıköy, Beşiktaş, Şişli gibi bir çok belediye yardım topluyor. Bir kısmı gelip evden de alıyor. Belediyenizi arayabilirsiniz. 


- Acil İhtiyaçlar: 



  • Battaniye
  • İçme suyu (Pet, Damacana), Meyve suyu
  • Isıtıcı / Soba
  • Çadır / Mat / Uyku tulumu
  • El feneri / Pil
  • Katı gidalar (ekmek, kraker, kuruyemiş vb)
  • Jenerator
  • Kalın, Kışlık temiz giyecek (termal don, kazak, pantolon, palto, hırka, kalın çorap, bere, eldiven, atkı);
  • Kışlık ayakkabı
  • Kışlık çocuk kıyafetleri ve çocuk ayakkabısı
  • İç çamaşırı (erkek, kadın, çocuk)
  • Kadın pedi
  • Bebek bezi
  • Bisküvi, çikolata gibi soğukta enerji verecek yüksek kalorili yiyecekler (Tahin pekmez veya tahin helvası gibi)
  • Kağıt havlu / tuvalet kağıdı / islak mendil / antiseptik el temizleme malzemeleri
  • Sağlık ve Ecza malzemeleri (sargi bezi, yara bandı, tenturdiyot, oksijenli su v.b.)
  • Oyuncak
  • Muzik Çalar / Radyo



  • - Özellikle belirtmek isterim ki, göçük, enkaz haberlerini lütfen sosyal medyadan paylaşmak yerine Van Kriz Masası'nı arayın. Öteki türlü yaptığınızda haberi gören 5 kişi arasa haber vermek için bu en az 5 dakika telefonların meşgul edilmesi demek. Yapmayalım lütfen. 


    - Evsiz kalan aileleri sorun çözülene kadar evinizde misafir edebilirsiniz. 0212 455 56 75 ve 0212 455 56 84  bu numarayı aradım, 1 dakikada kaydımı aldılar. 


    - Mama, Hijyenik Ped, Bebek Bezi, Isıtıcı, Su vs, ihtiyaç olan ne varsa üreten firmaları arayıp, mail atıp Van'a yardım göndermeleri konusunda ısrar edebiliriz. 


    - Direk Van'dan birilerine ulaşmak için: 



    * Kriz Masasi Tel:  0-432-214-83-81
    * Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tel: 0 432 217 76 00
    * Ercis Sosyal Yardimlasma ve Dayanisma vakfi  Tel: 0-432-351-59-06
    * Enkaz Altinda Kalanlar Icin Yardim Tel: 0505 869 59 59
    * Van Kadın Derneği Tel: 0432 214 45 87

    - Diğer telefonlar: 
    * İHD: 0 554 652 27 02 ve 0 539 582 71 41.
    * Şişli Belediyesi: (0212 288 75 76) Mavi Masa ile yarın sabah bir yardım daha çıkaracak.
    * Pendik Belediyesi: 444 76 35
    * Ankara İL Afet ve Acil Yardım Müdürlüğü: 0 312 252 59 79 - 0 312 252 59 80
    * Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Cebeci Kampüsü : 05385492601
    Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi: 05464477373
    Sağlık Bilimleri Fakültesi. : 05434402636
    Ziraat Fakültesi: 05464668213
    * ODTÜ: 05532238667
    * Hacettepe Üniversitesi: 05546684209
    * Gazi Üniversitesi: 05343247562
    * İzmir Bornova Belediyesi - 0 232 388 29 64
    * Best Van Tur: 444 00 65
    * Van Gölü Turizm: 444 65 65 (EKN)


    Devamını Oku »

    20 Ekim 2011 Perşembe

    Ölmek, Öldürmek ne kolay...

    Dün bir alışveriş merkezindeydim "24 şehit" alt yazısını gördüğümde. Başımdan aşağı kaynar sular boşaldı. Bütün gün yüreğim sıkışık dolandım. Onca acıyı, onca ailenin yaşadıklarını tahayyül bile edemedim. Bunları söylemem lazım, üzüldüğümü söylemem lazım çünkü "faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir."* Çünkü önce terörü lanetleyip, ölenlere üzüldüğünü söylemeni emreder faşizanlar senin söylediğinin hükmü olsun diye, seni de terörist ilan etmemek için.Onlardan farklı düşündüğün için, "Kan istiyoruz." diye bağırmadığın için...

    Anlaşılmaz konuşuyorum farkındayım. Karmakarışık anlatıyorum. Çünkü zihnim karmakarışık, beynim yarı donuk, yarı çorba. Çünkü dünden beri her yerde "İntikam", "Öldürün", "Asın" çığlıkları görmekten ambale olmuş durumdayım. Ekşi Sözlük'te Kürtlerden alışveriş etmeyin diye başlık açabilecek şuursuzlar olduğunu gördüm. Facebook'ta "Atatürk "Menemen'i yakın" dedi, Atatürk'üz özledik." yazabilen ve fakat Menemen'de neler olduğundan bile habersiz olduğunu düşündüğüm bir sürü şuursuz gördüm. Menemen'de olaylar bittiğinde sadece olan bitene engel olmadığı için tüm yöreyi yok etmek istemeyi doğru bulanlar, İnönü engel olunca da kötünün iyisi onlarca kişiyi asmayı, isyancıların zorla ip aldığı yahudiyi bile asmayı doğru bulacaklardır gerçi detayları bilseler de... Zira vicdanları, gözleri, beyinleri çalışmıyor binlerce insanın. Nurturia'da Yıldırım Türker'in "Barışı ancak Kürtler ve Türkler birlikte getirir." yazısına katıldığım için, "İlle de barış" dediğim için ne vatan hainliğim ne alçaklığım ne orospu çocukluğum kaldı. Bir tanesi mesajla "Bütün kürtler katildir." derken, bir diğeri "Bütün doğuyu havaya uçurmak lazım." diyordu. Bir başkası "Önce Türküm de, Ne mutlu Türküm Diyene" diyemiyorsan konuşma" diyordu. "Kürtler virüs gibi, onlarca ürüyorlar.", "Biz hastane, okul veriyoruz, onların yaptığına bak" diyordu lütfetmişler gibi... "Sen ne cesaretle bunları söylüyorsun?" diyordu başkası. Doğru, bizim hep korkmamız gerekiyordu çoğunluktan.Toplu akıl tutulması bu denli korkunç bir şeydi ve insanı dehşete düşürüyordu.

