Lilypie Second Birthday tickers

16 Mart 2011 Çarşamba

Aze Çınar'dan

 Epeydir Aze'den ses etmiyordum, daha fazla geciktirmeyeyim. Dün geceden başlayayım, farklı bir deneyim oldu çünkü. Dün gece, diş sıkıntısı var biraz şımartayım diyerek Aze'yi bizim yatağımızda uyuttum ilk defa. Acayip şaşırdı buna ve acayip sevindi. Gece yemeğini verirken yaptım bu geçişi, uykusu da açılmış değildi tam ama sevinci görülmeye değerdi. Koluma sarıldı, yanağıma sarıldı. Güldü bol bol. "Eee Eeee" diyorum ki bu Pavlov işaretidir bizde. Hop uyku pozisyonu alınır, kafayı arkaya doğru çeviriyor uyumak için, iki saniye sonra hop bana dönüyor, bakıyor hala oradayım bir gülüyor bir gülüyor sormayın. Çok güzel uyuduk, çok keyifli. Ta ki gecenin bir yarısı çaat yüzüme bir tokat yiyene kadar. Uyanmış, mızırdanmış -yatağında olsa bunları yapıp kendi kendine uyurdu sonra- sonra bakmış ben, e uyandırayım o zaman diye çat geçirmiş tokatı. eee pış pış diye bir on dakikada uyuttum kendisini. İlk baştaki o oynaşmalar gecenin köründe uykulu yaşanınca öyle sevimli gelmiyor insana haliyle.  Bir sonraki sefer saçımın çekilmesiyle, bir sonraki yine tokatla gerçekleşti. Sonuncuda artık gün ağarıyordu, alıp yatağına attım kendisini :) Bu keyiflik de burada sona ermiş oldu. 

Genel gelişmelere gelince, Aze 6. aydan itibaren destekli oturmaya başlamıştı, şimdi tek başına uzun süre oturabiliyor. Bazen dengesini kaybediyor ve, önündeki iş neyse ona odaklanmış, ciddi ciddi bakarken huoop yana yavaşça devriliyor ama bu esnada hiç istifini bozmuyor. Eğer 10 saniye boyunca gelip düzeltmezsek şeklini anca değiştiriyor hanfendi! Çok komik oluyor çok. 
Tay tay yapmaya da yine 6. ayda başlamıştı, şimdi baya baya duruyor biz tutunca. Dönme işini falan da becerdi epeyce. 
Elini, kolunu ve ayaklarını epeyce iyi kullanıyor. Ayaklarını ellerinden iyi kullanıyor hatta. Alkışlamak için sırf ayak kullanıyor mesela. Bazen sarılırken de ayaklarıyla sarılıyor. 




Sizlerle görüşmeyeli 2 kez eyleme gitti. Bolca da içmeli ortama. Toplumun büyük çoğunluğunun "aaa ne ayıp olur mu hiç oralarda bebek" diyeceği bilumum yeri geziyor Aze Çınar. Slogan sesleriyle uyuyor, yarın bir gün daha özgür bir ülkede yaşasın diye. Bangır bangır şarkılar söylenirken uyuyor, anne baba mutlu olursa o da daha mutlu olur diye.  

Çapkın çapkın bakıyor, gülüyor, işve yapıyor. Çok sinirleniyor, resmen "gırrrrrrrrr" benzeri bir ses çıkarıyor. Benim ters kızım eskiye oranla daha çok ağlıyor. Bebekken doğru dürüst sesini duymazdık, şimdi -özellikle çaresizliğe kapıldığında- çabucak başlıyor ağlamaya. Kızım diye söylemiyorum bir güzel ağlıyor ki... Bazen hiçbir şey yapmadan onu izliyoruz ağlarken. 

Saçlarımla oynuyor, sütünü içerken yüzümü okşuyor. Başkasının kucağından benimkine geçiyor ellerimi uzattığımda... Yanisi yeme de yanında yat kıvamında epeydir. 
E negatiflikleri? Olmaz mı hiç... Çok yoruyor. Sürekli oyun, gezme, ilgi istiyor. Yaşlanmışım, kesinlikle yetemiyorum. Biz tv de izletmiyoruz. Haliyle daha çok yoruyor. Çok hoş bir çalışma var bebekler için yavrusu'nun annesi Evren'den öğrenmiştik; http://www.youtube.com/watch?v=wKcrsv_t8Ko 
Günde bir kere bunu izletiyoruz. Bayılıyor. Bunun dışında 1 kez Grup Yorum'un İnönü konser dvdsini izlettik. Daha doğrusu biz izlerken odada kalıp arada bakmasına izin verdik, bir de bugün İan Anderson'ın Pavane sini izlettim ve onda da büyülendi. Diğerlerinde kıpraşmışken bunda nefes almadan odaklandı. İlk dinlediğimde ben de öyle olmuştum İan mucizesi :)

İşte böyle. Çok güzel büyüyor (Öhömm maşallah pilizzz) Çok aşık ederek büyüyor. Çok kişilikli büyüyor. Daha da afacanlaşmasın da şu halle idare ederim. 
Devamını Oku »

15 Mart 2011 Salı

Bütün dünya buna inansa, hayat formüle olsa?

