Lilypie Second Birthday tickers

14 Ekim 2010 Perşembe

Çocuklar Kreşe Ebeveynler İşe!!

Bu konu yarın bir gün çocuk sahibi olmayı düşünen herkesi ilgilendirdiği gibi, çocuk sahibi olmayan, olmayacak olanların da toplumsal duyarlılık adına sahip çıkması gereken  bir konu. Ebeveynlere bebekleri belli bir yaşa kadar izin verilmeli, çalışmaya başladıklarındaysa iş yerlerinde kreş zorunlu olmalı. Hele ki yeni doğmuş bebekleri en az 6 ay sadece anne sütüyle beslemeli diyorsa doktorlar, anneler ennnn az 6 ay izinli olmalılar.  


KESK'in konuyla ilgili kampanyasının açıklaması şöyle; 



Tüm yurttaşların nitelikli, erişilebilir ve parasız kamu hizmetleri alma hakkını savunmak KESK olarak yıllardır yürüttüğümüz emek ve demokrasi mücadelesinin temel ilkelerinden biridir.

Bu hakkın gerçekleşmesi, yurttaşların nitelikli kamu hizmetlerinden yararlanabilmesinin yolu öncelikle emekçilerin çağdaş ve evrensel çalışma koşullarında çalışması ve bununla tutarlı özlük haklarına sahip olmasından geçmektedir.

Devletin emekçilerin temel haklarından biri olan kreş ve ebeveyn izni konusundaki yükümlülüğünü ihmal etmesi nedeniyle yıllardır çalışan ebeveynler (anne-baba) çocuk bakımı konusunda bireysel ve külfetli çözüm yollarına başvurmak zorunda kalmaktadırlar.

Çocuk bakımı konusunda emekçiler ya yakınlarından destek almaya ya sınırlı bütçelerinden kaynak ayırarak ücretli bakıcı, özel kreş vb. yöntemlere başvurmaya ya da kadınların çalışma yaşamını terk ederek çocuk bakımına yoğunlaşması gibi yöntemlere başvurmaya zorlanmaktadır.

Devletin bu ihmali, sadece kadınların çalışma yaşamından kopmasına yol açmamakta, aynı zamanda çocuklarımızın daha sağlıklı ve nitelikli koşullarda yetiştirilmesini de engellemektedir.

Okul öncesi olarak adlandırdığımız 0-6 yaş dönemi büyüme ve gelişmenin en hızlı olduğu, yaşamın en kritik dönemlerinden biri olarak, çocukların fiziksel, ruhsal, zihinsel olarak sağlıklı büyüme ve gelişmesinde çok önemli bir dönemdir.

Bunu sağlamanın yolu, etkin, erişilebilir ve parasız okul öncesi eğitim olanaklarından tüm çocuklarımızın yararlanmasıdır. Bu nedenle devlet ihtiyacı karşılayacak sayıda kreşler açmalı, bu alana kamusal kaynak sağlamalıdır.


Ebeveynlerin (anne-baba) çocuklarının gelişimi konusunda hem toplumsal ve de hem yasal hak ve sorumluk sahibidirler. Bu hak ve sorumluluklarının gereğini yerine getirmenin yolu ebeveyn izni hakkının kullanılmasından geçer. Ebeveynler ve çocukları arasında sağlıklı bir ilişkinin kurulması öncelikle buna bağlıdır.

Ebeveyn İzni Nedir?

Ebeveyn İzni, belirli bir yaşa gelinceye dek, ortak sorumluluklarında olan çocukların bakımı için, her iki ebeveyne de (anne-baba) belirli bir süre için izin verilmesidir.

Ebeveyn izni, çocuğun gelişimini öngördüğü ve bu açıdan kadının ve erkeğin eşit katkısını gerektirdiği için doğum izninden farklıdır.

Ebeveyn izni, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması, çalışan ebeveynlerin ve özellikle ev-içi emekleri nedeniyle iki kat yükün altında kalan kadınların iş ve aile yaşamları arasında denge kurabilmeleri, çalışan kadınların çocuk sahibi olma nedeniyle uzun süre iş yaşamından ayrı kalmalarını önlemesi ve babaların da çocuk bakımına ilişkin sorumlulukları paylaşmalarına olanak tanıması açısından önemlidir. 

Dünyada ebeveyn izni süresi ülkelere göre değişmekle birlikte üç ay ücretli izinden başlayıp üç yıl ücretsiz izne kadar çıkabilmektedir.


Tablo: Avrupa ülkelerinde annelik ve ebeveyn izni


Doğum İzni (hafta)
Ebeveyn izni (hafta)
İsveç
64
21
Finlandiya
52
112
Portekiz
24
104
İtalya
22
42
İngiltere
18
26
Yunanistan
16
26
İspanya
16
148
Fransa
16
146
Almanya
14
148
Türkiye
16
0


Kreş ve ebeveyn izni haklarımızın engellenmesi, başta Anayasa’nın 10. ve 49. maddeleri olmak üzere, ILO Sözleşmeleri ve CEDAW gibi uluslararası anlaşma ve sözleşmeleri hiçe sayan hukuka aykırı yaklaşımları beraberinde getirmektedir.

“Hak verilmez, alınır” ilkesinden hareketle, çocuk bakımının sadece kadınların sorumluluğu olmadığını; doğum ve çocuk bakımından kaynaklı kayıpların eşitlik ilkesine aykırı olduğunu ve çalışan ebeveynlerin çocuk bakım yükümlülüklerinin adil dağıtılması gerektiğini, vb. aile-iş yaşamını uzlaştırmaya yönelik taleplerimizi bu yüzden kadın-erkek tüm kamu emekçileri hep birlikte yükseltmeliyiz. Çünkü taleplerimiz ülkemizin ekonomik gerçeklerine uymayan talepler değildir; sorunlarımız bu ülkedeki diğer ekonomik, siyasi vb. sorunlardan daha az önem arz eden sorunlar değildir.

Bu yönde atılacak en önemli adımlardan biri, kreş ve ebeveyn hakkımıza yönelik bu düzenlemelerin kadın-erkek eşitliğinin sağlanmasına ve daha sağlıklı nesillerin yetiştirilmesine yönelik makro-ekonomik politikaların temel bir parçası olarak kabul edilmesi ve bu yöndeki düzenlemeler için bütçe paylarının arttırılmasıdır.




  • Kapatılan kreşler ihtiyaçlar göz önüne alınarak tekrar açılmalıdır. 0–6 yaş grubu çocuklar için en az 50 çalışanın bulunduğu işyerlerinde ve 50’den az çalışanın bulunduğu işyerleri için çalışma alanına yakın ortak bebek bakım üniteleri ve kreşler açılmalıdır.

  • Bu hizmet bütün çalışma alanlarında verilmeli ve kreşlerde yeterli sayıda uzman personel bulundurulmalıdır.  

  • Doğum izni sürelerinin bitiminden çocuğun ilköğretime başlayacağı süreye kadar geçen sürede ebeveynlerin (anne-baba) 6 ay dönüşümlü olarak kullanabilecekleri 2 yıl ücretli ebeveyn izin hakkı olmalıdır.

  • İzin kullandıkları için, ebeveynlerin sosyal ve özlük halklarında kayba uğramamalı ve işyeri ve çalışma koşullarında aleyhte veya rızaları olmadan değişiklik yapılmamalıdır.

  • Doğum sonrası, ebeveynlik izni süreci olan 2 yıla kadar kadınlar nöbet, vardiya, mesai gibi fazla çalışmaya tabii tutulmamalıdır. 

  • Yukarıdaki bütün haklar evlat edinme durumları ile evli-bekâr tüm çalışanlar için geçerliğini korumalıdır.

·         657 sayılı kanundaki 4/B ve 4/C’ye göre çalışanlar kadroya alınmalı ve kaldırılıncaya kadar yukarıda sözü edilen bu iyileştirmeler kendilerine yansıtılmalıdır.

Devamını Oku »

12 Ekim 2010 Salı

Ve Hayat Akıyor

Aze Çınar ilk kez bir düğüne gitti. Kırmızı elbisesiyle ilk kez uniseks olmayan bir elbise giymiş oldu. Saçları hariç, kız çocuğu kıvamına geldi ufaktan. Gerçi ne kadar düğüne gitti denebilir emin değilim. Yolda uyudu, vardık uyudu, bir ara uyanıp davula eşlik edercesine ellerini kaldırdı üç beş kez yukarı, sonra gene uyudu, babanneye giderken uyudu. 


Ve biz de bol bol süt sağıp, çıkmadan önce emzirip, yani gıda deposu hazırlayıp, kızımızı babanneye satıp 11 aydır ilk kez alkol almaya kaçtık. Kucağımda uyutup çıktığım ve sonrasında 23.00'e kadar her aradığımda hala uyuyor olduğu için, sonra uyanıp yemeğini yiyip tekrar uyuduğu için içimiz rahat bol bol eğlendik. Sonunda rakıyla hemhal olduk! Ayların verdiği özlemle hemencecik sarhoş oluruz herhalde diyorduk ama 4er kadeh rakı içmemize rağmen ne Savaş'ta ne bende tık yoktu. Savaş ne alaka diyecek olanlara; Savaş da benle birlikte rakı içmedi onca süre. 
20sini tanıyıp çok sevdiğimiz 25 kişilik bir grupla, bol oyunlu, bol halaylı, danslı, kahkahalı bir gece geçirdik. Bu kadar ayrılık anca böyle bir eğlenceyle kapanırdı öyle oldu. En ufak bir pürüz, can sıkıntısı yaşamadan eğlendik. Ara ara Aze Çınar'ın fotoğraflarına, videolarına baksak da "Mutlu bebek, mutlu anne babanın bebeğidir." diye birbirimize gaz verip devam ettik eğlenceye. 


Aze Çınar ertesi gün Ali dedesiyle tanıştı. Cuma günü de Kemal dedesiyle tanışacak. 
Kızçemizin genel keyfine gelince, boyumuz, kilomuz, sağlığımız fena değil. Huysuzluğu, huzursuzluğu ortalama bir bebek kadar. Bizi cinnet noktasına pek getirmedi sağolsun. Huzursuzlandığında, pc'den dinlemece ise Je veux ve Şino nino, eğer ben söylüyorsam  Menim nazlı yarim ve Gidenlerin Ardından ile sakinleşiyor. Bilumum Beşiktaş marşı, ağıt, Çav Bella ya da Avusturya İşçi Marşı gibi devrimci marş da yancı sakinleştiricilerimiz. Müzik seviyor kızımız. 


