Lilypie Second Birthday tickers
Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2011 Çarşamba

2011 Üzülme Ben seni sevdim

2011 bir çok arkadaşım için zor bir yıl olmuş. Twitter'da, facebook'ta, bloglarda hep “Git artık 2011” içerikli iletiler gördüm. Benim içinse dipte başlayıp yukarı doğru yükselen bir yıl oldu. Şu an ise ennn tepe noktadayım bir çok açıdan. Hem iş hem aile hem eş dost...

Fakat bunların hepsinden önemli bir yanı oldu 2011'in. Benim için dark side'a geçişte kocaman bir pencere oldu. Hayatımda ikinci ve umarım son geçiş oldu bu.
İlki üniversitede olmuştu. Öncesinde köylü kızı diye dalga geçilecek kadar saftım. Kötü insanlar filmlerde olur, başka dünyalarda yaşarlar ve biz çok dikkatli olursak asla bizim hayatlarımıza yanaşamazlar sanıyordum. Yıllarca küçük alevi cemaatinde, sıfır kötülükle yaşamanın acı sonuçlarıydı bunlar.

Sonra kötü insanlarla ve hepsinden kötüsü faşizmle tanıştım. İki gün önce, solcu arkadaşıma saf saf (çekinmeyin gerzek gerzek deyin) savunduğum, mhpli ama iyi bir insan, insanları görüşlerine göre değil karakterlerine göre ayırmak lazım diye kendimce koruduğum sınıf arkadaşımın(!) iki gün sonra okuldaki bir gerilim ve arbede sonrası gözümün içine baka baka bana taş sallaması ve dizime aldığım ilk darbe ile yaşadım kozamdan çıkıp gerçek hayatla karşı karşıya kalışımı. Kötülerin bizim hayatımıza da gayet değebilecekleri gerçeğiyle biraz geç tanıştım.

Fakat bu geçişle gerzeklik aşamasından çıksam da “normal” aşamasına geçemedim. Hayatta iki uç var sanmaya çok uzun zaman devam ettim: İyiler ayrıdır kötüler ayrıdır. Kötü olmayan insanlar ise hata yapabilir, yanlış yapabilir, ama önemli olan niyettir. Ben anlaşamasam da o insan hala iyi olabilir. Hem kimbilir belki ben onun koşullarında olsaydım, onun sahip olduğu aileye doğsaydım ne bileyim öyle çocuklarım olsaydı, öyle sevgilim olsaydı, öyle çalışma şartlarına sahip olsaydım belki ben de onun gibi davranırdım. Yazıktı insanlara, sistem insanları çok tuhaf davranmak zorunda bırakabiliyordu. Empati herkese lazımdı. Ne olursa olsun insanlara küsebilirdik, kızabilirdik ama yine o insanlar kendilerince iyilerdi ve bir selam olsun verebilirdik, biz iyi niyetli olmaya devam edebilirdik, hayatımızın bir yerinde barındırmaya devam edebilirdik, anlayışla karşılayabilirdik, dik, dik, dik, dik...

Geçenlerde bir sorun çözmeye çalışıyorduk. Muhattaplarımız Savaş'la değil benle görüşmek istediler. Ben saftiriğin önde gideniyim çünkü. Bana iki güler yüz gösterin ben yaptığınız her pisliği unuturum. Araya biraz zaman girsin, size torpil geçer kendimi özeleştiriyle mahfeder bir şekil iletişirim sizinle. Aynen de düşündükleri gibi oldu. Savaş'a hayatta kabul ettiremeyecekleri şeyi bana kabul ettirip, giderken de tekme atıp gittiler. Tanışabileceğiniz en salak insanım ben çünkü. Herkesi anlamaya çalışmamız, anlayış göstermemiz, hep ilkeli ve doğru davranmak gerekir çünkü.

2011 tüm bu gerzek bakış açıma şunu dememi sağladı: Hassiktir lan ordan!
Blogumu okuyanlar ve herkesten önce blogumun sahibi kızım Aze'm kusura bakmasınlar kabalığım için. Üstelik de dilde seksizmin bu kadar karşısındayken bu lafı ettiğim için öncelikle ben kendimin kusuruna bakmayayım. Ya da kim bakarsa baksın: Umurumda değil. Aydım ben sevgili okur. En yakın arkadaşım Darth Vader artık benim. Dark Side'a yanınıza geldim panpalar. Güzelmiş burada havalar.

Paragrafımızın başına dönersek, herkesin aklı var vicdanı var kardeşim. Kader mader hayat ne getirmişse, aklını, vicdanını kullanıp ona göre davranır insan. Geri kalan hep mazeret hep çıkar amaçlı terör örgütü... İnsanlığı sevmek gerzeklikmiş hacı, hakeden insanı çok çok sevecekmişsin, gerisi yalanmış.

Empatim yok huzurum var kardeşim. Canımı acıtan, koşullarından sebep değil beni önemsemediği için acıtıyor canımı bu kadar net. Bu denli bencil, özensiz, çıkarcı olabilen insanlar ise mazeretsiz sebepsiz kötü işte. Tutmayacaksın hayatında. Selam bile vermeyeceksin tartışmasız. Sırtında yük etmeyeceksin kimseyi, yan yana olduğun, kimsenin kimseyi taşımadığı ilişkidir ilişki olan.

Ben evim konusunda da böyleydim. 15 yıl önce yazılmış bir mektup, 18 yıl önce hediye edilmiş bir toka, maç biletleri, konser, sinema biletleri, 20 yıllık defterler.... Vefa işini fazla abarttım ben. Eskiye, eskiden sevdiğime bağlılık işini çok abarttım. Miadı dolan atılır ve yola devam edilir. Bunu yüzlerce kez gözlediğim halde anlayamadım. 32'yi bekledim bunları anlamak için şapşal beni!

2011 çok işime yaradı a dostlar. Yukarıda dediğim gibi sırtımdaki yüklerin hepsini attım. Yıllarca yüreğimde taşıdığım yaralarımı söküp attım. Değil iyileştirmek, hiç olmamışçasına söktüm attım. “Acaba başka türlü olabilir miydi?”, “Acaba bir gün çözülür mü, halledilir mi?” dediğim, içimi acıtan ne varsa hepsini attım. Zerre acıtmaz mı artık arkadaş? Zerre acıtmaz mı? İnsan o kadar acının üzerine birdenbire hiç mi bir şey hissetmez artık. Yok hissetmiyorum. Umurum bile değil.
Şu 2 yıldır tüm yaşadıklarım beni bambaşka bir insan yaptı. Hayatımdaki çok şahane insanların aslında düşündüğümden de şahane olduklarını gördüm. Tam anlamıyla bilemediğim kıymetlerini elimden geldiğince bilmeye çalıştım. Hem para sahibi olup hem insan olunamayacağına neredeyse ikna gibiyken birileri yaptıklarıyla, yaşadıklarıyla “yok olabiliniyormuş” diye içimi serinletti.

2011 çok hoş gelmedi ama çok şahane gidiyor. İroni yapmıyorum, sarkazm hiç yapmıyorum. Gerçekten böyle düşünüyorum. Hayatıma bir dönem giren kimi insanların en kötü hallerini gördüğüm şu son bir ay gerçekten hayatımın en mutlu zamanlarından biri oldu. Sağolsunlar özgürleşmemi sağladılar. Sağolsunlar ve hayatımdan uzak dursunlar.

2012'den de daha umutluyum. Bu yükseliş gitgide artacak eminim. Yıllardır takıldığım binlerce şeye değil önüme baktığım günler daha çoooook güzel şeyler getirecek. Eminim. Bir süredir görüyorum böyle olduğunu, gitgide daha iyi olacağını da biliyorum.
Sağlıklı, huzurlu, mutlu bir hayat diliyorum tüm sevdiklerime, tüm kendilerinden başkalarını da bir nebze olsun düşünenlere. Hepimizin hayatları dolu dolu olsun. O kadar işimizle, gücümüzle, sevdiklerimizle meşgul olalım ki, hayatın küçük kirleri dikkatimizi bile çekemeden kaybolsun gitsin hayatımızdan. Sevdiklerimizle hep dertsiz olalım.
Sevdiğim insanlar sayınız çok az ama sizi çok seviyorum. 2012'de de 2062'de de birlikte olmayı diliyorum.

Devamını Oku »

23 Aralık 2011 Cuma

Dillerini yediğim...

Bizim kız bülbül oldu a dostlar! Kime benzediyse bi geveze oldu bi geveze oldu sormayın! Bir kere duyduğu her şeyi tekrar ediyor. Bugün asansör dedi mesela (asansö olarak) . Onun dışında her bir haltı anlıyor, çoklukla da söylüyor. Yani tek tek yazayım desem geçen günkü yazıda olduğu gibi sayfalarca sürecek. Enteresanları söyleyecek olursam; montu çıkar, şapkayı tak diyor, Zeynel zeyzi iken zennel oldu. Kulak kuak oldu. Hayvanlara inek möö ile eklendi. Horoz üüüüü ile. Goygoy Gökay; Gokku oldu. Aaaba eklendi mis gibi. Balığa bakka diyor fekat genel olarak mama diyor akvaryumda bile görse. Biraz obur bi kızımız var.
Sevgili Deniz ve OİP'in Fil'in Banyosu'na hasta. Telefonu gösterip "fi, fi" diyor. Hello diyen fili taklit ederek "hüllüüooo" diyor.

Gelelim en enteresanına; hani şimdiki zaman eki -yor'dur ya, ingilizce'de -ing , kürtçe'de -kir... fiilin sonuna ekleriz ve zamanlı yüklem yaparız. Azoçka buna kendince bir yol bulmuş. Sanırım bizim cümlelerde "yor"u duymuş, genelde kelimelerden son harfi atma eğiliminde olduğu için son harfi atmış, önüne gelen kelimeye ekleyerek yeni anlamlar kazandırmış.

- Mamayo : mama yiyoruz /yiyelim/yedim (arada boşluklu olursa mamaya hayır demek oluyor: mama? yoooooo)
- Eeeyo : Uyuyalım/ Uyuyoruz / Uyudum
- Nanayoo : Müzik açıyoruz/  Müzik açtık/ En çok da: Müzik açsanıza ulan!
- Gityo: Gidelim / Gidiyoruz
- Anneyoooo : Anne gelmiş, anne gelsin...
- Haydeyooo: Kazım Koyuncu'dan Hayde'yi açın. ahhaha evet valla bu demek. Kazım'ın fotoğrafını görünce de Hayde diyor zaten.


12 kilo, Boy 80 küsur cm. tam bilmiyorum kaç oldu. İştahı eskiye göre azaldı epey. Çok güzel sarılıyor. Öpüyor. Babası şahane öğretmiş; bezini götürüp çöpe atıyor, eve döndüğünde ayakkabısını çıkarıp ayakkabılığa, montunu odasındaki askıya asıyor. müzik aletleriyle arası şahane, davul, melodika, org, zil, mızıka, bağlama haşır neşir olduğu aletler. Dans etmeye bayılıyor. "Nana" diyerek müziği açtırıyor, nanayo diyerek oynuyor. Kendi oynamakla kalmıyor, odada kim varsa tek tek kaldırıp oynatıyor.
Kitaplarıyla da arası iyi. Bizim kütüphanedeki bir raf onun. Oradaki kitaplarını alıyo, okuyo, geri koyuyor yerine. Bizimkilere dokunmuyor. Arada bir el edecek olduğunda "Ama o annenin kızım seninkiler nerede?" deyince kendininkilere yöneliyor hemen.

Azı dişleri geliyor sanırım çok kaşınıyor damakları. Şu ana kadar hiçbir dişte sıkıntı yaşamamıştı. Ama bu sefer pek kastırdı.
Kalabalık mekanlarda genelde pek kopup gitmiyor. Bir iki yürüyor, duruyor ama durduğu, gittiği yerden bizi gözetliyor sürekli. Biz gider gibi yapıyoruz bazen, kontrollü bir şekilde arkadan arkadan geliyor. Dün Koçtaş'ta bizim döndüğümüz köşeyi kaçırıp bir önceki köşeden döndü. Ortada kısa raflar olduğundan biz görebiliyoruz onun olduğu koridoru. O bizi göremiyor. Bir iki adım attı, bizi göremeyince hızlandı ve şahane bir şekilde bağırdı: Babaaaaaaaaaaaaaa . Ahahahha hatırladıkça gülüyorum çok tatlıydı. Tabii ki üzmedik daha fazla hemen ses ettik de rahatladı.

Bu arada artık dikili iki ağacımız var. Biri Aze'nin biri benim:



Benim iş saatlerim yavaş yavaş oturuyor. Aze de çalışıyor olmama alışıyor. Geçirdiğimiz vakit artıyor. Şu an herkes halinden memnun.
16. Ay da böyle geçti işte.

Bu arada bir şey duyurmak isterim: Van'daki çocuklara, kadınlara, erkeklere batının 3-5 katı soğukta üşümemeleri için örgü örüyoruz kampanyası başladı. Patik, şapka, bere, yelek, hırka neyi yapabilirseniz hepsine ihtiyaç var. Detaylı bilgiler ve hatta örgü tarifleri bu adreste: http://vanicinoruyoruz.com/
Devamını Oku »

16 Aralık 2011 Cuma

Tıngır Mıngır

Saat 07:24 . Aze Çınar uyuyor. Savaş uyuyor. Annem bizde o da uyuyor. İş yok. Yani en erken saat 10.00'da sevgili Erdal'la kızımın adaşının babasıyla bir çekimimiz var. Peki bu saatte ne işim var ayakta? Cevap: Vücuduım delirdi.
Kendisini son zamanlarda biraz hor kullanıyorum. Televizyonculuğun yoruculuğu, düzensiz saatleri yetmezmiş gibi ikinci bir televizyon işine kalkıştım. Üstelik tam da eski işimin ekibini ve saatlerini ayarlamışken. Bir düzene girmişken.İkinci iş Aze'yi de, beni de, Savaş'ı da çok etkilemeyecek diye düşünmüştük. Geceleri bir tv programının 1 bölümüne metin (ortalama 3-4 saat) yazacaktım. Aze zaten geceleri uyuyordu. Savaş'la da bir yandan sohbetimi de ederdim, gerekirse dizimi bile izlerdim. Fakat ulusal medyanın söylediği gibi işleyeceğine boşuna güvenmişim. Bir gecede 2 metin istemeler, "sabah 8'e çok acil"lerden sebep saat 06.00'da kalkmalar ki bi gece önce 02.00'de yatmışken... Daha o günün uykusunu uyayamadan, o gece iş yapmamanız konuşulmuşken İKİ iş daha istemeler bünyemi biraz delirtti. Sabahın köründe kalkmalar, reglin 20 gün gecikmesi, boğaz acısından konuşamamak, göz acısı... Tüm bunlara rağmen istifa etmeyecektim de başından beri hem Savaş hem annem hiç sıcak bakmadı bu işe. Halihazırda aldığım maaşın iki katını veriyor olmalarına rağmen hem de.

Bunları niye anlatıyorum? Çünkü dün gece Twitter'da da yazdığım gibi ben istifa etmeyi sevmiyorum. Bunun yerine kovulmayı 10 kat daha tercih ederim. İstifayı sık yapıyorum. Fakat bu bana kendimi kötü hissettiriyor. Zor olandan kaçıyormuşum gibi geliyor. Somut durumun somut tahlili çok açık: İnsanlar kimi şeyleri kabul edemez. Bu kimi zaman fiziksel sebepli olur kimi zaman manevi sebepli. Ama işte çok istifadan sebep artık içim rahat etmiyor. Size anlatırken kendimi bir kez daha ikna etmeye çalışıyorum.