Hayat kötü bir felsefe dersi gibi aslında derininde. Ve milyonlarca bilinmeyenden, sorudan oluşuyor. En büyük sorularımdan biri, hani şu meşhur deneydeki fareler var ya, hani bir tanesinin kaynar suya atıyorlar ve hemen kaçmaya çalışıyor, diğeriniyse soğuk suya koyup yavaş yavaş ısıtıyorlar ve yanarak ölüyor... İşte hayattaki kimi anım "Acaba şu an yandığını farketmeyen fare miyim?" diye düşünerek geçiyor. 


Daha büyük sorun ise aslında böylesi durumlardaki davranış biçimi. Hayatına dışarıdan 3. göz olarak bakmayı başaramayangillerden biri olarak ben, şöyle berbat bir ikilemde kalıyorum çoklukla: "acaba kötü bir haldeyim ama o kadar suyun içindeyim ve su o kadar yavaş ısınıyor ve başka da bir sürü olumlu şey aslında düpedüz yandığımı farkettirmiyor mu bana?" yoksa ""ulan yanıyor muyum" acaba paranoyasıyla konuya çok mu önyargılı yaklaşıyorum." 


Bunu ayırt etmek öyle zor ki çoklukla, kimi zaman derhal kaçıp kurtulmam gereken durumlarda "yok canım, bunlar çözülecek sorunlar, aslında bıdı bıdı bıdı. O yüzden de kalıp uğraşmak gerekir." deyip çok fena hasar aldım kimi zamansa "Aha bu çok berbat bir durum. Hemen tepki gösterip kaçmam gerek." diye düşünerek, çözülecek, iyi hale gelecek mevzuları çöpe atıp, epey bir şeyler kaybettim. 


Dışarıdan bakmak çok kolay! Uç bir örnekle anlatayım. Bir arkadaşınız geldi size ve dedi ki "Geçen gün sevgilim bana tokat attı." Naparsın dışarıdan bakan göz? Seni bilmem ben direk en bilmiş halimle "Neeee? Vay hayvan! Hemen terkettin di mi? Allahın cezasına bak! Öküz......." derken arkadaşınız dedi ki: "Ama çok sinirliydi. Normalde hiç böyle değildir ki, İşten çıkarılma durumları var çok stresli. Ben de çok üstüne gittim hakkaten. Bu yaptığını haklı çıkarmaz tabi ama abartmamak da lazım. İstisnai bir haldi. Ödettim tabi ona ama geçti gitti işte. Şimdi iyiyiz. Ben: "..............." Ne diyeceksin ki? Adın gibi biliyorsun aslında, bunu 1 kere yapabilen adam her an yeniden yapabilir. Şiddetin istisnası olmaz. Ama anlatamaz hiçbir üçüncü göz, suyun içindeki fareye kaynama noktasına yaklaştığını. İlla yanacak dümbük. Belki ben yaşasam, çok sevdiğin adama konduramasam ben de aynı mazerete sığınacağım. Farketmiyor ki insan (çoklukla) kaynayana kadar suyun içindeyken. 


Bu uç bir örnekti. Hadi biraz daha erken farkedilebilir bir örnek diyelim hatta. Ama işte fenası bu kadar bariz olmayan durumlarda geçerli. Ne bileyim, (daha bugün taze anlattı bir arkadaşım bak) sarhoşken sürekli hakaret ediyor olsun, sevgilinin ailesine sövüyor olsun, hakkını teslim etmiyor olsun, ilgisizleşmiş olsun, aklınıza ne gelirse...Hatta bariz örnek olsun diye sevgililikle başladım ama geçin sevgiliyi arkadaşlık, dostluk olsun... Sınırlar nerede başlamalı. "Eh yok artık, bu iş yürümez" neye göre, nasıl denmeli.  1, 3, 5 arkadaşınızın sürekli size haksızlık ettiğini hissediyorsunuz bir dönemdir. Ne zamana kadar "Bir sorunu var herhalde, böyle değildir o  du bakalım." demek lazım? "Sorunları vargeçecek bu günler, dost değil miyiz? İlişkiye onca emek verdik, silip atacak mıyız?" ne kadar süre geçerlidir? Alçak hayat formüle edilemiyor ki?


