Lilypie Second Birthday tickers
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2012 Cuma

selam blog naber?

Epey ara oldu di mi yine. Bir türlü yazasım gelmiyor. Çok yoruluyorum son günlerde. Ki eskiye göre fiziksel olarak daha az yoruluyorum. Ama stresli günler arttı. Stres çok daha fazla yoruyor insanı. Ööööyle yatasım dizi, magazin izleyesim, uyuyasım oluyor sadece evdeyken. Halbuki anlatacak çok şey var.

Fakat yine erteleyeceğim, bugün sadece bir etkinlikten bahsedeceğim. Prima Premium Care'in düzenlediği bir etkinlik. Linkte gördüğünüz kitap Bebeğinizin İlk Yılında Sizi Ne Beklerin yazarlarından biri Heidi Murkoff Prima tarafından davet edilmiş. Biz de bugün bazı blogcu anneler ve bir blogcu baba, bizzat kendisiyle tanışıp, sorularımızı bizzat sorma şansını bulduk. Çok sıcakkanlı ve sempatik bir insan olan yazarı "tanısanız siz de çok seversiniz."
Bir çok konuda özellikle bebek eğitiminde iş bölüşümü konusunda benzer düşünüyoruz. Yazar da anneliğin iç güdüsel olmadığını babalıkla aynı şekilde öğrenilen bir şey olduğunu düşünüyor. Ve çocuk büyütürken anneye de babaya da eş sorumluluk düştüğünü.
Çocuk büyütürken olmazsa olmazı çocuklarının sağlıklı beslenmesi. Ben o konuda pek ısrarcı değilim :)
Daha da önemlisi; Çocuklarının iyi bir insan olması en önemsediği şey. Tutkularının peşinden gidebilmeleri de bir diğeri.

Kitap yazma sebebi de çok önemsediğim bir şey: Sorun yaşayan kadının "Benim gibi biri daha var" hissi yaşaması çok önemli. Kitabımda, twitter'da, Facebook'ta denk gelen bir kadın bile daha iyi hissediyorsa bu yeterli.

Dinlemekten kısacık alabildiğim notlarsa şöyle; Depresyondaki bir kadının hamile kalmaması gerektiğiğini düşündüğünü söyledi. Hamileyken haftada  6 kez yenen az miktardaki bitter çikolatanın kan şekerini düzenlediği, elbette mutluluk verdiği, bebeğin doğduktan sonra daha mutlu olacağı, daha güzel uyuyacağı kanıtlanmışmış mesela.
Başka önemli bir vurgusu da ebeveynlerin takım halinde çalışması gerektiği, iktidar kavgasının asla olmaması gerektiği, ya uzlaşmak ya yetkin olanın kararına bırakmak gerektiği oldu.

Sevdim ben. Sıcaklığını, tavrını vs.


Bu arada tam bir hafta oldu ama yine de yazmadan geçmeyeyim, ilk ona kaldığım Turkcell Blog Ödülleri Töreni geçen hafta gerçekleşti.  Aile blogları kategorisinde birinciliği  Defne'nin Annesi aldı. İkinci Slingomom, Üçüncü Blogcu Anne oldu. Kimse kırılmasın birinciliği Blogcu Anne'nin hakettiğini düşünüyorum.

Pek sevdiğim özgün ve faydalı içerik dolu teknolojik anne blogu ise kadın blogları kategorisinde birinci olarak beni hiç şaşırtmadı.
Cancişim Gökhan, spor kategorisinde, Pek sevdiğim Erdal Kaplanseren ise teknoloji bloglarında birinci oldu. Bütün ödülleri topladık geldik anlayacağınız. Pek mutlu bir geceydi.

Bir süre hayata kısa bir ara veriyorum sevgili blog okurları. Sağ salim yakında görüşmek dileğiyle. Hep güldüğünüz hayatlar dilerim.
Devamını Oku »

31 Ekim 2011 Pazartesi

Hayat ilerliyor

Tam şu saatlerde ben  doğmuşum 32 yıl önce (Bu satırı yazdığımda saat 16.00 idi). Dile kolay geliyor 32 deyince. Lise biteli 17, İlkokul biteli 23 yıl olmuş deyince ise dehşetengiz oluyor. Bundan 24 yıl önce Perincek'e aşıktım ben. Ya cinayet komiseri ya da başbakan olmak istiyordum. 26 yıl önce teyzemin gözlüğünü kırdığımda dünyanın en büyük kötülüğünü yaptığımı sanıp sabaha kadar hem ağlayıp hem de sabaha ölmüş olayım allahım diye dua etmiştim. Tek başıma ilk eyleme gidişim 2 Temmuz 95 idi, bundan 16 yıl önce. Üniversiteyi bitireli ve evleneli 8 yıl olmuş. Herkesin ilkokuldan vs kalan yıllardır arkadaşı var benim hiç yok diye üzülürken çat en iyi arkadaşım ile tanışalı 12 yıl olmuş. Velhasılıkelam yaşlanmışız beybi, ve işin kötü yanı yıllar geçer, beden çürürken, nesil hızla yetişkin hale gelirken sıklıkla sıklıkla farkediyorum ki zihin ve yürek taş çatlasın 23'te takılıp kalmış. Sorunlu bir şey bu, kulağa güzel geliyor olsa da. Öyle "içimdeki çocuk" klişesi falan da değil. Bildiğin adaptasyon sorunu. Yazmak için oturma sebebim bu değil. Gelmişken kendimi kutlayayım bari dedim, içimden "büyeyim lan artık" dileyeyim, kamuya karşı dilersem belki ses çok çıkar da tutar dua dedim.

Diğer şeylere gelince, Van Depremi üzerinden 8 gün geçti ve hala çadır ulaşamayan yerler var. Hala ufacık gıda yardımı bile almayan yerler. Valilik depolarda bekletiyor yardımların çoğunu. Mazeretleri "Organize olup dağıtacaklar" 8 gün oldu. 8, Sekiz, Organize olmak için ne bekleniyor hala hepimizin kendince bir cevabı var sanırım bu soruya. Dış ülkelerden gelen yardımları "Önce bir kendi gücümüzü görelim diye reddettik" diyen bakanlar, "ooo sarayda yaşıyorsunuz valla" diyenler yardımları da kim bilir neden bekletiyorlar. Çocuklar aç, özürlü iki kızı olan aile, dah dün sakıncalı bir evin girişinde barınıyordu, kadınlar düşük yapıyordu ve daha neler... Öyle boktan bir dünyanın öyle boktan bir ülkesinde yaşıyoruz ki, insan nefes aldığına utanacak durumda. Yaşadığına, bebeğini sıcak tutabildiğine... Son söyleyeceğim; unutmayalım. Zaten unutturmaya çok niyetli var, unutmayalım oraları, elimizden geldiğince destek olmaya, destek oldurtmaya çabalayalım.