    "Bunca insan ölmüşken nasıl barış dersiniz?" diyordu biri, sanırım barış ne demek bilmiyordu çoğu gibi çünkü ne zaman barış desek "Apo'yla mı kucaklaşacağız?" diyenler pek boldu. Bir başka trajikomiği "Bugün barış deme günü değil, bugün ağlama günü" diyordu. Barış demedikçe ağlamayı bitiremeyeceğimizi anlamayarak.

    Benim beynim Aze'nin bulamacı gibi. İnsanlar nasıl olur da bu kadar kolay "ölsünler, öldürsünler" diyebiliyor, insanlar nasıl oluyor da kendilerine öğretilen kalıplardan, ezberlerden azade birazcık ama birazcık düşünmeyi başaramıyor? Bu kanın durması için ancak ve ancak konuşmamız gerektiğini, dinlememiz gerektiğini, bugüne kadar sürekli "Kana kan" dendiğini ve bunun hiçbir şeyi çözmediğini... Hep garibanların öldüğünü, bu işte bir yanlışlık olduğunu, birilerinin birilerini kullandığını...

    Ben her ölüme içime bıçak batmışçasına üzülüyorum. Bunu söylemek zorundayım ki faşizmin beni terörist ilan etmesi zorlaşsın. Onun ne yaptığı beni terörist ilan ettiği beni ilgilendirmez ya, onun yanındaki onun kadar kalbi taşlaşmamış olan da maalesef bu referansı istediğinden önce bunu söylemeliyim. Acının terazisi olmaz ya Allah sizi inandırsın üzülüyorum! Ve buna rağmen TEK YOL BARIŞ! diyorum. "Susturun silahlarınızı yoksa bu kan hepimizi boğacak!"*


    * Roland Barthes
    * Birgün gazetesi manşeyi
    Devamını Oku »

    17 Ekim 2011 Pazartesi

    Geldik

    Epeydir düzenli yazmıyorum bloga. Minik minik duyurular, haberler vs ile yetiniyorum. Bahardan beri hayatımız sürekli değişti. Kötü değişim değildi hiçbiri. Değişimleri severim. Ama bir rutin ve düzeni engelledi sürekli değişimler. 1 kere taşınma, 1 dönemsel iş, 5 kez şehir dışı, 1 kez daha taşınma, Savaş'ın iş değiştirmesi, Biri İnternet'in beceriksizlikleri ve internetsizlik, TTNet'e maalesef dönüş, Savaş'ın işten çıkması derken yerleşik yaşamı oturtamadık bir türlü. Bu oturtamamak blogu geciktirmek gibi küçük şeyler dışında bir sıkıntıya yol açmadı hiç, yersizlik yurtsuzluk, göçebelik halini de severiz biz aslında ama bebek olunca yerleşikliği, rutini daha çok arar olduk.

    Ama bugün farkettim ki ben aslında her zorluğa rağmen çok daha önce bir şeyler yazabilirmişim. Beni durduran şey sınırlı internet, zaman zaman internetsizlik değil gitgide biriken anlatılacak şeyleri toparlamaya üşenmek, nereden başlayacağını bilememek falanmış. Ayların fotoğrafları Savaş'ın laptopta. Oradan al, benim emektara taşı, foto seç, yükle de eksta yük! "Yaz ne istersen, fotoğrafsız yaz  yahu" der demez kendi kendime hop burada bulverdim işte kendimi. O yüzden kaç zamandır düşündüğüm gibi, son bıraktığım yerden başlayıp, şu oldu bu oldu diye anlatmayacağım. Biliyorum çok kere "oo anlatacak çok şey var gelince anlatacağım." dedim ama bunu yapmayı beklersem daha çok bekleyecek bu  blog gibi geliyor bana. O yüzden kronolojik olmayacak aklıma gelenler geçecek sadece.

    Buralara gelmeyeli Aze Çınar  14 aylık ve 12 kilo oldu. Takır takır koşuyor, laf anlıyor, düştü, gel, git, al, ver, anne, baba, dede, bulun (balon), mama, bitti, aç gibi kelimeleri söylüyor. Söylenen bir çok şeyi anlıyor. mesela kumandayı şuna götür dediğimizde evdeki 5-6 kişi içinde kimi demişsek ona götürüyor. "Uyandıysan, daha fazla uyumayacaksan emziğini çıkar" dediğimde emziğini çıkarıyordu, son günlerde ise geliştirip, uyumuyorsak napıyoruz? diye soruyorum hop atıyor ağzından emziği. Uykusu geldiğinde bazen elimizden tutup yatağa götürüyor bizi. Hangimizi seçmişse geride kalana el sallıyor. Geçenlerde Mumu (Mustafa Murat) bizde kaldı. Ahu bir seminere gitti. Baya bir süre oyuncak kapıştılar yerde. bir süre sonra Mumu ağlamaklı olunca "Ama kızım Mumu'nun annesi burada değil bak yazık, üzülmesin." der demez elindekini uzattı Mumu'ya kuzum.