İşte ilk paragrafta söylemeye çalıştığım tam bu. Ben gerçekten kestiremiyorum galiba bir süredir bu soruların cevaplarını. "Eh yeter artık bu geçici bir dönem değil, alışkanlık. Böylesi bir ilişki için emek harcamak istemiyorum artık." dediğimde ya gerçekten karşımdaki dönemsel bir sorunla boğuşuyorsa ve bok ediyorsam ben o ilişkiyi? 
Ya da "Sabret geçecek", "Dur yahu çözülmeyecek sorun mu?" deyip deyip alttan almaya devam ettikçe aslında kaynayan suyun içindeysem aslında?, karşı tarafın umrunda olan sadece kendisiyse ve ben enayilik ediyorsam? kendimi yıpratıp duruyorsam?


Geneldeyse, hem benim hem diğer insan evlatları için bu iş tahammüle bakıyor. Yani karşı tarafın niyeti ne olursa olsun, senin algın ne olursa olsun, sen tahammülünün sonuna geldiğinde o iş sonlanıyor. O andan sonra da ister tahammülün bittiği için aslında şahane bir insanı kaybetmiş ol, istersen sabredeyim derken haketmeyen biri için sabrettiğin zamanları kaybetmiş ol bir şey değişmiyor. "Noolduysa oldu." basitliğinde geçip gitmiş oluyor. Önümüzdeki maçlara bakmak kalıyor bize de sadece. 


Sinir oluyorum "insanı diğer canlılardan ayıran" düşünme özelliğine. Yaşasak hiç düşünmeden ve ne oluyorsa olsa? Ya da formüle olsa hayat ve yine düşünmeden formülleri uygulayarak yaşasak?


Kendine ve yaşadıklarına dışarıdan bakabilmek şahane iş. Yapabilenlere selam olsun. 


Sizde nasıl gelişiyor bu süreçler?
Devamını Oku »

10 Mart 2011 Perşembe

Ahmet Biziz!



Ahmet Şık'a destek olmak için, suçlu olmadığına inandığımızı göstermek için bir mektup kampanyası başladı. "Kalem"lerin hapsolunamayacağını göstermek için kalemlerimizle çıkaracağız sesimizi. Kampanya http://ahmetbiziz.wordpress.com/ adresinde. Ahmet'in mektup adresi ise alttaki yazının sonunda. 



“…Ve onlar konuştukça biz de gördüğümüzü söyleme borcu altına giriyoruz, Ahmet Şık, terörist değildir. Ahmet Şık, ergenekoncu değildir. Ahmet Şık, faşist değildir. Ahmet Şık, Hrant’ın katili değildir. Ahmet Şık “iyi çocuk” değildir. AHMET ŞIK BİZİZ.  Hepimiziz.
Yeter. Türkiye tarihinin en önemli davasını siyasi bir hesaplaşmanın uzantısı gibi görenler yüzünden Ahmet Şık’lar içeri girip nihayetinde V. Küçük’lerin dışarı çıkma ihtimali doğduysa itiraz ediyoruz.
Çünkü adalet istiyoruz. Güçlünün ezdiği, nasırına dokunulduğunda masumların tutukevlerine gönderildiği, insanların yalnız oldukları değil olmadıkları için de suçlanabildiği, hayatların ve itibarların bir kibrit gibi yakıp kül edildiği bir kabus değil.” *
İşte budur ahvalimiz. Bu yüzdendir sizi bir mektup kampanyasına davetimiz. Kaleme, fikre yapılan bu saldırılara karşı kalkanımız yine kalemimiz olsun, Ahmet’e, kalemle ses edelim, kalemle dokunalım ve kalemlerimizle “Biz sana güveniyoruz Ahmet, çünkü Ahmet biziz.”  diyelim diye. Sen de Ahmetsin, eğer tarafsan ve tarafın ezilenin yanıysa. Eğer faşizmin her izinde derin bir iç çekişle paralanıyorsa ciğerlerin, Manisa’lı gençlerin, öldürülen aydınların, işkenceden geçirilen devrimcilerin, kürtlerin sorumluluğunu bir yumruk gibi boğazında hissediyorsan Ahmet sensin. Ahmet benim, Ahmet biziz.
Ahmet biz olduça, onu  dört duvar arasına koyabilirler belki ama fikirlerini tutuklayamazlar. Onu yalnızlaştıramazlar. Niyet ettikleri gibi itibarsızlaştıramazlar. Onurlu insanların ışıltıları büyük olur, onlara atılan çamur atanı itibarsızlaştırır ancak.
Ve işte biz yalnız bırakmıyoruz Ahmet’i, sessiz bırakmıyoruz, kelimesiz, sözsüz bırakmıyoruz. Mektup yazıyoruz Ahmet’e. İçimizden geçeni, sokakta olanı yazıyoruz. Ahmet’e değil bize, kendimize sahip çıkıyoruz. Çocuklarımız yarın kuşatılmış bir ülkenin düşünemeyen, sorgulamayan robotları değil de dünyayı rengarenk boyayan oyunbazları olsun diye. Gözleri donuk değil güneş güneş baksın diye.