Ufak ufak eski kıyafetlerine sığmamaya başladı. Kucağımıza da... Son zamanlardaki en büyük eğlencem kahkaha atmaya çalışmasını izlemek. Ben ona bakıp güldüğümde önce gülümsüyor. "Kıha" gibi bir ses çıkarıp kahkaha atmaya çalışıyor. Olmayınca şöyle bir ciddileşiyor. Başlarda oyunu bitirdi sanıyordum ama meğer odaklanıyormuş zibidi kahkaha atmak için. Yine kıha gibi sesler çıkarıyor. Buna çabalarken tükürüğünü yutup öksürmeye başlıyor ve bu öksürüğü kahkaha sanıp, başardım diye gülmeye başlıyor :)) Elleri kolları iyice bilinçle kullanmaya başladı. Kucağımızdayken boynumuza, yüzümüze sürüyor ellerini. Altta kalan koluyla kolumuzu okşuyor. Bacağını omzuma atmaya falan çalışıyor. Kendisiyle birlikte ailedeki koala sayımız ikiye çıktı :)


Upuzun bir yazı yazıp, fotoğraf ekleyip göndere bastım ve yaptığım her şey kayboldu. Çok canım sıkıldı. Hatırlayabildiklerimi yeniden yazdım. Artık canımız sağolsun, napalım. 


Aze Hanım uyandı ve mızırdanıyor. Kendisinin yemek vakti. Bir dahaki yazıya kadar şimdilik bu kadar. 
Devamını Oku »

7 Ekim 2010 Perşembe

Aşı Günleri

Beni en çok hüzünlendiren şeyler, masum, güçsüz, kendi haklarını bile savunamayacak olanların halleridir. Mesela çocukların, hayvanların, akıl hastalarının... Avrupa Yakası'nı izlerken Gafur her sahne aldığında değil gülmek gözlerim dolardı benim mesela. Ya da bir bebeği manasızca gözlerini tavana dikip bakması. Bebeğin ne kadar sıkıcı, atıl, müdahale edemediği bir hayat yaşadığı düşüncesi de pek hüzünlendiriyor beni. Yani işte bu verdiğim örneklerdeki kadar uç şeyler bile beni bir kötü yaparken, ben kızımın aşı zamanlarında bir miktar kahroluyorum. 


Dün 3 aşı birden yaptılar. Bir omuzdan, iki bacaklardan. Omuzdan yaparlarken elini tuttum. Gözlerini dikip "Niye buna izin veriyorsun?" der gibi baktı içli içli ağlarken. "Şimdi geçecek tatlım, İlerde hasta olmayasın diye güzelim..." derken bitti omuz aşısı. Tam sakinledi, cart bacağına geçirdiler iğneyi. Çığlığı bastı. Bu seferki bakışı çok daha fenaydı. "Bir değil hem de iki kez haaaa, alçak kadın." der gibiydi bu kez de. Bu sefer ben de ağlamaya başladım. Savaş "Dur ben geçeyim yanına, ben tutayım elini" dedi ama izin veremezdim yarıda bırakıp, kaçmaya, belki daha da panik olmasına. 3. de "Allah sizi kahretsin" diyor olacak ki içinden, kahretti valla beni. Balık hafızalı oldukları için bebek milleti, on dakika sonra olanları ve bana kızgınlığını unutmuş, kafasını slingin içinde omzuma koymuş uykuya geçiyordu. Bu sefer de bu balık hafızalıklarına üzüldüm. Çok yazık bu bebek insanlara çok. 
Devamını Oku »

5 Ekim 2010 Salı

Aze Çınar'ın 2. ayına dair kısa kısa


Bunları kısa kısa yazayım ki unutmayalım ilerde;
  • Bilinçli gülüyor, kendince kahkaha atıyor!
  • Emziğini yarıya kadar serbest bırakıp, hoop geri çekebiliyor
  • Gözleriyle takip edebiliyor
  • Bilinçli sesler çıkarıyor

  • Bilinçli olarak el tutuyor, biberonu çekiyor, biberona yanaşan eli itiyor! Biberonu kendi tutabiliyor. Biraz obur.
  • Kafasını yukarıda tutuyor
  • Savaş'la beni tanıyor.
  • Şarkıları ayırt ediyor.
  • Yeni girdiği yerleri ayırt ediyor, dikkatle izliyor.
  • Tüm yumruğunu ağzına sokuyor. Oranın tadından sıkılınca bileğini yalıyor. Feci tükürük salgılıyor.
  • Farklı şekillerde ağlıyor. Çağırmak için ayrı, oyun için ayrı, yemek için ayrı.
Devamını Oku »

Aze Çınar'ın bir tanecik teyzesi

biz bu arkadaşla zamanında kekelik diye bir müessese icat ettik ve paylaşmaya başladık. iyi ki yapmışız. hayatımın en değerli şeylerinden biri kendisi. hele ki şu doğurduğum andan itibaren herkeslerden çok dünyamı güzelleştirdi. doğum öncesi süre tuttu, elimi tuttu, doğumda bulundu, gel dedim geldi. kendisine bir şey sormadan akıl vermeye, bilmişlik yapmaya kalkmadı. soru sorduğumda en doğrusunu bulup çözmeye çalıştı. hasta oldum bana baktı, hasta oldum aze çınar'a baktı. ben uyurken yemek yaptı, dert yandım, dedikodu yaptım dinledi. geyik yaptı, moral verdi. gelecek güzel günlerden bahsetti...

her an, her istediğimde yanımda olacağını bildiğim, kendimi ve kızımı gözü kapalı emanet edebileceğim, benim canım kekem Gökay seni çoooooooooooooook seviyorum lan.
Devamını Oku »

4 Ekim 2010 Pazartesi

Anne olunca anlarsın...




Anne insanları, üzerimize aşırı düştüklerinde, istedikleri her şeyi emir eri gibi yapmamızı beklediklerinde, bize tahayyül ettikleri geleceği dikte ettiklerinde, tüm hayatımızı belirlemeye çalıştıklarında biz itiraz edince verilen tepkileridir bu: Anne olunca anlarsın! Neyi anlamamızı bekliyorlar? Hayatlarımıza müdahale etmelerinin hakları olduğunu! Bize aslında istedikleri her şeyi yapmaları gerekirken bizim itiraz ederek öküzlük ettiğimizi. Bunu da ancak anne olunca anlayabileceğimizi söylüyorlar.

Anne oldum anladım, anlatmak istiyorum;

Bir kere anlamak hak vermeyi getirmiyor. Bu söz söylenirken kastedilen aslında “anne olunca bana hak vereceksin.” olduğu için, önce onu söyleyeyim. Benim anladığım onların anlamadığı ise şu: Hadise annelik gibi hayali, kutsal bir müessese değil, emek ve mülkiyetin yaşattıkları. Mülkün olan neye o kadar emek harcarsan, onda da o kadar hak iddia edersin. Tek fark, mülkün olan hiçbir şeyi karnında taşıyamazsın. Karnının içinde aylarca özenerek taşıdığın, hasar gelmesin diye uğraştığın, kimi zaman onun için kendini kısıtlayıp, isteklerini engellediğin bir şey elbette dünyadaki diğer kişilerden daha değerli oluyor. Doğduktan sonra kimseye değil sana o kadar muhtaç olan bir canlıyla kurduğun ilişki (eğer vicdanın varsa) elbette daha başka oluyor. Elbette o ihtiyaçlarını an be an karşılıyorsun.Yine kimi zaman kendinden taviz vererek. Dolayısıyla büyüyüp de senin istediğin dışında bir şey yaptığında ilk söylenen şey “sütüm sana haram olsun.” oluyor. Zira kurulan ilişki karşılıklılık ilişkisi. Ben sana çile çekerek süt verdiysem, seni taşıdıysam, sen de bugün benim istediğim gibi olmak zorundasın! Benim dediğimi yapmak zorundasın.” Yok ya? Böyle çıkarcı bir ilişki daha var mı? Karşılığı için mi doyurdun beni, o yüzden mi baktın? “Anne olunca anlarsın!”

Ve bir de mülk mevzusu işte, o bebeğin üzerinde kimse hak iddia edemez senden başka. O senin. Oh, hele ki Türkiye gibi bir ülkede, kadın olduğun için ikinci sınıf vatandaş sayılmışsın hep, bir tarafın hep ezik olmuş. Tamamen sana ait bir şeyin neredeyse hiç olmamış, ilişkilerinde hep bir korku var olmuş... Şimdi tammmameeen sana ait bir şeyin var. Al, yap, boz, yarat... İstediğin gibi şekillendir. Çünkü o SENİN. Yok ya? Oyuncak mı doğurdun kendine? Böyle bir hakkın yok. Senin çocuğun da olsa, kimse kimsenin değildir kardeşim!! “Anne olunca anlarsın...”

İddia ediyorum, bir kadına desen ki, “Karnındaki bu çocuğu doğur, sonra bize ver, garanti ediyoruz ki bu çocuğu yağla balla besleyeceğiz, dünyanın en iyi okullarında okutacağız, istediğ her şeyi sağlayacağız, dünyanın en mutlu kişisi yapacağız.” Vermez. “Hani en önemli şey onun sağlığı, mutluluydu?” Yok vermez. Çünkü onun olması onu kıymetli yapıyor. Ondan uzak olması onun kıymetini azaltır. Diyelim ki verdi. Onunlayken hissettiği değerde değildir artık. Bu yüzdendir ki annelerle babalar ayrıldığında çocuk kimde kaldıysa diğeri için daha değeri azdır artık. Bu yüzdendir ki bebek doğduğunda çıldıran babalar, boşandıktan sonra haftada bir, ayda bir görmekle yetinirler. Bu yüzdendir ki bir sonraki evliliklerinden olan çocukları daha değerlidir. Geride kalan onun değildir artık çünkü. Ve biz bizim olana veririz en çok değeri.

Bebeğim doğalı iki ay oldu. Şimdi biri gelip dese ki; “hastanede çocuklar karışmış, alın bu sizin, sizdekini bize vereceksiniz...” ölürüm herhalde. Kafayı yerim. Şu an içeride uyuyan minik dostumla öyle bir ilişki kurduk ki, öyle emek harcadım ve her saniyesiyle öyle ilişki kurdum ki, benim kanımdan olup olmaması değil, o emek ve paylaşım onu o kadar değerli kıldı ki, mühim olanın, “kutsal” olanın kan bağı ve “anne”lik olmadığı apaçık ortada benim için.

Anne oldum anladım ama hak vermiyorum size ey anneler; Kendi tercihimle doğurduğum çocuğuma, ne emek harcamış olursam olayım, Ona ne kadar düşkün olursam olayım, o bir birey ve hayatı dilediği gibi yaşar. Ben hayata bir kukla, bir oyuncak getirmedim. Dolayısıyla anne oldum sizi anlıyorum ama hala her bireyin kendi dilediği gibi yaşaması gerekliliğini savunuyorum.

Bunu anlamayan ve yıllar da geçse anlamayacak olanların çocuklarına da “allah kurtarsın.” diyorum ne diyeyim.
Devamını Oku »

30 Eylül 2010 Perşembe

Sling sen bizim herşeyimizsin!!