Aile içine gelince, Aze Çınar 2 yaş krizini adım attı, anamızı ağlatmaya başladı. İnatlar, ağlama krizleri, uykusuzluktan ölürken uyumaya direnme, kıyameti kopartma, bizi dövmeye kalkma, resmen azarlama, ısırma... Hayır ne istediği belli olsa, yapalım diyeceğim, hanımefendi ne istediğini bilmiyor ki!! Bu yazıya 16.00 gibi başlayıp şu saati bulma sebebim arkadaşın uyku krizine girmesi. Tam 1.30 saat yat-kalk-ağlama krizine gir-anneyi döv döngüleri arasında kafayı yerken sıklıkla Kemal Sunal sahneleri gerçekleştirdik. Bebek ağlar arkadan baba ağlar... Arkasından üzülüp sarılıyor bana allahsız tosbağa, iki dakkaya yine kıyamet. En sonunda kucağımda uyudu dana :((
Bunun dışında yataktan kendi inmeye başladı, söylenen her şeyi anlıyor. Arkadaşlarını tanıyor, isimlerini biliyor. Derdini anlatmaya başladı iyice. Bir sürü daha kelime eklendi dağarcığına. Daha demin "benim benim" diyerek dolaşıyordu.

Dün Maya Bambamızın doğum günüydü. Kendisini resmen Aze Çınar'ın kardeşi bellediğimizden düğün sahibi heyecanıyla koştuk doğum gününe. Mayakuş hastaydı ve pek keyif alamadı eğlenceden. Biz onun yerine bolca eğlendik :)


Önceki gün ise benim doğum günümü yaptık. Herrrrrrrrşeyiyle büyük bir dönüşümün simgesiydi doğum günüm. Önceden Nevizadelerde bol alkoller ardından sabah kadar dans etmeli doğumgünlerinin ardından: "Evde yaparsak hem aklımızdaki herkesi çağıramayız, hem bir sürü iş olur, yoruluruz. Dışarıda alkollü ortamda yapsak amaaan o daha yorucu." deyip nerede yaptı doğumgünün?? Özsüt'te! ahahah  Felaket rahat, felaket konforlu ve zorluksuzdu. Seneye bir huzurevi bahçesinden yapmayı planlıyorum :)))



Ve, böylesi bir duyurunun en uygun yeri sanırım sosyal medya. İş arıyorum sevgili Romalılar. Hamilelikten beri (evden ve geçici yaptığım işler dışında) süren işsizliğime artık bir son vermek istiyorum. En uzun süre yaptığım iş editörlük, metin yazarlığı ama internet içerik editörlüğü, medya planlama, reklam prodüksiyon, proje organizasyonu-koordinasyonu da yaptığım işler arasında. Fekat geldiğim noktada ne iş olsa yaparım abi sınırına da çok kalmadı. Konuyla ilgili iletişime geçmek isteyenler saryade@gmail.com adresinden ulaşabilirler. Sevgiler, saygılar.
Devamını Oku »

2 Ağustos 2011 Salı

Saygı sadece bir isim, özgürlük de hayali bir şey değildir.

31 Temmuz Pazar, Aze Çınar'ın doğum günü kutlamasından gelmişiz, hepimiz çok yorgunuz, Aze zaten hemen sızdı. Otururken birden bir ses doldu odamıza. Daha önce pek alışık olmadığımız ezanımsı bir arapça şey ama ne olduğu konusunda hiç fikrimiz yok. Ama dediğim gibi resmen evimizin içinde okunuyor. "Nooluyo la sela mı bu?" dedim ben ezan olmayan her şeyi sela sanarım.  Bilemediler Savaş'la Aylin... Sonra Savaş birden "AaaYarın ramazan ya, teravih falan" herhalde dedi.  Biz müslüman değiliz. Hiçbir dine inanmayız. Hasret Gültekin gibi söyleyecek olursak "Sevgi bizim dinimizdir..."  Kimsenin dinine karışmayız, kimseyi aşağılamayız, bizim sınırlarımızı çiğnemediği sürece saygı duyarız. Hatta müslümanlık, ezan adı verilen dini hadise ile sınırlarımıza girse de, teknik olarak hiçbir faydası olmamasına rağmen bangır bangır hayatımıza girse de onla ilgili bile çok sıkıntımız yok. Bazı hocaların okumasını çok beğeniriiz bile. Etkileniriz.

Fakat şu ramazan meselesi ve "inancım gereği her şeyi yaparım herkes de susup katlanacak." tavrını inanılmaz saygısız, çoğunluğun azınlığa işkencesi ve dayatma buluyorum. Pazardan beri her akşam evimize dolan ibadet seslerini ve gece yarısı kuzumu kaç kez uyandıran davul sesini kabul edemiyorum. Teravih zamanı ses sadece camiye yetecek kadar kısılabiilir, davul yerine başka uyandırma araçları kullanılabilir. Hal böyleyken hasta var, bebek var, işe gidecek olan var demeden kendi adetlerini bana dayatmalarını insani ve dostça bulmuyorum.

Tee ilkokul zamanı en basit şekliyle öğretmişlerdi: Özgürlük başkasının sınırlarını geçmeden ancak olabilir. Değil benim sınırımı geçmek benim hayatımı birbirine katacak düzeyde işgal etmek  terördür. Saygısızlıktır, hadsizliktir, özgürlükle yakından uzaktan alakası yoktur. Buna özgürlük diyecek olanlar bir zahmet benim minicik bebeğimin gece dangır dangır rahatsız edilmeden uyuma özgürlüğü üzerine de biraz kafa yorsunlar.
Devamını Oku »

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Bu bir teşekkür yazısıdır.

Azoşkamızın doğum gününü yaptık. Bol sirkülasyonlu, bol dostlu, bol temiz havalı, bol yemekli bir gün oldu. Aze Çınar herkesi kendine nöbetçi etti tek tek, ellerinden tutup yürüttü. Top oynadı, Ada, Ayşe İdil, Doruk, İdil Eylül ve Batuhan ile oynadı. Mumu ve Maya'nın yolunu gözledi. Uyudu uyandı, aaa eğlence, kalabalık hala sürüyor, çok sevindi kucaktan kucağa dolandı.