    Her şeyi yiyor. Bazen bazı şeyleri istemiyor ve çok net belli ediyor. Çok güzel sarılıyor, öpüyor. İnsanları tanıyor. Kişisine göre tepki veriyor. Genel itibariyle sıcakkanlı ve güleç. Tüm geçtiğimiz süreçte anne-bebek grubumuzla görüşmelerimiz sıklıkla devam etti. Eylemlere gitti. Bol bol babanneye gitti. Annaneye gitti. Sokakta bol bol oynadı. Kedi ve köpeklere aşık oldu. Köpek deyince "Hov" , kedi deyince "maaağv" diyor. Yatak gibi yumuşak yerlerde de ayağa kalkıp dik durabilmeye başladı. Yapınca da kendini alkışlıyor.

    Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Hep birlikte karşıya geçmek üzereyiz. Hızlıca ilk aklıma gelenleri yazmak istedim ki artık başlamış olayım şu bloga. Devamı gelecek.

    Öperiz hepinizi.
    Devamını Oku »

    11 Ekim 2011 Salı

    Fotoğraf Yarışması

    Evet bu sefer geldik. Hem de 6 ay öncesi gibi. Sınırsız internetimiz ve yoğun mesaimizle. İlk olarak bir fotoğraf yarışmasından bahsedeceğim. Buralarda yokken neler yaptığımız önümüzdeki günlere. Hem Savaş da bu aralar bol bol yazacak.


    Yarışmaya gelince. Hotpoint-Ariston bir fotoğraf yarışması düzenliyor. Aile portreleri ile katılabileceğiniz bu yarışmanın kazanını ünlü fotoğrafçı Steve Mccurry'nin çekeceği bir aile fotoğrafı bekliyor. 


    Biz de katıldık. Bize oy vermek için aşağıdaki fotoğrafa tıkladığınızda açılan linke gidebilirsiniz. Pek çok pek çok seviniriz. 





    Edit: Linki yayınladıktan sonra farkettim ki yarışmaya son başvuru dünmüş. Sanki bekleyip, bitince yazmışım gibi... Valla yok, internetimize daha dün gece kavuşabildik :(((

    Devamını Oku »

    4 Ekim 2011 Salı

    Hala gelmedik ve fakat bu mühim: Anne Dostu Platform

    Neye gelmedin arkadaş, evindesin, görülüyor ki internet de var, e daha ne, allahtan belanı mı istiyorsun demeyin lütfen. Ayıp. Şurada sevgilim ve kızımla başbaşa süper tatil yaşıyoruz az daha durun bak şahane geleceğim (Hohoyt).


     Ve başlıkta dediğim mühim şeye gelince; Bir kısmınız biliyordur, Emzirme Reformu adında bir sivil toplum hareketi mevcut. Ben de dahil bir çok gönülü arkadaş, anne sütünün yaygınlaştırılması, iş yerlerinde annelerin hayatlarını kolaylaştıran düzenlemeler yapılması, süt izinlerinin daha makul ayarlanması taleplerini yaygınlaştırmaya, uygulama geçirmeye çabalıyoruz. İşte o emzirme reformu genişledi ve aşağıya kopyaladığım sebeplerle Anne Dostu Toplum Platformuna dönüşmek üzere. Manifestosunu yazarken de blog dünyasının desteğini alarak, ulaşabildiğimiz tüm annelerin de fikrini almak niyetinde. Bu yüzden aşağıdaki soruları blogunuzda ya da alttaki yorum kısmında cevaplarsanız çok sevineceğiz. Sobeyi başlatan Blogcu Anne'nin yer verdiği, hareketin metnini şu linkte okuyabilirsiniz.


    Gelelim sorulara:



    1. “Anne Dostu Toplum”dan ne anlıyorsunuz? Birkaç cümle ile tanımlar mısınız?
    2. Türk toplumunun “Anne Dostu” bir toplum olduğunu düşünüyor musunuz?
    3. Toplumsal hayatta annelerin karşılaştığı en büyük üç zorluk sizce nedir?
    4. “Anne Dostu İş Yeri” deyince aklınıza gelen ilk üç kriteri paylaşır mısınız?
    5. Çalışan annelerin yaşadığı en önemli üç sorun size göre nedir?
    6. Elinize bir sihirli değnek verilse, iş ya da günlük hayatınızda yaşadığınız hangi sorunu/engeli değiştirmek isterdiniz?
    Ve benim cevaplarıma: 

    1- Anne Dostu Toplumdan anladığım, kısaca söz konusu toplumun her şeyden önce kadınların anne oldukları için cezalandırılmadıkları bir toplum. Çalışma hayatlarını bırakmak zorunda olmadıkları, ama çalıştıkları için de bebeklerine süt vermekten vazgeçmedikleri, süt sağmanın işkenceye dönüştürülmediği, annenin hayatını kolaylaştırmak için gereken her tür desteğin, eğitimin devlet tarafından verildiği bir yer oluşudur. 

    2- Türkiye'lilerin değil anne dostu olması aksine anne düşmanı olduğunu düşünüyorum. Anne kutsaldır ve çocuğu onun her şeyidir masalıyla, kadını bebeğin esas bakıcısı kılıp, babayı soyutlayarak kadının tüm hayatını paramparça ediyorlar.  Mahalle baskısı en ufak bir yakınmayı bile duygusal linçle karşılayıp, annenin mükemmel olmaya çalışıp, bebeği için işinden, hobilerinden, arkadaşlarından vazgeçmesiyle sonlanıyor. Kadının kendi annesinden iş yerlerine, devlete kadar geniş bir yelpaze, kadını evde atıl kalan, üretmeyen, ayakları üzerinde duramayan hale getirmek için elinden geleni yapıyor. 