Bugün gidip konuşacağım 2. yerle. "Böyle olmuyor." diyeceğim. Bir bakarsınız ikna ederler beni ve yine haftalarca görüşmeyiz ya da tam tersi bünye artık uyumayı reddettiği için abuk saatlerde daha sık yazmaya başlarım.

Yalnız şunu bir kez daha anladım ki para ile kurulan her ilişki baş ağrıtıyor.
Saat 07:42 Gidip Aze Çınar'ı mı uyandırıp sevsem acaba.
Devamını Oku »

20 Ekim 2011 Perşembe

Ölmek, Öldürmek ne kolay...

Dün bir alışveriş merkezindeydim "24 şehit" alt yazısını gördüğümde. Başımdan aşağı kaynar sular boşaldı. Bütün gün yüreğim sıkışık dolandım. Onca acıyı, onca ailenin yaşadıklarını tahayyül bile edemedim. Bunları söylemem lazım, üzüldüğümü söylemem lazım çünkü "faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir."* Çünkü önce terörü lanetleyip, ölenlere üzüldüğünü söylemeni emreder faşizanlar senin söylediğinin hükmü olsun diye, seni de terörist ilan etmemek için.Onlardan farklı düşündüğün için, "Kan istiyoruz." diye bağırmadığın için...

Anlaşılmaz konuşuyorum farkındayım. Karmakarışık anlatıyorum. Çünkü zihnim karmakarışık, beynim yarı donuk, yarı çorba. Çünkü dünden beri her yerde "İntikam", "Öldürün", "Asın" çığlıkları görmekten ambale olmuş durumdayım. Ekşi Sözlük'te Kürtlerden alışveriş etmeyin diye başlık açabilecek şuursuzlar olduğunu gördüm. Facebook'ta "Atatürk "Menemen'i yakın" dedi, Atatürk'üz özledik." yazabilen ve fakat Menemen'de neler olduğundan bile habersiz olduğunu düşündüğüm bir sürü şuursuz gördüm. Menemen'de olaylar bittiğinde sadece olan bitene engel olmadığı için tüm yöreyi yok etmek istemeyi doğru bulanlar, İnönü engel olunca da kötünün iyisi onlarca kişiyi asmayı, isyancıların zorla ip aldığı yahudiyi bile asmayı doğru bulacaklardır gerçi detayları bilseler de... Zira vicdanları, gözleri, beyinleri çalışmıyor binlerce insanın. Nurturia'da Yıldırım Türker'in "Barışı ancak Kürtler ve Türkler birlikte getirir." yazısına katıldığım için, "İlle de barış" dediğim için ne vatan hainliğim ne alçaklığım ne orospu çocukluğum kaldı. Bir tanesi mesajla "Bütün kürtler katildir." derken, bir diğeri "Bütün doğuyu havaya uçurmak lazım." diyordu. Bir başkası "Önce Türküm de, Ne mutlu Türküm Diyene" diyemiyorsan konuşma" diyordu. "Kürtler virüs gibi, onlarca ürüyorlar.", "Biz hastane, okul veriyoruz, onların yaptığına bak" diyordu lütfetmişler gibi... "Sen ne cesaretle bunları söylüyorsun?" diyordu başkası. Doğru, bizim hep korkmamız gerekiyordu çoğunluktan.Toplu akıl tutulması bu denli korkunç bir şeydi ve insanı dehşete düşürüyordu.

"Bunca insan ölmüşken nasıl barış dersiniz?" diyordu biri, sanırım barış ne demek bilmiyordu çoğu gibi çünkü ne zaman barış desek "Apo'yla mı kucaklaşacağız?" diyenler pek boldu. Bir başka trajikomiği "Bugün barış deme günü değil, bugün ağlama günü" diyordu. Barış demedikçe ağlamayı bitiremeyeceğimizi anlamayarak.

Benim beynim Aze'nin bulamacı gibi. İnsanlar nasıl olur da bu kadar kolay "ölsünler, öldürsünler" diyebiliyor, insanlar nasıl oluyor da kendilerine öğretilen kalıplardan, ezberlerden azade birazcık ama birazcık düşünmeyi başaramıyor? Bu kanın durması için ancak ve ancak konuşmamız gerektiğini, dinlememiz gerektiğini, bugüne kadar sürekli "Kana kan" dendiğini ve bunun hiçbir şeyi çözmediğini... Hep garibanların öldüğünü, bu işte bir yanlışlık olduğunu, birilerinin birilerini kullandığını...

Ben her ölüme içime bıçak batmışçasına üzülüyorum. Bunu söylemek zorundayım ki faşizmin beni terörist ilan etmesi zorlaşsın. Onun ne yaptığı beni terörist ilan ettiği beni ilgilendirmez ya, onun yanındaki onun kadar kalbi taşlaşmamış olan da maalesef bu referansı istediğinden önce bunu söylemeliyim. Acının terazisi olmaz ya Allah sizi inandırsın üzülüyorum! Ve buna rağmen TEK YOL BARIŞ! diyorum. "Susturun silahlarınızı yoksa bu kan hepimizi boğacak!"*


* Roland Barthes
* Birgün gazetesi manşeyi
Devamını Oku »

17 Ekim 2011 Pazartesi

Geldik

Epeydir düzenli yazmıyorum bloga. Minik minik duyurular, haberler vs ile yetiniyorum. Bahardan beri hayatımız sürekli değişti. Kötü değişim değildi hiçbiri. Değişimleri severim. Ama bir rutin ve düzeni engelledi sürekli değişimler. 1 kere taşınma, 1 dönemsel iş, 5 kez şehir dışı, 1 kez daha taşınma, Savaş'ın iş değiştirmesi, Biri İnternet'in beceriksizlikleri ve internetsizlik, TTNet'e maalesef dönüş, Savaş'ın işten çıkması derken yerleşik yaşamı oturtamadık bir türlü. Bu oturtamamak blogu geciktirmek gibi küçük şeyler dışında bir sıkıntıya yol açmadı hiç, yersizlik yurtsuzluk, göçebelik halini de severiz biz aslında ama bebek olunca yerleşikliği, rutini daha çok arar olduk.

Ama bugün farkettim ki ben aslında her zorluğa rağmen çok daha önce bir şeyler yazabilirmişim. Beni durduran şey sınırlı internet, zaman zaman internetsizlik değil gitgide biriken anlatılacak şeyleri toparlamaya üşenmek, nereden başlayacağını bilememek falanmış. Ayların fotoğrafları Savaş'ın laptopta. Oradan al, benim emektara taşı, foto seç, yükle de eksta yük! "Yaz ne istersen, fotoğrafsız yaz  yahu" der demez kendi kendime hop burada bulverdim işte kendimi. O yüzden kaç zamandır düşündüğüm gibi, son bıraktığım yerden başlayıp, şu oldu bu oldu diye anlatmayacağım. Biliyorum çok kere "oo anlatacak çok şey var gelince anlatacağım." dedim ama bunu yapmayı beklersem daha çok bekleyecek bu  blog gibi geliyor bana. O yüzden kronolojik olmayacak aklıma gelenler geçecek sadece.

Buralara gelmeyeli Aze Çınar  14 aylık ve 12 kilo oldu. Takır takır koşuyor, laf anlıyor, düştü, gel, git, al, ver, anne, baba, dede, bulun (balon), mama, bitti, aç gibi kelimeleri söylüyor. Söylenen bir çok şeyi anlıyor. mesela kumandayı şuna götür dediğimizde evdeki 5-6 kişi içinde kimi demişsek ona götürüyor. "Uyandıysan, daha fazla uyumayacaksan emziğini çıkar" dediğimde emziğini çıkarıyordu, son günlerde ise geliştirip, uyumuyorsak napıyoruz? diye soruyorum hop atıyor ağzından emziği. Uykusu geldiğinde bazen elimizden tutup yatağa götürüyor bizi. Hangimizi seçmişse geride kalana el sallıyor. Geçenlerde Mumu (Mustafa Murat) bizde kaldı. Ahu bir seminere gitti. Baya bir süre oyuncak kapıştılar yerde. bir süre sonra Mumu ağlamaklı olunca "Ama kızım Mumu'nun annesi burada değil bak yazık, üzülmesin." der demez elindekini uzattı Mumu'ya kuzum.

Her şeyi yiyor. Bazen bazı şeyleri istemiyor ve çok net belli ediyor. Çok güzel sarılıyor, öpüyor. İnsanları tanıyor. Kişisine göre tepki veriyor. Genel itibariyle sıcakkanlı ve güleç. Tüm geçtiğimiz süreçte anne-bebek grubumuzla görüşmelerimiz sıklıkla devam etti. Eylemlere gitti. Bol bol babanneye gitti. Annaneye gitti. Sokakta bol bol oynadı. Kedi ve köpeklere aşık oldu. Köpek deyince "Hov" , kedi deyince "maaağv" diyor. Yatak gibi yumuşak yerlerde de ayağa kalkıp dik durabilmeye başladı. Yapınca da kendini alkışlıyor.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Hep birlikte karşıya geçmek üzereyiz. Hızlıca ilk aklıma gelenleri yazmak istedim ki artık başlamış olayım şu bloga. Devamı gelecek.

Öperiz hepinizi.
Devamını Oku »

11 Ekim 2011 Salı

Fotoğraf Yarışması

Evet bu sefer geldik. Hem de 6 ay öncesi gibi. Sınırsız internetimiz ve yoğun mesaimizle. İlk olarak bir fotoğraf yarışmasından bahsedeceğim. Buralarda yokken neler yaptığımız önümüzdeki günlere. Hem Savaş da bu aralar bol bol yazacak.


Yarışmaya gelince. Hotpoint-Ariston bir fotoğraf yarışması düzenliyor. Aile portreleri ile katılabileceğiniz bu yarışmanın kazanını ünlü fotoğrafçı Steve Mccurry'nin çekeceği bir aile fotoğrafı bekliyor. 


Biz de katıldık. Bize oy vermek için aşağıdaki fotoğrafa tıkladığınızda açılan linke gidebilirsiniz. Pek çok pek çok seviniriz. 





Edit: Linki yayınladıktan sonra farkettim ki yarışmaya son başvuru dünmüş. Sanki bekleyip, bitince yazmışım gibi... Valla yok, internetimize daha dün gece kavuşabildik :(((

Devamını Oku »

21 Eylül 2011 Çarşamba

Daha gelmedik...

Sevgili blog sakinleri, yok taşınmaydı yok biri adsl'in bir ay boyunca bir türlü adsl nakli yapamamasıydı yok gezentilikti derken uzuuun süredir görüşemiyoruz. Naber?
Sanmayın ki şu an yazıyorum diye geldik, normal rutinimize döndük. Bu yıl iyi tatil yaptı bize. Leyleği havada görmüş olmalıyız ki süper gezdik söylemesi ayıp. Yarın da yarı memleket Altınoluk yollarındayız, kıskanmaca yok. Yediğimiz içtiğimiz bizim olacak, gördüğümüzü size anlatacağız söz. Şimdilik uslu uslu kalın, güzel kalın, olay çıkartmayın, sağa sola bulaşmayın. Yok yok sola bulaşın.

Sizlere şahana bir fotoyla veda etmemek olmaz. Bu vesileyle de fotoda gözüken şahane Ada kızımızın da maalesef burada olamadığımız için katılamayacağımız doğum gününü kutlamış olalım. Sevdikleriyle hep mutlu ve sağlıklı bir ömür sürsün sevgili Ada.

Devamını Oku »

19 Ağustos 2011 Cuma

Gel keyfim Gel...

Aze Çınar bugün babasıyla babannesine gitti. Ben hastalık artı tadilat artı kaç zamanın yorgunluğu ve gerilimi üzerine biraz yalnız kalabileyim ve dinleneyim diye. Bu sabah akşam Aze'nin gideceğinin bilgisi bile acayip huzurlu ve mutlu etmişti beni. Savaş tadilat için yeni eve gitmişti sabah ve akşama kadar hiç gerilmeden Azoçka ile oynaya, geze, uyuya kalka akşam ettik. Evet bir süre Aze'siz kalmak mutlu ediyor beni, hiç vicdan azabı da çekmiyorum. Bunu detaylı olarak yazacağım bir sonraki yazıda.


Şimdiden bebeksiz olarak arkadaşlarımla görüşüp, sonra bir cafeye gidip kahvemi içip kitap okuyup, tek başıma yemek yiyip üstüne ayak masajı bile yaptırdım! Eve dönerken bebek arabasını sürmüyor olmak enteresan geldi. Metro turnikesine yaklaştığımda bebek arabasının geçirdiğim yöne doğru yanaştım bilinçsiz. Sonra çat diye normal yerden geçip, çut diye yürüyen merdivenleri teker teker indim. Araba ile sabit duruyor gibi değil yani... 


Daha çok yazı yazacağım bu iki günde. Önümüzdeki günler için biriktireceğim bile. İstediğim saatte yatıp (bunu zaten yapıyordum da) istediğim saatte kalkacağım. Son günlerde tam gaz yaptığım şekilde hızla kitap bitireceğim. Ahmet Şık'a mektup yazıp yarın göndereceğim. (170 gün oldu Ahmet ortada bir iddianame olmadan tutsak ediliyor.  Silivri 2 No'lu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu B-9 Üst Koğuş, Silivri-İstanbul adresinden mektup gönderebilirsiniz dayanışma için.) Akşama bekar günlerimizdeki gibi sevgilimle buluşup Kadıköy'de içki içmeye gideceğim. 


Aze'yi özlemiyor muyum peki? Özlemez olur muyum hiç? Tüm bunları yaparken saat başı arayıp duruyorum, bebek sesi duyduğumda gözüm hemen Aze'yi arıyor. Bunlar başka. Ama bir eklentisi olmadan yaşayan Derya'yı da özlüyorum ve Anne Derya'nın mutlu olup Aze'yi de mutlu etmesi için böyle aralara ihtiyacı var. 


Dediğim gibi daha çoook yazacağım. Koccaaamaan 2 günüm var, erken kalkmak, mama yapmak, uyutmak, uyandırmak, alt değiştirmek, elden tutup yürütmek, ağlama sebebi tahmin etmek zorunda olmadan geçireceğim. 


(Aze büyüyüp bunları okuduğunda kızmacaksın ha tam tersi "vay be neler çekmiş ona rağmen ne güzel bakmış bana" diyeceksin ona göre!)

Devamını Oku »

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Kısa kısa kısa kısa

- Aze konuşmaya başladı. Sanırım bir karışıklık olmuş, kendisi Fransız bir insan. Fransız aksanıyla fransızca konuşuyor. Fekat bizim tekrarlattığımız kelimeleri aynen tekrarlıyor (canı isterse). Kedi, anne, baba, hadi, bebek... Ne dersek söylüyor.

- Yürüme çalışmaları ilerledi. Tek elle elimizi tutup ışık hızıyla ilerliyor.

- Baya laftan anlamaya başladı. Tabakta üzüm var, Savaş "Anne ver kızım." diyor, bizimki iki parmağıyla tutup ağzıma sokuyor üzümü, "babaya ver" diyor, hop Savaş'ın ağzına... Bugün Şiirci'de "aaa Aze Pınar'ın parmaklarına bak!" dedim, ki bu laf Aze anlayıp baksın diye değil, Pınar parmaklarını Aze'ye uzatsın diyeydi, Aze uzanıp Pınar'ın parmaklarına baktı!

- Aze'nin babası bir yaş daha büyüdü, pazar aile kutlamasının dışında bir de sürpriz yaptık kendisine. Hep mutlu, kutlu, sağlıklı ve bizimle olsun.