Gökay bir gün önceden bizdeydi ve Funda ile birlikte işin en büyüğünü hallettiler. İki canavar poğaçalar, börekler, makarna salataları hazırladılar. Hatta Funda bebelerin de yiyebileceği pastayı bile yaptı. Ben de boş durmadım tabi -yapılmasıdünyanınenzorişi- patates salatasını ve çocuklara içecek ıhlamur, kuru erik, kuru kayısı kompostosu yaptım pekmezli :) Aygül Anne şahane patatesli böreklerinden yaptı. Peri ve Özgün kek ve burma tatlısı, Mete simit, çatal (eheheh), Çiğdem meyve suyu, Ece irmik helvası, revani ve su böreği getirmiş, arkadaşı Sami ise herkese Alaska Frigo getirmiş sağolsunlar. Eyüp annesine süper bi kek yaptırmış, ikisi de sağolsun. Neşe ve Gökşen'e Aze'ye değil bana hediye getirdikleri için ayrıca teşekkür ederim :)))))

Tüm gün yanımızda olan Nevzat - Özlem - Doruk'a, Dilek-Ümit-Batuhan'a, Selin-Burç-Ada'ya, Funda-Barış-AYşe İdil'e, Gökay, Funda-Mete, ÖZgün, Peri, Çiğdem, Ece, Eyüp, Aygül Anne, Emre, Erkan, Vedat, Barış, İdil, Selahattin, İmam, Cem, Çağın, Tülay Abla'ya, Aylin, Gökşen, Çiğdem, İrem, Neşe, Tayfun, Fulya, Pınar, Suvar, Can, Tolga ve Burcu ve Şenol'a kucaklarca teşekkürümüzü sunuyoruz.

Uzaklarda olup, acil işi çıkıp gelemeyen, arayan, yazan, tebrik eden tüm dostlarımıza teşekkür ederiz.

Varlığıyla bile ailemizi acayip bir enerjiyle doldurabilen, hayatın ışığını biraz daha açan Tülay Abla'yı bol bol öpüyoruz.

Şu tüm bir yıl boyunca zor zamanlarımızda nazımızı çeken, bi telefonumuzun ucunda olan, Daralıp gezmek istediğimizde hop Aze'ye bakan, Dert dinleyen, çözmeye çalışan, Aze'yi şu hale getirmemizde büyük katkısı olan başta Gökay ve Vedat olmak üzere tüm dostlarımıza çok teşekkür ediyoruz.

Aze aksırdı, Aze tıksırdı, ateşi çıktı, düştü, zırt oldu, vırt oldu. Önemli önemsiz demeden, gece gündüz tüm telefonlarıma, mesajlarıma tüm özeniyle ve beni rahatlatarak karşılık veren sevgili arkadaşımız ve doktorumuz Erdem Gönüllü'ye bolca teşekkürlerimizi sunuyoruz.


Son olarak bir tanecik kocam, sevgilim, kızımın babasına tüm şaşkınlığımız ve başlangıçtaki afallamalarımıza rağmen beni hep idare ettiği için, Aze büyürken "yardım" etmeyip bizzat tüm işi paylaştığı için, hayatı artık eskisi kadar ciddi yaşamayıp daha kolay sallayabildiği için, ben gibi bir deliyle yaşamayı becerebilmek için elinden geleni yaptığından ve hepsinden öte o olmasa idi Aze Çınar hiç olmayacağı için ne kadar teşekkür etsem az. Harika bir ekip işi çıkardık olm!

Bu tüm 1 yıl boyunca sanki annesinin hassasiyetlerini, zaaflarını bilircesine davranan, mesela 3. aydan beri geceleri aralıksız uyuyan, eyleme, partiye, konsere, gezmeye her ortama uyum sağlayan, güler yüzlü, eğlenceli karakteriyle her günümüzü aydınlatan bir tanecik kızımı unutmadım elbet. Ona yazımı tam doğum gününde yazacağım.

Ve ben! Kızım kendini aştın be! 2 yıl önce gözümle görsem inanmazdım şu hallerine ki hala da bir çok şeye yaparken bile inanamıyorum.Sabrını geliştir, Sinirlerini azalt. Her zaman söylüyorum karşında bebe var inatlaşma la!  Daha alacağın çok yol var fakat aferin şu 1 yılı fena atlatmadın. Her şeyi geç şu tatlı kuzunun üretim aşamasının büyük kısmını hallettin, aferim. Çok iyi niyetli, şeker gibi bi insansın Deryacım böyle devam et ehahhehh.

Dünyanın en şahane arkadaşı Aze Çınar Gül, hoş geldin ve şahane alıştın la bu hayata aferim!

Kuzumun doğum günü hatrına, kutlama fotoğraflarını blogumu okuyanlar da görebilsin diye bir süreliğine herkesin görebileceği ayarda bırakıyorum. 1 hafta 10 güne kapatırım. Şu adresten bakabilirsiniz:

http://www.facebook.com/media/set/?set=a.10150192686589159.269116.584869158
Devamını Oku »

6 Nisan 2011 Çarşamba

Hayat Güzel-miş-miş-miş

http://www.youtube.com/watch?v=RAjEr2FhmjQ
Bu şarkı eşliğinde yazıyorum, şarkı eşliğinde okunsa güzel olabilir. 
Ben bu şarkıyı iki ruh halinde de seviyorum. Üzgünken de iyi geliyor bana, mutluyken de. Mutluyken kendim söylüyorum içimden, normal hızının 3 katı hızda. Sözleri değiştiriyorum biraz ya da sadece nakaratı söylüyorum hızlıca. Son günlerde de iki şekilde de çok sık dinledim ve söyledim. Hayat her şeyden önce şaka gibi çünkü. İstabul'un havası gibi dakikası dakikası uymuyor. Sabah depresyondayken akşamına dünyanın en mutlu insanı gibi hissedebiliyor insan. 