Ahmet’e mektup göndermek için;
Ahmet Şık
Silivri Açık Ceza İnfaz Kurumu (Silivri Cezaevi), 2 No.lu Cezaevi B-9 Koğuşu Silivri – İstanbul
adresini kullanabilirsiniz.
Devamını Oku »

7 Mart 2011 Pazartesi

Babasının gözünden Aze Çınar'ın doğum hikayesi

BİR BABANIN DOĞUM ANILARI

Bu yazı gecikmiş bir yazı. Öncelikle sevgilimden ve kızımdan af diliyorum. Öyle böyle değil tam 7 ay gecikti. 7 ay önce yazı başlığı “bir babanın gözünden doğum hikayesi” olabilirdi. Şimdi ise anılarımda kalan ne ise onu yazacağım.
Bundan tam aylar öncesiydi. 3 Ağustos sabahı şirin bir hamile ile doktor kontrolüne gittik. Doktor her şeyin normal olduğunu, doğuma daha vakit olduğunu beklememiz gerektiğini söyledi.
Havanın çok sıcak olması deryanın tahammül sınırını zorluyordu. Eve aldığımız vantilatör bile havayı biraz olsun serinletmeye yetmiyordu. Sevgilim hamileliğin başından beri normal doğum istedi. Bu konuda ne kadar yazılı ve görsel doküman varsa hepsi ile bilgisini pekiştirip kendini normal doğuma çok sıkı bir şekilde hazırladı. Hatta bazı videoları bana da izletti. Korktum ama sevgilim korkmasın diye belli etmedim. Velhasılkelam Derya duruma çok hazırdı. Hatta o kadar hazırdı ki eve geldiğim bir akşam “Ahanda kızımız” diyeceğini zannediyordum.

Doktorun doğuma daha var demesi Derya’nın biraz canını sıksa da sevinçle ayrıldık oradan.
Evin girişinde doğum bavulu duruyordu bir süredir. Eve her girdiğimde gülümsüyordum. Baba olma ihtimalime Aze doğmadan önce daha çok gülümseme olarak kendini gösterdi.

Ben akşam geç saatlerden gece yarısına kadar çalışıtığım için Derya hamileliğini yalnız başına geçirdi. Bu da benim içimde en çok da Derya’nın içinde uktedir. Keşke öyle olmasaydı.

O gün saat 22.00 gibi Derya aradı. “Şimdi bişey söyleyeceğim sana ama sakin ol” dedi. “Galiba doğum başlıyor” Tam cümle kuracağım geliyorum diye ama nafile, laf ağzıma tıkılıyor:

- Eeee ben o zaman gellli…
- Ben her şeyi hallettim canım, sen çalışmaya devam et sancılar 2 dakikada bir olursa ahhh
- Derya neler oluyor?
- Dur bi dakka
Bir süre telefonda beledikten sonra,
- Sancı geldi. Gökay ve Aylin var yanımda acil bişey olursa biz hasteye doğru geçeriz sen meraklanma.

Derya daha önce okuduklarından , (Evet bu da bir ayıp benim için en çok Derya okudu. Ben genelde onun okuduklarının özetini dinliyordum geceleri) esas doğum anına kadarki sancı sürecinin aslında yürüyerek, ayakta daha tahammül edilebilir olduğunu, hastanede yatağa bağlı sürecin daha geç ve zor geçtiğini öğrenmişti. O yüzden doğumun başlangıç aşamasının büyük kısmını evde geçirmek istiyordu. Bende o nedenle hastane falan diye fazla zorlamadım. Yaklaşık 15 dakikada bir sancısı olmadığı zaman Derya ile, sancı nedeniyle konuşamadığı zamanalarda Gökay ile konuşarak 2 saati daha işyerinde geçirdim. Derya sancıların 3 dakikada bir olduğunu söylediğinde saat 23.15 civarıydı. Artık geliyorum dedim. Aklım karışık, bünyem alt-üst atladım taksiye eve doğru yola koyuldum. Yol nasıl bitti hatırlamıyorum. Eve heyacanla daldım. Bir de ne göreyim Sevgilim güzel bir elbise giymiş, saçlarını güzelce taramış, güzelce gülerek karşıladı beni. Onun gülen yüzü endişelerimin biraz azalmasını sağladı. Öpüştük, koklaştık.