    3-   1- İş yerlerindeki yetersiz izin düzenlemeleri ve yetersiz sağma koşulları
           2- Karşılaşacağı sorunlara hazırlıksız olup yeterince bilgilenmemiş olmanın hormonlarla birleşip yarattığı psikolojiye, çevreden gelen empatisizlik, baskı, birbirinden farklı "en doğru benimki tavsiyeleri.
          3- Çalıştıklarında bebeklerini emanet edecekleri kişi-kurum sorunu. Devlet - İş yeri kreşlerinin eksikliği

    4-  Biraz fazla olacak benimkiler: 

    1- Hamilelik ve doğum sonrası izinlerin anne-bebek sağlığı ve psikolojisi gözetilerek en az 1 yıl ücretli olarak düzenleyen
          2- İşe alış ve maaş kriterlerini annelik-anne olma potansiyeli üzerinden yapmayan, tüm çalışanlarına eşit şartlar, imkanlar sunan
         3- Sağma için uygun odalar sağlayıp, anneleri süt sağdıkları için suçlu hissettirmeyen, baskı yapmayan,
         4- Çalışma saatlerini, mesai saatlerini annenin koşullarına göre esnetebilen,
         5- Kreşi olan

    5- 4. Sorunun yanıtındaki şartların gerçekleşmiyor oluşu en büyük sıkıntıları bence.

    6- Elimde sihirli değnek olsa emzirme işini sorunsuz yaşayabileceğim bir hal yaratırdım. Şu anki tecrübemle geçmişe dönüp sonra hamileliğimi de doğum sonrasını da baştan yaşamamı sağlardım. Bilinç çok önemli ve maalesef bizde bilinç yerine şehir efsaneleri ve afaki "annelik muhteşem şey" gazlamaları ile korkunç bir döneme giriyoruz bizi ne beklediğini bilmeden. O kocaman sorumlulukla karşılaştığımızda ise tecrübe ve bilinç eksikliği fena çarpıyor insanı. 


    Dediğim gibi ne çok kişi yazarsa o kadar çok seviniriz ama ben yine de özellikle Doruk'un annesi Özlem'i, Deniz'in annesi Başak'ı, Atilla'nın annesi Duygu'yu, Çınar ve Güneş'in annesi Ebrar'ı ve Ekoaanne Esra'yı sobelemek istiyorum. 
    Devamını Oku »

    31 Ekim 2011 Pazartesi

    Hayat ilerliyor

    Tam şu saatlerde ben  doğmuşum 32 yıl önce (Bu satırı yazdığımda saat 16.00 idi). Dile kolay geliyor 32 deyince. Lise biteli 17, İlkokul biteli 23 yıl olmuş deyince ise dehşetengiz oluyor. Bundan 24 yıl önce Perincek'e aşıktım ben. Ya cinayet komiseri ya da başbakan olmak istiyordum. 26 yıl önce teyzemin gözlüğünü kırdığımda dünyanın en büyük kötülüğünü yaptığımı sanıp sabaha kadar hem ağlayıp hem de sabaha ölmüş olayım allahım diye dua etmiştim. Tek başıma ilk eyleme gidişim 2 Temmuz 95 idi, bundan 16 yıl önce. Üniversiteyi bitireli ve evleneli 8 yıl olmuş. Herkesin ilkokuldan vs kalan yıllardır arkadaşı var benim hiç yok diye üzülürken çat en iyi arkadaşım ile tanışalı 12 yıl olmuş. Velhasılıkelam yaşlanmışız beybi, ve işin kötü yanı yıllar geçer, beden çürürken, nesil hızla yetişkin hale gelirken sıklıkla sıklıkla farkediyorum ki zihin ve yürek taş çatlasın 23'te takılıp kalmış. Sorunlu bir şey bu, kulağa güzel geliyor olsa da. Öyle "içimdeki çocuk" klişesi falan da değil. Bildiğin adaptasyon sorunu. Yazmak için oturma sebebim bu değil. Gelmişken kendimi kutlayayım bari dedim, içimden "büyeyim lan artık" dileyeyim, kamuya karşı dilersem belki ses çok çıkar da tutar dua dedim.

    Diğer şeylere gelince, Van Depremi üzerinden 8 gün geçti ve hala çadır ulaşamayan yerler var. Hala ufacık gıda yardımı bile almayan yerler. Valilik depolarda bekletiyor yardımların çoğunu. Mazeretleri "Organize olup dağıtacaklar" 8 gün oldu. 8, Sekiz, Organize olmak için ne bekleniyor hala hepimizin kendince bir cevabı var sanırım bu soruya. Dış ülkelerden gelen yardımları "Önce bir kendi gücümüzü görelim diye reddettik" diyen bakanlar, "ooo sarayda yaşıyorsunuz valla" diyenler yardımları da kim bilir neden bekletiyorlar. Çocuklar aç, özürlü iki kızı olan aile, dah dün sakıncalı bir evin girişinde barınıyordu, kadınlar düşük yapıyordu ve daha neler... Öyle boktan bir dünyanın öyle boktan bir ülkesinde yaşıyoruz ki, insan nefes aldığına utanacak durumda. Yaşadığına, bebeğini sıcak tutabildiğine... Son söyleyeceğim; unutmayalım. Zaten unutturmaya çok niyetli var, unutmayalım oraları, elimizden geldiğince destek olmaya, destek oldurtmaya çabalayalım.