İlk nasıl keşfettim hatırlamıyorum ama muhtemelen blogcuannenin sitesinde gördüm. Önceleri çok emin olamadım bebekler içinde rahat mı, omurga gelişimini nasıl etkiler ama hakkında okudukça bebeğe ne kadar iyi geldiğini, anne kucağında hissiyatıyla bebeği rahatlattığını, gaz ağrısına iyi geldiğini, kangurular bebeğin tüm ağırlığını kalçaya yükleyip ilerisi için rahatsızlık oluşturabilecekken slinglerde böyle bir sorun olmadığını öğrendim. Önce ring sling adındaki şu fotoğrafta görülen kırmızı çeşidini aldık.

Sonra ise wrap sling adındaki şu yeşilini. Ring slingi daha çok yenidoğanlarda önerirlerken, wrap sling daha ilerki yaşlar için daha çok tercih ediliyormuş. O kadar rahat ki bunları kullanması anlatamam. Bebeğinizi kendinize en yakın şekilde taşırken bir yandan da iki elinizi birden kullanabiliyorsunuz. Ağırlık da çok dengeli dağıldığından omuz, bel ağrısı yaşanmıyor öyle kucakta taşır gibi.  Biz çok rahat ediyoruz size de tavsiye ederiz.

Daha detaylı bilgi için; http://blogcuanne.com/2010/08/17/ooo-piti-piti-hangi-sling-daha-iyi/
Devamını Oku »

28 Eylül 2010 Salı

Emzirmek ya da emzirememek bütün mesele bu değilmiş...

Hayatta neyi çok istesem, dünyanın en kolay işi bile olsa bin türlü zorluk çıkar benim karşıma genelde. Emzirme de böyle oldu. Taa yıllar öncesinde, bebek sahibi olmak gündemimde yokken bile, yıllardır bana zulüm olmuş göğüslerimi küçültmememdeki tek sebep, “yarın bir gün çocuk sahibi olmak istersem, anne sütü içmesi lazım, emmesi lazım, o yüzden sabret dokunma” diye düşünmemken, “6 ay değil en az bir, bir buçuk yıl emzirmek lazım” diye düşünürken, bu kadar önemsediğim bir şeyken, anca bu kadar burnumdan gelebilirdi bu emzirme olayı.

Aze Çınar ilk doğduğu andan itibaren başladı em-eme-me çilemiz. Meme büyük, bebek küçük bir türlü başedip ememedi. Hemşireler bile bir süre sonra pes ettiler. (Kilosu 3320 idi) Eve çıktığımızda, Ayşen şu silikon uçtan getirdi. Onunla emzirmeye başladım. Ama ona rağmen nasıl bir acı, nasıl bir acı anlatamam. Aralarda onsuz emzirmeyi deniyorum, arada bebeğin meme ucunu tutabildiği zamanlardaki acı ise çok daha fena. Bir süre sonra sütü şu pompayla sağıp (çok can yakıyor, şimdi olsa ondan almam) kaşıkla vermeye başladık. Sanmayın ki sağmaya başlayınca acı bitmiş olsun. Yok, o da gayet hallice acıtıyor insanın canını. Sağıyoruz, sonra bir saat süren tek tek kaşıkla verme süreci başlıyor. Haliyle Aze Çınar'ın her öğünü ayrı zorluk oluyor. Hem onun için hem bizim için... Kilosu 3510 oldu 1. ay dolduğunda.

Sonra böyle devam edersek memeyi çok zorlamayacak, kaşığı tercih edecek diye kaşığı kestik. Silikon Uç ile sürekli emzirmeye başladım. Ama o kadar gerilimli ve zordu ki anlatamam. Savaş her “Acıktı galiba.” dediğinde acayip öfkeleniyordum ona. Çünkü bu söylediği bana “Hadi işkencene başla.” demekti o an benim için. Mümkün mertebe emzirme aralarını açmaya çalışsam da vaktini çok da geçirmeden, ağlaya ağlaya (mecazen değil, cidden), dudaklarımı ısırıp yara yapa yapa, memeler kanaya kanaya emziriyordum. Bir yandan da küfrediyordum “Niye ben?” diye. Sonra öğrendim ki annelerin yüzde 80-90'ına yakını yaşıyordu bunları. Kimisininki 3 gün kimisininki 3 ay sürüyordu ama tamamına yakını yaşıyordu. Emziren anneler mail grubunda anlatılanlardan öğrendim. Anne olan ama daha önce hiç bunları konuşmadığımız kadınlardan öğrendim ve bir kez daha lanet ettim kadınların yaşadığı doğum-hamilelik-cinsellik gibi emzirmenin de yalan yanlış, eksik bilgilerle bilincimize eklenmiş oluşuna.Bİr kişi de söyleseydi be arkadaş "Hazırla kendini, emzirmek zor bir süreç. Ne bileyim krem falan sür" deseydi. Yemin ediyorum ki böyle bir emzirme sürecini yaşamaktansa on kez doğurmayı tercih ederim!

Sonra silikon ucu da bırakmanın vakti geldi. Hem sağlıklı değildi hem de bebek yeterince çok ve hızlı içemiyordu onunla. Bıraktım. Acı derecem 5 katına çıktı. 1,5 yıl emzireyim diyen ben “6 ayın dolmasına ne çok var allahım” diye gün sayar hale geldim. Ve sonra geçtiğimiz çarşamba (22 Eylül) günü doktora gittik kontrole. Kızımın kilosu 3240 çıktı!! Değil kilo almak, öyle vermişti ki doğum kilosunun bile altına düşmüştü kızımın kilosu. Biz sürekli görmekten herhalde hiç farketmemişiz. Zayıf olduğunu görüyorduk tabi ama boyu 54 cm olduğundan boyu hızlı uzuyor, o yüzden kilosunu göstermiyor herhalde diyorduk. Şok olduk. Günlerdir çocuğumuzu aç bırakıyor olduğumuz gerçeği bizi mahfetti. Doktor mama dedi. Artık itiraz edemedik. Eve gidince bir kez daha direndim. Mama vermeden, hem sağıp hem emzirmeye kastım. Olmadı. Hem canım çok acıdı hem de sütüm çok azalmıştı.

1 günlük direnişin ardından perşembe günü mamaya başladık. Çocuk o kadar aç kalmış ki, delirmiş gibi yedi. O halini görüp de ağlamamak mümkün değildi. Mama + Anne sütü şeklinde oluştu beslenmesi. Perşembe 15.00'den Cumartesi 09.00'a kadar geçen sürede, yani 42 saatte tam 240 gr. Alarak 3480 gr. Oldu Aze Çınar. Cumartesi yapılan tahlillerde mikrop çıktı kakasından. Daha kilosuna sevinemeden bu sefer buna üzüldük. O gece hem ben hem Aze halsiz, ağrılı ve ateşliydik. Buna rağmen Pazartesi yani dün kontrole gittiğimizde yine bir 260 gr aldı ve 3780 oldu. Yarın yine kaka tahlili yapılacak. Umuyoruz ki kullandığı ilaç işe yaramış ve iyileşmiş olsun.

Bu arada mama vermeye başladıktan sonra ben emzirmeyi bıraktım, direk sağıp veriyordum. Emzirme gerilimim olmadığından kızımla resmen sıfırdan ilişki kurdum. Onca gün içinde kızıma her baktığımda öncelikli hissiyatım “allahım her an acıkıp, canımı yakabilir.” gerilimi olduğundan neredeyse hiç o yoğun sevgi ve mutluluk halini yaşayamamışım. Geçtiğimiz perşembeden beri resmen insana döndüm. Bayrammış gibi geçiriyorum kızımla geçirdiğim anları. Hal böyle olunca, moralim düzelince o azalmış sütüm iki katına çıktı. Böylece kızımı minimum mama, maksimum anne sütü ile beslemeye başlamış olduk.

Ama bebek emmeyince yakında sütün sağmama rağmen azalma ihtimali, bebekler için emzirmenin sadece doyma değil duygusal yanının da olması gibi durumlar emzirmediğim için beni rahatsız etmeye devam ediyordu. Öte yandan Birkaç gündür memeler minimum acıyla o kadar rahat etmişti ki, yeniden o acıları yaşamayı düşünmek bile tüylerimi diken diken ediyordu. Erteleye erteleye bugüne geldik. Bu sabah artık nolursa olsun emzirmem lazım diyerek aldım Aze'yi kucağıma. Çocuğum 10 dakika uğraşıp debelense, dirense de bir türlü başaramadı emmeyi. Biberonun kolaylığına da alıştığından 2-3 çekmede beceremeyince sinirlenip ağlamaya başladı. 10 dakikanın sonunda daha fazla dayanamadım ağlamasına ve bıraktım. Bir sonraki öğününde tekrar denedim. Bu sefer başardı!! Daha da güzeli, canım o kadar az acıdı ki... Nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Şimdi iki öğündür sorunsuz meme emip, üzerine mama yiyor bizim kaşık suratlı minik fare. Emmeyi iyice oturtup, kiosunu da toparlarsa belki mamayı kesip sırf memeyle bile devam edebiliriz.

Son söz olarak diyeceğim o ki; Evet anne sütü, evet emzirmek ama bizimki gibi durumlarda neredeyse çocuğun fiziksel, annenin ruhsal sağlığını tehlikeye atmak, verilen mamadan daha zararlı değil de ne??? Biz bunu farkedemeden 50 gün karşılıklı çile çektik. Her şeyin fanatizmi zararmış kardeş :p
Tüm bu süreçte hep “Geçecek” diyen emziren-anneler google mail grubuna ve sakinliğiyle, sakinleştirişi ve her an yanımızda oluşuyla bizim delirmemizi engelleyen Doktor Erdem Gönüllü'ye çok çok teşekkür ederiz.
Oh be.

Devamını Oku »

16 Eylül 2010 Perşembe

Mucizeye Alışmak

İnsan evladının her şeye kolaycacık alışmasına alışmıştım ama mucizelere de bu kadar kolay alışılacağını düşünmezdim. Daha bir yıl geçmedi içimde bir insanın varlığının şokunu yaşadığımdan bu yana. İçimde bir sırt, bir kol, iki göz oluşması, içimde iki kalbin birden atması çok acayip şeylerdi. Ama hayat hızlı akışıyla bu şokları sindirmeye izin vermeden “kanıksatıverdi” hemen. Yine hamileyken, çevremdeki anne kadınlara ve çocuklarına şaşkınlıkla bakardım; “Ulan nasıl sakin bu kadınlar böyle, nasıl normal normal bakıyorlar çocuklarına? İçlerinden çıktı o insanlar ayol, ben annemin içinden çıktım, ne kadar normal karşılıyorlar, nasıl normal karşılanabiliyor, aloooo dünya çok çılgın bir yer olm!!!!” fikriyatı içindeyken, benim içimdeki çıktığında bunu normalize etmem iki günü bulmadı. Hani “benimmmmm” çocuğum oluşu ile bir farklılığı hissediliyor elbette de daha iki ay önce benim karnımı tekmeleyen canlı olduğu şoku çoktan unutuldu. Çünkü dedim ya demin de hayat pek hızlı akıyor. O şoku yaşayıp sindirmeye zaman yok. Karnının doyması, boşaltımını iyi yapması, temizliği, sağlığı, uykusu gibi konuların düşünülmesi gerekiyor. Tüm bunlar düşünülürken gündelik hayatın sürmesi gerekiyor. Kişinin kendini dinlendirmesi gerekiyor...