Endişelerim 5 dakika dolmadan artarak geri geldi. Sancı anına ilk defa şahit oluyordum ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yok. Ama evdeki ekip gayet profosyonelleşmiş ben yokken. Gökay'ın elinde telefon kronometresi sancı aralarını kontrol ediyor, bunlar not ediliyor. Aylin Derya’nın belini ovuyor, ben ise mal gibi onlara bakıyorum. Sancı bitiyor Derya, Gökay ve Aylin gülerek sancı hakkında, süresi hakkında hatta daha başka mevzular hakkında gülerek sohbet ediyorlar. Acayip şekilde kıskandım ben tüm bunları. Neyse 10 dakika sonra ben de üzerimdeki mallığı atıp biraz yardımcı olmaya başladım. Aradan 30 dakika daha geçti. Sancıların süresi uzadı, aralıkları kısaldı. Derya’yı doktoru araması gerektiğine zor ikna ettim. Derya doktora durumu anlattı. Hastaneye davet edildik. Çok sevdiğimiz Neşe ve Gökşen durumdan haberdar oldular. “Bekleyin arabayla beraber gidelim” dediler. Yarım saat sonra geldiler. Doluştuk arabaya. Küçük bir araba olmasına rağmen hepimiz sığdık. Derya, Ben, Neşe, Gökay ve Gökşen’in kahkalarıyla vardık hastaneye. Kayıt-kuyut işlemlerinin ardından Derya ilk kontrol için bir odaya alındı. Çok sevimli ve işini bilen Elif Ebe tarafından ilk muanesi yapıldı. Sonra odaya girdik ebe ve Derya gülüyor, “Doğum başladı.” haberi hepimizi sevindirdi. Doğum için odaya çıktık. Odada beklerken Ayşen geldi.
Gece 5’e kadar gülerek, eğlenerek, korkarak doğumu bekledik. 5’ te Derya’yı doğumhaneye aldılar. Ben doğumhane kapısında steril elbiseleri giymiş bir şekilde Derya’nın çığlıklarını duyarak ve korkarak kapıda bekliyorum. Fotoğraf makinesi cebimde hazır bir şekilde bekliyorum. 10 dakika sonra beni de doğumhaneye aldılar. O 10 dakka o kadar uzun geldi ki bana orası ayrı. Doğumhane bayağı kalabalık. İçeride 10 tane insan var. Doktor direk talimat verdi. “Hiçbir şeye değmeden Derya'nın başında bekleyin ve konuşmayın” dedi. Doktor öyle bir otorite koydu ki acayip tırstım. Kıpırdamadan sevgilimin başına dikildim. Elini tutacaktım, tutamadım o örtüye değmemem gerektiği için.
Doktor ıkın diye bağırıyor. Benim de yardımım olsun diye gaflette bulunup “canım ıkın” dedim. Keşke demez olsaydım. Derya bana öyle bir baktı ki “kolaysa sen gel ıkın” der gibi. Sustum içimden dedim her şeyi. Hadi kızım gel artık dedim içimden. 5.19'da Derya’nın bağırmaları sona erdi. Yaşlı gözlerle birbirimize bakıp gözlerimizle sevdik birbirimizi bir kez daha. İlk kez mutluluktan ağladım. Aze geldi dünyaya. Ağlamadı kızım doğarken. Doktorun elindeydi. Ben dondum kaldım. Şaşkınlık içindeydim. Halbuki Derya beni o kadar çok tembihlemişti ki “ bak sakın fotoğraf çekmeyi unutma” diye. Kadın doğum ağrısı falan hepsini unutup beni çekiştirdi. “Hadi fotoğraf çeksene” dediğinde yarım ayılmış halimle 3-4 poz yakalayabildim. Bu da uktedir içimizde. Keşke daha çok fotoğraf çekebilseydim.
Aze’yi bir masaya aldılar ağzından burnunda hortumlar sokuyorlar. Gözümüz Aze’de. Gözümüz birbirimizde. Lal olmuştuk konuşamıyorduk. Üzüldük kızımızın canı yanıyor o hortumlarla diye. Ama onlar rutin bir işlemmiş gibi hallettiler işlerini. Derya'nın kucağına verdiler. Bir süre sonra Aze’yi giydirmek için hemşire aldı. Sonra Derya'nın kucağına verdiler tekrar ve onlar odaya giderken ben ise hastane dışında bekleyen arkadaşlarımıza haber vermek için aşağıya indim. Hepsini birden kucaklamak istiyordum. İyi ki yanımızdaydılar. İlk Ayşen karşıladı beni. “Aze doğdu” dedim. Ayşen’e sarıldım ve ağladım. Sonra kardeşime sarıldım. Gökay, Neşe, Gökşen hepimiz havalara uçuyoruz.
Odaya çıktık Derya odada ama bitik halde. Çok zor bir işi tıkır tıkır halletmişti. Hamilelik ve normal doğum gibi zor süreçlerin tamamını tek başına başarıyla göğüslemişti. Sevgilimdi, eşimdi, kadınımdı şimdi de kahramanım olmuştu.
Kızımız Derya'nın kucağında, ikimiz de şaşkınız. İkimiz de bir Aze’ye bir de birbirimize bakıp gülüyoruz. Mutluluk işte o andı. Baba olduğu hissettiğim ilk an ise; benim ve Derya'nın dışında biri Aze'ye dokunduğunda şahin kesilip onu koruma iç güdüsüyle dolduğum an hissettim. O şahinlik halen devam ediyor.
Derya bilir (toplu otobüs yolculukları) eğer ben biri için şahinlik (korumacı anlamında) yapıyorsan onu çok seviyorum demektir. Ömrüm ve gücüm yettikçe ikinizi de koruyacağıma ve seveceğime söz veriyorum.