- Aze geçtiğimiz pazar Feride teyzesi sayesinde atlıkarınca vb bilumum alete bindi. Çok eğlendi. Yine Feri sayesinde 3 boyutlu bir şeye bindik biz de Savaş  ve Vedat'la o Aze'ye bakarken. Bize anlatışından ben uzayda geziyormuşuz gibi olacak sanmıştım. Halbuki uzay dekoru içinde roller coaster'a biniyormuş gibi oluyormuş!!! Bindiğimizin 10. saniyesinde gözlükleri çıkardım, yetmedi Savaş anlayıp elimi tuttu hemen, yetmedi gözlerimi kapadım bitene kadar, o da yetmedi kafamı sağa çevirip kısık gözle Vedat'a baktım arada bir ve kendi kendime "koltukta oturuyosun şu an, bak Vedat yanında koltuktasın koltuktasıııın" Çok korkarım ben öyle aletlerden arkadaş. Koltukta olduğumu bilsem de çok korkarım yüksekten. İnene kadar bakmadım ekrana.

- Dukan diyeti diye bi diyete başladım. Başladığım 1. gün regle denk geldi, ben ağrı ve halsizlik içinde yattım 2 gün. Regl geçti, günler geçti ben hala halsizlikten ölüyorum. Diyette sadece protein yiyorsun karbonhidrat ve şeker yok. Herhalde o yüzden diyorum, aynı diyeti yapan Perizad'a soruyorum, hayır o ilk gün dışında yaşamamış böyle bir şey... Sonunda bugün anlaşılıyor ki meğer vitamin almak gerekiyormuş!!! Kaç günün uyur uyanık, bitkin hali bu yüzdenmiş.

- Cevahir Alışveriş Merkezi'nde ramazan etkinlikleri düzenleniyor. Dün oradaydık. Aze'yi yaklaştırdım izlesin diye, önce tiyatrocu tipler bir mini perde arkasından müzikli bir şov sergilediler. Bütün şarkılar popüler, saçma sapan olanlardandı. Arkasından Karagöz ile Hacivat çıktı sahneye. Hadi birbirlerine Eşek, beygirle başlayıp devam eden hakaretleri geçtim, Karagöz iki de bir hacivatın kafasına dan diye vuruyordu ses çıkaran bir şeyle. Aze korktu her vurduğunda, 3.de ayrıldık hemen oradan. Ama çocuklara yönelik bir gösteride çocuklara vurmayı, hakareti sevimlileştiren içeriği sevmedim.

- Her akşam dışarı çıkmaya devam. Şu bitik halde bile :((

- Tadilat işleri çok korkunç. Sürekli acele ediyor olmak, kısıtlı kaynak vs işin heyecanını sıfırlıyor. Yine de tebdili mekanda ferahlık vardır umalım.

- Mihri Belli Öldü. Bir tarih, bir sembol öldü. Yarın 16.30'da Şişli Camii'nden (Ateistleri başka türlü uğurlamalı )  uğurlayacağız.

- Bugün foto yok. Yazı olabilmesine bile şükür. Hiç halim yok hiiiç.
Devamını Oku »

11 Ağustos 2011 Perşembe

53. Hafta, Yılanın derisi...

Şu aralar hiçbir şeyi yetiştirememekten yana sıkıntılıyım. Bloga istediğim sıklıkta yazı yazamamaktan, istediğim hızda kitap okuyamamaktan, Yapmayı planladığım bir sürü şeye zaman bulamamaktan... Halbuki ortalamanın epey üstünde rahatım. Dün gece dışarıda içip, gece evde muhabbete devam edip 03.00 civarı yatıp, sabah 11.00'de kalkabilmek lüksüm var. 1 yaşında bir çocuğa rağmen. Ama işte ortalamanın çoğundan daha rahat olmam, yapamadığım şeylere üzülmemi engellemiyor. Niye böyle bir giriş yaptım, kaç zamandır yazmayı düşündüğüm bir çok konuyu hala bloga yazamamış, kısa kısa güncellemeleri bile zamanında yazamıyor olmanın verdiği dertlenme sebebiyle...

Gelelim son haftaya; En son yazdığımdan beri yine koştur koştur sürüyor hayat. Geçtiğimiz çarşamba idi Aze'nin tam doğumgünü. Doğumgünü çocuğunu Gökay'a bırakıp Savaş'la kutlamaya gittik. "Ne şahane yapmışız beaaa, helal bize" temalı, karşılıklı hediyeleşmeli gecemizi geçirdik.

Önceki gün Aze'nin 1 yaş kontrolüne gitmiştik. Boy: 76 cm, Kilo 10.9, Her şey normal... Sonraki günler her akşam dışarılarda dolandık.


Cumartesi günü Perizad ve dünya güzeli Elvin'le görüştük. Cumartesi Anneleri'nin oturma eyleminden gelmişlerdi, kederliydiler. Sonrasında bebelerin sınır tanımaz tüm ilgiyi üzerlerine toplamaları ile annelik, bebekler ve bebek işleri arasında sohbetle geçti günümüz. Hacıpolo'da kahvemizi de içtik ama henüz az bebe soslu derin sohbetler gerçekleştiremedik, umarız yakına.



Pazar günü ise dünya tatlısı Doruk ve ailesine gittik öğle çay-kahvesine. Sevgili Özlem ve Nevzat çok güzel ağırladılar bizi. Funda-Barış-Ayşe İdil de geldiler. Özlem'in yaptığı şahane börekler, kekler yendi, bebeler acayip sosyalleşti. Bu grubun babaları şahane olduğundan onlar bebelerle oynarken anneler miss oturup sohbet edebildi. Emziren anneler grubuna bitmek bilmez teşekkürlerden biri daha gerekiyor bu keyifli zamanlara sebep olduğu için. (Farkettiniz mi Aze Çınar dimdik ayakta)

k.validenin yüze dikkat :))


Ondan sonra kayınvalidelere gittik. Savaş'a aile doğumgünü kutlaması yaptık. Evet bizim ailemizin üçte biri ağustos doğumlu. Aze her zamanki gibi onca kişinin ilgisi içinde kendinden geçti.




Ertesi gün ise uzun yıllardır arkadaşımız olan (Alevilikte musahiplik vardır, bir nevi kardeşlik ilanı, heh Savaş'la Ümit musahipler.) Ümit, Dilek ve oğulları Batu ile birlikteydik. Aze Çınar çok acayip bir akşam geçirdi. En sosyal, en sınırsız, en korku-sevgi-eğlence karışık ve mutlu anlarını. Biz de canlı olarak iki kardeş nasıl yaşıyor onu gördük. Aze Batu'dan bazen çok korktu ama ona rağmen sürekli peşinden dolaştı, gülmekten yıkıldı, zıp zıp zıpladı. Batu'yu taklit edip durdu... Ve o gün doğduğundan beri ilk kez bu kadar saat uyanık kalıp gece 23.30 civarı uyudu.

Bir kaç zamandır bir tadilat işleriyle de uğraşıyoruz. Hem beden hem ruh yoruyor. Göçebe kaplumbağalar olarak yine göçüyoruz. Bu sefer daha bir başka. Ama hayır bu sefer de çok uzun süreli olmayacak. Her göçte biraz daha yük atıyoruz, biraz daha minimalize oluyoruz. Faydası oluyor bence bu taşınmaların :) Çok uzak değil "son" taşınmamız. Biraz daha zamanı var ama çok uzak değil. O zamana kadar zihnimiz de son şekline doğru hızla yol alıyor. Öyle hissediyorum ki aynı zamana denk gelecek zihnimizin olgunlaşması, oturması ile bizim fiziksel olarak da "aha da burası" deyip oturmamız. Eskiden "Yılan gibi olmak lazım" derdik. "Soyulan deriyi boşuna vücutta tutmamak gerek. Hayatında gereksiz yer kaplayan her şeyi kuruyan deri gibi atmak gerek. Hiçbir şeye boyun eğmeyip, kanıksayıp, olumsuz haliyle kabul etmeyip, gerekirse tüm hayatı değiştirmek pahasına silkinip atmak deriyi..." O zamanlar sadece derdik, bir süredir yapıyoruz da dediğimizi. Gitgide duruluyor, sakinliyor, hayatı daha net algılayıp, hayata daha çok gülebiliyoruz. İşte büyümek böyle bir şey herhalde. Bilmiyorum çoğunluk yaşıtımızın artık "yaşlanıyoruz" demeye başladığı bu anlarda bizim "büyüyoruz" dememiz neye denk düşüyor. Ama seviyorum bu halimizi. Adına ister yaşlanmak ister büyümek diyelim.








Devamını Oku »

4 Ağustos 2011 Perşembe

Babasından Aze Çınar 1 yıldır bizimle 5

Canım Kızım; 

Seninle aramızda özel bir sevgi var. Ya da ben öyle hissediyorum. Belki de bütün babalar böyle hissediyordur. Bana sarılman, kucağımda uyuman, gülmen, seslenmen, bakışın sanki bir başka. Kız babası olmak başka derlerdi de inanmazdım. İsterim ki hayat boyu mutlu ol. Ben de senin mutlu olmam için elimden geleni yapacağım.

Ben hep doğruyu yapmaya çalışsam da bazen yanlışlar da yapacağım. Tıpkı bu sabah kahvaltıda olduğu gibi. Doğum gününde hayatında ilk kez acıyı tattın. Kahvaltıda sana yanlışlıkla acı biber verdim. Önce ısırdın biberi, acı olduğunu farkedince yüz ifaden değişti, ağzından çıkarmaya çalıştın, çok başarılı olamayınca da ağladın. Yardım isteyen gözlerle Deyyaa'ya (şimdilik annene böyle sesleniyorsun) sonra da bana baktın. İçimiz gitti o an. Başka şeyler yedirerek acının etkisini azaltık. Çok kızdım kendime, bakmalıydım o biberin tatına.
Hayat bazen o biber gibi acı olabilir. Ne zaman babanın yardımı ihtiyacın olursa hemen yanında olacağımı bil.

Koca bir yılı geride bıraktık. Sen büyüdün. Her gün yeni şeyler öğreniyorsun. Şu yürüme işini de bir an önce çözersen çok iyi olacak. Çünkü seni elinden tutup gezdirmekten belime ağrılar girdi :)

Bana bazen baba, bazen de del del (gel) diye sesleniyorsun. Ama nadiren de olsa baba demen ayrı bir hoşuma gidiyor.

Çok sık yazamıyorum sana. 1 senede sadece ikinci yazı oldu. Saysam elli tane mazeret çıkar. Kimi haklı, kimi bahane. Bundan sonra daha sık yazacağıma söz veriyorum.

İyi ki doğdun evimizin Çınar'ı.
Yeniden hoş geldin kızım.
Seni çok seviyorum.

Baban.





Devamını Oku »

Aylin'den; Aze Çınar 1 yıldır bizimle 4

Hayatında ilk kez bir doğuma tanıklık etmiş ergen tarafından yazılanları okumakta olduğunuzu hatırlatıp,yaşanan duygu değişimlerini göz ardı etmenizi temenni ederim. Yazılacak,konuşulacak ne çok şey olduğunu en klişe tabiriyle meşhur film şeridine bakınca anladım.

Azecan bir yıl önce bugün, doktor ablasına ve bize minicik bedeniyle kocaman bi sürpriz yaptı.Bir fındık büyüklüğünde dünyaya gelen bu velet,doğum sırasında annesine pek güçlük yaşatmamıştı.Tabi şimdi Derya abla''sen onu gel de 
bana sor'' diyebilir fakat gözlenen buydu. Evde o gün her zaman olduğu gibi ziyaretçi trafiği yaşanmakta.Öğle vakti Derya ablanın arkadşları Funda ve Melisa geldi ellerinde börekler kurabiyelerle.Onları uğurladıktan sonra
Gökşen ve ablası geldiler. Gökşen'in ablasının ''valla derya bu çocuk bugün doğacak gibi duruyor'' demesine zerre inanmadım ne yalan söyleyeyim. Çünkü kafamda kapı gibi doktor sözü vardı neticete.Sonra Gökay abla geldi. Onunla da Aze ve doğum hakkında mini söyleşimizi yaptıktan sonra,iki yakın dost küçük odaya geçtiler.Ben de Kanal D'de yayınlanan 'Deli deli olma' filmine bakıyordum.O yaz sıcağı, masum masum bi şeyler izlemeye çalışan bu genci rahat bırakmıyor ve bütün beynimi ele geçirmeye çalışışıyordu.Bütün hücrelerim'kalk bi duş aal' diye bas
bas bağırıyordu.İlk ufak sancılar bu esnada geldi.Sonra Gökay ablayla mutfakta yemek yaparken Derya abla geldi ve ''Size çok önemli bi şey söyleyeceğim sıkı durun. Nişan geldi az önce''dedi. Nişandı,suydu,sancıydı beni zaten çok 
öncesinden aydınlattığı için o sırada akla ''nişan ne lan?!''diye bi soru gelmedi tabiki.Hiç bir şeyden emin olamama gibi bi durum vardı bende başından beri.Kadın doğum sancısı çekiyor,nişan geldi diyor,hissediyorum diyor benim akıl hala
doktorun söylediklerinde. ''yok yaa bizi kandırıyor,numara yapıyor''diyorum kendi kendime.Bu sırada sancıların kaç dakikada bir geldiğini ve süresini bilmek için elde kronometre var tabii.Derya abla büyük bi heyecanla telefona sarıldı,doktoru aradı.

Yemeğimizi yedik.Yedik ama nasıl yedik? Biz mi yemeği yedik,o mu bizi yedi belli değildi.Derya abla elinde köftesiyle mutfağın içinde tur atıyordu.Ayakta olması acısını hafifletmesinin yanı sıra doğumu da kolaylaştırıyormuş.Kendisine ve Aze'ye 
iyi gelecceğini düşünerek duş aldı.Mavi elbisesini giydi.Ben de olayların devamını merak ediyorum deli gibi.

Savaş Abim yollara düştü,evine geldi.Bu sırada sancıların şiddeti artmıştı.Sancı geldiğinde pat Gökay ablanın kolundan tutup dakika sayıyorlardı.O gün Derya ablaya hiç rahat yoktu. Oturdu olmadı,uzandı olmadı,e sürekli yürürken de aşırı efor harcıyordu.

Son hazırlıklarımızı yapıp arabaya bindik. Kalabalık bi kadroya sahiptik hastaneye gitmek için. Gökşen,Neşe, ben,Gökay Abla,Derya Abla, abim cümbür cemaat yola düştük.Bilmiyorum dünyanın neresinde güle oynaya doğuma gidilir? Ama biz yaptık ve çok da şahane oldu. Vardık hastaneye,Derya ablayı bi odaya aldılar.Aze'nin kalp seslerini dinledik burada.Her şeyin yolunda olduğunu ve tam zamanında
gittiğimizin haberini aldık.Derya ablayı asıl kalacağı odaya götürdüler.sonra biz  hastanede alkollü insanlar gibi davranıp ona eziyet ettik :)

Bekliyoruz kapının önünde telaşla.Sonra aşırı stresten mi ya da korkudan mı olduğunu kestiremediğim garip bişeyler oldu bana. Hey gidi Derya ablam böyle sedyeyle odadan çıkınca şok oldum. Tabii yani olması gerek o ama insan bir anda sindiremiyor bu tür şeyleri.Ayşen abla koptu geldi hastaneye.Doğuma almadan önce gittim yanına,gülümsediğini gördüm,yanağından bi öpücük aldım ya beyne komut gitti yeniden''tamam iyiymiş o şimdi sakin ol ''diye. Ben böyle hastaneye gidince zart diye bebeği elimize vereceklerini umuyordum halbuki.

Arabanın içinde bekleşirken hafızama kazınan bir diğer şeyi paylaşmak isterim. Abican gelir,arabanın camını tıklatır,''doğum oldu'' der. Ayşen ablaya sarılır,
bana sarılır,sonra bi bakarsın herkes birbirine sarılır :) Derya ablayı ve Azecan'ı son kez görmek için yanlarına gittiğimizde gözümde çok büyük bir zafer kazanmış kadın görüntüsü vardı.