    Aile içine gelince, Aze Çınar 2 yaş krizini adım attı, anamızı ağlatmaya başladı. İnatlar, ağlama krizleri, uykusuzluktan ölürken uyumaya direnme, kıyameti kopartma, bizi dövmeye kalkma, resmen azarlama, ısırma... Hayır ne istediği belli olsa, yapalım diyeceğim, hanımefendi ne istediğini bilmiyor ki!! Bu yazıya 16.00 gibi başlayıp şu saati bulma sebebim arkadaşın uyku krizine girmesi. Tam 1.30 saat yat-kalk-ağlama krizine gir-anneyi döv döngüleri arasında kafayı yerken sıklıkla Kemal Sunal sahneleri gerçekleştirdik. Bebek ağlar arkadan baba ağlar... Arkasından üzülüp sarılıyor bana allahsız tosbağa, iki dakkaya yine kıyamet. En sonunda kucağımda uyudu dana :((
    Bunun dışında yataktan kendi inmeye başladı, söylenen her şeyi anlıyor. Arkadaşlarını tanıyor, isimlerini biliyor. Derdini anlatmaya başladı iyice. Bir sürü daha kelime eklendi dağarcığına. Daha demin "benim benim" diyerek dolaşıyordu.

    Dün Maya Bambamızın doğum günüydü. Kendisini resmen Aze Çınar'ın kardeşi bellediğimizden düğün sahibi heyecanıyla koştuk doğum gününe. Mayakuş hastaydı ve pek keyif alamadı eğlenceden. Biz onun yerine bolca eğlendik :)


    Önceki gün ise benim doğum günümü yaptık. Herrrrrrrrşeyiyle büyük bir dönüşümün simgesiydi doğum günüm. Önceden Nevizadelerde bol alkoller ardından sabah kadar dans etmeli doğumgünlerinin ardından: "Evde yaparsak hem aklımızdaki herkesi çağıramayız, hem bir sürü iş olur, yoruluruz. Dışarıda alkollü ortamda yapsak amaaan o daha yorucu." deyip nerede yaptı doğumgünün?? Özsüt'te! ahahah  Felaket rahat, felaket konforlu ve zorluksuzdu. Seneye bir huzurevi bahçesinden yapmayı planlıyorum :)))



    Ve, böylesi bir duyurunun en uygun yeri sanırım sosyal medya. İş arıyorum sevgili Romalılar. Hamilelikten beri (evden ve geçici yaptığım işler dışında) süren işsizliğime artık bir son vermek istiyorum. En uzun süre yaptığım iş editörlük, metin yazarlığı ama internet içerik editörlüğü, medya planlama, reklam prodüksiyon, proje organizasyonu-koordinasyonu da yaptığım işler arasında. Fekat geldiğim noktada ne iş olsa yaparım abi sınırına da çok kalmadı. Konuyla ilgili iletişime geçmek isteyenler saryade@gmail.com adresinden ulaşabilirler. Sevgiler, saygılar.

    24 Ekim 2011 Pazartesi

    Bir gün Sizi de Vurur

    Hayır toplumsal mesaj falan vermeye çalışmayacağım. Duygu kısmından da bahsetmeyeceğim. İnsan olana, vicdanı olana çok söz söylemeye gerek yok: İnsanlar zor durumda, yardıma ihtiyaç var. Bu kadar basit. Yardım için yapabileceklerimizden, ulaşabileceklerimizden bahsedeceğim sadece. 


    - Öncelikle akıl sağlığını korumaya, beyinsiz, şuursuzların olabileceği yerlerden uzak kalmaya çalışın. 


    - Kadıköy, Beşiktaş, Şişli gibi bir çok belediye yardım topluyor. Bir kısmı gelip evden de alıyor. Belediyenizi arayabilirsiniz. 


    - Acil İhtiyaçlar: 



  • Battaniye
  • İçme suyu (Pet, Damacana), Meyve suyu
  • Isıtıcı / Soba
  • Çadır / Mat / Uyku tulumu
  • El feneri / Pil
  • Katı gidalar (ekmek, kraker, kuruyemiş vb)
  • Jenerator
  • Kalın, Kışlık temiz giyecek (termal don, kazak, pantolon, palto, hırka, kalın çorap, bere, eldiven, atkı);
  • Kışlık ayakkabı
  • Kışlık çocuk kıyafetleri ve çocuk ayakkabısı
  • İç çamaşırı (erkek, kadın, çocuk)
  • Kadın pedi
  • Bebek bezi
  • Bisküvi, çikolata gibi soğukta enerji verecek yüksek kalorili yiyecekler (Tahin pekmez veya tahin helvası gibi)
  • Kağıt havlu / tuvalet kağıdı / islak mendil / antiseptik el temizleme malzemeleri
  • Sağlık ve Ecza malzemeleri (sargi bezi, yara bandı, tenturdiyot, oksijenli su v.b.)
  • Oyuncak
  • Muzik Çalar / Radyo



  • - Özellikle belirtmek isterim ki, göçük, enkaz haberlerini lütfen sosyal medyadan paylaşmak yerine Van Kriz Masası'nı arayın. Öteki türlü yaptığınızda haberi gören 5 kişi arasa haber vermek için bu en az 5 dakika telefonların meşgul edilmesi demek. Yapmayalım lütfen. 


    - Evsiz kalan aileleri sorun çözülene kadar evinizde misafir edebilirsiniz. 0212 455 56 75 ve 0212 455 56 84  bu numarayı aradım, 1 dakikada kaydımı aldılar. 


    - Mama, Hijyenik Ped, Bebek Bezi, Isıtıcı, Su vs, ihtiyaç olan ne varsa üreten firmaları arayıp, mail atıp Van'a yardım göndermeleri konusunda ısrar edebiliriz. 