Devamını Oku »

3 Mart 2011 Perşembe

AHMET ŞIK SOSYALİSTTİR!

Arkadaşımdır, arkadaşımın eşidir, Mina'nın babasıdır, Ama hepsinden önemlisi sosyalisttir. Hepsinden önemlisi çünkü Ahmet arkadaşım olurken de, bir eş, bir baba olurken de, yaşamının bütününü kurarken de sosyalist, ilkeli, onurlu bir insan kimliğiyle kurmuştur.

Öyle kendine solcu deyip de en güzel evler, arabalar alma peşinde koşanlardan değildir Ahmet. Ufacık tehlikeyi görünce kaçanlardan da değildir. Bu yüzdendir ki Radikal'den kovulmuştur. "İyi çalışmıyor." bahanesiyle kovulan Ahmet, kısa süre sonra, gittiği Nokta dergisinde yaptığı Darbe Günlükleri yazısıyla ülkeyi yerinden oynatmıştır. Evet Darbe Günlükleri'ni yazmıştır Ahmet, Ergenekon'u Anlama Kılavuzu'nu yazmıştır. Ergenekon'un yani özünde derin devletin yani yargısız infazları, gözaltında kayıpları, işkenceleri, soykırımları yapanların tam karşısındadır Ahmet. Yaptığı "Bok yedirilen kürt" haberleri, "İşkence gören Manisa'lı çocuk" haberleri, "Dersim Katliamı", "19 Aralık Hapishanelere Bombalı Müdahale" haberleri ile "Hak Haberciliği" yapmıştır Ahmet. Yani vicdanının, onurunun, ilkelerinin, sosyalistliğinin gerektirdiği gibi davranmıştır bütün ömrünce. Yani derin devletin hep karşısında olmuştur. Yeri gelmiş dayak yemiş yeri gelmiş arkadaşı (Metin Göktepe) yanında öldürülmüştür.

Bugün öğleden sonra evindeydim. Eşi Yonca o kadar dimdik ki, o kadar güzel ki her zamanki gibi. Ben hormon bokundan tüm sabah ağlamışken o o kadar güçlü ki. Soruyorum: "Ahmet nasıldı? Sinirli görünüyordu televizyonda." Diyor ki "Çok iyiydi aslında. Morali de yerindeydi. Ama tam çıkmak üzereyken öğrendi kimlerle birlikte alındığını. Tam olarak neler olduğunu. O yüzden çok sinirlendi. Yalçın Küçük'lerle, o tayfayla birlikte alınması üzdü bizi en çok. Onur kırmaya yönelik bir şey bu" Yonca yazayım mı bunu sözlükte, blogta falan?", "Yaz, büyük harflerle yaz hem de AHMET ŞIK SOSYALİSTTİR!"