Son sözler Azecan'a;
Tam bir yıl oldu seni kucağıma almaya korkalı.
Tam bir yaş oldu hastane yollarına düşeli.
Evimize,hayatımıza,kucağımıza sen en çok bize hoşgeldin Çınar'ım.
Devamını Oku »

Neşe'den Aze Çınar 1 yıldır bizimle 3

Aze’yi beklemek....

Bir yıl öncesi... 4 Ağustos 2010...

Bilmiyorduk. Bugünler, o günlerde bilinemezdi belki de. Bir yıl sonrasında herşey daha
iyi, daha kötü olabilirdi ama bu denli farklı bir yıl sonrasını, o gün beklemiyorduk. Kopuşla
buluşma; göbek bağının kesilmesiyle memeye sarılma arasındaki diyalektik öncesiydi.
Bugünden başka bir şeydik hepimiz...

Bildiklerimiz de vardı bir yandan. Mesela adını biliyorduk: Aze Çınar. İsim anneleri vardı.
Bazılarımız başka tarihlerde o yollardan geçmişliğin tanışıklığını taşıyordu. Bu tanışlık,
umulan yol rehberliğini taşıyamasa da o günün telaşına. Üstüne, çok heyecanlıydık.
Bilinmeyenle karşı karşıya kalma anının hakiki telaşı. Kaçacak yer, ertelenecek zamanın
kalmadığının bilgisi biraz. Öncesinde -tüm gel gitlere rağmen- ne kadar kararlıysak, kararlılık
ve kararsızlığın doğuma dakika dakika yaklaştımızdaki önemsizliğinin şaşkınıydık...

Öncesinde ne çok düşünmüş, ne çok okumuş, ne çok iç çekmiş, iç dökmüş, konuşmuştuk
üstüne. Bir o kadar korkmuştuk. Ve gelmişti o an işte. Sancı aralarını kısalta kısalta; kendi
bildiği gibi, hep olageldiği gibi geliyordu. Kendi doğrularıyla, kendi kurallarıyla üstelik.
Yapabileceğimiz tek şey geleni karşılamak; ‘olma’sına eşlik etmekti...

Oysa, türlü ‘olabilir’liklere dair hazırlık yapmıştık. Planlarımız yok değildi. Öyküler
dinlemiştik. Öyküler dizinine alfabenin ilk harfinden bir yenisinin ekleniyor olduğunu bilsek
de henüz ilk satırlar vardı. Acemiydik...

O gün o ilk satırları okuyabilen herbirimizin şimdi, bir yıllık hikayeleri, yazılmak üzere
biriktirdiği hikaye malzemeleri var, birbirine ayrı birbirine benzemeyen ama birbirine aşina.
Daha iyi, daha kötü değil ama farklı ve ‘bir’ fazla. O gün, 4 Ağustoz 2010’da ‘bir’ çoğaldık
biz...

Sadece ismini bildiğimize, dokunur olduk. Kokusunu aldık Aze Çınar’ın. Neresinden
öpeceğimizi bilemedik. Gözünün rengini seçtik. Göğsümüze değince sıcaklığını aldık. Uzun
kirpiklerini seyrettik uzun uzun. Eksilen yanlarımızın yanına onun gülüşüyle çoğalmayı
koyduk.

Bir yıl sonrasında hala bekliyoruz... Henüz girişini okuduğumuz Aze Çınar öyküsünün geri
kalanını...Aynı acemilik, aynı telaş ve aynı bilinmezlik içinde...

Çoğal aramızda Aze.
Devamını Oku »

Gökşen'den Aze Çınar 1 yıldır bizimle 2

Sevgili Çınar Aze, 

Her şey bir cumartesi günü ciddi bir toplantının ardından yapılan tüp muhabbetiyle başladı. 
Ne geyik yapmıştık yahu.. İki gün sonra, Derya "siz ne mubarak kadınlarsınız, hamileyim" dedi :)

Derya'nın gün, hafta saymaya ve yazmaya başlamasıyla biz de neler oluyor, bitiyor öğreniyoruz.
Senin yolculuğun devam ederken hazırlıklar kendi ritminde ilerliyor. 
Sen rüyalarımıza girmeye başlıyorsun. İyi, güzel, orjinal, komik rüyalar... 
Hele Derya'nın senin 1 metre doğduğunu gördüğü bir rüyası var, aynı rüya da bir de ünlü
bir çift var, çift senin adını soruyor, cevap çınar gökşen oluyor. 
Bu rüyadan sonra senden uzak durmak mümkün olmuyor tabi :))

Kolektif bir çalışmayla odan için alışverişler yapmaya, temizlik işlerine girişiyoruz.
Perde de bir sorun var ama yaratıcılığımızla çözüveriyoruz. Kimimiz iyi sürücü Neşe gibi,
kiminin temizlik beziyle arası fena değil İsmigül, kimi iyi cam siliyor ben gibi :)

Ve zaman aktıkça buluşma da yaklaşıyor...
Sabırsızlanıyoruz. Seni merak etmekle beraber Derya da artık hafiflesin istiyoruz...
Ben gidicem, 20 günlük bir programım var, yolculuk tarihim 5 ağustos, bana yetiş istiyorum. Du bakali...

3 ağustosta kontrolünüz vardı akşam üzeri ablam Funda'yla sizi ziyaret ettik. Derya yorgundu biraz ama keyifsiz değildi.
Ve yalnız da değil tabi, nöbet teslim alır gibi ziyaretçi vardı o gün. Biz de ziyareti tamamlayıp çıktık. Çıkışta ablam "bugün 
Derya doğurur" dedi. Ben biraz heyecanlandım, gidicem ya bir gün sonra, çok istiyorum gitmeden önce gelmeni ve seni görmeyi :) 
Günün ilerleyen akşam saatlerinde Savaş'tan sancıların başladığı bilgisini aldığımız andan itibaren Neşe ile teyakkuza geçtik ve beklemeye başladık. Bekledikçe heyecan da büyümeye başladı... 

Ayın kocaman olduğu güzel bir geceydi, seninle buluşmak üzere yola düştüğümüzde...
Ve ben seni beklerken birçoğu gibi, sen beni yolculamak için geldin zamanında...
Sabaha doğru katıldın aramıza, ben de huzur için uzun Karadeniz yolculuğuma çıkabilirdim artık. 
Bir gün seni de sırtımda yaylalara çakarabilirim umuyorum... Derya'ya sözüm var. 

Seni odaya getirdiklerinde ilk anlarda nasıl yumurmuşsam (yaptığım harekete ne diyeceğimi bilemedim), Neşe gözleri kocaman olmuş bana bakıyordu. Şansa Derya görmedi, yoksa bana bilmem kaç metreden öteye yaklaşma yasağı koyardı. Kesin koyardı bu yasağı, hep sana uzaktan el sallamak zorunda kalabilirdim :) Ama yaptığım Elif ebenin yaptığının yanında devede kulak kalırdı inan hehhe

Derya bu hikayenin en direngen karakteri bilesin... Senin normal normal aramıza katılman konusundaki inadı, inancı, ve direngenliği.. Öğrenirken, öğretti de...

Bir yıl geçmiş Azecan, zaman zaman kopmalar olsa da -e hayat bu!- takip ediyorum seni. Şansa cümle kurmayı seven bir Derya var ve iyi ki var. Uykusundan gülerek uyanan güzel, tatlı Aze... 

"İmlasını bilirdik bilmesine de, yine de yanlış hecelerdik hayatı" demiş şair. Dilerim imlayı olabildiğince az şaşırdığın bir yaşamın olur. Ve dilerim hayat seni gülen gözlerin kadar güzel karşılar...

Gözleriyle gülen Aze, yolculuk devam ediyor... Buluşmak ve koklaşmak üzere ;)

Sevgiyle,

Gökşen 

Devamını Oku »

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Akçakoca Tatili

Neredeyse bir hafta olacak biz Akçakoca'dan döneli ama biz gezentiliğe doyamadığımızdan, her gün dışarıda olduğumuzdan ve hatta tüm haftasonunu dışarıda geçirdiğimizden hala yazamadım Akçakoca anılarını.

Baba-kız vedalaşırken

Giderken yazmıştım Aze el üstünde tutulacak ve dinlenmiş döneceğiz diye. Beklediğimin kat kat üstünde oldu her şey. Savaş'ın yokluğuna rağmen hiç tek başımaymışım gibi hissetmedim. Pek sevgili kızkardeşim kekem Gökay'ın ailesi , ailemiz olarak yaşayabileceğimiz en güzel tatillerden birini yaşattılar bize. Koca bir hafta boyunca ben neredeyse sadece yemek işiyle ilgilendim Aze Çınar'ın geri kalan her tür özeni, ilgiyi, işi Cesur ailesi halletti. Bana da 1 hafta içinde 3 kitap bitirmek, bol bol yüzmek, dinlenmek kaldı.



Azoçka sabah uyandığında ben mama hazırlarken Hülya Abla, kızı Müge ya da Gökay alıyordu Aze'yi. Altı değiştiriliyordu, kucakta eğlendiriliyordu, mama gelene kadar olanca özenle geçirtiliyordu zaman. Mamasını yedikten sonra biz kahvaltıya geçiyorduk, Hamiyet Teyze'nin erkenden kalkıp hazırladığı patates kızartmaları, kayganalar, patlıcan ezmeleri, minik çilek reçelleri eşliğinde. Hamiyet Teyze Aze Çınar'a mama sandalyesi yaptı! Aze yetişkinlerle sofraya oturduğu için zevkten dört köşe, elinde ekmeği bizimle birlikte geçirdi hep kahvaltı zamanını.



Ardından Hamiyet Teyze'den Müge'ye her biri Aze Çınar'ın yeni eğlencesi ellerinden tutup dolaştırma çilesine gönüllü oluyorlardı. Onun da ardından ise uyutuyordum Azekuşu. O uyurken ben yanındaki yatakta kitabımı okuyordum, ya da uyuyordum onunla. Uyanıp, yemek hazırlığını yapıp denize iniyorduk. Aze'yi bir daldırıp, kurutup, giydirip arabasına yerleştirdikten sonra, ya Gökay ya Hülya Abla onun yanındayken bir diğeri ile denize giriyordum ben. Aze kendi kendine oynuyordu, yanındakiyle oynuyordu, Müge Ablasının (ki Aze'nin favorisiydi kendisi) arkadaşlarının kucağında göbek atıp, oynuyordu... O esnada biz ya yine denizde oluyorduk ya da uzanıp kitabımızı okuyorduk. Akşam vakitleri yine birilerinin elinden tutup kumsalda yürümeye çalışıyordu Azoçka. “hov hov” kovaladı, insanları takip etti, sudan kaçtı. Toplamda çok çok eğlendi.










Eve dönüşümüz 21.00'i buluyordu genelde. Duş alıp, Aze'yi doyurmayı da halledince 21.30-22.00 olmuş oluyordu saat ve Aze'nin uyku vakti geliyordu. Uyutuyordum. Bir hafta sürekli beraber yattık. O uyuduktan sonra biz yemeğimizi yiyorduk. Bazen dışarı çıkıyorduk Aze'yi evdekilere bırakıp, bazen kitap okumaya devam ediyorduk, bazen misafirimiz oluyordu sohbet ederek geçiriyorduk vakti.

En olağanüstü şeylerden biri Aze'nin bir hafta boyunca organik şeyler yemiş olması oldu. Daha önce benim de hiç yemediğim frenk üzümü dedikleri şu fotodaki meyveden yedik:

frenk üzümü
dağ çileği















İlk poğaça

Aze'nin ilk sarması


Minik dağ çilekleri, taze taze fasulyeler, ıhlamurlar, semiz otları, kabaklar.... Tavuğun altından alınmış köy yumurtaları, taze sütten yapılmış taze yoğurtlar... Azekuş ilk kez yaprak sarması yedi! Gökay Teyzesinin yaptığı poğaçaları yedi. Ufak ufak yetişkin insan yiyeceklerine başlamış olduk oralarda.



5 gün sonra Savaş geldi dayanamayıp. Aze Çınar telefondan babasının sesini duyunca ağlamaya başlamıştı artık özlemden. Kavuşmaları da aynı duygusallıkta oldu :) 2 gün de tüm çekirdek aile beraber geçirdik. Yine ev sahiplerimizin üstün özenleriyle.








Hayatımda yaşadığım en şahane tatillerden biriydi. Çocuklu bir insana böylesi bir tatil yaşattıkları için Cesur ailesine ne kadar teşekkür etsek az. Sağolsunlar varolsunlar.
















Devamını Oku »

24 Haziran 2011 Cuma

Tatil'in anne olmayan yanı... (Tatil 5)

Peki, Aze bu kadar şahane ve uyumlu, tatil yeri süper de eski tatillerle arasında hiç mi fark yok? Hiç mi özlenen yanı yok? Hiç olmaz mı sevgili okur hiç olmaz mı...


Bir kere Savaş'la oybirliğiyle kabul ettiğimiz en birinci fark sabah istediğin kadar uyuma özgürlüğü! Bebek olunca el mecbur o kalktığında kalkmak zorundasın. E mutfağın yanında olmadığından biri mamayı yapmak üzere kalınan yerin mutfağına giderken diğeri kendini yataktan aşağı atmaya çalışan bebeği oyalamalı. Dolayısıyla evde yaptığımız gibi bir sıra pek mümkün olmuyor. Sonrasında istediğin saatte uyuyabilirsin evet ama istediğin saatte uyanma lüksün yok işte.

İkincisi günü sen değil bebek belirliyor. Mama saati, alt değiştirme rutini, güneşin etkisi, yatma vakti derken tüm gün bebek yönlendirmesiyle geçiyor. Tatilin en önemli yanından biri olan saatten azade, tüm rutinlerden arınıp istediğince takılma kısmı böylece fos oluyor. Bunu biraz nöbetle, sırayla yapmaya çalıştık ama özünde var işte böyle bir yanı.

Üçüncüsü biraz kaldığımız yerle ilgiliydi. Gündüz uykularını yanımızda yapmasını sağladık, gece için de sağlardık ama gece çok sivrisinek olduğundan odada yatırdık. E haliyle biz de 22.00'den sonrayı odada geçirdik. Şimdi anlatacağım tek örnek zaten yeterince anlatıyor bebekli tatilin getirisini;
Geceleri genelde indirdiğimiz dizileri, filmleri izledik kaldığımız yerin verandasında. Sineklere rağmen Aze Çınar uyanmasın diye. Epey House izledik mesela. Pazartesi gecesi de Behzat Ç.'nin son bölümünü izlerken laptop'ın şarjı biteyazdı. Hop odaya girdik ama sabredemedik dolmasını. Girdik banyoya, taktık fişe, oturduk küvetin kenarına, 20 dakika tuvalette dizi izledik!!


Dördüncüsü ve en önemlilerinden bir tanesi romantizm ve cinsel hayat tabi ki çocuksuzkenki tatiller gibi olamıyor. Ve fakat yaratıcılık gelişiyor bu sayede!


Ama ikisinin de yeri ayrı be arkadaş. O ilk suya girerkenki hali, sımsıkı sarılması, yürümeye çalışması, uyumlu halleri.... Yani deseler ki zamanı iki yıl geri alacağız istemezsen yapma Aze'yi,  yine yaparım yine yaparım (Ama mümkünse bu seferden çıkardığım dersler de olsun aklımdaki bir sürü kişiyi baştan uzaklaştırayım hayattan da daha mutlu geçireyim o süreci.)