Bazı bazı, kucağımda sallarken ve o bana dikkatli dikkatli bakıp, parmağımı sımsıkı yakalamışken hatırıma geliyor karnımdayken onunla konuşmalarım. Gözlerim yaşarıyor. Nasıl o zamanki mucizeye, doğum ve karşıma gelmesi mucizesine alıştıysam, bundan sonraki her gün de normalleşecek gitgide ve işte koca dünyanın sıradanlaşmasının bir parçası oluverdik gitti... Çok süper şeyler oluyor bu hayatta ve de olabilir daha fazlası, iş ki biz beyinlerimizi zapteden sıradanlığımızı yıkalım.

Benim minik farem, sen koca bir mucizesin ve umarım ben bunu hiç unutmam.  
Devamını Oku »

14 Eylül 2010 Salı

Kırkımız Çıktıııı!




Doğduk da kırkımız bile çıktı biz hala bir yazı bile yazamadık çocuklu olmak, anne olmak üzerine. Çok yoğunluktan ve yorgunluktan mı derseniz, aslında değil. İlk zamanlardaki panik, tecrübesizlik ve gelen giden yoğunluğunu atlattıktan sonra bir rutin oturttuk ve çok çok yoğun falan da değiliz. Ama şöyle bir şey oluyor; hiçbir şey yapacak isteğim olmuyor. Ana kucağında yanımda uyuduğunda bol bol onu izliyorum, beşiğine koymuşsam boş boş televizyon izlemek istiyorum. Bilgisayar başına gelmek bile zor bir mesele haline geliyor.

Neyse gelelim geçen kırk günün özetine; Hastaneden çıktık, eve geldik. Baya bir süre gelen giden, zaten evde kalan ev çok kalabalıktı. Yeni doğmuş evde kalabalık pek yorgunluk yaratabiliyor. Hele ki gelenlerden, sorulmamasına rağmen sürekli akıl verenler çok olunca. Emzirme ile ilgili sıkıntı yaşadık. Hala da tam çözdük sayılmaz aslında. Hatta şöyle söyleyebilirim; doğurmak kesinlikle emzirmekten daha kolay. Bu ayrı yazı konusu... Evet hal böyle olunca yorumlar gırla haliyle; “Aç bu çocuk...”, “Mamaya mı başlasanız?”, “Kaşıkla yedirin anne sütünü”, “Biberonla yedirin”... Memelerin kamusallaşması ve her gelenin siz emzirirken gelip dibinizde emzirme hadisesini izlemeyi kendinde hak görmesi ise ayrı mevzu. Gelip gelemeyeceğini sorarak gelen yakın arkadaşları tenzih ederim... Neyse, emmesi, giyinmesi, yediği, içtiği, yattığı bu kadar çok kişiye dert olunca stres de epeyce oluyor haliyle. E bir de lohusalık diye bir halt var tabi. Hormonlar feci çıldırıyor. Hamileliğin kat be kat fazlası. Ağlama krizleri, deli sinirlenmeler... Umuyoruz ki en azından bu kısım bitti artık.

Bunun dışında annelik-babalık işi Ayşen ve Erdem'in te baştan dediği gibi tamamen pratik ve alışma işiymiş. İlk başlarda “aha şimdi boğacağım kızı” derken tişört giydirirken, şimdi saniyede tak tak giydirip çıkarılabiliyorum, banyo yaptırırken panik olmaca bitti. Geceleri uykudan uyanma, acayip zamanlarda yeniden uykuya dalma kolaylaştı. Gaz çıkarma, alt değiştirme çocuk oyuncağı gibi oldu. Ama sanırım ne kadar zaman geçerse geçsin, sebepsiz yere ağladığında oluşan panik hali hiç bitmeyecek. Kemal Sunal filmleri gibi; Aze Çınar ağlıyor, sonra biz oturup ağlıyoruz.

Doktor kontrolleri için evden çıktık, 2-3 kere Metrocity'e gittik, Babayı iş yerinde ziyaret ettik, Bir kez de Erdem, Ayşen, Nisan ve Güney'i ziyaret ettik. Şunca süreçte eskilerin söylediği manasız gözüken pek çok şeyin bir alt yapısı olduğunu bizzat görsek de kırkını beklemeden epey gezdik. Yoksa delirebilirdik, Savo'yu da delirtebilirdik. Sling diye bir taşıma aracı keşfettik. Bir rahat ettik bir rahat ettik o kadar olur. Çanta gibi taşıdık kızımızı. 

Annem, Aylin, Gökay, Neşe, Gökşen, Aylin geceleri yanımızda oldular değişik vakitlerde, Geriye kalanlarda Savaş bolca izin alıp evdeydi. Genelde çektirdik yanımızdakilere, Aze Çınar'ı sevdirip Derya'nın kaprislerini affettirmeyi denedik.

Çok yedik, hiç kilo almadık. Emzirmek hakkaten çok kalori yakıyormuş sevinerek gözlemledik. Çok güldük, çok ağladık. Birbirimize alıştık. Anne Derya ile Baba Savaş birbirlerine alıştı. Bebek her uyuduğunda anne olmayan Derya ile Baba olmayan Savaş çıktı gizlendikleri yerlerden. İki hali sentezleyip, eski hallerini unutmadan, yeni özelliklere alışmayı denedik, umduk, deniyoruz.

Aze Çınar'ı izlemeyi dünyanın en eğlenceli işlerinden biri bildik. Elleri, kolları, burnu, gözleri, oynattığı her yeri, yapmaya başladığı her yeni şey, bizi tanımaya başlaması, emmek için ortalığı ayağa kaldırması, elleriyle parmaklarımızı sıkıca kavraması, gülümsemesi dünyanın en eğlenceli ve şahane şeyleri oldular.

Kendi kendimize söz vermiştik kör olmuş anne baba algısıyla “bizim çocuk çok güzel, çok zeki” sayıklamalarına girişmeyeceğiz kimseye diye. Sözümüzü tutup yalnızken fısıldıyoruz birbirimize. Nazara pek inandık, ne zaman "şu da şöyle" desek, o şeyin hemen bozulduğunu gördük. Dolayısıyla pek bir öz anlatıyoruz artık her şeyi. Maşallah en çok kullanılan kelimemiz oldu. 

Pek şeker bir ev arkadaşımız oldu. Yeni kankamız. Şimdiye kadarki arkadaşlarımız içinde en eğlencelisi ne yalan söyleyelim. En şekeri. Şu ana kadar iyi anlaşıyoruz. Bakalım kiraya ne zaman ortak olacak....  

Devamını Oku »

8 Eylül 2010 Çarşamba

Eski bir Hamileden Yeni Hamileye Tüyolar...

Eski bir Hamileden Yeni Hamileye Tüyolar...

  • Bol bol su için. Mümkünse en başından itibaren. Minimumda kilo alıp, ödem, varis hiçbirini yaşamadıysam en birinci sebebi günde en az 3-4 litre su içmemdi herhalde.
  • Mümkün mertebe çok okuyun. Hamileliğin aşamaları, doğum, diğer hamilelerin blogları... ne kadar çok şey bilirseniz o kadar iyi, güvende hissedersiniz kendinizi.
  • Tatlı seviyorsanız, ilk tercihinizin dondurma olmasına kasın. En az zararlı ve hatta kısmen faydalı tatlı.
  • Hamilelik boyunca mutlaka almanız gereken besinleri sevmiyorsanız, eş değerlerini bulun. Mesela; süt sevmiyorsanız meyveli, nesquikli süt, balık sevmiyorsanız, ceviz, semizotu gibi omega içeren muadillerini tüketin.
  • Şu emzirme için önerilen koltuklar sadece emzirme için değil, hamileliğin son günlerinde, rahat birkaç saat oturabilmek için de şahaneymiş. Öyle çok pahalısına da hacet yok. İkea'nınkiler gayet iş görüyor.
  • Herkesin hamileliğinin kendine has olduğunu, sizin herkesten “başka hamile” olduğunuzu sakın unutmayın. Başka bir hamilenin, gücü, kilosu, sağlığı, bebeğin kilosu, boyu vs hiçbir şeyle kendinizi ve bebeğinizi kıyaslamayın. Benzer şeyleri benzer zamanlarda yaşamayı beklemeyin.
  • Hamileliğin ilk anları birden çocuk sevgisiyle dolup taşmıyorsanız paniğe kapılmayın. Yalan o anlatılanlar, makul bir zaman gerekiyor her yeni şeye alışmamız için makul bir zaman gerektiği gibi.
  • Spor yapın, özellikle kol çalışın. Doğumdan sonra o bebeği sürekli taşımak, sallamak, gaz çıkarmak için güçlü kollara ihtiyacınız olacak.
  • Sancılarınız başladığında hastaneye gitmek için acele etmeyin. Ne kadar erken giderseniz o kadar zor, stresli bir doğum yaşarsınız.
  • Fotoğraf makinası, kamerayı unutmayın. Doğuma girecek olan eşiniz/arkadaşınıza yüz kere tekrar edin her anı çekmesini. O an unutmaya çok müsait bir an.
  • Blog yazın. Dert ettiğiniz bir çok şeyin yazdıktan sonra hafiflediğini göreceksiniz. Sizin gibi başkalarıyla tanışabileceksiniz. İnsan beyni çabuk unutuyor, yıllar sonra dönüp bakabileceğiniz, bugünleri hatırlayabileceğiniz bir günlük sahibi olmuş olacaksınız. Bebeğiniz büyüdüğünde ona süper bir hediye vermiş olacaksınız.
  • Hamileliğinizin son ayından itibaren göğüs uçlarınıza çatlak önleyici krem sürün. Yoksa çok çekersiniz emzirme esnasında. Yaşadım da söylüyorum. Krem önerim; Lansinoh.
  • Bebek alışverişi yaparken şu cafcaflı hastane çıkışlarına, bebek takımlarına kanmayın. 1 adet alın yeter. Çok kullanışsızlar. Onlar yerine bol bol çıtçıtlı badi ve uzun kollu tulumlardan alın. Uzun kollu ne alırsanız alın ellerinin istendiğinde eldiven olabilme özelliği taşımasına dikkat edin. Bebeler normal eldivenleri atıyorlar ellerinden.
    Mothercare'de 3 tanesini 56 liraya satıyorlar.
  • Doktorunuzu ve hastanenizi iyi seçin. Son pişmanlık fayda etmez.
  • Vallahi de billahi de normal doğum sezaryenden daha kolay.