Yarın saat 12.00'de Taksim'de tramvay durağında "Gazetecilere Özgürlük" eylemi var. Ben oradayım. Aze orada. Yarın sıra size geldiğinde çevrenizde "durun" diyecek kimse kalmadığında çok geç olacak.
Devamını Oku »

2 Mart 2011 Çarşamba

Yedekleme

Wordpress'i başından beri sevmedim. Blogger'ın kolaylığı, yalınlığı, zenginliği yok gibi sanki onda. Hem tam Türkçe olmaması da başka sevmediğim yanı. Ama bu son yasakçı zihniyetin başımıza açtığı dert yüzünden, ne olur ne olmaz diye, buradan ulaşamayanlar oradan denesin diye http://deryaze.wordpress.com/ 'a yedekledim siteyi. Buraya attığım her yazıyı oraya da atacağım.

Bilginize, ilginize...
Devamını Oku »

1 Mart 2011 Salı

Bloguma dokunma!


Yasakçı zihniyetiniz batsın. Yazıdan, akıldan, fikirden, düşünceden bu kadar korkmanız normal. Çünkü sonunuzu bunlar getirecek. 
Bugün blogspot yasaklanıyor, yarın ekşi sözlük, sonra tümden interneti kesin, yayınevlerini falan kapatın. Yoksa sonunuz gelecek insanlar bilgi sahibi oldukça. Siz de haklısınız. 
Devamını Oku »

28 Şubat 2011 Pazartesi

Aze'nin Babası Değil, Benim Sevgilim...

Bir zamanlar çok cesurduk biz. O zamanlar öğrenciyken evlenmek, hayatla, çevreyle, birbirimizle başetmek dünyanın en kolay işi gelmişti. Biz ki devrim yapacağımıza inanıyorduk, bir evlilikle ve evlilikle gelen mahalle baskısı ile mi baş edemeyecektik? Bir imza bize ne yapabilirdi ki? Devrim yapacağımıza hala inanıyoruz ama şimdiki aklımız olsa öğrenciyken evlenmezdik açık konuşayım. Evlendik, Savaş okulu dondurdu ben bitirdim, sonra Savaş iş, okul vs uğraşırken ve eski aktif politika yaparken ki öğrencilikten anı kalan onlarca dersle boğuşurken çat diye atılıverdi okuldan ve bu son afla geri döndü. 


Şansımız bir garipmiş ki bu sefer de adam tam bitirecekken ben hamile kaldım. 3. ay dolana kadar yatmam gerekti. Savaş okulla mı ilgilensin, işe mi gitsin, bana mı baksın çocuk koşuşturmaktan bitmek üzere olan okul yine uzadı. Ve ha bugün ha yarın derken cuma itibariyle tezini de onaylatıp mezun olmuş oldu. Böylece yıllardır süren sınav gerilimi, ders çalışma yorgunluğu vs hepsi birden bitti. Diploma bir halta yarar yaramaz ayrı mevzu, ama en azından sonunda bitmiş oldu. 


E bunca gerilimin üzerine bunu kutlamadan geçmek olmazdı. Dün önce sevgili Funda ve Mete'nin evinde şahane ötesi, bir kuş sütü eksik kahvaltı ile başladık kutlamaya. Her ne kadar Funda kahvaltı sonrası "Aaa O... Çocukları çok güzel film, çok keyifli, esprili." deyip hepimizi (tamam özellikle beni) hönkür hönkür  ağlamamızı sağladıysa da (Abi çok acıklıydı valla. Sırrı Süreyya sen adamı öldürürsün) Evden çıktığımızda moddan da çıkmış olduk. 


Saat 16.30 gibi Şiirci'ye vardık arkadaşlarımızla içmek üzere. Herkesin sorduğu "Yahu adam her gün Şiirci'de çalışıyor zaten niye burada yapıyoruz kutlamayı?" sorusuna "Aze ile başka nerede bu kadar rahat edilebilir ki?" sorusuyla mukabele edip yerleştik. Ek gıdaya geçişle birlikte Aze'ye bolca süt biriktirdiğimden iç rahatlığıyla içtim rakımı. Zaten Aze Çınar da saat 21.00 civarı arabasında gece uykusuna geçip bizi özgür bıraktı. 


Yaklaşık gece yarısına kadar acayip eğlendik, acayip içtik. Yıl boyu ÖSSye kasıp sınav sonrası çılgın atan gençlerden hiç eksiğimiz olmadığı gibi bilumum fazlamız da vardı. Gecenin bir vaktinde şöyle düşündüm; şimdi şurada bir sebepten ölsem, bırak ünlü olup sokaktaki adamın yorum yapmasını, benim hayatımdaki bir sürü insan bile "cık cık emziren kadının alkolle işi ne? Hem de çocuğunu da götürmüş cık cık cık." derdi eminim. Bir kadeh de onların şerefine içtik. Bol dedikodulu, bol siyaset tartışmalı, bol romantik ve mutlu bir gece oldu.
Başından beri tüm bu süreçte yanımızda olan bütün arkadaşlarımıza ve ailelerimize çok çok teşekkürler ederiz. Sağolun hep varolun. 