Hee ama mümkünse Aze varken onu bir yerlere satıp sevgiliyle başbaşa bir daha tatile de hayır demem tabi.

Bir dahaki yazıya: Bebekli tatilde neleri kesin almalı











Devamını Oku »
Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2011 Çarşamba

2011 Üzülme Ben seni sevdim

2011 bir çok arkadaşım için zor bir yıl olmuş. Twitter'da, facebook'ta, bloglarda hep “Git artık 2011” içerikli iletiler gördüm. Benim içinse dipte başlayıp yukarı doğru yükselen bir yıl oldu. Şu an ise ennn tepe noktadayım bir çok açıdan. Hem iş hem aile hem eş dost...

Fakat bunların hepsinden önemli bir yanı oldu 2011'in. Benim için dark side'a geçişte kocaman bir pencere oldu. Hayatımda ikinci ve umarım son geçiş oldu bu.
İlki üniversitede olmuştu. Öncesinde köylü kızı diye dalga geçilecek kadar saftım. Kötü insanlar filmlerde olur, başka dünyalarda yaşarlar ve biz çok dikkatli olursak asla bizim hayatlarımıza yanaşamazlar sanıyordum. Yıllarca küçük alevi cemaatinde, sıfır kötülükle yaşamanın acı sonuçlarıydı bunlar.

Sonra kötü insanlarla ve hepsinden kötüsü faşizmle tanıştım. İki gün önce, solcu arkadaşıma saf saf (çekinmeyin gerzek gerzek deyin) savunduğum, mhpli ama iyi bir insan, insanları görüşlerine göre değil karakterlerine göre ayırmak lazım diye kendimce koruduğum sınıf arkadaşımın(!) iki gün sonra okuldaki bir gerilim ve arbede sonrası gözümün içine baka baka bana taş sallaması ve dizime aldığım ilk darbe ile yaşadım kozamdan çıkıp gerçek hayatla karşı karşıya kalışımı. Kötülerin bizim hayatımıza da gayet değebilecekleri gerçeğiyle biraz geç tanıştım.

Fakat bu geçişle gerzeklik aşamasından çıksam da “normal” aşamasına geçemedim. Hayatta iki uç var sanmaya çok uzun zaman devam ettim: İyiler ayrıdır kötüler ayrıdır. Kötü olmayan insanlar ise hata yapabilir, yanlış yapabilir, ama önemli olan niyettir. Ben anlaşamasam da o insan hala iyi olabilir. Hem kimbilir belki ben onun koşullarında olsaydım, onun sahip olduğu aileye doğsaydım ne bileyim öyle çocuklarım olsaydı, öyle sevgilim olsaydı, öyle çalışma şartlarına sahip olsaydım belki ben de onun gibi davranırdım. Yazıktı insanlara, sistem insanları çok tuhaf davranmak zorunda bırakabiliyordu. Empati herkese lazımdı. Ne olursa olsun insanlara küsebilirdik, kızabilirdik ama yine o insanlar kendilerince iyilerdi ve bir selam olsun verebilirdik, biz iyi niyetli olmaya devam edebilirdik, hayatımızın bir yerinde barındırmaya devam edebilirdik, anlayışla karşılayabilirdik, dik, dik, dik, dik...

Geçenlerde bir sorun çözmeye çalışıyorduk. Muhattaplarımız Savaş'la değil benle görüşmek istediler. Ben saftiriğin önde gideniyim çünkü. Bana iki güler yüz gösterin ben yaptığınız her pisliği unuturum. Araya biraz zaman girsin, size torpil geçer kendimi özeleştiriyle mahfeder bir şekil iletişirim sizinle. Aynen de düşündükleri gibi oldu. Savaş'a hayatta kabul ettiremeyecekleri şeyi bana kabul ettirip, giderken de tekme atıp gittiler. Tanışabileceğiniz en salak insanım ben çünkü. Herkesi anlamaya çalışmamız, anlayış göstermemiz, hep ilkeli ve doğru davranmak gerekir çünkü.

2011 tüm bu gerzek bakış açıma şunu dememi sağladı: Hassiktir lan ordan!
Blogumu okuyanlar ve herkesten önce blogumun sahibi kızım Aze'm kusura bakmasınlar kabalığım için. Üstelik de dilde seksizmin bu kadar karşısındayken bu lafı ettiğim için öncelikle ben kendimin kusuruna bakmayayım. Ya da kim bakarsa baksın: Umurumda değil. Aydım ben sevgili okur. En yakın arkadaşım Darth Vader artık benim. Dark Side'a yanınıza geldim panpalar. Güzelmiş burada havalar.

Paragrafımızın başına dönersek, herkesin aklı var vicdanı var kardeşim. Kader mader hayat ne getirmişse, aklını, vicdanını kullanıp ona göre davranır insan. Geri kalan hep mazeret hep çıkar amaçlı terör örgütü... İnsanlığı sevmek gerzeklikmiş hacı, hakeden insanı çok çok sevecekmişsin, gerisi yalanmış.

Empatim yok huzurum var kardeşim. Canımı acıtan, koşullarından sebep değil beni önemsemediği için acıtıyor canımı bu kadar net. Bu denli bencil, özensiz, çıkarcı olabilen insanlar ise mazeretsiz sebepsiz kötü işte. Tutmayacaksın hayatında. Selam bile vermeyeceksin tartışmasız. Sırtında yük etmeyeceksin kimseyi, yan yana olduğun, kimsenin kimseyi taşımadığı ilişkidir ilişki olan.

Ben evim konusunda da böyleydim. 15 yıl önce yazılmış bir mektup, 18 yıl önce hediye edilmiş bir toka, maç biletleri, konser, sinema biletleri, 20 yıllık defterler.... Vefa işini fazla abarttım ben. Eskiye, eskiden sevdiğime bağlılık işini çok abarttım. Miadı dolan atılır ve yola devam edilir. Bunu yüzlerce kez gözlediğim halde anlayamadım. 32'yi bekledim bunları anlamak için şapşal beni!

2011 çok işime yaradı a dostlar. Yukarıda dediğim gibi sırtımdaki yüklerin hepsini attım. Yıllarca yüreğimde taşıdığım yaralarımı söküp attım. Değil iyileştirmek, hiç olmamışçasına söktüm attım. “Acaba başka türlü olabilir miydi?”, “Acaba bir gün çözülür mü, halledilir mi?” dediğim, içimi acıtan ne varsa hepsini attım. Zerre acıtmaz mı artık arkadaş? Zerre acıtmaz mı? İnsan o kadar acının üzerine birdenbire hiç mi bir şey hissetmez artık. Yok hissetmiyorum. Umurum bile değil.
Şu 2 yıldır tüm yaşadıklarım beni bambaşka bir insan yaptı. Hayatımdaki çok şahane insanların aslında düşündüğümden de şahane olduklarını gördüm. Tam anlamıyla bilemediğim kıymetlerini elimden geldiğince bilmeye çalıştım. Hem para sahibi olup hem insan olunamayacağına neredeyse ikna gibiyken birileri yaptıklarıyla, yaşadıklarıyla “yok olabiliniyormuş” diye içimi serinletti.

2011 çok hoş gelmedi ama çok şahane gidiyor. İroni yapmıyorum, sarkazm hiç yapmıyorum. Gerçekten böyle düşünüyorum. Hayatıma bir dönem giren kimi insanların en kötü hallerini gördüğüm şu son bir ay gerçekten hayatımın en mutlu zamanlarından biri oldu. Sağolsunlar özgürleşmemi sağladılar. Sağolsunlar ve hayatımdan uzak dursunlar.

2012'den de daha umutluyum. Bu yükseliş gitgide artacak eminim. Yıllardır takıldığım binlerce şeye değil önüme baktığım günler daha çoooook güzel şeyler getirecek. Eminim. Bir süredir görüyorum böyle olduğunu, gitgide daha iyi olacağını da biliyorum.
Sağlıklı, huzurlu, mutlu bir hayat diliyorum tüm sevdiklerime, tüm kendilerinden başkalarını da bir nebze olsun düşünenlere. Hepimizin hayatları dolu dolu olsun. O kadar işimizle, gücümüzle, sevdiklerimizle meşgul olalım ki, hayatın küçük kirleri dikkatimizi bile çekemeden kaybolsun gitsin hayatımızdan. Sevdiklerimizle hep dertsiz olalım.
Sevdiğim insanlar sayınız çok az ama sizi çok seviyorum. 2012'de de 2062'de de birlikte olmayı diliyorum.

23 Aralık 2011 Cuma

Dillerini yediğim...

Bizim kız bülbül oldu a dostlar! Kime benzediyse bi geveze oldu bi geveze oldu sormayın! Bir kere duyduğu her şeyi tekrar ediyor. Bugün asansör dedi mesela (asansö olarak) . Onun dışında her bir haltı anlıyor, çoklukla da söylüyor. Yani tek tek yazayım desem geçen günkü yazıda olduğu gibi sayfalarca sürecek. Enteresanları söyleyecek olursam; montu çıkar, şapkayı tak diyor, Zeynel zeyzi iken zennel oldu. Kulak kuak oldu. Hayvanlara inek möö ile eklendi. Horoz üüüüü ile. Goygoy Gökay; Gokku oldu. Aaaba eklendi mis gibi. Balığa bakka diyor fekat genel olarak mama diyor akvaryumda bile görse. Biraz obur bi kızımız var.
Sevgili Deniz ve OİP'in Fil'in Banyosu'na hasta. Telefonu gösterip "fi, fi" diyor. Hello diyen fili taklit ederek "hüllüüooo" diyor.

Gelelim en enteresanına; hani şimdiki zaman eki -yor'dur ya, ingilizce'de -ing , kürtçe'de -kir... fiilin sonuna ekleriz ve zamanlı yüklem yaparız. Azoçka buna kendince bir yol bulmuş. Sanırım bizim cümlelerde "yor"u duymuş, genelde kelimelerden son harfi atma eğiliminde olduğu için son harfi atmış, önüne gelen kelimeye ekleyerek yeni anlamlar kazandırmış.

- Mamayo : mama yiyoruz /yiyelim/yedim (arada boşluklu olursa mamaya hayır demek oluyor: mama? yoooooo)
- Eeeyo : Uyuyalım/ Uyuyoruz / Uyudum
- Nanayoo : Müzik açıyoruz/  Müzik açtık/ En çok da: Müzik açsanıza ulan!
- Gityo: Gidelim / Gidiyoruz
- Anneyoooo : Anne gelmiş, anne gelsin...
- Haydeyooo: Kazım Koyuncu'dan Hayde'yi açın. ahhaha evet valla bu demek. Kazım'ın fotoğrafını görünce de Hayde diyor zaten.


12 kilo, Boy 80 küsur cm. tam bilmiyorum kaç oldu. İştahı eskiye göre azaldı epey. Çok güzel sarılıyor. Öpüyor. Babası şahane öğretmiş; bezini götürüp çöpe atıyor, eve döndüğünde ayakkabısını çıkarıp ayakkabılığa, montunu odasındaki askıya asıyor. müzik aletleriyle arası şahane, davul, melodika, org, zil, mızıka, bağlama haşır neşir olduğu aletler. Dans etmeye bayılıyor. "Nana" diyerek müziği açtırıyor, nanayo diyerek oynuyor. Kendi oynamakla kalmıyor, odada kim varsa tek tek kaldırıp oynatıyor.
Kitaplarıyla da arası iyi. Bizim kütüphanedeki bir raf onun. Oradaki kitaplarını alıyo, okuyo, geri koyuyor yerine. Bizimkilere dokunmuyor. Arada bir el edecek olduğunda "Ama o annenin kızım seninkiler nerede?" deyince kendininkilere yöneliyor hemen.

Azı dişleri geliyor sanırım çok kaşınıyor damakları. Şu ana kadar hiçbir dişte sıkıntı yaşamamıştı. Ama bu sefer pek kastırdı.
Kalabalık mekanlarda genelde pek kopup gitmiyor. Bir iki yürüyor, duruyor ama durduğu, gittiği yerden bizi gözetliyor sürekli. Biz gider gibi yapıyoruz bazen, kontrollü bir şekilde arkadan arkadan geliyor. Dün Koçtaş'ta bizim döndüğümüz köşeyi kaçırıp bir önceki köşeden döndü. Ortada kısa raflar olduğundan biz görebiliyoruz onun olduğu koridoru. O bizi göremiyor. Bir iki adım attı, bizi göremeyince hızlandı ve şahane bir şekilde bağırdı: Babaaaaaaaaaaaaaa . Ahahahha hatırladıkça gülüyorum çok tatlıydı. Tabii ki üzmedik daha fazla hemen ses ettik de rahatladı.

Bu arada artık dikili iki ağacımız var. Biri Aze'nin biri benim:



Benim iş saatlerim yavaş yavaş oturuyor. Aze de çalışıyor olmama alışıyor. Geçirdiğimiz vakit artıyor. Şu an herkes halinden memnun.
16. Ay da böyle geçti işte.

Bu arada bir şey duyurmak isterim: Van'daki çocuklara, kadınlara, erkeklere batının 3-5 katı soğukta üşümemeleri için örgü örüyoruz kampanyası başladı. Patik, şapka, bere, yelek, hırka neyi yapabilirseniz hepsine ihtiyaç var. Detaylı bilgiler ve hatta örgü tarifleri bu adreste: http://vanicinoruyoruz.com/

16 Aralık 2011 Cuma

Tıngır Mıngır

Saat 07:24 . Aze Çınar uyuyor. Savaş uyuyor. Annem bizde o da uyuyor. İş yok. Yani en erken saat 10.00'da sevgili Erdal'la kızımın adaşının babasıyla bir çekimimiz var. Peki bu saatte ne işim var ayakta? Cevap: Vücuduım delirdi.
Kendisini son zamanlarda biraz hor kullanıyorum. Televizyonculuğun yoruculuğu, düzensiz saatleri yetmezmiş gibi ikinci bir televizyon işine kalkıştım. Üstelik tam da eski işimin ekibini ve saatlerini ayarlamışken. Bir düzene girmişken.İkinci iş Aze'yi de, beni de, Savaş'ı da çok etkilemeyecek diye düşünmüştük. Geceleri bir tv programının 1 bölümüne metin (ortalama 3-4 saat) yazacaktım. Aze zaten geceleri uyuyordu. Savaş'la da bir yandan sohbetimi de ederdim, gerekirse dizimi bile izlerdim. Fakat ulusal medyanın söylediği gibi işleyeceğine boşuna güvenmişim. Bir gecede 2 metin istemeler, "sabah 8'e çok acil"lerden sebep saat 06.00'da kalkmalar ki bi gece önce 02.00'de yatmışken... Daha o günün uykusunu uyayamadan, o gece iş yapmamanız konuşulmuşken İKİ iş daha istemeler bünyemi biraz delirtti. Sabahın köründe kalkmalar, reglin 20 gün gecikmesi, boğaz acısından konuşamamak, göz acısı... Tüm bunlara rağmen istifa etmeyecektim de başından beri hem Savaş hem annem hiç sıcak bakmadı bu işe. Halihazırda aldığım maaşın iki katını veriyor olmalarına rağmen hem de.

Bunları niye anlatıyorum? Çünkü dün gece Twitter'da da yazdığım gibi ben istifa etmeyi sevmiyorum. Bunun yerine kovulmayı 10 kat daha tercih ederim. İstifayı sık yapıyorum. Fakat bu bana kendimi kötü hissettiriyor. Zor olandan kaçıyormuşum gibi geliyor. Somut durumun somut tahlili çok açık: İnsanlar kimi şeyleri kabul edemez. Bu kimi zaman fiziksel sebepli olur kimi zaman manevi sebepli. Ama işte çok istifadan sebep artık içim rahat etmiyor. Size anlatırken kendimi bir kez daha ikna etmeye çalışıyorum.