Son günlerin en üzücü hadisesi Ahmet Şık ekseninde gelişen saçmalıklar silsilesi. Evet başlı başına Ahmet'in haksız mağduriyeti (haklı mağduriyet var mıdır ki kuzum?) yeterince üzücüyken, bununla beraber yaşanan, insanın zihnini donduran olaylar insanı yaşamdan soğutuyor. Bir insan sevdiklerinden mahrum kalmışken, dört duvar arasında tıkılıp kalmışken, kendi aklı paradan çalıştığı için, bir de sanki kitap pazarlama uzmanıymışcasına "Kitap satışlarını arttırdılar 10bin satacaktı şimdi bilmem kaç" satacak diyebiliyor vicdansızın teki. İki gün geçmeden paranın ne kadar umurunda olmadığının cevabı Ahmet'ten geliyor ve kitap bedava yayınlanıyor sanal alemde. Bu konuyla ilgili anlatılacaklar çok fazla da ben yine sinirlenip dalmayayım sadece buna... Hayat güzel-miş-miş :(


Bunlar böyle yaşanırken, İmamın Ordusu olanca sıcaklığıyla kavururken ortamı, sınavda yapılan sahtekarlıklar dökülüyor piyasaya. Ahmet konusunda tiraj hesabı yapan Cumhurbaşkanı kime destek olacağını çok iyi bildiğinden bu sefer hiç geciktirmeden "Ben ikna oldum şike yok." diyor. Ve ben çocuğumu bu adamların dünyasına büyütüyorum. Belki yarın o da sadece göz yummadığı için tutuklansın, eziyet görsün, eğitim hakkını haketmeyenlere kaptırsın diye. Bizzat gönderilenler dışında haber okumuyorum artık. Twitter'da, Facebook'ta  görmesem bir sürü şeyden haberim olmayacak. Kimi köşe yazarı geçinen asalakların yazdıklarına gözüm değse kusasım geliyor. Hayat güzel-miş-miş :(


Ve birileri şikeyle, torpille eğitim alırken, iş bulurken, varlık sahibi edilirken birileri ise onca eğitime, tecrübeye rağmen iş bulamıyor. Ki o birileri bir de kadınsa, çocuk doğurup çalışmaya epey ara vermişse hiç şansı olmuyor. Zaten bol bol öğütleniyor: 3 çocuk doğur, evinin kadını ol, haddini bil. İnsana tek çare kendi işini yapmayı bırakıyorlar. Zorluyorlar. Esnaflıktan zerre anlamayıp, memur zihniyette olsan bile sana tek yol gösteriyorlar. Onu denesen de başka bariyerler örecekler gerçi de baştan engelleyemiyorlar. En azından henüz. Onlar engellemese, paraydı, şartlardı bilmem ne başka bir sürü engel çıkıyor falan. Hayat güzel-miş-miş :(


Böyle gerim gerim gerilirken Aze'm kuzum, Çınar'ım dalım sımsıkı sarılmaya başlıyor. Dünyanın en işveli gülümsemesiyle birlikte çığlık atmaya başlıyor. O Yandan gülümsemesiyle diyor ki: "Hahayt bakın ben bağırmayı öğrendim ve üst kat komşusuna sesimi duyurabilecek kadar bağırabiliyorum.". İlk kez salıncağa, kaydırağa, bisiklete biniyor. Bir çiçeği ilk kez alıyor eline. Ne zaman müzik başlasa sallanarak şarkıya kendince eşlik etmeye başlıyor ve o görüntü dünyanın tüm sıkıntılarını unutturuyor. Hayat güzel-miş-miş :)


Oturduğumuz evi boşaltmamız gerekiyor. Taşınmak zaten boktan bir şey, bebek olunca tümden korkunç olur herhalde. Hele ki ev bulması??? Ev bulmak bir yandan heyecanlı bir işken diğer yandan çok korkunç. Heyecanlı kısmı internetten ev araması. Korkunç kısmı ise geriye kalan her yanı. Kafanızdaki kira miktarına ancak yerin altında küçücük yerler tutabileceğinizi farkettiğiniz an cehenneminiz başlıyor. Kısa süre sonra tüm ev aramalarında yaşanan algı sapıtması yaşamaya başlıyorsunuz. Örnek diyalog: 


Ev arayan zavallılar: Max. 5 liraya kadar şu şu koşullarda ev arıyoruz. 
1. Emlakçı: O paraya buralarda biraz zor. 8 liraya o koşullarda var göstereyim?
Ev arayan zavallılar: ee yok kalsın sağolun. 
2. Emlakçı: Aa o  paraya ev yok maalesef
Zavallılar kendi arasında: Max parayı  6 mı yapsak acep? 
3. Emlakçı: 6 liraya bir evim var. Zemin kat (emlakçı dilinde yerin altı demek genelde) 2 oda 1 geniş hol (1+1 demek bu emlakçı dilinde, kapıyı açtığında karşına çıkan 2 adım girişi hol diye yutturmaya çalışırlar)
Zavallılar: Hım yok sağolun madem. 


4. 5. 6. emlakçı derken bizim zavallılar akşam olduğunda "Ya aradığımız koşullarda 10'a ev bulursak tutalım bence?" kıvamına gelirler. 


Biz iki gün bu kıvama gelip, kıvamı geçip "Gideliiim buralardaaaan dayanamıyoruuuuum" şarkısına geçmişken sevgilim Nazan'ın, son hamlemizde, beklediğimizden çok daha iyi bir yerde güzel bir ev bulduk. Diyelim ki 8 liraya. İlk yola çıkışımızdaki 5 birimden yüksek ama gelinen 10 birimden düşük bir fiyata. Üstelik merkezinin merkezisi bir yerde. Ve fondan şarkı girer: Hayat güzel-miş-miş-miş :) Ev bulmamıza rağmen, bu hayat pahalılığı, bu hayat pahalılığında kazanılan paranın çoğunun barınmaya harcanması zorunluluğu çok korkunç olmaya devam ediyor. Hayat güzel-miş-miş :(


Tüm bunlar yaşanırken, biz rahat ev bakalım diye kaynana geliyor bize ve sanırım 8 ayın en şahane günlerini yaşıyorum ahaha, sabah çıkıyoruz evden Aze'yi bırakıp, akşam geliyoruz, çakallık yapıp içiyoruz, gece geliyoruz, kaynanacık tam 4 gün bir yandan Aze bakıp diğer yandan çamaşır yıkıyor, asıyor, kurutuyor, yemek yapıyor falan filan: hayat güzel-miş-miş-miş :) 


Hayat İstanbul'un havası gibi. Bir an soğuk bir an sıcak, bir an yağmur bir an kavurucu sıcak... Aze Çınar olunca yağmura şemsiyen sıcağa yelpazen olmuş oluyor. İçinden bir parça olunca yanında, bazen küçücük dert daha büyük gözüküyor bazen de tam tersi. 


hayat güzelmiş-miş
çiçek açarmış-mış
dünya dönermiş-miş
kuşlar uçarmış-mış
falan filan

hayat güzelmiş-miş
güneş doğarmış- mış
gemiler geçermiş-miş
yağmur yağarmış-mış

utanmadan


Hayat güzelmiş :):)
Hayat güzelmiş :(:(






Devamını Oku »
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2012 Cuma

selam blog naber?