Aklıma geldikçe eklerim ben daha.

Devamını Oku »

14 Ekim 2010 Perşembe

Çocuklar Kreşe Ebeveynler İşe!!

Bu konu yarın bir gün çocuk sahibi olmayı düşünen herkesi ilgilendirdiği gibi, çocuk sahibi olmayan, olmayacak olanların da toplumsal duyarlılık adına sahip çıkması gereken  bir konu. Ebeveynlere bebekleri belli bir yaşa kadar izin verilmeli, çalışmaya başladıklarındaysa iş yerlerinde kreş zorunlu olmalı. Hele ki yeni doğmuş bebekleri en az 6 ay sadece anne sütüyle beslemeli diyorsa doktorlar, anneler ennnn az 6 ay izinli olmalılar.  


KESK'in konuyla ilgili kampanyasının açıklaması şöyle; 



Tüm yurttaşların nitelikli, erişilebilir ve parasız kamu hizmetleri alma hakkını savunmak KESK olarak yıllardır yürüttüğümüz emek ve demokrasi mücadelesinin temel ilkelerinden biridir.

Bu hakkın gerçekleşmesi, yurttaşların nitelikli kamu hizmetlerinden yararlanabilmesinin yolu öncelikle emekçilerin çağdaş ve evrensel çalışma koşullarında çalışması ve bununla tutarlı özlük haklarına sahip olmasından geçmektedir.

Devletin emekçilerin temel haklarından biri olan kreş ve ebeveyn izni konusundaki yükümlülüğünü ihmal etmesi nedeniyle yıllardır çalışan ebeveynler (anne-baba) çocuk bakımı konusunda bireysel ve külfetli çözüm yollarına başvurmak zorunda kalmaktadırlar.

Çocuk bakımı konusunda emekçiler ya yakınlarından destek almaya ya sınırlı bütçelerinden kaynak ayırarak ücretli bakıcı, özel kreş vb. yöntemlere başvurmaya ya da kadınların çalışma yaşamını terk ederek çocuk bakımına yoğunlaşması gibi yöntemlere başvurmaya zorlanmaktadır.

Devletin bu ihmali, sadece kadınların çalışma yaşamından kopmasına yol açmamakta, aynı zamanda çocuklarımızın daha sağlıklı ve nitelikli koşullarda yetiştirilmesini de engellemektedir.

Okul öncesi olarak adlandırdığımız 0-6 yaş dönemi büyüme ve gelişmenin en hızlı olduğu, yaşamın en kritik dönemlerinden biri olarak, çocukların fiziksel, ruhsal, zihinsel olarak sağlıklı büyüme ve gelişmesinde çok önemli bir dönemdir.

Bunu sağlamanın yolu, etkin, erişilebilir ve parasız okul öncesi eğitim olanaklarından tüm çocuklarımızın yararlanmasıdır. Bu nedenle devlet ihtiyacı karşılayacak sayıda kreşler açmalı, bu alana kamusal kaynak sağlamalıdır.


Ebeveynlerin (anne-baba) çocuklarının gelişimi konusunda hem toplumsal ve de hem yasal hak ve sorumluk sahibidirler. Bu hak ve sorumluluklarının gereğini yerine getirmenin yolu ebeveyn izni hakkının kullanılmasından geçer. Ebeveynler ve çocukları arasında sağlıklı bir ilişkinin kurulması öncelikle buna bağlıdır.

Ebeveyn İzni Nedir?

Ebeveyn İzni, belirli bir yaşa gelinceye dek, ortak sorumluluklarında olan çocukların bakımı için, her iki ebeveyne de (anne-baba) belirli bir süre için izin verilmesidir.

Ebeveyn izni, çocuğun gelişimini öngördüğü ve bu açıdan kadının ve erkeğin eşit katkısını gerektirdiği için doğum izninden farklıdır.

Ebeveyn izni, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması, çalışan ebeveynlerin ve özellikle ev-içi emekleri nedeniyle iki kat yükün altında kalan kadınların iş ve aile yaşamları arasında denge kurabilmeleri, çalışan kadınların çocuk sahibi olma nedeniyle uzun süre iş yaşamından ayrı kalmalarını önlemesi ve babaların da çocuk bakımına ilişkin sorumlulukları paylaşmalarına olanak tanıması açısından önemlidir. 

Dünyada ebeveyn izni süresi ülkelere göre değişmekle birlikte üç ay ücretli izinden başlayıp üç yıl ücretsiz izne kadar çıkabilmektedir.


Tablo: Avrupa ülkelerinde annelik ve ebeveyn izni


Doğum İzni (hafta)
Ebeveyn izni (hafta)
İsveç
64
21
Finlandiya
52
112
Portekiz
24
104
İtalya
22
42
İngiltere
18
26
Yunanistan
16
26
İspanya
16
148
Fransa
16
146
Almanya
14
148
Türkiye
16
0


Kreş ve ebeveyn izni haklarımızın engellenmesi, başta Anayasa’nın 10. ve 49. maddeleri olmak üzere, ILO Sözleşmeleri ve CEDAW gibi uluslararası anlaşma ve sözleşmeleri hiçe sayan hukuka aykırı yaklaşımları beraberinde getirmektedir.

“Hak verilmez, alınır” ilkesinden hareketle, çocuk bakımının sadece kadınların sorumluluğu olmadığını; doğum ve çocuk bakımından kaynaklı kayıpların eşitlik ilkesine aykırı olduğunu ve çalışan ebeveynlerin çocuk bakım yükümlülüklerinin adil dağıtılması gerektiğini, vb. aile-iş yaşamını uzlaştırmaya yönelik taleplerimizi bu yüzden kadın-erkek tüm kamu emekçileri hep birlikte yükseltmeliyiz. Çünkü taleplerimiz ülkemizin ekonomik gerçeklerine uymayan talepler değildir; sorunlarımız bu ülkedeki diğer ekonomik, siyasi vb. sorunlardan daha az önem arz eden sorunlar değildir.

Bu yönde atılacak en önemli adımlardan biri, kreş ve ebeveyn hakkımıza yönelik bu düzenlemelerin kadın-erkek eşitliğinin sağlanmasına ve daha sağlıklı nesillerin yetiştirilmesine yönelik makro-ekonomik politikaların temel bir parçası olarak kabul edilmesi ve bu yöndeki düzenlemeler için bütçe paylarının arttırılmasıdır.




  • Kapatılan kreşler ihtiyaçlar göz önüne alınarak tekrar açılmalıdır. 0–6 yaş grubu çocuklar için en az 50 çalışanın bulunduğu işyerlerinde ve 50’den az çalışanın bulunduğu işyerleri için çalışma alanına yakın ortak bebek bakım üniteleri ve kreşler açılmalıdır.

  • Bu hizmet bütün çalışma alanlarında verilmeli ve kreşlerde yeterli sayıda uzman personel bulundurulmalıdır.  

  • Doğum izni sürelerinin bitiminden çocuğun ilköğretime başlayacağı süreye kadar geçen sürede ebeveynlerin (anne-baba) 6 ay dönüşümlü olarak kullanabilecekleri 2 yıl ücretli ebeveyn izin hakkı olmalıdır.

  • İzin kullandıkları için, ebeveynlerin sosyal ve özlük halklarında kayba uğramamalı ve işyeri ve çalışma koşullarında aleyhte veya rızaları olmadan değişiklik yapılmamalıdır.

  • Doğum sonrası, ebeveynlik izni süreci olan 2 yıla kadar kadınlar nöbet, vardiya, mesai gibi fazla çalışmaya tabii tutulmamalıdır. 

  • Yukarıdaki bütün haklar evlat edinme durumları ile evli-bekâr tüm çalışanlar için geçerliğini korumalıdır.

·         657 sayılı kanundaki 4/B ve 4/C’ye göre çalışanlar kadroya alınmalı ve kaldırılıncaya kadar yukarıda sözü edilen bu iyileştirmeler kendilerine yansıtılmalıdır.

12 Ekim 2010 Salı

Ve Hayat Akıyor

Aze Çınar ilk kez bir düğüne gitti. Kırmızı elbisesiyle ilk kez uniseks olmayan bir elbise giymiş oldu. Saçları hariç, kız çocuğu kıvamına geldi ufaktan. Gerçi ne kadar düğüne gitti denebilir emin değilim. Yolda uyudu, vardık uyudu, bir ara uyanıp davula eşlik edercesine ellerini kaldırdı üç beş kez yukarı, sonra gene uyudu, babanneye giderken uyudu. 


Ve biz de bol bol süt sağıp, çıkmadan önce emzirip, yani gıda deposu hazırlayıp, kızımızı babanneye satıp 11 aydır ilk kez alkol almaya kaçtık. Kucağımda uyutup çıktığım ve sonrasında 23.00'e kadar her aradığımda hala uyuyor olduğu için, sonra uyanıp yemeğini yiyip tekrar uyuduğu için içimiz rahat bol bol eğlendik. Sonunda rakıyla hemhal olduk! Ayların verdiği özlemle hemencecik sarhoş oluruz herhalde diyorduk ama 4er kadeh rakı içmemize rağmen ne Savaş'ta ne bende tık yoktu. Savaş ne alaka diyecek olanlara; Savaş da benle birlikte rakı içmedi onca süre. 
20sini tanıyıp çok sevdiğimiz 25 kişilik bir grupla, bol oyunlu, bol halaylı, danslı, kahkahalı bir gece geçirdik. Bu kadar ayrılık anca böyle bir eğlenceyle kapanırdı öyle oldu. En ufak bir pürüz, can sıkıntısı yaşamadan eğlendik. Ara ara Aze Çınar'ın fotoğraflarına, videolarına baksak da "Mutlu bebek, mutlu anne babanın bebeğidir." diye birbirimize gaz verip devam ettik eğlenceye. 


Aze Çınar ertesi gün Ali dedesiyle tanıştı. Cuma günü de Kemal dedesiyle tanışacak. 
Kızçemizin genel keyfine gelince, boyumuz, kilomuz, sağlığımız fena değil. Huysuzluğu, huzursuzluğu ortalama bir bebek kadar. Bizi cinnet noktasına pek getirmedi sağolsun. Huzursuzlandığında, pc'den dinlemece ise Je veux ve Şino nino, eğer ben söylüyorsam  Menim nazlı yarim ve Gidenlerin Ardından ile sakinleşiyor. Bilumum Beşiktaş marşı, ağıt, Çav Bella ya da Avusturya İşçi Marşı gibi devrimci marş da yancı sakinleştiricilerimiz. Müzik seviyor kızımız. 