    - Direk Van'dan birilerine ulaşmak için: 



    * Kriz Masasi Tel:  0-432-214-83-81
    * Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tel: 0 432 217 76 00
    * Ercis Sosyal Yardimlasma ve Dayanisma vakfi  Tel: 0-432-351-59-06
    * Enkaz Altinda Kalanlar Icin Yardim Tel: 0505 869 59 59
    * Van Kadın Derneği Tel: 0432 214 45 87

    - Diğer telefonlar: 
    * İHD: 0 554 652 27 02 ve 0 539 582 71 41.
    * Şişli Belediyesi: (0212 288 75 76) Mavi Masa ile yarın sabah bir yardım daha çıkaracak.
    * Pendik Belediyesi: 444 76 35
    * Ankara İL Afet ve Acil Yardım Müdürlüğü: 0 312 252 59 79 - 0 312 252 59 80
    * Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Cebeci Kampüsü : 05385492601
    Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi: 05464477373
    Sağlık Bilimleri Fakültesi. : 05434402636
    Ziraat Fakültesi: 05464668213
    * ODTÜ: 05532238667
    * Hacettepe Üniversitesi: 05546684209
    * Gazi Üniversitesi: 05343247562
    * İzmir Bornova Belediyesi - 0 232 388 29 64
    * Best Van Tur: 444 00 65
    * Van Gölü Turizm: 444 65 65 (EKN)


    20 Ekim 2011 Perşembe

    Ölmek, Öldürmek ne kolay...

    Dün bir alışveriş merkezindeydim "24 şehit" alt yazısını gördüğümde. Başımdan aşağı kaynar sular boşaldı. Bütün gün yüreğim sıkışık dolandım. Onca acıyı, onca ailenin yaşadıklarını tahayyül bile edemedim. Bunları söylemem lazım, üzüldüğümü söylemem lazım çünkü "faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir."* Çünkü önce terörü lanetleyip, ölenlere üzüldüğünü söylemeni emreder faşizanlar senin söylediğinin hükmü olsun diye, seni de terörist ilan etmemek için.Onlardan farklı düşündüğün için, "Kan istiyoruz." diye bağırmadığın için...

    Anlaşılmaz konuşuyorum farkındayım. Karmakarışık anlatıyorum. Çünkü zihnim karmakarışık, beynim yarı donuk, yarı çorba. Çünkü dünden beri her yerde "İntikam", "Öldürün", "Asın" çığlıkları görmekten ambale olmuş durumdayım. Ekşi Sözlük'te Kürtlerden alışveriş etmeyin diye başlık açabilecek şuursuzlar olduğunu gördüm. Facebook'ta "Atatürk "Menemen'i yakın" dedi, Atatürk'üz özledik." yazabilen ve fakat Menemen'de neler olduğundan bile habersiz olduğunu düşündüğüm bir sürü şuursuz gördüm. Menemen'de olaylar bittiğinde sadece olan bitene engel olmadığı için tüm yöreyi yok etmek istemeyi doğru bulanlar, İnönü engel olunca da kötünün iyisi onlarca kişiyi asmayı, isyancıların zorla ip aldığı yahudiyi bile asmayı doğru bulacaklardır gerçi detayları bilseler de... Zira vicdanları, gözleri, beyinleri çalışmıyor binlerce insanın. Nurturia'da Yıldırım Türker'in "Barışı ancak Kürtler ve Türkler birlikte getirir." yazısına katıldığım için, "İlle de barış" dediğim için ne vatan hainliğim ne alçaklığım ne orospu çocukluğum kaldı. Bir tanesi mesajla "Bütün kürtler katildir." derken, bir diğeri "Bütün doğuyu havaya uçurmak lazım." diyordu. Bir başkası "Önce Türküm de, Ne mutlu Türküm Diyene" diyemiyorsan konuşma" diyordu. "Kürtler virüs gibi, onlarca ürüyorlar.", "Biz hastane, okul veriyoruz, onların yaptığına bak" diyordu lütfetmişler gibi... "Sen ne cesaretle bunları söylüyorsun?" diyordu başkası. Doğru, bizim hep korkmamız gerekiyordu çoğunluktan.Toplu akıl tutulması bu denli korkunç bir şeydi ve insanı dehşete düşürüyordu.

    "Bunca insan ölmüşken nasıl barış dersiniz?" diyordu biri, sanırım barış ne demek bilmiyordu çoğu gibi çünkü ne zaman barış desek "Apo'yla mı kucaklaşacağız?" diyenler pek boldu. Bir başka trajikomiği "Bugün barış deme günü değil, bugün ağlama günü" diyordu. Barış demedikçe ağlamayı bitiremeyeceğimizi anlamayarak.

    Benim beynim Aze'nin bulamacı gibi. İnsanlar nasıl olur da bu kadar kolay "ölsünler, öldürsünler" diyebiliyor, insanlar nasıl oluyor da kendilerine öğretilen kalıplardan, ezberlerden azade birazcık ama birazcık düşünmeyi başaramıyor? Bu kanın durması için ancak ve ancak konuşmamız gerektiğini, dinlememiz gerektiğini, bugüne kadar sürekli "Kana kan" dendiğini ve bunun hiçbir şeyi çözmediğini... Hep garibanların öldüğünü, bu işte bir yanlışlık olduğunu, birilerinin birilerini kullandığını...