Bugün gidip konuşacağım 2. yerle. "Böyle olmuyor." diyeceğim. Bir bakarsınız ikna ederler beni ve yine haftalarca görüşmeyiz ya da tam tersi bünye artık uyumayı reddettiği için abuk saatlerde daha sık yazmaya başlarım.

Yalnız şunu bir kez daha anladım ki para ile kurulan her ilişki baş ağrıtıyor.
Saat 07:42 Gidip Aze Çınar'ı mı uyandırıp sevsem acaba.

20 Ekim 2011 Perşembe

Ölmek, Öldürmek ne kolay...

Dün bir alışveriş merkezindeydim "24 şehit" alt yazısını gördüğümde. Başımdan aşağı kaynar sular boşaldı. Bütün gün yüreğim sıkışık dolandım. Onca acıyı, onca ailenin yaşadıklarını tahayyül bile edemedim. Bunları söylemem lazım, üzüldüğümü söylemem lazım çünkü "faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir."* Çünkü önce terörü lanetleyip, ölenlere üzüldüğünü söylemeni emreder faşizanlar senin söylediğinin hükmü olsun diye, seni de terörist ilan etmemek için.Onlardan farklı düşündüğün için, "Kan istiyoruz." diye bağırmadığın için...

Anlaşılmaz konuşuyorum farkındayım. Karmakarışık anlatıyorum. Çünkü zihnim karmakarışık, beynim yarı donuk, yarı çorba. Çünkü dünden beri her yerde "İntikam", "Öldürün", "Asın" çığlıkları görmekten ambale olmuş durumdayım. Ekşi Sözlük'te Kürtlerden alışveriş etmeyin diye başlık açabilecek şuursuzlar olduğunu gördüm. Facebook'ta "Atatürk "Menemen'i yakın" dedi, Atatürk'üz özledik." yazabilen ve fakat Menemen'de neler olduğundan bile habersiz olduğunu düşündüğüm bir sürü şuursuz gördüm. Menemen'de olaylar bittiğinde sadece olan bitene engel olmadığı için tüm yöreyi yok etmek istemeyi doğru bulanlar, İnönü engel olunca da kötünün iyisi onlarca kişiyi asmayı, isyancıların zorla ip aldığı yahudiyi bile asmayı doğru bulacaklardır gerçi detayları bilseler de... Zira vicdanları, gözleri, beyinleri çalışmıyor binlerce insanın. Nurturia'da Yıldırım Türker'in "Barışı ancak Kürtler ve Türkler birlikte getirir." yazısına katıldığım için, "İlle de barış" dediğim için ne vatan hainliğim ne alçaklığım ne orospu çocukluğum kaldı. Bir tanesi mesajla "Bütün kürtler katildir." derken, bir diğeri "Bütün doğuyu havaya uçurmak lazım." diyordu. Bir başkası "Önce Türküm de, Ne mutlu Türküm Diyene" diyemiyorsan konuşma" diyordu. "Kürtler virüs gibi, onlarca ürüyorlar.", "Biz hastane, okul veriyoruz, onların yaptığına bak" diyordu lütfetmişler gibi... "Sen ne cesaretle bunları söylüyorsun?" diyordu başkası. Doğru, bizim hep korkmamız gerekiyordu çoğunluktan.Toplu akıl tutulması bu denli korkunç bir şeydi ve insanı dehşete düşürüyordu.

"Bunca insan ölmüşken nasıl barış dersiniz?" diyordu biri, sanırım barış ne demek bilmiyordu çoğu gibi çünkü ne zaman barış desek "Apo'yla mı kucaklaşacağız?" diyenler pek boldu. Bir başka trajikomiği "Bugün barış deme günü değil, bugün ağlama günü" diyordu. Barış demedikçe ağlamayı bitiremeyeceğimizi anlamayarak.

Benim beynim Aze'nin bulamacı gibi. İnsanlar nasıl olur da bu kadar kolay "ölsünler, öldürsünler" diyebiliyor, insanlar nasıl oluyor da kendilerine öğretilen kalıplardan, ezberlerden azade birazcık ama birazcık düşünmeyi başaramıyor? Bu kanın durması için ancak ve ancak konuşmamız gerektiğini, dinlememiz gerektiğini, bugüne kadar sürekli "Kana kan" dendiğini ve bunun hiçbir şeyi çözmediğini... Hep garibanların öldüğünü, bu işte bir yanlışlık olduğunu, birilerinin birilerini kullandığını...

Ben her ölüme içime bıçak batmışçasına üzülüyorum. Bunu söylemek zorundayım ki faşizmin beni terörist ilan etmesi zorlaşsın. Onun ne yaptığı beni terörist ilan ettiği beni ilgilendirmez ya, onun yanındaki onun kadar kalbi taşlaşmamış olan da maalesef bu referansı istediğinden önce bunu söylemeliyim. Acının terazisi olmaz ya Allah sizi inandırsın üzülüyorum! Ve buna rağmen TEK YOL BARIŞ! diyorum. "Susturun silahlarınızı yoksa bu kan hepimizi boğacak!"*


* Roland Barthes
* Birgün gazetesi manşeyi

17 Ekim 2011 Pazartesi

Geldik

Epeydir düzenli yazmıyorum bloga. Minik minik duyurular, haberler vs ile yetiniyorum. Bahardan beri hayatımız sürekli değişti. Kötü değişim değildi hiçbiri. Değişimleri severim. Ama bir rutin ve düzeni engelledi sürekli değişimler. 1 kere taşınma, 1 dönemsel iş, 5 kez şehir dışı, 1 kez daha taşınma, Savaş'ın iş değiştirmesi, Biri İnternet'in beceriksizlikleri ve internetsizlik, TTNet'e maalesef dönüş, Savaş'ın işten çıkması derken yerleşik yaşamı oturtamadık bir türlü. Bu oturtamamak blogu geciktirmek gibi küçük şeyler dışında bir sıkıntıya yol açmadı hiç, yersizlik yurtsuzluk, göçebelik halini de severiz biz aslında ama bebek olunca yerleşikliği, rutini daha çok arar olduk.

Ama bugün farkettim ki ben aslında her zorluğa rağmen çok daha önce bir şeyler yazabilirmişim. Beni durduran şey sınırlı internet, zaman zaman internetsizlik değil gitgide biriken anlatılacak şeyleri toparlamaya üşenmek, nereden başlayacağını bilememek falanmış. Ayların fotoğrafları Savaş'ın laptopta. Oradan al, benim emektara taşı, foto seç, yükle de eksta yük! "Yaz ne istersen, fotoğrafsız yaz  yahu" der demez kendi kendime hop burada bulverdim işte kendimi. O yüzden kaç zamandır düşündüğüm gibi, son bıraktığım yerden başlayıp, şu oldu bu oldu diye anlatmayacağım. Biliyorum çok kere "oo anlatacak çok şey var gelince anlatacağım." dedim ama bunu yapmayı beklersem daha çok bekleyecek bu  blog gibi geliyor bana. O yüzden kronolojik olmayacak aklıma gelenler geçecek sadece.

Buralara gelmeyeli Aze Çınar  14 aylık ve 12 kilo oldu. Takır takır koşuyor, laf anlıyor, düştü, gel, git, al, ver, anne, baba, dede, bulun (balon), mama, bitti, aç gibi kelimeleri söylüyor. Söylenen bir çok şeyi anlıyor. mesela kumandayı şuna götür dediğimizde evdeki 5-6 kişi içinde kimi demişsek ona götürüyor. "Uyandıysan, daha fazla uyumayacaksan emziğini çıkar" dediğimde emziğini çıkarıyordu, son günlerde ise geliştirip, uyumuyorsak napıyoruz? diye soruyorum hop atıyor ağzından emziği. Uykusu geldiğinde bazen elimizden tutup yatağa götürüyor bizi. Hangimizi seçmişse geride kalana el sallıyor. Geçenlerde Mumu (Mustafa Murat) bizde kaldı. Ahu bir seminere gitti. Baya bir süre oyuncak kapıştılar yerde. bir süre sonra Mumu ağlamaklı olunca "Ama kızım Mumu'nun annesi burada değil bak yazık, üzülmesin." der demez elindekini uzattı Mumu'ya kuzum.

Her şeyi yiyor. Bazen bazı şeyleri istemiyor ve çok net belli ediyor. Çok güzel sarılıyor, öpüyor. İnsanları tanıyor. Kişisine göre tepki veriyor. Genel itibariyle sıcakkanlı ve güleç. Tüm geçtiğimiz süreçte anne-bebek grubumuzla görüşmelerimiz sıklıkla devam etti. Eylemlere gitti. Bol bol babanneye gitti. Annaneye gitti. Sokakta bol bol oynadı. Kedi ve köpeklere aşık oldu. Köpek deyince "Hov" , kedi deyince "maaağv" diyor. Yatak gibi yumuşak yerlerde de ayağa kalkıp dik durabilmeye başladı. Yapınca da kendini alkışlıyor.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Hep birlikte karşıya geçmek üzereyiz. Hızlıca ilk aklıma gelenleri yazmak istedim ki artık başlamış olayım şu bloga. Devamı gelecek.

Öperiz hepinizi.

11 Ekim 2011 Salı

Fotoğraf Yarışması

Evet bu sefer geldik. Hem de 6 ay öncesi gibi. Sınırsız internetimiz ve yoğun mesaimizle. İlk olarak bir fotoğraf yarışmasından bahsedeceğim. Buralarda yokken neler yaptığımız önümüzdeki günlere. Hem Savaş da bu aralar bol bol yazacak.


Yarışmaya gelince. Hotpoint-Ariston bir fotoğraf yarışması düzenliyor. Aile portreleri ile katılabileceğiniz bu yarışmanın kazanını ünlü fotoğrafçı Steve Mccurry'nin çekeceği bir aile fotoğrafı bekliyor. 


Biz de katıldık. Bize oy vermek için aşağıdaki fotoğrafa tıkladığınızda açılan linke gidebilirsiniz. Pek çok pek çok seviniriz. 





Edit: Linki yayınladıktan sonra farkettim ki yarışmaya son başvuru dünmüş. Sanki bekleyip, bitince yazmışım gibi... Valla yok, internetimize daha dün gece kavuşabildik :(((

21 Eylül 2011 Çarşamba

Daha gelmedik...

Sevgili blog sakinleri, yok taşınmaydı yok biri adsl'in bir ay boyunca bir türlü adsl nakli yapamamasıydı yok gezentilikti derken uzuuun süredir görüşemiyoruz. Naber?
Sanmayın ki şu an yazıyorum diye geldik, normal rutinimize döndük. Bu yıl iyi tatil yaptı bize. Leyleği havada görmüş olmalıyız ki süper gezdik söylemesi ayıp. Yarın da yarı memleket Altınoluk yollarındayız, kıskanmaca yok. Yediğimiz içtiğimiz bizim olacak, gördüğümüzü size anlatacağız söz. Şimdilik uslu uslu kalın, güzel kalın, olay çıkartmayın, sağa sola bulaşmayın. Yok yok sola bulaşın.

Sizlere şahana bir fotoyla veda etmemek olmaz. Bu vesileyle de fotoda gözüken şahane Ada kızımızın da maalesef burada olamadığımız için katılamayacağımız doğum gününü kutlamış olalım. Sevdikleriyle hep mutlu ve sağlıklı bir ömür sürsün sevgili Ada.

19 Ağustos 2011 Cuma

Gel keyfim Gel...

Aze Çınar bugün babasıyla babannesine gitti. Ben hastalık artı tadilat artı kaç zamanın yorgunluğu ve gerilimi üzerine biraz yalnız kalabileyim ve dinleneyim diye. Bu sabah akşam Aze'nin gideceğinin bilgisi bile acayip huzurlu ve mutlu etmişti beni. Savaş tadilat için yeni eve gitmişti sabah ve akşama kadar hiç gerilmeden Azoçka ile oynaya, geze, uyuya kalka akşam ettik. Evet bir süre Aze'siz kalmak mutlu ediyor beni, hiç vicdan azabı da çekmiyorum. Bunu detaylı olarak yazacağım bir sonraki yazıda.


Şimdiden bebeksiz olarak arkadaşlarımla görüşüp, sonra bir cafeye gidip kahvemi içip kitap okuyup, tek başıma yemek yiyip üstüne ayak masajı bile yaptırdım! Eve dönerken bebek arabasını sürmüyor olmak enteresan geldi. Metro turnikesine yaklaştığımda bebek arabasının geçirdiğim yöne doğru yanaştım bilinçsiz. Sonra çat diye normal yerden geçip, çut diye yürüyen merdivenleri teker teker indim. Araba ile sabit duruyor gibi değil yani... 


Daha çok yazı yazacağım bu iki günde. Önümüzdeki günler için biriktireceğim bile. İstediğim saatte yatıp (bunu zaten yapıyordum da) istediğim saatte kalkacağım. Son günlerde tam gaz yaptığım şekilde hızla kitap bitireceğim. Ahmet Şık'a mektup yazıp yarın göndereceğim. (170 gün oldu Ahmet ortada bir iddianame olmadan tutsak ediliyor.  Silivri 2 No'lu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu B-9 Üst Koğuş, Silivri-İstanbul adresinden mektup gönderebilirsiniz dayanışma için.) Akşama bekar günlerimizdeki gibi sevgilimle buluşup Kadıköy'de içki içmeye gideceğim. 


Aze'yi özlemiyor muyum peki? Özlemez olur muyum hiç? Tüm bunları yaparken saat başı arayıp duruyorum, bebek sesi duyduğumda gözüm hemen Aze'yi arıyor. Bunlar başka. Ama bir eklentisi olmadan yaşayan Derya'yı da özlüyorum ve Anne Derya'nın mutlu olup Aze'yi de mutlu etmesi için böyle aralara ihtiyacı var. 


Dediğim gibi daha çoook yazacağım. Koccaaamaan 2 günüm var, erken kalkmak, mama yapmak, uyutmak, uyandırmak, alt değiştirmek, elden tutup yürütmek, ağlama sebebi tahmin etmek zorunda olmadan geçireceğim. 


(Aze büyüyüp bunları okuduğunda kızmacaksın ha tam tersi "vay be neler çekmiş ona rağmen ne güzel bakmış bana" diyeceksin ona göre!)

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Kısa kısa kısa kısa

- Aze konuşmaya başladı. Sanırım bir karışıklık olmuş, kendisi Fransız bir insan. Fransız aksanıyla fransızca konuşuyor. Fekat bizim tekrarlattığımız kelimeleri aynen tekrarlıyor (canı isterse). Kedi, anne, baba, hadi, bebek... Ne dersek söylüyor.

- Yürüme çalışmaları ilerledi. Tek elle elimizi tutup ışık hızıyla ilerliyor.

- Baya laftan anlamaya başladı. Tabakta üzüm var, Savaş "Anne ver kızım." diyor, bizimki iki parmağıyla tutup ağzıma sokuyor üzümü, "babaya ver" diyor, hop Savaş'ın ağzına... Bugün Şiirci'de "aaa Aze Pınar'ın parmaklarına bak!" dedim, ki bu laf Aze anlayıp baksın diye değil, Pınar parmaklarını Aze'ye uzatsın diyeydi, Aze uzanıp Pınar'ın parmaklarına baktı!

- Aze'nin babası bir yaş daha büyüdü, pazar aile kutlamasının dışında bir de sürpriz yaptık kendisine. Hep mutlu, kutlu, sağlıklı ve bizimle olsun.