Ufak ufak eski kıyafetlerine sığmamaya başladı. Kucağımıza da... Son zamanlardaki en büyük eğlencem kahkaha atmaya çalışmasını izlemek. Ben ona bakıp güldüğümde önce gülümsüyor. "Kıha" gibi bir ses çıkarıp kahkaha atmaya çalışıyor. Olmayınca şöyle bir ciddileşiyor. Başlarda oyunu bitirdi sanıyordum ama meğer odaklanıyormuş zibidi kahkaha atmak için. Yine kıha gibi sesler çıkarıyor. Buna çabalarken tükürüğünü yutup öksürmeye başlıyor ve bu öksürüğü kahkaha sanıp, başardım diye gülmeye başlıyor :)) Elleri kolları iyice bilinçle kullanmaya başladı. Kucağımızdayken boynumuza, yüzümüze sürüyor ellerini. Altta kalan koluyla kolumuzu okşuyor. Bacağını omzuma atmaya falan çalışıyor. Kendisiyle birlikte ailedeki koala sayımız ikiye çıktı :)


Upuzun bir yazı yazıp, fotoğraf ekleyip göndere bastım ve yaptığım her şey kayboldu. Çok canım sıkıldı. Hatırlayabildiklerimi yeniden yazdım. Artık canımız sağolsun, napalım. 


Aze Hanım uyandı ve mızırdanıyor. Kendisinin yemek vakti. Bir dahaki yazıya kadar şimdilik bu kadar. 

7 Ekim 2010 Perşembe

Aşı Günleri

Beni en çok hüzünlendiren şeyler, masum, güçsüz, kendi haklarını bile savunamayacak olanların halleridir. Mesela çocukların, hayvanların, akıl hastalarının... Avrupa Yakası'nı izlerken Gafur her sahne aldığında değil gülmek gözlerim dolardı benim mesela. Ya da bir bebeği manasızca gözlerini tavana dikip bakması. Bebeğin ne kadar sıkıcı, atıl, müdahale edemediği bir hayat yaşadığı düşüncesi de pek hüzünlendiriyor beni. Yani işte bu verdiğim örneklerdeki kadar uç şeyler bile beni bir kötü yaparken, ben kızımın aşı zamanlarında bir miktar kahroluyorum. 


Dün 3 aşı birden yaptılar. Bir omuzdan, iki bacaklardan. Omuzdan yaparlarken elini tuttum. Gözlerini dikip "Niye buna izin veriyorsun?" der gibi baktı içli içli ağlarken. "Şimdi geçecek tatlım, İlerde hasta olmayasın diye güzelim..." derken bitti omuz aşısı. Tam sakinledi, cart bacağına geçirdiler iğneyi. Çığlığı bastı. Bu seferki bakışı çok daha fenaydı. "Bir değil hem de iki kez haaaa, alçak kadın." der gibiydi bu kez de. Bu sefer ben de ağlamaya başladım. Savaş "Dur ben geçeyim yanına, ben tutayım elini" dedi ama izin veremezdim yarıda bırakıp, kaçmaya, belki daha da panik olmasına. 3. de "Allah sizi kahretsin" diyor olacak ki içinden, kahretti valla beni. Balık hafızalı oldukları için bebek milleti, on dakika sonra olanları ve bana kızgınlığını unutmuş, kafasını slingin içinde omzuma koymuş uykuya geçiyordu. Bu sefer de bu balık hafızalıklarına üzüldüm. Çok yazık bu bebek insanlara çok. 

5 Ekim 2010 Salı

Aze Çınar'ın 2. ayına dair kısa kısa


Bunları kısa kısa yazayım ki unutmayalım ilerde;
  • Bilinçli gülüyor, kendince kahkaha atıyor!
  • Emziğini yarıya kadar serbest bırakıp, hoop geri çekebiliyor
  • Gözleriyle takip edebiliyor
  • Bilinçli sesler çıkarıyor

  • Bilinçli olarak el tutuyor, biberonu çekiyor, biberona yanaşan eli itiyor! Biberonu kendi tutabiliyor. Biraz obur.
  • Kafasını yukarıda tutuyor
  • Savaş'la beni tanıyor.
  • Şarkıları ayırt ediyor.
  • Yeni girdiği yerleri ayırt ediyor, dikkatle izliyor.
  • Tüm yumruğunu ağzına sokuyor. Oranın tadından sıkılınca bileğini yalıyor. Feci tükürük salgılıyor.
  • Farklı şekillerde ağlıyor. Çağırmak için ayrı, oyun için ayrı, yemek için ayrı.

Aze Çınar'ın bir tanecik teyzesi

biz bu arkadaşla zamanında kekelik diye bir müessese icat ettik ve paylaşmaya başladık. iyi ki yapmışız. hayatımın en değerli şeylerinden biri kendisi. hele ki şu doğurduğum andan itibaren herkeslerden çok dünyamı güzelleştirdi. doğum öncesi süre tuttu, elimi tuttu, doğumda bulundu, gel dedim geldi. kendisine bir şey sormadan akıl vermeye, bilmişlik yapmaya kalkmadı. soru sorduğumda en doğrusunu bulup çözmeye çalıştı. hasta oldum bana baktı, hasta oldum aze çınar'a baktı. ben uyurken yemek yaptı, dert yandım, dedikodu yaptım dinledi. geyik yaptı, moral verdi. gelecek güzel günlerden bahsetti...

her an, her istediğimde yanımda olacağını bildiğim, kendimi ve kızımı gözü kapalı emanet edebileceğim, benim canım kekem Gökay seni çoooooooooooooook seviyorum lan.

4 Ekim 2010 Pazartesi

Anne olunca anlarsın...




Anne insanları, üzerimize aşırı düştüklerinde, istedikleri her şeyi emir eri gibi yapmamızı beklediklerinde, bize tahayyül ettikleri geleceği dikte ettiklerinde, tüm hayatımızı belirlemeye çalıştıklarında biz itiraz edince verilen tepkileridir bu: Anne olunca anlarsın! Neyi anlamamızı bekliyorlar? Hayatlarımıza müdahale etmelerinin hakları olduğunu! Bize aslında istedikleri her şeyi yapmaları gerekirken bizim itiraz ederek öküzlük ettiğimizi. Bunu da ancak anne olunca anlayabileceğimizi söylüyorlar.

Anne oldum anladım, anlatmak istiyorum;

Bir kere anlamak hak vermeyi getirmiyor. Bu söz söylenirken kastedilen aslında “anne olunca bana hak vereceksin.” olduğu için, önce onu söyleyeyim. Benim anladığım onların anlamadığı ise şu: Hadise annelik gibi hayali, kutsal bir müessese değil, emek ve mülkiyetin yaşattıkları. Mülkün olan neye o kadar emek harcarsan, onda da o kadar hak iddia edersin. Tek fark, mülkün olan hiçbir şeyi karnında taşıyamazsın. Karnının içinde aylarca özenerek taşıdığın, hasar gelmesin diye uğraştığın, kimi zaman onun için kendini kısıtlayıp, isteklerini engellediğin bir şey elbette dünyadaki diğer kişilerden daha değerli oluyor. Doğduktan sonra kimseye değil sana o kadar muhtaç olan bir canlıyla kurduğun ilişki (eğer vicdanın varsa) elbette daha başka oluyor. Elbette o ihtiyaçlarını an be an karşılıyorsun.Yine kimi zaman kendinden taviz vererek. Dolayısıyla büyüyüp de senin istediğin dışında bir şey yaptığında ilk söylenen şey “sütüm sana haram olsun.” oluyor. Zira kurulan ilişki karşılıklılık ilişkisi. Ben sana çile çekerek süt verdiysem, seni taşıdıysam, sen de bugün benim istediğim gibi olmak zorundasın! Benim dediğimi yapmak zorundasın.” Yok ya? Böyle çıkarcı bir ilişki daha var mı? Karşılığı için mi doyurdun beni, o yüzden mi baktın? “Anne olunca anlarsın!”

Ve bir de mülk mevzusu işte, o bebeğin üzerinde kimse hak iddia edemez senden başka. O senin. Oh, hele ki Türkiye gibi bir ülkede, kadın olduğun için ikinci sınıf vatandaş sayılmışsın hep, bir tarafın hep ezik olmuş. Tamamen sana ait bir şeyin neredeyse hiç olmamış, ilişkilerinde hep bir korku var olmuş... Şimdi tammmameeen sana ait bir şeyin var. Al, yap, boz, yarat... İstediğin gibi şekillendir. Çünkü o SENİN. Yok ya? Oyuncak mı doğurdun kendine? Böyle bir hakkın yok. Senin çocuğun da olsa, kimse kimsenin değildir kardeşim!! “Anne olunca anlarsın...”

İddia ediyorum, bir kadına desen ki, “Karnındaki bu çocuğu doğur, sonra bize ver, garanti ediyoruz ki bu çocuğu yağla balla besleyeceğiz, dünyanın en iyi okullarında okutacağız, istediğ her şeyi sağlayacağız, dünyanın en mutlu kişisi yapacağız.” Vermez. “Hani en önemli şey onun sağlığı, mutluluydu?” Yok vermez. Çünkü onun olması onu kıymetli yapıyor. Ondan uzak olması onun kıymetini azaltır. Diyelim ki verdi. Onunlayken hissettiği değerde değildir artık. Bu yüzdendir ki annelerle babalar ayrıldığında çocuk kimde kaldıysa diğeri için daha değeri azdır artık. Bu yüzdendir ki bebek doğduğunda çıldıran babalar, boşandıktan sonra haftada bir, ayda bir görmekle yetinirler. Bu yüzdendir ki bir sonraki evliliklerinden olan çocukları daha değerlidir. Geride kalan onun değildir artık çünkü. Ve biz bizim olana veririz en çok değeri.

Bebeğim doğalı iki ay oldu. Şimdi biri gelip dese ki; “hastanede çocuklar karışmış, alın bu sizin, sizdekini bize vereceksiniz...” ölürüm herhalde. Kafayı yerim. Şu an içeride uyuyan minik dostumla öyle bir ilişki kurduk ki, öyle emek harcadım ve her saniyesiyle öyle ilişki kurdum ki, benim kanımdan olup olmaması değil, o emek ve paylaşım onu o kadar değerli kıldı ki, mühim olanın, “kutsal” olanın kan bağı ve “anne”lik olmadığı apaçık ortada benim için.

Anne oldum anladım ama hak vermiyorum size ey anneler; Kendi tercihimle doğurduğum çocuğuma, ne emek harcamış olursam olayım, Ona ne kadar düşkün olursam olayım, o bir birey ve hayatı dilediği gibi yaşar. Ben hayata bir kukla, bir oyuncak getirmedim. Dolayısıyla anne oldum sizi anlıyorum ama hala her bireyin kendi dilediği gibi yaşaması gerekliliğini savunuyorum.

Bunu anlamayan ve yıllar da geçse anlamayacak olanların çocuklarına da “allah kurtarsın.” diyorum ne diyeyim.

30 Eylül 2010 Perşembe

Sling sen bizim herşeyimizsin!!