    Ben her ölüme içime bıçak batmışçasına üzülüyorum. Bunu söylemek zorundayım ki faşizmin beni terörist ilan etmesi zorlaşsın. Onun ne yaptığı beni terörist ilan ettiği beni ilgilendirmez ya, onun yanındaki onun kadar kalbi taşlaşmamış olan da maalesef bu referansı istediğinden önce bunu söylemeliyim. Acının terazisi olmaz ya Allah sizi inandırsın üzülüyorum! Ve buna rağmen TEK YOL BARIŞ! diyorum. "Susturun silahlarınızı yoksa bu kan hepimizi boğacak!"*


    * Roland Barthes
    * Birgün gazetesi manşeyi

    17 Ekim 2011 Pazartesi

    Geldik

    Epeydir düzenli yazmıyorum bloga. Minik minik duyurular, haberler vs ile yetiniyorum. Bahardan beri hayatımız sürekli değişti. Kötü değişim değildi hiçbiri. Değişimleri severim. Ama bir rutin ve düzeni engelledi sürekli değişimler. 1 kere taşınma, 1 dönemsel iş, 5 kez şehir dışı, 1 kez daha taşınma, Savaş'ın iş değiştirmesi, Biri İnternet'in beceriksizlikleri ve internetsizlik, TTNet'e maalesef dönüş, Savaş'ın işten çıkması derken yerleşik yaşamı oturtamadık bir türlü. Bu oturtamamak blogu geciktirmek gibi küçük şeyler dışında bir sıkıntıya yol açmadı hiç, yersizlik yurtsuzluk, göçebelik halini de severiz biz aslında ama bebek olunca yerleşikliği, rutini daha çok arar olduk.

    Ama bugün farkettim ki ben aslında her zorluğa rağmen çok daha önce bir şeyler yazabilirmişim. Beni durduran şey sınırlı internet, zaman zaman internetsizlik değil gitgide biriken anlatılacak şeyleri toparlamaya üşenmek, nereden başlayacağını bilememek falanmış. Ayların fotoğrafları Savaş'ın laptopta. Oradan al, benim emektara taşı, foto seç, yükle de eksta yük! "Yaz ne istersen, fotoğrafsız yaz  yahu" der demez kendi kendime hop burada bulverdim işte kendimi. O yüzden kaç zamandır düşündüğüm gibi, son bıraktığım yerden başlayıp, şu oldu bu oldu diye anlatmayacağım. Biliyorum çok kere "oo anlatacak çok şey var gelince anlatacağım." dedim ama bunu yapmayı beklersem daha çok bekleyecek bu  blog gibi geliyor bana. O yüzden kronolojik olmayacak aklıma gelenler geçecek sadece.

    Buralara gelmeyeli Aze Çınar  14 aylık ve 12 kilo oldu. Takır takır koşuyor, laf anlıyor, düştü, gel, git, al, ver, anne, baba, dede, bulun (balon), mama, bitti, aç gibi kelimeleri söylüyor. Söylenen bir çok şeyi anlıyor. mesela kumandayı şuna götür dediğimizde evdeki 5-6 kişi içinde kimi demişsek ona götürüyor. "Uyandıysan, daha fazla uyumayacaksan emziğini çıkar" dediğimde emziğini çıkarıyordu, son günlerde ise geliştirip, uyumuyorsak napıyoruz? diye soruyorum hop atıyor ağzından emziği. Uykusu geldiğinde bazen elimizden tutup yatağa götürüyor bizi. Hangimizi seçmişse geride kalana el sallıyor. Geçenlerde Mumu (Mustafa Murat) bizde kaldı. Ahu bir seminere gitti. Baya bir süre oyuncak kapıştılar yerde. bir süre sonra Mumu ağlamaklı olunca "Ama kızım Mumu'nun annesi burada değil bak yazık, üzülmesin." der demez elindekini uzattı Mumu'ya kuzum.

    Her şeyi yiyor. Bazen bazı şeyleri istemiyor ve çok net belli ediyor. Çok güzel sarılıyor, öpüyor. İnsanları tanıyor. Kişisine göre tepki veriyor. Genel itibariyle sıcakkanlı ve güleç. Tüm geçtiğimiz süreçte anne-bebek grubumuzla görüşmelerimiz sıklıkla devam etti. Eylemlere gitti. Bol bol babanneye gitti. Annaneye gitti. Sokakta bol bol oynadı. Kedi ve köpeklere aşık oldu. Köpek deyince "Hov" , kedi deyince "maaağv" diyor. Yatak gibi yumuşak yerlerde de ayağa kalkıp dik durabilmeye başladı. Yapınca da kendini alkışlıyor.

    Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Hep birlikte karşıya geçmek üzereyiz. Hızlıca ilk aklıma gelenleri yazmak istedim ki artık başlamış olayım şu bloga. Devamı gelecek.

    Öperiz hepinizi.

    11 Ekim 2011 Salı

    Fotoğraf Yarışması

    Evet bu sefer geldik. Hem de 6 ay öncesi gibi. Sınırsız internetimiz ve yoğun mesaimizle. İlk olarak bir fotoğraf yarışmasından bahsedeceğim. Buralarda yokken neler yaptığımız önümüzdeki günlere. Hem Savaş da bu aralar bol bol yazacak.


    Yarışmaya gelince. Hotpoint-Ariston bir fotoğraf yarışması düzenliyor. Aile portreleri ile katılabileceğiniz bu yarışmanın kazanını ünlü fotoğrafçı Steve Mccurry'nin çekeceği bir aile fotoğrafı bekliyor. 


    Biz de katıldık. Bize oy vermek için aşağıdaki fotoğrafa tıkladığınızda açılan linke gidebilirsiniz. Pek çok pek çok seviniriz. 





    Edit: Linki yayınladıktan sonra farkettim ki yarışmaya son başvuru dünmüş. Sanki bekleyip, bitince yazmışım gibi... Valla yok, internetimize daha dün gece kavuşabildik :(((

    4 Ekim 2011 Salı

    Hala gelmedik ve fakat bu mühim: Anne Dostu Platform

    Neye gelmedin arkadaş, evindesin, görülüyor ki internet de var, e daha ne, allahtan belanı mı istiyorsun demeyin lütfen. Ayıp. Şurada sevgilim ve kızımla başbaşa süper tatil yaşıyoruz az daha durun bak şahane geleceğim (Hohoyt).