- Aze geçtiğimiz pazar Feride teyzesi sayesinde atlıkarınca vb bilumum alete bindi. Çok eğlendi. Yine Feri sayesinde 3 boyutlu bir şeye bindik biz de Savaş  ve Vedat'la o Aze'ye bakarken. Bize anlatışından ben uzayda geziyormuşuz gibi olacak sanmıştım. Halbuki uzay dekoru içinde roller coaster'a biniyormuş gibi oluyormuş!!! Bindiğimizin 10. saniyesinde gözlükleri çıkardım, yetmedi Savaş anlayıp elimi tuttu hemen, yetmedi gözlerimi kapadım bitene kadar, o da yetmedi kafamı sağa çevirip kısık gözle Vedat'a baktım arada bir ve kendi kendime "koltukta oturuyosun şu an, bak Vedat yanında koltuktasın koltuktasıııın" Çok korkarım ben öyle aletlerden arkadaş. Koltukta olduğumu bilsem de çok korkarım yüksekten. İnene kadar bakmadım ekrana.

- Dukan diyeti diye bi diyete başladım. Başladığım 1. gün regle denk geldi, ben ağrı ve halsizlik içinde yattım 2 gün. Regl geçti, günler geçti ben hala halsizlikten ölüyorum. Diyette sadece protein yiyorsun karbonhidrat ve şeker yok. Herhalde o yüzden diyorum, aynı diyeti yapan Perizad'a soruyorum, hayır o ilk gün dışında yaşamamış böyle bir şey... Sonunda bugün anlaşılıyor ki meğer vitamin almak gerekiyormuş!!! Kaç günün uyur uyanık, bitkin hali bu yüzdenmiş.

- Cevahir Alışveriş Merkezi'nde ramazan etkinlikleri düzenleniyor. Dün oradaydık. Aze'yi yaklaştırdım izlesin diye, önce tiyatrocu tipler bir mini perde arkasından müzikli bir şov sergilediler. Bütün şarkılar popüler, saçma sapan olanlardandı. Arkasından Karagöz ile Hacivat çıktı sahneye. Hadi birbirlerine Eşek, beygirle başlayıp devam eden hakaretleri geçtim, Karagöz iki de bir hacivatın kafasına dan diye vuruyordu ses çıkaran bir şeyle. Aze korktu her vurduğunda, 3.de ayrıldık hemen oradan. Ama çocuklara yönelik bir gösteride çocuklara vurmayı, hakareti sevimlileştiren içeriği sevmedim.

- Her akşam dışarı çıkmaya devam. Şu bitik halde bile :((

- Tadilat işleri çok korkunç. Sürekli acele ediyor olmak, kısıtlı kaynak vs işin heyecanını sıfırlıyor. Yine de tebdili mekanda ferahlık vardır umalım.

- Mihri Belli Öldü. Bir tarih, bir sembol öldü. Yarın 16.30'da Şişli Camii'nden (Ateistleri başka türlü uğurlamalı )  uğurlayacağız.

- Bugün foto yok. Yazı olabilmesine bile şükür. Hiç halim yok hiiiç.

11 Ağustos 2011 Perşembe

53. Hafta, Yılanın derisi...

Şu aralar hiçbir şeyi yetiştirememekten yana sıkıntılıyım. Bloga istediğim sıklıkta yazı yazamamaktan, istediğim hızda kitap okuyamamaktan, Yapmayı planladığım bir sürü şeye zaman bulamamaktan... Halbuki ortalamanın epey üstünde rahatım. Dün gece dışarıda içip, gece evde muhabbete devam edip 03.00 civarı yatıp, sabah 11.00'de kalkabilmek lüksüm var. 1 yaşında bir çocuğa rağmen. Ama işte ortalamanın çoğundan daha rahat olmam, yapamadığım şeylere üzülmemi engellemiyor. Niye böyle bir giriş yaptım, kaç zamandır yazmayı düşündüğüm bir çok konuyu hala bloga yazamamış, kısa kısa güncellemeleri bile zamanında yazamıyor olmanın verdiği dertlenme sebebiyle...

Gelelim son haftaya; En son yazdığımdan beri yine koştur koştur sürüyor hayat. Geçtiğimiz çarşamba idi Aze'nin tam doğumgünü. Doğumgünü çocuğunu Gökay'a bırakıp Savaş'la kutlamaya gittik. "Ne şahane yapmışız beaaa, helal bize" temalı, karşılıklı hediyeleşmeli gecemizi geçirdik.

Önceki gün Aze'nin 1 yaş kontrolüne gitmiştik. Boy: 76 cm, Kilo 10.9, Her şey normal... Sonraki günler her akşam dışarılarda dolandık.


Cumartesi günü Perizad ve dünya güzeli Elvin'le görüştük. Cumartesi Anneleri'nin oturma eyleminden gelmişlerdi, kederliydiler. Sonrasında bebelerin sınır tanımaz tüm ilgiyi üzerlerine toplamaları ile annelik, bebekler ve bebek işleri arasında sohbetle geçti günümüz. Hacıpolo'da kahvemizi de içtik ama henüz az bebe soslu derin sohbetler gerçekleştiremedik, umarız yakına.



Pazar günü ise dünya tatlısı Doruk ve ailesine gittik öğle çay-kahvesine. Sevgili Özlem ve Nevzat çok güzel ağırladılar bizi. Funda-Barış-Ayşe İdil de geldiler. Özlem'in yaptığı şahane börekler, kekler yendi, bebeler acayip sosyalleşti. Bu grubun babaları şahane olduğundan onlar bebelerle oynarken anneler miss oturup sohbet edebildi. Emziren anneler grubuna bitmek bilmez teşekkürlerden biri daha gerekiyor bu keyifli zamanlara sebep olduğu için. (Farkettiniz mi Aze Çınar dimdik ayakta)

k.validenin yüze dikkat :))


Ondan sonra kayınvalidelere gittik. Savaş'a aile doğumgünü kutlaması yaptık. Evet bizim ailemizin üçte biri ağustos doğumlu. Aze her zamanki gibi onca kişinin ilgisi içinde kendinden geçti.




Ertesi gün ise uzun yıllardır arkadaşımız olan (Alevilikte musahiplik vardır, bir nevi kardeşlik ilanı, heh Savaş'la Ümit musahipler.) Ümit, Dilek ve oğulları Batu ile birlikteydik. Aze Çınar çok acayip bir akşam geçirdi. En sosyal, en sınırsız, en korku-sevgi-eğlence karışık ve mutlu anlarını. Biz de canlı olarak iki kardeş nasıl yaşıyor onu gördük. Aze Batu'dan bazen çok korktu ama ona rağmen sürekli peşinden dolaştı, gülmekten yıkıldı, zıp zıp zıpladı. Batu'yu taklit edip durdu... Ve o gün doğduğundan beri ilk kez bu kadar saat uyanık kalıp gece 23.30 civarı uyudu.

Bir kaç zamandır bir tadilat işleriyle de uğraşıyoruz. Hem beden hem ruh yoruyor. Göçebe kaplumbağalar olarak yine göçüyoruz. Bu sefer daha bir başka. Ama hayır bu sefer de çok uzun süreli olmayacak. Her göçte biraz daha yük atıyoruz, biraz daha minimalize oluyoruz. Faydası oluyor bence bu taşınmaların :) Çok uzak değil "son" taşınmamız. Biraz daha zamanı var ama çok uzak değil. O zamana kadar zihnimiz de son şekline doğru hızla yol alıyor. Öyle hissediyorum ki aynı zamana denk gelecek zihnimizin olgunlaşması, oturması ile bizim fiziksel olarak da "aha da burası" deyip oturmamız. Eskiden "Yılan gibi olmak lazım" derdik. "Soyulan deriyi boşuna vücutta tutmamak gerek. Hayatında gereksiz yer kaplayan her şeyi kuruyan deri gibi atmak gerek. Hiçbir şeye boyun eğmeyip, kanıksayıp, olumsuz haliyle kabul etmeyip, gerekirse tüm hayatı değiştirmek pahasına silkinip atmak deriyi..." O zamanlar sadece derdik, bir süredir yapıyoruz da dediğimizi. Gitgide duruluyor, sakinliyor, hayatı daha net algılayıp, hayata daha çok gülebiliyoruz. İşte büyümek böyle bir şey herhalde. Bilmiyorum çoğunluk yaşıtımızın artık "yaşlanıyoruz" demeye başladığı bu anlarda bizim "büyüyoruz" dememiz neye denk düşüyor. Ama seviyorum bu halimizi. Adına ister yaşlanmak ister büyümek diyelim.








4 Ağustos 2011 Perşembe

Babasından Aze Çınar 1 yıldır bizimle 5

Canım Kızım; 

Seninle aramızda özel bir sevgi var. Ya da ben öyle hissediyorum. Belki de bütün babalar böyle hissediyordur. Bana sarılman, kucağımda uyuman, gülmen, seslenmen, bakışın sanki bir başka. Kız babası olmak başka derlerdi de inanmazdım. İsterim ki hayat boyu mutlu ol. Ben de senin mutlu olmam için elimden geleni yapacağım.

Ben hep doğruyu yapmaya çalışsam da bazen yanlışlar da yapacağım. Tıpkı bu sabah kahvaltıda olduğu gibi. Doğum gününde hayatında ilk kez acıyı tattın. Kahvaltıda sana yanlışlıkla acı biber verdim. Önce ısırdın biberi, acı olduğunu farkedince yüz ifaden değişti, ağzından çıkarmaya çalıştın, çok başarılı olamayınca da ağladın. Yardım isteyen gözlerle Deyyaa'ya (şimdilik annene böyle sesleniyorsun) sonra da bana baktın. İçimiz gitti o an. Başka şeyler yedirerek acının etkisini azaltık. Çok kızdım kendime, bakmalıydım o biberin tatına.
Hayat bazen o biber gibi acı olabilir. Ne zaman babanın yardımı ihtiyacın olursa hemen yanında olacağımı bil.

Koca bir yılı geride bıraktık. Sen büyüdün. Her gün yeni şeyler öğreniyorsun. Şu yürüme işini de bir an önce çözersen çok iyi olacak. Çünkü seni elinden tutup gezdirmekten belime ağrılar girdi :)

Bana bazen baba, bazen de del del (gel) diye sesleniyorsun. Ama nadiren de olsa baba demen ayrı bir hoşuma gidiyor.

Çok sık yazamıyorum sana. 1 senede sadece ikinci yazı oldu. Saysam elli tane mazeret çıkar. Kimi haklı, kimi bahane. Bundan sonra daha sık yazacağıma söz veriyorum.

İyi ki doğdun evimizin Çınar'ı.
Yeniden hoş geldin kızım.
Seni çok seviyorum.

Baban.





Aylin'den; Aze Çınar 1 yıldır bizimle 4

Hayatında ilk kez bir doğuma tanıklık etmiş ergen tarafından yazılanları okumakta olduğunuzu hatırlatıp,yaşanan duygu değişimlerini göz ardı etmenizi temenni ederim. Yazılacak,konuşulacak ne çok şey olduğunu en klişe tabiriyle meşhur film şeridine bakınca anladım.

Azecan bir yıl önce bugün, doktor ablasına ve bize minicik bedeniyle kocaman bi sürpriz yaptı.Bir fındık büyüklüğünde dünyaya gelen bu velet,doğum sırasında annesine pek güçlük yaşatmamıştı.Tabi şimdi Derya abla''sen onu gel de 
bana sor'' diyebilir fakat gözlenen buydu. Evde o gün her zaman olduğu gibi ziyaretçi trafiği yaşanmakta.Öğle vakti Derya ablanın arkadşları Funda ve Melisa geldi ellerinde börekler kurabiyelerle.Onları uğurladıktan sonra
Gökşen ve ablası geldiler. Gökşen'in ablasının ''valla derya bu çocuk bugün doğacak gibi duruyor'' demesine zerre inanmadım ne yalan söyleyeyim. Çünkü kafamda kapı gibi doktor sözü vardı neticete.Sonra Gökay abla geldi. Onunla da Aze ve doğum hakkında mini söyleşimizi yaptıktan sonra,iki yakın dost küçük odaya geçtiler.Ben de Kanal D'de yayınlanan 'Deli deli olma' filmine bakıyordum.O yaz sıcağı, masum masum bi şeyler izlemeye çalışan bu genci rahat bırakmıyor ve bütün beynimi ele geçirmeye çalışışıyordu.Bütün hücrelerim'kalk bi duş aal' diye bas
bas bağırıyordu.İlk ufak sancılar bu esnada geldi.Sonra Gökay ablayla mutfakta yemek yaparken Derya abla geldi ve ''Size çok önemli bi şey söyleyeceğim sıkı durun. Nişan geldi az önce''dedi. Nişandı,suydu,sancıydı beni zaten çok 
öncesinden aydınlattığı için o sırada akla ''nişan ne lan?!''diye bi soru gelmedi tabiki.Hiç bir şeyden emin olamama gibi bi durum vardı bende başından beri.Kadın doğum sancısı çekiyor,nişan geldi diyor,hissediyorum diyor benim akıl hala
doktorun söylediklerinde. ''yok yaa bizi kandırıyor,numara yapıyor''diyorum kendi kendime.Bu sırada sancıların kaç dakikada bir geldiğini ve süresini bilmek için elde kronometre var tabii.Derya abla büyük bi heyecanla telefona sarıldı,doktoru aradı.

Yemeğimizi yedik.Yedik ama nasıl yedik? Biz mi yemeği yedik,o mu bizi yedi belli değildi.Derya abla elinde köftesiyle mutfağın içinde tur atıyordu.Ayakta olması acısını hafifletmesinin yanı sıra doğumu da kolaylaştırıyormuş.Kendisine ve Aze'ye 
iyi gelecceğini düşünerek duş aldı.Mavi elbisesini giydi.Ben de olayların devamını merak ediyorum deli gibi.

Savaş Abim yollara düştü,evine geldi.Bu sırada sancıların şiddeti artmıştı.Sancı geldiğinde pat Gökay ablanın kolundan tutup dakika sayıyorlardı.O gün Derya ablaya hiç rahat yoktu. Oturdu olmadı,uzandı olmadı,e sürekli yürürken de aşırı efor harcıyordu.

Son hazırlıklarımızı yapıp arabaya bindik. Kalabalık bi kadroya sahiptik hastaneye gitmek için. Gökşen,Neşe, ben,Gökay Abla,Derya Abla, abim cümbür cemaat yola düştük.Bilmiyorum dünyanın neresinde güle oynaya doğuma gidilir? Ama biz yaptık ve çok da şahane oldu. Vardık hastaneye,Derya ablayı bi odaya aldılar.Aze'nin kalp seslerini dinledik burada.Her şeyin yolunda olduğunu ve tam zamanında
gittiğimizin haberini aldık.Derya ablayı asıl kalacağı odaya götürdüler.sonra biz  hastanede alkollü insanlar gibi davranıp ona eziyet ettik :)

Bekliyoruz kapının önünde telaşla.Sonra aşırı stresten mi ya da korkudan mı olduğunu kestiremediğim garip bişeyler oldu bana. Hey gidi Derya ablam böyle sedyeyle odadan çıkınca şok oldum. Tabii yani olması gerek o ama insan bir anda sindiremiyor bu tür şeyleri.Ayşen abla koptu geldi hastaneye.Doğuma almadan önce gittim yanına,gülümsediğini gördüm,yanağından bi öpücük aldım ya beyne komut gitti yeniden''tamam iyiymiş o şimdi sakin ol ''diye. Ben böyle hastaneye gidince zart diye bebeği elimize vereceklerini umuyordum halbuki.

Arabanın içinde bekleşirken hafızama kazınan bir diğer şeyi paylaşmak isterim. Abican gelir,arabanın camını tıklatır,''doğum oldu'' der. Ayşen ablaya sarılır,
bana sarılır,sonra bi bakarsın herkes birbirine sarılır :) Derya ablayı ve Azecan'ı son kez görmek için yanlarına gittiğimizde gözümde çok büyük bir zafer kazanmış kadın görüntüsü vardı.