İlk nasıl keşfettim hatırlamıyorum ama muhtemelen blogcuannenin sitesinde gördüm. Önceleri çok emin olamadım bebekler içinde rahat mı, omurga gelişimini nasıl etkiler ama hakkında okudukça bebeğe ne kadar iyi geldiğini, anne kucağında hissiyatıyla bebeği rahatlattığını, gaz ağrısına iyi geldiğini, kangurular bebeğin tüm ağırlığını kalçaya yükleyip ilerisi için rahatsızlık oluşturabilecekken slinglerde böyle bir sorun olmadığını öğrendim. Önce ring sling adındaki şu fotoğrafta görülen kırmızı çeşidini aldık.

Sonra ise wrap sling adındaki şu yeşilini. Ring slingi daha çok yenidoğanlarda önerirlerken, wrap sling daha ilerki yaşlar için daha çok tercih ediliyormuş. O kadar rahat ki bunları kullanması anlatamam. Bebeğinizi kendinize en yakın şekilde taşırken bir yandan da iki elinizi birden kullanabiliyorsunuz. Ağırlık da çok dengeli dağıldığından omuz, bel ağrısı yaşanmıyor öyle kucakta taşır gibi.  Biz çok rahat ediyoruz size de tavsiye ederiz.

Daha detaylı bilgi için; http://blogcuanne.com/2010/08/17/ooo-piti-piti-hangi-sling-daha-iyi/

28 Eylül 2010 Salı

Emzirmek ya da emzirememek bütün mesele bu değilmiş...

Hayatta neyi çok istesem, dünyanın en kolay işi bile olsa bin türlü zorluk çıkar benim karşıma genelde. Emzirme de böyle oldu. Taa yıllar öncesinde, bebek sahibi olmak gündemimde yokken bile, yıllardır bana zulüm olmuş göğüslerimi küçültmememdeki tek sebep, “yarın bir gün çocuk sahibi olmak istersem, anne sütü içmesi lazım, emmesi lazım, o yüzden sabret dokunma” diye düşünmemken, “6 ay değil en az bir, bir buçuk yıl emzirmek lazım” diye düşünürken, bu kadar önemsediğim bir şeyken, anca bu kadar burnumdan gelebilirdi bu emzirme olayı.

Aze Çınar ilk doğduğu andan itibaren başladı em-eme-me çilemiz. Meme büyük, bebek küçük bir türlü başedip ememedi. Hemşireler bile bir süre sonra pes ettiler. (Kilosu 3320 idi) Eve çıktığımızda, Ayşen şu silikon uçtan getirdi. Onunla emzirmeye başladım. Ama ona rağmen nasıl bir acı, nasıl bir acı anlatamam. Aralarda onsuz emzirmeyi deniyorum, arada bebeğin meme ucunu tutabildiği zamanlardaki acı ise çok daha fena. Bir süre sonra sütü şu pompayla sağıp (çok can yakıyor, şimdi olsa ondan almam) kaşıkla vermeye başladık. Sanmayın ki sağmaya başlayınca acı bitmiş olsun. Yok, o da gayet hallice acıtıyor insanın canını. Sağıyoruz, sonra bir saat süren tek tek kaşıkla verme süreci başlıyor. Haliyle Aze Çınar'ın her öğünü ayrı zorluk oluyor. Hem onun için hem bizim için... Kilosu 3510 oldu 1. ay dolduğunda.

Sonra böyle devam edersek memeyi çok zorlamayacak, kaşığı tercih edecek diye kaşığı kestik. Silikon Uç ile sürekli emzirmeye başladım. Ama o kadar gerilimli ve zordu ki anlatamam. Savaş her “Acıktı galiba.” dediğinde acayip öfkeleniyordum ona. Çünkü bu söylediği bana “Hadi işkencene başla.” demekti o an benim için. Mümkün mertebe emzirme aralarını açmaya çalışsam da vaktini çok da geçirmeden, ağlaya ağlaya (mecazen değil, cidden), dudaklarımı ısırıp yara yapa yapa, memeler kanaya kanaya emziriyordum. Bir yandan da küfrediyordum “Niye ben?” diye. Sonra öğrendim ki annelerin yüzde 80-90'ına yakını yaşıyordu bunları. Kimisininki 3 gün kimisininki 3 ay sürüyordu ama tamamına yakını yaşıyordu. Emziren anneler mail grubunda anlatılanlardan öğrendim. Anne olan ama daha önce hiç bunları konuşmadığımız kadınlardan öğrendim ve bir kez daha lanet ettim kadınların yaşadığı doğum-hamilelik-cinsellik gibi emzirmenin de yalan yanlış, eksik bilgilerle bilincimize eklenmiş oluşuna.Bİr kişi de söyleseydi be arkadaş "Hazırla kendini, emzirmek zor bir süreç. Ne bileyim krem falan sür" deseydi. Yemin ediyorum ki böyle bir emzirme sürecini yaşamaktansa on kez doğurmayı tercih ederim!

Sonra silikon ucu da bırakmanın vakti geldi. Hem sağlıklı değildi hem de bebek yeterince çok ve hızlı içemiyordu onunla. Bıraktım. Acı derecem 5 katına çıktı. 1,5 yıl emzireyim diyen ben “6 ayın dolmasına ne çok var allahım” diye gün sayar hale geldim. Ve sonra geçtiğimiz çarşamba (22 Eylül) günü doktora gittik kontrole. Kızımın kilosu 3240 çıktı!! Değil kilo almak, öyle vermişti ki doğum kilosunun bile altına düşmüştü kızımın kilosu. Biz sürekli görmekten herhalde hiç farketmemişiz. Zayıf olduğunu görüyorduk tabi ama boyu 54 cm olduğundan boyu hızlı uzuyor, o yüzden kilosunu göstermiyor herhalde diyorduk. Şok olduk. Günlerdir çocuğumuzu aç bırakıyor olduğumuz gerçeği bizi mahfetti. Doktor mama dedi. Artık itiraz edemedik. Eve gidince bir kez daha direndim. Mama vermeden, hem sağıp hem emzirmeye kastım. Olmadı. Hem canım çok acıdı hem de sütüm çok azalmıştı.

1 günlük direnişin ardından perşembe günü mamaya başladık. Çocuk o kadar aç kalmış ki, delirmiş gibi yedi. O halini görüp de ağlamamak mümkün değildi. Mama + Anne sütü şeklinde oluştu beslenmesi. Perşembe 15.00'den Cumartesi 09.00'a kadar geçen sürede, yani 42 saatte tam 240 gr. Alarak 3480 gr. Oldu Aze Çınar. Cumartesi yapılan tahlillerde mikrop çıktı kakasından. Daha kilosuna sevinemeden bu sefer buna üzüldük. O gece hem ben hem Aze halsiz, ağrılı ve ateşliydik. Buna rağmen Pazartesi yani dün kontrole gittiğimizde yine bir 260 gr aldı ve 3780 oldu. Yarın yine kaka tahlili yapılacak. Umuyoruz ki kullandığı ilaç işe yaramış ve iyileşmiş olsun.

Bu arada mama vermeye başladıktan sonra ben emzirmeyi bıraktım, direk sağıp veriyordum. Emzirme gerilimim olmadığından kızımla resmen sıfırdan ilişki kurdum. Onca gün içinde kızıma her baktığımda öncelikli hissiyatım “allahım her an acıkıp, canımı yakabilir.” gerilimi olduğundan neredeyse hiç o yoğun sevgi ve mutluluk halini yaşayamamışım. Geçtiğimiz perşembeden beri resmen insana döndüm. Bayrammış gibi geçiriyorum kızımla geçirdiğim anları. Hal böyle olunca, moralim düzelince o azalmış sütüm iki katına çıktı. Böylece kızımı minimum mama, maksimum anne sütü ile beslemeye başlamış olduk.

Ama bebek emmeyince yakında sütün sağmama rağmen azalma ihtimali, bebekler için emzirmenin sadece doyma değil duygusal yanının da olması gibi durumlar emzirmediğim için beni rahatsız etmeye devam ediyordu. Öte yandan Birkaç gündür memeler minimum acıyla o kadar rahat etmişti ki, yeniden o acıları yaşamayı düşünmek bile tüylerimi diken diken ediyordu. Erteleye erteleye bugüne geldik. Bu sabah artık nolursa olsun emzirmem lazım diyerek aldım Aze'yi kucağıma. Çocuğum 10 dakika uğraşıp debelense, dirense de bir türlü başaramadı emmeyi. Biberonun kolaylığına da alıştığından 2-3 çekmede beceremeyince sinirlenip ağlamaya başladı. 10 dakikanın sonunda daha fazla dayanamadım ağlamasına ve bıraktım. Bir sonraki öğününde tekrar denedim. Bu sefer başardı!! Daha da güzeli, canım o kadar az acıdı ki... Nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Şimdi iki öğündür sorunsuz meme emip, üzerine mama yiyor bizim kaşık suratlı minik fare. Emmeyi iyice oturtup, kiosunu da toparlarsa belki mamayı kesip sırf memeyle bile devam edebiliriz.

Son söz olarak diyeceğim o ki; Evet anne sütü, evet emzirmek ama bizimki gibi durumlarda neredeyse çocuğun fiziksel, annenin ruhsal sağlığını tehlikeye atmak, verilen mamadan daha zararlı değil de ne??? Biz bunu farkedemeden 50 gün karşılıklı çile çektik. Her şeyin fanatizmi zararmış kardeş :p
Tüm bu süreçte hep “Geçecek” diyen emziren-anneler google mail grubuna ve sakinliğiyle, sakinleştirişi ve her an yanımızda oluşuyla bizim delirmemizi engelleyen Doktor Erdem Gönüllü'ye çok çok teşekkür ederiz.
Oh be.

16 Eylül 2010 Perşembe

Mucizeye Alışmak

İnsan evladının her şeye kolaycacık alışmasına alışmıştım ama mucizelere de bu kadar kolay alışılacağını düşünmezdim. Daha bir yıl geçmedi içimde bir insanın varlığının şokunu yaşadığımdan bu yana. İçimde bir sırt, bir kol, iki göz oluşması, içimde iki kalbin birden atması çok acayip şeylerdi. Ama hayat hızlı akışıyla bu şokları sindirmeye izin vermeden “kanıksatıverdi” hemen. Yine hamileyken, çevremdeki anne kadınlara ve çocuklarına şaşkınlıkla bakardım; “Ulan nasıl sakin bu kadınlar böyle, nasıl normal normal bakıyorlar çocuklarına? İçlerinden çıktı o insanlar ayol, ben annemin içinden çıktım, ne kadar normal karşılıyorlar, nasıl normal karşılanabiliyor, aloooo dünya çok çılgın bir yer olm!!!!” fikriyatı içindeyken, benim içimdeki çıktığında bunu normalize etmem iki günü bulmadı. Hani “benimmmmm” çocuğum oluşu ile bir farklılığı hissediliyor elbette de daha iki ay önce benim karnımı tekmeleyen canlı olduğu şoku çoktan unutuldu. Çünkü dedim ya demin de hayat pek hızlı akıyor. O şoku yaşayıp sindirmeye zaman yok. Karnının doyması, boşaltımını iyi yapması, temizliği, sağlığı, uykusu gibi konuların düşünülmesi gerekiyor. Tüm bunlar düşünülürken gündelik hayatın sürmesi gerekiyor. Kişinin kendini dinlendirmesi gerekiyor...