     Ve başlıkta dediğim mühim şeye gelince; Bir kısmınız biliyordur, Emzirme Reformu adında bir sivil toplum hareketi mevcut. Ben de dahil bir çok gönülü arkadaş, anne sütünün yaygınlaştırılması, iş yerlerinde annelerin hayatlarını kolaylaştıran düzenlemeler yapılması, süt izinlerinin daha makul ayarlanması taleplerini yaygınlaştırmaya, uygulama geçirmeye çabalıyoruz. İşte o emzirme reformu genişledi ve aşağıya kopyaladığım sebeplerle Anne Dostu Toplum Platformuna dönüşmek üzere. Manifestosunu yazarken de blog dünyasının desteğini alarak, ulaşabildiğimiz tüm annelerin de fikrini almak niyetinde. Bu yüzden aşağıdaki soruları blogunuzda ya da alttaki yorum kısmında cevaplarsanız çok sevineceğiz. Sobeyi başlatan Blogcu Anne'nin yer verdiği, hareketin metnini şu linkte okuyabilirsiniz.


    Gelelim sorulara:



    1. “Anne Dostu Toplum”dan ne anlıyorsunuz? Birkaç cümle ile tanımlar mısınız?
    2. Türk toplumunun “Anne Dostu” bir toplum olduğunu düşünüyor musunuz?
    3. Toplumsal hayatta annelerin karşılaştığı en büyük üç zorluk sizce nedir?
    4. “Anne Dostu İş Yeri” deyince aklınıza gelen ilk üç kriteri paylaşır mısınız?
    5. Çalışan annelerin yaşadığı en önemli üç sorun size göre nedir?
    6. Elinize bir sihirli değnek verilse, iş ya da günlük hayatınızda yaşadığınız hangi sorunu/engeli değiştirmek isterdiniz?
    Ve benim cevaplarıma: 

    1- Anne Dostu Toplumdan anladığım, kısaca söz konusu toplumun her şeyden önce kadınların anne oldukları için cezalandırılmadıkları bir toplum. Çalışma hayatlarını bırakmak zorunda olmadıkları, ama çalıştıkları için de bebeklerine süt vermekten vazgeçmedikleri, süt sağmanın işkenceye dönüştürülmediği, annenin hayatını kolaylaştırmak için gereken her tür desteğin, eğitimin devlet tarafından verildiği bir yer oluşudur. 

    2- Türkiye'lilerin değil anne dostu olması aksine anne düşmanı olduğunu düşünüyorum. Anne kutsaldır ve çocuğu onun her şeyidir masalıyla, kadını bebeğin esas bakıcısı kılıp, babayı soyutlayarak kadının tüm hayatını paramparça ediyorlar.  Mahalle baskısı en ufak bir yakınmayı bile duygusal linçle karşılayıp, annenin mükemmel olmaya çalışıp, bebeği için işinden, hobilerinden, arkadaşlarından vazgeçmesiyle sonlanıyor. Kadının kendi annesinden iş yerlerine, devlete kadar geniş bir yelpaze, kadını evde atıl kalan, üretmeyen, ayakları üzerinde duramayan hale getirmek için elinden geleni yapıyor. 

    3-   1- İş yerlerindeki yetersiz izin düzenlemeleri ve yetersiz sağma koşulları
           2- Karşılaşacağı sorunlara hazırlıksız olup yeterince bilgilenmemiş olmanın hormonlarla birleşip yarattığı psikolojiye, çevreden gelen empatisizlik, baskı, birbirinden farklı "en doğru benimki tavsiyeleri.
          3- Çalıştıklarında bebeklerini emanet edecekleri kişi-kurum sorunu. Devlet - İş yeri kreşlerinin eksikliği

    4-  Biraz fazla olacak benimkiler: 

    1- Hamilelik ve doğum sonrası izinlerin anne-bebek sağlığı ve psikolojisi gözetilerek en az 1 yıl ücretli olarak düzenleyen
          2- İşe alış ve maaş kriterlerini annelik-anne olma potansiyeli üzerinden yapmayan, tüm çalışanlarına eşit şartlar, imkanlar sunan
         3- Sağma için uygun odalar sağlayıp, anneleri süt sağdıkları için suçlu hissettirmeyen, baskı yapmayan,
         4- Çalışma saatlerini, mesai saatlerini annenin koşullarına göre esnetebilen,
         5- Kreşi olan

    5- 4. Sorunun yanıtındaki şartların gerçekleşmiyor oluşu en büyük sıkıntıları bence.

    6- Elimde sihirli değnek olsa emzirme işini sorunsuz yaşayabileceğim bir hal yaratırdım. Şu anki tecrübemle geçmişe dönüp sonra hamileliğimi de doğum sonrasını da baştan yaşamamı sağlardım. Bilinç çok önemli ve maalesef bizde bilinç yerine şehir efsaneleri ve afaki "annelik muhteşem şey" gazlamaları ile korkunç bir döneme giriyoruz bizi ne beklediğini bilmeden. O kocaman sorumlulukla karşılaştığımızda ise tecrübe ve bilinç eksikliği fena çarpıyor insanı. 


    Dediğim gibi ne çok kişi yazarsa o kadar çok seviniriz ama ben yine de özellikle Doruk'un annesi Özlem'i, Deniz'in annesi Başak'ı, Atilla'nın annesi Duygu'yu, Çınar ve Güneş'in annesi Ebrar'ı ve Ekoaanne Esra'yı sobelemek istiyorum. 

    LinkWithin

    Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...