Son sözler Azecan'a;
Tam bir yıl oldu seni kucağıma almaya korkalı.
Tam bir yaş oldu hastane yollarına düşeli.
Evimize,hayatımıza,kucağımıza sen en çok bize hoşgeldin Çınar'ım.

Neşe'den Aze Çınar 1 yıldır bizimle 3

Aze’yi beklemek....

Bir yıl öncesi... 4 Ağustos 2010...

Bilmiyorduk. Bugünler, o günlerde bilinemezdi belki de. Bir yıl sonrasında herşey daha
iyi, daha kötü olabilirdi ama bu denli farklı bir yıl sonrasını, o gün beklemiyorduk. Kopuşla
buluşma; göbek bağının kesilmesiyle memeye sarılma arasındaki diyalektik öncesiydi.
Bugünden başka bir şeydik hepimiz...

Bildiklerimiz de vardı bir yandan. Mesela adını biliyorduk: Aze Çınar. İsim anneleri vardı.
Bazılarımız başka tarihlerde o yollardan geçmişliğin tanışıklığını taşıyordu. Bu tanışlık,
umulan yol rehberliğini taşıyamasa da o günün telaşına. Üstüne, çok heyecanlıydık.
Bilinmeyenle karşı karşıya kalma anının hakiki telaşı. Kaçacak yer, ertelenecek zamanın
kalmadığının bilgisi biraz. Öncesinde -tüm gel gitlere rağmen- ne kadar kararlıysak, kararlılık
ve kararsızlığın doğuma dakika dakika yaklaştımızdaki önemsizliğinin şaşkınıydık...

Öncesinde ne çok düşünmüş, ne çok okumuş, ne çok iç çekmiş, iç dökmüş, konuşmuştuk
üstüne. Bir o kadar korkmuştuk. Ve gelmişti o an işte. Sancı aralarını kısalta kısalta; kendi
bildiği gibi, hep olageldiği gibi geliyordu. Kendi doğrularıyla, kendi kurallarıyla üstelik.
Yapabileceğimiz tek şey geleni karşılamak; ‘olma’sına eşlik etmekti...

Oysa, türlü ‘olabilir’liklere dair hazırlık yapmıştık. Planlarımız yok değildi. Öyküler
dinlemiştik. Öyküler dizinine alfabenin ilk harfinden bir yenisinin ekleniyor olduğunu bilsek
de henüz ilk satırlar vardı. Acemiydik...

O gün o ilk satırları okuyabilen herbirimizin şimdi, bir yıllık hikayeleri, yazılmak üzere
biriktirdiği hikaye malzemeleri var, birbirine ayrı birbirine benzemeyen ama birbirine aşina.
Daha iyi, daha kötü değil ama farklı ve ‘bir’ fazla. O gün, 4 Ağustoz 2010’da ‘bir’ çoğaldık
biz...

Sadece ismini bildiğimize, dokunur olduk. Kokusunu aldık Aze Çınar’ın. Neresinden
öpeceğimizi bilemedik. Gözünün rengini seçtik. Göğsümüze değince sıcaklığını aldık. Uzun
kirpiklerini seyrettik uzun uzun. Eksilen yanlarımızın yanına onun gülüşüyle çoğalmayı
koyduk.

Bir yıl sonrasında hala bekliyoruz... Henüz girişini okuduğumuz Aze Çınar öyküsünün geri
kalanını...Aynı acemilik, aynı telaş ve aynı bilinmezlik içinde...

Çoğal aramızda Aze.

Gökşen'den Aze Çınar 1 yıldır bizimle 2

Sevgili Çınar Aze, 

Her şey bir cumartesi günü ciddi bir toplantının ardından yapılan tüp muhabbetiyle başladı. 
Ne geyik yapmıştık yahu.. İki gün sonra, Derya "siz ne mubarak kadınlarsınız, hamileyim" dedi :)

Derya'nın gün, hafta saymaya ve yazmaya başlamasıyla biz de neler oluyor, bitiyor öğreniyoruz.
Senin yolculuğun devam ederken hazırlıklar kendi ritminde ilerliyor. 
Sen rüyalarımıza girmeye başlıyorsun. İyi, güzel, orjinal, komik rüyalar... 
Hele Derya'nın senin 1 metre doğduğunu gördüğü bir rüyası var, aynı rüya da bir de ünlü
bir çift var, çift senin adını soruyor, cevap çınar gökşen oluyor. 
Bu rüyadan sonra senden uzak durmak mümkün olmuyor tabi :))

Kolektif bir çalışmayla odan için alışverişler yapmaya, temizlik işlerine girişiyoruz.
Perde de bir sorun var ama yaratıcılığımızla çözüveriyoruz. Kimimiz iyi sürücü Neşe gibi,
kiminin temizlik beziyle arası fena değil İsmigül, kimi iyi cam siliyor ben gibi :)

Ve zaman aktıkça buluşma da yaklaşıyor...
Sabırsızlanıyoruz. Seni merak etmekle beraber Derya da artık hafiflesin istiyoruz...
Ben gidicem, 20 günlük bir programım var, yolculuk tarihim 5 ağustos, bana yetiş istiyorum. Du bakali...

3 ağustosta kontrolünüz vardı akşam üzeri ablam Funda'yla sizi ziyaret ettik. Derya yorgundu biraz ama keyifsiz değildi.
Ve yalnız da değil tabi, nöbet teslim alır gibi ziyaretçi vardı o gün. Biz de ziyareti tamamlayıp çıktık. Çıkışta ablam "bugün 
Derya doğurur" dedi. Ben biraz heyecanlandım, gidicem ya bir gün sonra, çok istiyorum gitmeden önce gelmeni ve seni görmeyi :) 
Günün ilerleyen akşam saatlerinde Savaş'tan sancıların başladığı bilgisini aldığımız andan itibaren Neşe ile teyakkuza geçtik ve beklemeye başladık. Bekledikçe heyecan da büyümeye başladı... 

Ayın kocaman olduğu güzel bir geceydi, seninle buluşmak üzere yola düştüğümüzde...
Ve ben seni beklerken birçoğu gibi, sen beni yolculamak için geldin zamanında...
Sabaha doğru katıldın aramıza, ben de huzur için uzun Karadeniz yolculuğuma çıkabilirdim artık. 
Bir gün seni de sırtımda yaylalara çakarabilirim umuyorum... Derya'ya sözüm var. 

Seni odaya getirdiklerinde ilk anlarda nasıl yumurmuşsam (yaptığım harekete ne diyeceğimi bilemedim), Neşe gözleri kocaman olmuş bana bakıyordu. Şansa Derya görmedi, yoksa bana bilmem kaç metreden öteye yaklaşma yasağı koyardı. Kesin koyardı bu yasağı, hep sana uzaktan el sallamak zorunda kalabilirdim :) Ama yaptığım Elif ebenin yaptığının yanında devede kulak kalırdı inan hehhe

Derya bu hikayenin en direngen karakteri bilesin... Senin normal normal aramıza katılman konusundaki inadı, inancı, ve direngenliği.. Öğrenirken, öğretti de...

Bir yıl geçmiş Azecan, zaman zaman kopmalar olsa da -e hayat bu!- takip ediyorum seni. Şansa cümle kurmayı seven bir Derya var ve iyi ki var. Uykusundan gülerek uyanan güzel, tatlı Aze... 

"İmlasını bilirdik bilmesine de, yine de yanlış hecelerdik hayatı" demiş şair. Dilerim imlayı olabildiğince az şaşırdığın bir yaşamın olur. Ve dilerim hayat seni gülen gözlerin kadar güzel karşılar...

Gözleriyle gülen Aze, yolculuk devam ediyor... Buluşmak ve koklaşmak üzere ;)

Sevgiyle,

Gökşen 

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Akçakoca Tatili

Neredeyse bir hafta olacak biz Akçakoca'dan döneli ama biz gezentiliğe doyamadığımızdan, her gün dışarıda olduğumuzdan ve hatta tüm haftasonunu dışarıda geçirdiğimizden hala yazamadım Akçakoca anılarını.

Baba-kız vedalaşırken

Giderken yazmıştım Aze el üstünde tutulacak ve dinlenmiş döneceğiz diye. Beklediğimin kat kat üstünde oldu her şey. Savaş'ın yokluğuna rağmen hiç tek başımaymışım gibi hissetmedim. Pek sevgili kızkardeşim kekem Gökay'ın ailesi , ailemiz olarak yaşayabileceğimiz en güzel tatillerden birini yaşattılar bize. Koca bir hafta boyunca ben neredeyse sadece yemek işiyle ilgilendim Aze Çınar'ın geri kalan her tür özeni, ilgiyi, işi Cesur ailesi halletti. Bana da 1 hafta içinde 3 kitap bitirmek, bol bol yüzmek, dinlenmek kaldı.



Azoçka sabah uyandığında ben mama hazırlarken Hülya Abla, kızı Müge ya da Gökay alıyordu Aze'yi. Altı değiştiriliyordu, kucakta eğlendiriliyordu, mama gelene kadar olanca özenle geçirtiliyordu zaman. Mamasını yedikten sonra biz kahvaltıya geçiyorduk, Hamiyet Teyze'nin erkenden kalkıp hazırladığı patates kızartmaları, kayganalar, patlıcan ezmeleri, minik çilek reçelleri eşliğinde. Hamiyet Teyze Aze Çınar'a mama sandalyesi yaptı! Aze yetişkinlerle sofraya oturduğu için zevkten dört köşe, elinde ekmeği bizimle birlikte geçirdi hep kahvaltı zamanını.



Ardından Hamiyet Teyze'den Müge'ye her biri Aze Çınar'ın yeni eğlencesi ellerinden tutup dolaştırma çilesine gönüllü oluyorlardı. Onun da ardından ise uyutuyordum Azekuşu. O uyurken ben yanındaki yatakta kitabımı okuyordum, ya da uyuyordum onunla. Uyanıp, yemek hazırlığını yapıp denize iniyorduk. Aze'yi bir daldırıp, kurutup, giydirip arabasına yerleştirdikten sonra, ya Gökay ya Hülya Abla onun yanındayken bir diğeri ile denize giriyordum ben. Aze kendi kendine oynuyordu, yanındakiyle oynuyordu, Müge Ablasının (ki Aze'nin favorisiydi kendisi) arkadaşlarının kucağında göbek atıp, oynuyordu... O esnada biz ya yine denizde oluyorduk ya da uzanıp kitabımızı okuyorduk. Akşam vakitleri yine birilerinin elinden tutup kumsalda yürümeye çalışıyordu Azoçka. “hov hov” kovaladı, insanları takip etti, sudan kaçtı. Toplamda çok çok eğlendi.










Eve dönüşümüz 21.00'i buluyordu genelde. Duş alıp, Aze'yi doyurmayı da halledince 21.30-22.00 olmuş oluyordu saat ve Aze'nin uyku vakti geliyordu. Uyutuyordum. Bir hafta sürekli beraber yattık. O uyuduktan sonra biz yemeğimizi yiyorduk. Bazen dışarı çıkıyorduk Aze'yi evdekilere bırakıp, bazen kitap okumaya devam ediyorduk, bazen misafirimiz oluyordu sohbet ederek geçiriyorduk vakti.

En olağanüstü şeylerden biri Aze'nin bir hafta boyunca organik şeyler yemiş olması oldu. Daha önce benim de hiç yemediğim frenk üzümü dedikleri şu fotodaki meyveden yedik:

frenk üzümü
dağ çileği















İlk poğaça

Aze'nin ilk sarması


Minik dağ çilekleri, taze taze fasulyeler, ıhlamurlar, semiz otları, kabaklar.... Tavuğun altından alınmış köy yumurtaları, taze sütten yapılmış taze yoğurtlar... Azekuş ilk kez yaprak sarması yedi! Gökay Teyzesinin yaptığı poğaçaları yedi. Ufak ufak yetişkin insan yiyeceklerine başlamış olduk oralarda.



5 gün sonra Savaş geldi dayanamayıp. Aze Çınar telefondan babasının sesini duyunca ağlamaya başlamıştı artık özlemden. Kavuşmaları da aynı duygusallıkta oldu :) 2 gün de tüm çekirdek aile beraber geçirdik. Yine ev sahiplerimizin üstün özenleriyle.








Hayatımda yaşadığım en şahane tatillerden biriydi. Çocuklu bir insana böylesi bir tatil yaşattıkları için Cesur ailesine ne kadar teşekkür etsek az. Sağolsunlar varolsunlar.
















24 Haziran 2011 Cuma

Tatil'in anne olmayan yanı... (Tatil 5)

Peki, Aze bu kadar şahane ve uyumlu, tatil yeri süper de eski tatillerle arasında hiç mi fark yok? Hiç mi özlenen yanı yok? Hiç olmaz mı sevgili okur hiç olmaz mı...


Bir kere Savaş'la oybirliğiyle kabul ettiğimiz en birinci fark sabah istediğin kadar uyuma özgürlüğü! Bebek olunca el mecbur o kalktığında kalkmak zorundasın. E mutfağın yanında olmadığından biri mamayı yapmak üzere kalınan yerin mutfağına giderken diğeri kendini yataktan aşağı atmaya çalışan bebeği oyalamalı. Dolayısıyla evde yaptığımız gibi bir sıra pek mümkün olmuyor. Sonrasında istediğin saatte uyuyabilirsin evet ama istediğin saatte uyanma lüksün yok işte.

İkincisi günü sen değil bebek belirliyor. Mama saati, alt değiştirme rutini, güneşin etkisi, yatma vakti derken tüm gün bebek yönlendirmesiyle geçiyor. Tatilin en önemli yanından biri olan saatten azade, tüm rutinlerden arınıp istediğince takılma kısmı böylece fos oluyor. Bunu biraz nöbetle, sırayla yapmaya çalıştık ama özünde var işte böyle bir yanı.

Üçüncüsü biraz kaldığımız yerle ilgiliydi. Gündüz uykularını yanımızda yapmasını sağladık, gece için de sağlardık ama gece çok sivrisinek olduğundan odada yatırdık. E haliyle biz de 22.00'den sonrayı odada geçirdik. Şimdi anlatacağım tek örnek zaten yeterince anlatıyor bebekli tatilin getirisini;
Geceleri genelde indirdiğimiz dizileri, filmleri izledik kaldığımız yerin verandasında. Sineklere rağmen Aze Çınar uyanmasın diye. Epey House izledik mesela. Pazartesi gecesi de Behzat Ç.'nin son bölümünü izlerken laptop'ın şarjı biteyazdı. Hop odaya girdik ama sabredemedik dolmasını. Girdik banyoya, taktık fişe, oturduk küvetin kenarına, 20 dakika tuvalette dizi izledik!!


Dördüncüsü ve en önemlilerinden bir tanesi romantizm ve cinsel hayat tabi ki çocuksuzkenki tatiller gibi olamıyor. Ve fakat yaratıcılık gelişiyor bu sayede!


Ama ikisinin de yeri ayrı be arkadaş. O ilk suya girerkenki hali, sımsıkı sarılması, yürümeye çalışması, uyumlu halleri.... Yani deseler ki zamanı iki yıl geri alacağız istemezsen yapma Aze'yi,  yine yaparım yine yaparım (Ama mümkünse bu seferden çıkardığım dersler de olsun aklımdaki bir sürü kişiyi baştan uzaklaştırayım hayattan da daha mutlu geçireyim o süreci.)


Hee ama mümkünse Aze varken onu bir yerlere satıp sevgiliyle başbaşa bir daha tatile de hayır demem tabi.

Bir dahaki yazıya: Bebekli tatilde neleri kesin almalı











LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...