Epey ara oldu di mi yine. Bir türlü yazasım gelmiyor. Çok yoruluyorum son günlerde. Ki eskiye göre fiziksel olarak daha az yoruluyorum. Ama stresli günler arttı. Stres çok daha fazla yoruyor insanı. Ööööyle yatasım dizi, magazin izleyesim, uyuyasım oluyor sadece evdeyken. Halbuki anlatacak çok şey var.

Fakat yine erteleyeceğim, bugün sadece bir etkinlikten bahsedeceğim. Prima Premium Care'in düzenlediği bir etkinlik. Linkte gördüğünüz kitap Bebeğinizin İlk Yılında Sizi Ne Beklerin yazarlarından biri Heidi Murkoff Prima tarafından davet edilmiş. Biz de bugün bazı blogcu anneler ve bir blogcu baba, bizzat kendisiyle tanışıp, sorularımızı bizzat sorma şansını bulduk. Çok sıcakkanlı ve sempatik bir insan olan yazarı "tanısanız siz de çok seversiniz."
Bir çok konuda özellikle bebek eğitiminde iş bölüşümü konusunda benzer düşünüyoruz. Yazar da anneliğin iç güdüsel olmadığını babalıkla aynı şekilde öğrenilen bir şey olduğunu düşünüyor. Ve çocuk büyütürken anneye de babaya da eş sorumluluk düştüğünü.
Çocuk büyütürken olmazsa olmazı çocuklarının sağlıklı beslenmesi. Ben o konuda pek ısrarcı değilim :)
Daha da önemlisi; Çocuklarının iyi bir insan olması en önemsediği şey. Tutkularının peşinden gidebilmeleri de bir diğeri.

Kitap yazma sebebi de çok önemsediğim bir şey: Sorun yaşayan kadının "Benim gibi biri daha var" hissi yaşaması çok önemli. Kitabımda, twitter'da, Facebook'ta denk gelen bir kadın bile daha iyi hissediyorsa bu yeterli.

Dinlemekten kısacık alabildiğim notlarsa şöyle; Depresyondaki bir kadının hamile kalmaması gerektiğiğini düşündüğünü söyledi. Hamileyken haftada  6 kez yenen az miktardaki bitter çikolatanın kan şekerini düzenlediği, elbette mutluluk verdiği, bebeğin doğduktan sonra daha mutlu olacağı, daha güzel uyuyacağı kanıtlanmışmış mesela.
Başka önemli bir vurgusu da ebeveynlerin takım halinde çalışması gerektiği, iktidar kavgasının asla olmaması gerektiği, ya uzlaşmak ya yetkin olanın kararına bırakmak gerektiği oldu.

Sevdim ben. Sıcaklığını, tavrını vs.


Bu arada tam bir hafta oldu ama yine de yazmadan geçmeyeyim, ilk ona kaldığım Turkcell Blog Ödülleri Töreni geçen hafta gerçekleşti.  Aile blogları kategorisinde birinciliği  Defne'nin Annesi aldı. İkinci Slingomom, Üçüncü Blogcu Anne oldu. Kimse kırılmasın birinciliği Blogcu Anne'nin hakettiğini düşünüyorum.

Pek sevdiğim özgün ve faydalı içerik dolu teknolojik anne blogu ise kadın blogları kategorisinde birinci olarak beni hiç şaşırtmadı.
Cancişim Gökhan, spor kategorisinde, Pek sevdiğim Erdal Kaplanseren ise teknoloji bloglarında birinci oldu. Bütün ödülleri topladık geldik anlayacağınız. Pek mutlu bir geceydi.

Bir süre hayata kısa bir ara veriyorum sevgili blog okurları. Sağ salim yakında görüşmek dileğiyle. Hep güldüğünüz hayatlar dilerim.

31 Ekim 2011 Pazartesi

Hayat ilerliyor

Tam şu saatlerde ben  doğmuşum 32 yıl önce (Bu satırı yazdığımda saat 16.00 idi). Dile kolay geliyor 32 deyince. Lise biteli 17, İlkokul biteli 23 yıl olmuş deyince ise dehşetengiz oluyor. Bundan 24 yıl önce Perincek'e aşıktım ben. Ya cinayet komiseri ya da başbakan olmak istiyordum. 26 yıl önce teyzemin gözlüğünü kırdığımda dünyanın en büyük kötülüğünü yaptığımı sanıp sabaha kadar hem ağlayıp hem de sabaha ölmüş olayım allahım diye dua etmiştim. Tek başıma ilk eyleme gidişim 2 Temmuz 95 idi, bundan 16 yıl önce. Üniversiteyi bitireli ve evleneli 8 yıl olmuş. Herkesin ilkokuldan vs kalan yıllardır arkadaşı var benim hiç yok diye üzülürken çat en iyi arkadaşım ile tanışalı 12 yıl olmuş. Velhasılıkelam yaşlanmışız beybi, ve işin kötü yanı yıllar geçer, beden çürürken, nesil hızla yetişkin hale gelirken sıklıkla sıklıkla farkediyorum ki zihin ve yürek taş çatlasın 23'te takılıp kalmış. Sorunlu bir şey bu, kulağa güzel geliyor olsa da. Öyle "içimdeki çocuk" klişesi falan da değil. Bildiğin adaptasyon sorunu. Yazmak için oturma sebebim bu değil. Gelmişken kendimi kutlayayım bari dedim, içimden "büyeyim lan artık" dileyeyim, kamuya karşı dilersem belki ses çok çıkar da tutar dua dedim.

Diğer şeylere gelince, Van Depremi üzerinden 8 gün geçti ve hala çadır ulaşamayan yerler var. Hala ufacık gıda yardımı bile almayan yerler. Valilik depolarda bekletiyor yardımların çoğunu. Mazeretleri "Organize olup dağıtacaklar" 8 gün oldu. 8, Sekiz, Organize olmak için ne bekleniyor hala hepimizin kendince bir cevabı var sanırım bu soruya. Dış ülkelerden gelen yardımları "Önce bir kendi gücümüzü görelim diye reddettik" diyen bakanlar, "ooo sarayda yaşıyorsunuz valla" diyenler yardımları da kim bilir neden bekletiyorlar. Çocuklar aç, özürlü iki kızı olan aile, dah dün sakıncalı bir evin girişinde barınıyordu, kadınlar düşük yapıyordu ve daha neler... Öyle boktan bir dünyanın öyle boktan bir ülkesinde yaşıyoruz ki, insan nefes aldığına utanacak durumda. Yaşadığına, bebeğini sıcak tutabildiğine... Son söyleyeceğim; unutmayalım. Zaten unutturmaya çok niyetli var, unutmayalım oraları, elimizden geldiğince destek olmaya, destek oldurtmaya çabalayalım.