Bazı bazı, kucağımda sallarken ve o bana dikkatli dikkatli bakıp, parmağımı sımsıkı yakalamışken hatırıma geliyor karnımdayken onunla konuşmalarım. Gözlerim yaşarıyor. Nasıl o zamanki mucizeye, doğum ve karşıma gelmesi mucizesine alıştıysam, bundan sonraki her gün de normalleşecek gitgide ve işte koca dünyanın sıradanlaşmasının bir parçası oluverdik gitti... Çok süper şeyler oluyor bu hayatta ve de olabilir daha fazlası, iş ki biz beyinlerimizi zapteden sıradanlığımızı yıkalım.

Benim minik farem, sen koca bir mucizesin ve umarım ben bunu hiç unutmam.  

14 Eylül 2010 Salı

Kırkımız Çıktıııı!




Doğduk da kırkımız bile çıktı biz hala bir yazı bile yazamadık çocuklu olmak, anne olmak üzerine. Çok yoğunluktan ve yorgunluktan mı derseniz, aslında değil. İlk zamanlardaki panik, tecrübesizlik ve gelen giden yoğunluğunu atlattıktan sonra bir rutin oturttuk ve çok çok yoğun falan da değiliz. Ama şöyle bir şey oluyor; hiçbir şey yapacak isteğim olmuyor. Ana kucağında yanımda uyuduğunda bol bol onu izliyorum, beşiğine koymuşsam boş boş televizyon izlemek istiyorum. Bilgisayar başına gelmek bile zor bir mesele haline geliyor.

Neyse gelelim geçen kırk günün özetine; Hastaneden çıktık, eve geldik. Baya bir süre gelen giden, zaten evde kalan ev çok kalabalıktı. Yeni doğmuş evde kalabalık pek yorgunluk yaratabiliyor. Hele ki gelenlerden, sorulmamasına rağmen sürekli akıl verenler çok olunca. Emzirme ile ilgili sıkıntı yaşadık. Hala da tam çözdük sayılmaz aslında. Hatta şöyle söyleyebilirim; doğurmak kesinlikle emzirmekten daha kolay. Bu ayrı yazı konusu... Evet hal böyle olunca yorumlar gırla haliyle; “Aç bu çocuk...”, “Mamaya mı başlasanız?”, “Kaşıkla yedirin anne sütünü”, “Biberonla yedirin”... Memelerin kamusallaşması ve her gelenin siz emzirirken gelip dibinizde emzirme hadisesini izlemeyi kendinde hak görmesi ise ayrı mevzu. Gelip gelemeyeceğini sorarak gelen yakın arkadaşları tenzih ederim... Neyse, emmesi, giyinmesi, yediği, içtiği, yattığı bu kadar çok kişiye dert olunca stres de epeyce oluyor haliyle. E bir de lohusalık diye bir halt var tabi. Hormonlar feci çıldırıyor. Hamileliğin kat be kat fazlası. Ağlama krizleri, deli sinirlenmeler... Umuyoruz ki en azından bu kısım bitti artık.

Bunun dışında annelik-babalık işi Ayşen ve Erdem'in te baştan dediği gibi tamamen pratik ve alışma işiymiş. İlk başlarda “aha şimdi boğacağım kızı” derken tişört giydirirken, şimdi saniyede tak tak giydirip çıkarılabiliyorum, banyo yaptırırken panik olmaca bitti. Geceleri uykudan uyanma, acayip zamanlarda yeniden uykuya dalma kolaylaştı. Gaz çıkarma, alt değiştirme çocuk oyuncağı gibi oldu. Ama sanırım ne kadar zaman geçerse geçsin, sebepsiz yere ağladığında oluşan panik hali hiç bitmeyecek. Kemal Sunal filmleri gibi; Aze Çınar ağlıyor, sonra biz oturup ağlıyoruz.

Doktor kontrolleri için evden çıktık, 2-3 kere Metrocity'e gittik, Babayı iş yerinde ziyaret ettik, Bir kez de Erdem, Ayşen, Nisan ve Güney'i ziyaret ettik. Şunca süreçte eskilerin söylediği manasız gözüken pek çok şeyin bir alt yapısı olduğunu bizzat görsek de kırkını beklemeden epey gezdik. Yoksa delirebilirdik, Savo'yu da delirtebilirdik. Sling diye bir taşıma aracı keşfettik. Bir rahat ettik bir rahat ettik o kadar olur. Çanta gibi taşıdık kızımızı. 

Annem, Aylin, Gökay, Neşe, Gökşen, Aylin geceleri yanımızda oldular değişik vakitlerde, Geriye kalanlarda Savaş bolca izin alıp evdeydi. Genelde çektirdik yanımızdakilere, Aze Çınar'ı sevdirip Derya'nın kaprislerini affettirmeyi denedik.

Çok yedik, hiç kilo almadık. Emzirmek hakkaten çok kalori yakıyormuş sevinerek gözlemledik. Çok güldük, çok ağladık. Birbirimize alıştık. Anne Derya ile Baba Savaş birbirlerine alıştı. Bebek her uyuduğunda anne olmayan Derya ile Baba olmayan Savaş çıktı gizlendikleri yerlerden. İki hali sentezleyip, eski hallerini unutmadan, yeni özelliklere alışmayı denedik, umduk, deniyoruz.

Aze Çınar'ı izlemeyi dünyanın en eğlenceli işlerinden biri bildik. Elleri, kolları, burnu, gözleri, oynattığı her yeri, yapmaya başladığı her yeni şey, bizi tanımaya başlaması, emmek için ortalığı ayağa kaldırması, elleriyle parmaklarımızı sıkıca kavraması, gülümsemesi dünyanın en eğlenceli ve şahane şeyleri oldular.

Kendi kendimize söz vermiştik kör olmuş anne baba algısıyla “bizim çocuk çok güzel, çok zeki” sayıklamalarına girişmeyeceğiz kimseye diye. Sözümüzü tutup yalnızken fısıldıyoruz birbirimize. Nazara pek inandık, ne zaman "şu da şöyle" desek, o şeyin hemen bozulduğunu gördük. Dolayısıyla pek bir öz anlatıyoruz artık her şeyi. Maşallah en çok kullanılan kelimemiz oldu. 

Pek şeker bir ev arkadaşımız oldu. Yeni kankamız. Şimdiye kadarki arkadaşlarımız içinde en eğlencelisi ne yalan söyleyelim. En şekeri. Şu ana kadar iyi anlaşıyoruz. Bakalım kiraya ne zaman ortak olacak....  

8 Eylül 2010 Çarşamba

Eski bir Hamileden Yeni Hamileye Tüyolar...

Eski bir Hamileden Yeni Hamileye Tüyolar...

  • Bol bol su için. Mümkünse en başından itibaren. Minimumda kilo alıp, ödem, varis hiçbirini yaşamadıysam en birinci sebebi günde en az 3-4 litre su içmemdi herhalde.
  • Mümkün mertebe çok okuyun. Hamileliğin aşamaları, doğum, diğer hamilelerin blogları... ne kadar çok şey bilirseniz o kadar iyi, güvende hissedersiniz kendinizi.
  • Tatlı seviyorsanız, ilk tercihinizin dondurma olmasına kasın. En az zararlı ve hatta kısmen faydalı tatlı.
  • Hamilelik boyunca mutlaka almanız gereken besinleri sevmiyorsanız, eş değerlerini bulun. Mesela; süt sevmiyorsanız meyveli, nesquikli süt, balık sevmiyorsanız, ceviz, semizotu gibi omega içeren muadillerini tüketin.
  • Şu emzirme için önerilen koltuklar sadece emzirme için değil, hamileliğin son günlerinde, rahat birkaç saat oturabilmek için de şahaneymiş. Öyle çok pahalısına da hacet yok. İkea'nınkiler gayet iş görüyor.
  • Herkesin hamileliğinin kendine has olduğunu, sizin herkesten “başka hamile” olduğunuzu sakın unutmayın. Başka bir hamilenin, gücü, kilosu, sağlığı, bebeğin kilosu, boyu vs hiçbir şeyle kendinizi ve bebeğinizi kıyaslamayın. Benzer şeyleri benzer zamanlarda yaşamayı beklemeyin.
  • Hamileliğin ilk anları birden çocuk sevgisiyle dolup taşmıyorsanız paniğe kapılmayın. Yalan o anlatılanlar, makul bir zaman gerekiyor her yeni şeye alışmamız için makul bir zaman gerektiği gibi.
  • Spor yapın, özellikle kol çalışın. Doğumdan sonra o bebeği sürekli taşımak, sallamak, gaz çıkarmak için güçlü kollara ihtiyacınız olacak.
  • Sancılarınız başladığında hastaneye gitmek için acele etmeyin. Ne kadar erken giderseniz o kadar zor, stresli bir doğum yaşarsınız.
  • Fotoğraf makinası, kamerayı unutmayın. Doğuma girecek olan eşiniz/arkadaşınıza yüz kere tekrar edin her anı çekmesini. O an unutmaya çok müsait bir an.
  • Blog yazın. Dert ettiğiniz bir çok şeyin yazdıktan sonra hafiflediğini göreceksiniz. Sizin gibi başkalarıyla tanışabileceksiniz. İnsan beyni çabuk unutuyor, yıllar sonra dönüp bakabileceğiniz, bugünleri hatırlayabileceğiniz bir günlük sahibi olmuş olacaksınız. Bebeğiniz büyüdüğünde ona süper bir hediye vermiş olacaksınız.
  • Hamileliğinizin son ayından itibaren göğüs uçlarınıza çatlak önleyici krem sürün. Yoksa çok çekersiniz emzirme esnasında. Yaşadım da söylüyorum. Krem önerim; Lansinoh.
  • Bebek alışverişi yaparken şu cafcaflı hastane çıkışlarına, bebek takımlarına kanmayın. 1 adet alın yeter. Çok kullanışsızlar. Onlar yerine bol bol çıtçıtlı badi ve uzun kollu tulumlardan alın. Uzun kollu ne alırsanız alın ellerinin istendiğinde eldiven olabilme özelliği taşımasına dikkat edin. Bebeler normal eldivenleri atıyorlar ellerinden.
    Mothercare'de 3 tanesini 56 liraya satıyorlar.
  • Doktorunuzu ve hastanenizi iyi seçin. Son pişmanlık fayda etmez.
  • Vallahi de billahi de normal doğum sezaryenden daha kolay.

Aklıma geldikçe eklerim ben daha.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...