Aile içine gelince, Aze Çınar 2 yaş krizini adım attı, anamızı ağlatmaya başladı. İnatlar, ağlama krizleri, uykusuzluktan ölürken uyumaya direnme, kıyameti kopartma, bizi dövmeye kalkma, resmen azarlama, ısırma... Hayır ne istediği belli olsa, yapalım diyeceğim, hanımefendi ne istediğini bilmiyor ki!! Bu yazıya 16.00 gibi başlayıp şu saati bulma sebebim arkadaşın uyku krizine girmesi. Tam 1.30 saat yat-kalk-ağlama krizine gir-anneyi döv döngüleri arasında kafayı yerken sıklıkla Kemal Sunal sahneleri gerçekleştirdik. Bebek ağlar arkadan baba ağlar... Arkasından üzülüp sarılıyor bana allahsız tosbağa, iki dakkaya yine kıyamet. En sonunda kucağımda uyudu dana :((
Bunun dışında yataktan kendi inmeye başladı, söylenen her şeyi anlıyor. Arkadaşlarını tanıyor, isimlerini biliyor. Derdini anlatmaya başladı iyice. Bir sürü daha kelime eklendi dağarcığına. Daha demin "benim benim" diyerek dolaşıyordu.

Dün Maya Bambamızın doğum günüydü. Kendisini resmen Aze Çınar'ın kardeşi bellediğimizden düğün sahibi heyecanıyla koştuk doğum gününe. Mayakuş hastaydı ve pek keyif alamadı eğlenceden. Biz onun yerine bolca eğlendik :)


Önceki gün ise benim doğum günümü yaptık. Herrrrrrrrşeyiyle büyük bir dönüşümün simgesiydi doğum günüm. Önceden Nevizadelerde bol alkoller ardından sabah kadar dans etmeli doğumgünlerinin ardından: "Evde yaparsak hem aklımızdaki herkesi çağıramayız, hem bir sürü iş olur, yoruluruz. Dışarıda alkollü ortamda yapsak amaaan o daha yorucu." deyip nerede yaptı doğumgünün?? Özsüt'te! ahahah  Felaket rahat, felaket konforlu ve zorluksuzdu. Seneye bir huzurevi bahçesinden yapmayı planlıyorum :)))



Ve, böylesi bir duyurunun en uygun yeri sanırım sosyal medya. İş arıyorum sevgili Romalılar. Hamilelikten beri (evden ve geçici yaptığım işler dışında) süren işsizliğime artık bir son vermek istiyorum. En uzun süre yaptığım iş editörlük, metin yazarlığı ama internet içerik editörlüğü, medya planlama, reklam prodüksiyon, proje organizasyonu-koordinasyonu da yaptığım işler arasında. Fekat geldiğim noktada ne iş olsa yaparım abi sınırına da çok kalmadı. Konuyla ilgili iletişime geçmek isteyenler saryade@gmail.com adresinden ulaşabilirler. Sevgiler, saygılar.

2 Ağustos 2011 Salı

Saygı sadece bir isim, özgürlük de hayali bir şey değildir.

31 Temmuz Pazar, Aze Çınar'ın doğum günü kutlamasından gelmişiz, hepimiz çok yorgunuz, Aze zaten hemen sızdı. Otururken birden bir ses doldu odamıza. Daha önce pek alışık olmadığımız ezanımsı bir arapça şey ama ne olduğu konusunda hiç fikrimiz yok. Ama dediğim gibi resmen evimizin içinde okunuyor. "Nooluyo la sela mı bu?" dedim ben ezan olmayan her şeyi sela sanarım.  Bilemediler Savaş'la Aylin... Sonra Savaş birden "AaaYarın ramazan ya, teravih falan" herhalde dedi.  Biz müslüman değiliz. Hiçbir dine inanmayız. Hasret Gültekin gibi söyleyecek olursak "Sevgi bizim dinimizdir..."  Kimsenin dinine karışmayız, kimseyi aşağılamayız, bizim sınırlarımızı çiğnemediği sürece saygı duyarız. Hatta müslümanlık, ezan adı verilen dini hadise ile sınırlarımıza girse de, teknik olarak hiçbir faydası olmamasına rağmen bangır bangır hayatımıza girse de onla ilgili bile çok sıkıntımız yok. Bazı hocaların okumasını çok beğeniriiz bile. Etkileniriz.

Fakat şu ramazan meselesi ve "inancım gereği her şeyi yaparım herkes de susup katlanacak." tavrını inanılmaz saygısız, çoğunluğun azınlığa işkencesi ve dayatma buluyorum. Pazardan beri her akşam evimize dolan ibadet seslerini ve gece yarısı kuzumu kaç kez uyandıran davul sesini kabul edemiyorum. Teravih zamanı ses sadece camiye yetecek kadar kısılabiilir, davul yerine başka uyandırma araçları kullanılabilir. Hal böyleyken hasta var, bebek var, işe gidecek olan var demeden kendi adetlerini bana dayatmalarını insani ve dostça bulmuyorum.

Tee ilkokul zamanı en basit şekliyle öğretmişlerdi: Özgürlük başkasının sınırlarını geçmeden ancak olabilir. Değil benim sınırımı geçmek benim hayatımı birbirine katacak düzeyde işgal etmek  terördür. Saygısızlıktır, hadsizliktir, özgürlükle yakından uzaktan alakası yoktur. Buna özgürlük diyecek olanlar bir zahmet benim minicik bebeğimin gece dangır dangır rahatsız edilmeden uyuma özgürlüğü üzerine de biraz kafa yorsunlar.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Bu bir teşekkür yazısıdır.

Azoşkamızın doğum gününü yaptık. Bol sirkülasyonlu, bol dostlu, bol temiz havalı, bol yemekli bir gün oldu. Aze Çınar herkesi kendine nöbetçi etti tek tek, ellerinden tutup yürüttü. Top oynadı, Ada, Ayşe İdil, Doruk, İdil Eylül ve Batuhan ile oynadı. Mumu ve Maya'nın yolunu gözledi. Uyudu uyandı, aaa eğlence, kalabalık hala sürüyor, çok sevindi kucaktan kucağa dolandı.

Gökay bir gün önceden bizdeydi ve Funda ile birlikte işin en büyüğünü hallettiler. İki canavar poğaçalar, börekler, makarna salataları hazırladılar. Hatta Funda bebelerin de yiyebileceği pastayı bile yaptı. Ben de boş durmadım tabi -yapılmasıdünyanınenzorişi- patates salatasını ve çocuklara içecek ıhlamur, kuru erik, kuru kayısı kompostosu yaptım pekmezli :) Aygül Anne şahane patatesli böreklerinden yaptı. Peri ve Özgün kek ve burma tatlısı, Mete simit, çatal (eheheh), Çiğdem meyve suyu, Ece irmik helvası, revani ve su böreği getirmiş, arkadaşı Sami ise herkese Alaska Frigo getirmiş sağolsunlar. Eyüp annesine süper bi kek yaptırmış, ikisi de sağolsun. Neşe ve Gökşen'e Aze'ye değil bana hediye getirdikleri için ayrıca teşekkür ederim :)))))

Tüm gün yanımızda olan Nevzat - Özlem - Doruk'a, Dilek-Ümit-Batuhan'a, Selin-Burç-Ada'ya, Funda-Barış-AYşe İdil'e, Gökay, Funda-Mete, ÖZgün, Peri, Çiğdem, Ece, Eyüp, Aygül Anne, Emre, Erkan, Vedat, Barış, İdil, Selahattin, İmam, Cem, Çağın, Tülay Abla'ya, Aylin, Gökşen, Çiğdem, İrem, Neşe, Tayfun, Fulya, Pınar, Suvar, Can, Tolga ve Burcu ve Şenol'a kucaklarca teşekkürümüzü sunuyoruz.

Uzaklarda olup, acil işi çıkıp gelemeyen, arayan, yazan, tebrik eden tüm dostlarımıza teşekkür ederiz.

Varlığıyla bile ailemizi acayip bir enerjiyle doldurabilen, hayatın ışığını biraz daha açan Tülay Abla'yı bol bol öpüyoruz.

Şu tüm bir yıl boyunca zor zamanlarımızda nazımızı çeken, bi telefonumuzun ucunda olan, Daralıp gezmek istediğimizde hop Aze'ye bakan, Dert dinleyen, çözmeye çalışan, Aze'yi şu hale getirmemizde büyük katkısı olan başta Gökay ve Vedat olmak üzere tüm dostlarımıza çok teşekkür ediyoruz.

Aze aksırdı, Aze tıksırdı, ateşi çıktı, düştü, zırt oldu, vırt oldu. Önemli önemsiz demeden, gece gündüz tüm telefonlarıma, mesajlarıma tüm özeniyle ve beni rahatlatarak karşılık veren sevgili arkadaşımız ve doktorumuz Erdem Gönüllü'ye bolca teşekkürlerimizi sunuyoruz.


Son olarak bir tanecik kocam, sevgilim, kızımın babasına tüm şaşkınlığımız ve başlangıçtaki afallamalarımıza rağmen beni hep idare ettiği için, Aze büyürken "yardım" etmeyip bizzat tüm işi paylaştığı için, hayatı artık eskisi kadar ciddi yaşamayıp daha kolay sallayabildiği için, ben gibi bir deliyle yaşamayı becerebilmek için elinden geleni yaptığından ve hepsinden öte o olmasa idi Aze Çınar hiç olmayacağı için ne kadar teşekkür etsem az. Harika bir ekip işi çıkardık olm!

Bu tüm 1 yıl boyunca sanki annesinin hassasiyetlerini, zaaflarını bilircesine davranan, mesela 3. aydan beri geceleri aralıksız uyuyan, eyleme, partiye, konsere, gezmeye her ortama uyum sağlayan, güler yüzlü, eğlenceli karakteriyle her günümüzü aydınlatan bir tanecik kızımı unutmadım elbet. Ona yazımı tam doğum gününde yazacağım.

Ve ben! Kızım kendini aştın be! 2 yıl önce gözümle görsem inanmazdım şu hallerine ki hala da bir çok şeye yaparken bile inanamıyorum.Sabrını geliştir, Sinirlerini azalt. Her zaman söylüyorum karşında bebe var inatlaşma la!  Daha alacağın çok yol var fakat aferin şu 1 yılı fena atlatmadın. Her şeyi geç şu tatlı kuzunun üretim aşamasının büyük kısmını hallettin, aferim. Çok iyi niyetli, şeker gibi bi insansın Deryacım böyle devam et ehahhehh.

Dünyanın en şahane arkadaşı Aze Çınar Gül, hoş geldin ve şahane alıştın la bu hayata aferim!

Kuzumun doğum günü hatrına, kutlama fotoğraflarını blogumu okuyanlar da görebilsin diye bir süreliğine herkesin görebileceği ayarda bırakıyorum. 1 hafta 10 güne kapatırım. Şu adresten bakabilirsiniz:

http://www.facebook.com/media/set/?set=a.10150192686589159.269116.584869158

6 Nisan 2011 Çarşamba

Hayat Güzel-miş-miş-miş

http://www.youtube.com/watch?v=RAjEr2FhmjQ
Bu şarkı eşliğinde yazıyorum, şarkı eşliğinde okunsa güzel olabilir. 
Ben bu şarkıyı iki ruh halinde de seviyorum. Üzgünken de iyi geliyor bana, mutluyken de. Mutluyken kendim söylüyorum içimden, normal hızının 3 katı hızda. Sözleri değiştiriyorum biraz ya da sadece nakaratı söylüyorum hızlıca. Son günlerde de iki şekilde de çok sık dinledim ve söyledim. Hayat her şeyden önce şaka gibi çünkü. İstabul'un havası gibi dakikası dakikası uymuyor. Sabah depresyondayken akşamına dünyanın en mutlu insanı gibi hissedebiliyor insan. 


Son günlerin en üzücü hadisesi Ahmet Şık ekseninde gelişen saçmalıklar silsilesi. Evet başlı başına Ahmet'in haksız mağduriyeti (haklı mağduriyet var mıdır ki kuzum?) yeterince üzücüyken, bununla beraber yaşanan, insanın zihnini donduran olaylar insanı yaşamdan soğutuyor. Bir insan sevdiklerinden mahrum kalmışken, dört duvar arasında tıkılıp kalmışken, kendi aklı paradan çalıştığı için, bir de sanki kitap pazarlama uzmanıymışcasına "Kitap satışlarını arttırdılar 10bin satacaktı şimdi bilmem kaç" satacak diyebiliyor vicdansızın teki. İki gün geçmeden paranın ne kadar umurunda olmadığının cevabı Ahmet'ten geliyor ve kitap bedava yayınlanıyor sanal alemde. Bu konuyla ilgili anlatılacaklar çok fazla da ben yine sinirlenip dalmayayım sadece buna... Hayat güzel-miş-miş :(


Bunlar böyle yaşanırken, İmamın Ordusu olanca sıcaklığıyla kavururken ortamı, sınavda yapılan sahtekarlıklar dökülüyor piyasaya. Ahmet konusunda tiraj hesabı yapan Cumhurbaşkanı kime destek olacağını çok iyi bildiğinden bu sefer hiç geciktirmeden "Ben ikna oldum şike yok." diyor. Ve ben çocuğumu bu adamların dünyasına büyütüyorum. Belki yarın o da sadece göz yummadığı için tutuklansın, eziyet görsün, eğitim hakkını haketmeyenlere kaptırsın diye. Bizzat gönderilenler dışında haber okumuyorum artık. Twitter'da, Facebook'ta  görmesem bir sürü şeyden haberim olmayacak. Kimi köşe yazarı geçinen asalakların yazdıklarına gözüm değse kusasım geliyor. Hayat güzel-miş-miş :(


Ve birileri şikeyle, torpille eğitim alırken, iş bulurken, varlık sahibi edilirken birileri ise onca eğitime, tecrübeye rağmen iş bulamıyor. Ki o birileri bir de kadınsa, çocuk doğurup çalışmaya epey ara vermişse hiç şansı olmuyor. Zaten bol bol öğütleniyor: 3 çocuk doğur, evinin kadını ol, haddini bil. İnsana tek çare kendi işini yapmayı bırakıyorlar. Zorluyorlar. Esnaflıktan zerre anlamayıp, memur zihniyette olsan bile sana tek yol gösteriyorlar. Onu denesen de başka bariyerler örecekler gerçi de baştan engelleyemiyorlar. En azından henüz. Onlar engellemese, paraydı, şartlardı bilmem ne başka bir sürü engel çıkıyor falan. Hayat güzel-miş-miş :(


Böyle gerim gerim gerilirken Aze'm kuzum, Çınar'ım dalım sımsıkı sarılmaya başlıyor. Dünyanın en işveli gülümsemesiyle birlikte çığlık atmaya başlıyor. O Yandan gülümsemesiyle diyor ki: "Hahayt bakın ben bağırmayı öğrendim ve üst kat komşusuna sesimi duyurabilecek kadar bağırabiliyorum.". İlk kez salıncağa, kaydırağa, bisiklete biniyor. Bir çiçeği ilk kez alıyor eline. Ne zaman müzik başlasa sallanarak şarkıya kendince eşlik etmeye başlıyor ve o görüntü dünyanın tüm sıkıntılarını unutturuyor. Hayat güzel-miş-miş :)


Oturduğumuz evi boşaltmamız gerekiyor. Taşınmak zaten boktan bir şey, bebek olunca tümden korkunç olur herhalde. Hele ki ev bulması??? Ev bulmak bir yandan heyecanlı bir işken diğer yandan çok korkunç. Heyecanlı kısmı internetten ev araması. Korkunç kısmı ise geriye kalan her yanı. Kafanızdaki kira miktarına ancak yerin altında küçücük yerler tutabileceğinizi farkettiğiniz an cehenneminiz başlıyor. Kısa süre sonra tüm ev aramalarında yaşanan algı sapıtması yaşamaya başlıyorsunuz. Örnek diyalog: 


Ev arayan zavallılar: Max. 5 liraya kadar şu şu koşullarda ev arıyoruz. 
1. Emlakçı: O paraya buralarda biraz zor. 8 liraya o koşullarda var göstereyim?
Ev arayan zavallılar: ee yok kalsın sağolun. 
2. Emlakçı: Aa o  paraya ev yok maalesef
Zavallılar kendi arasında: Max parayı  6 mı yapsak acep? 
3. Emlakçı: 6 liraya bir evim var. Zemin kat (emlakçı dilinde yerin altı demek genelde) 2 oda 1 geniş hol (1+1 demek bu emlakçı dilinde, kapıyı açtığında karşına çıkan 2 adım girişi hol diye yutturmaya çalışırlar)
Zavallılar: Hım yok sağolun madem. 


4. 5. 6. emlakçı derken bizim zavallılar akşam olduğunda "Ya aradığımız koşullarda 10'a ev bulursak tutalım bence?" kıvamına gelirler. 


Biz iki gün bu kıvama gelip, kıvamı geçip "Gideliiim buralardaaaan dayanamıyoruuuuum" şarkısına geçmişken sevgilim Nazan'ın, son hamlemizde, beklediğimizden çok daha iyi bir yerde güzel bir ev bulduk. Diyelim ki 8 liraya. İlk yola çıkışımızdaki 5 birimden yüksek ama gelinen 10 birimden düşük bir fiyata. Üstelik merkezinin merkezisi bir yerde. Ve fondan şarkı girer: Hayat güzel-miş-miş-miş :) Ev bulmamıza rağmen, bu hayat pahalılığı, bu hayat pahalılığında kazanılan paranın çoğunun barınmaya harcanması zorunluluğu çok korkunç olmaya devam ediyor. Hayat güzel-miş-miş :(


Tüm bunlar yaşanırken, biz rahat ev bakalım diye kaynana geliyor bize ve sanırım 8 ayın en şahane günlerini yaşıyorum ahaha, sabah çıkıyoruz evden Aze'yi bırakıp, akşam geliyoruz, çakallık yapıp içiyoruz, gece geliyoruz, kaynanacık tam 4 gün bir yandan Aze bakıp diğer yandan çamaşır yıkıyor, asıyor, kurutuyor, yemek yapıyor falan filan: hayat güzel-miş-miş-miş :) 


Hayat İstanbul'un havası gibi. Bir an soğuk bir an sıcak, bir an yağmur bir an kavurucu sıcak... Aze Çınar olunca yağmura şemsiyen sıcağa yelpazen olmuş oluyor. İçinden bir parça olunca yanında, bazen küçücük dert daha büyük gözüküyor bazen de tam tersi. 


hayat güzelmiş-miş
çiçek açarmış-mış
dünya dönermiş-miş
kuşlar uçarmış-mış
falan filan

hayat güzelmiş-miş
güneş doğarmış- mış
gemiler geçermiş-miş
yağmur yağarmış-mış

utanmadan


Hayat güzelmiş :):)
Hayat güzelmiş :(:(






LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...