Gidip de fotoğrafta olmayanlar
kusura bakmayalar
Geçtiğimiz 10 gün Aze'yle başbaşaydık sıklıkla Savaş'ın ders çalışması sebebiyle. Tam da Aze'nin bir level üste geçtiği dönemdi. İyice afacanlaştığı, önüne gelen her şeye el attığı, kendini kucaktan attığı, çabuk sıkıldığı, sürekli oyun istediği, katı gıdaları yerken kıllık yaptığı bu dönemde yalnız olmak beni epey yıpratmıştı. En çok da bu yüzden Savaş'ın bir hafta izinli olması şu an dünyanın en şahane şeyi. Dinlenmek, film izlemek, gezmek, ihmal ettiğimiz eş dost ziyaretleri yapıp misafir ağırlamak, yüzmeye gitmek, gezmek, yatmak yatmak, yatmak, yatmak... 


Bu arada Aze ceee oynamayı öğrendi. Daha önceki denemelerde yüzümüzü sakladığımızda hiç umursamayıp kafayı çevirirken, biz ceee deyip ortaya çıktığımızda zerre umursamaz ya da sadece bir bakıp kafayı geri çevirirken şimdi gayet oyuna katılıyor. Bezin arkasına saklandıysam bezi çekmeye çalışıyor, ceee deyince gülüyor falan.
Ayakta durabiliyor, tek başına çok rahat oturuyor, çat çat dönüyor. Valla korkuyorum artık başıma gelebileceklerden.  :) 


Başlığa gelecek olursak; bazen çok yabancılaşıyorum ben her şeye, son zamanlarda özellikle Aze'ye. "Vay beee ulan çocuğum var benim. Kızım var. Aaaaa çok tuhaf be!" şeklinde bir şok yaşıyorum küçük çaplı. Ama ondan da büyük çaplı şoku "Aaa bizim Savaş'ın (Biz sevgili olmadan önce dostum Savaş'ın benim için karşılığı Bizim Savaş'tı.) çocuğu olmuş. Anaa hem de benden!!" şeklinde yaşıyorum. Şu son iki gündür ise, Okul derdi yok, iş derdi yok, saat derdi yok, onca arkadaşa Aze derdi yok derken, sabahtan geceye el ele, diz dize keyifli vakit geçiriyorken kendime, Savaş'a, Aze'ye ve herkeslere hatırlatmak istedim. Savaş Aze'nin babasından önce benim sevgilim, biline, ona göre davranıla... Hoyda breee.
Devamını Oku »

25 Şubat 2011 Cuma

İtiraflara tam gaz...

İtiraf edeyim, son 10 gündür falan evde zaman şöyle akıyor benim için Aze uyanıkken; "Bakayım saat kaç, hımm Aze'nin uyumasına 75 dakika var, hımm oley 35 dakika kalmış..." 
Biliyorum ki bir kere bu cümleleri kurabilmek bile, yani saat gibi uyku saati olan, uyku saatinde çat uyuyabilen bir bebek sahibi olmak bile büyük şans. Ama bunu bilmek Savaş'ın tam gaz sınavdı, tezdi okulu bitirme koşuşturmacasında olduğu ve bizim misafirsiz, evde yalnız olduğumuz anlarda Aze Çınar'ın yeni hareketli haline tek başıma sabırla tahammül edebilmeme yetmedi. Aslında daha doğrusu sabırla tahammül ettim. İşin itiraf yanı o. Kızımla mutlu mesut anlar geçirip, normal bir gün yaşamak değildi benimki, büyük bir çoğunluğuna tahammül etmekti. 


Aze de sağolsun hayatında bir level daha atlamış ve ele avuca sığmaz bir hale gelmişti günlerdir. Çatanak çotanak "sevgi" gösterilerinde bulunup can acıtmak mı dersiniz? "Gözünü seveyim" deyimini gerçekleştirmek üzere gözü yerinden çıkarma çabaları mı dersiniz, kucaktayken kendini yay gibi yapıp olanca ağırlığıyla -ki kendisi hiç hafif değil artık- yere hamle çabaları mı dersiniz... Kucakta tutulmaz, mama sandalyesinde tutulmaz, oyun halısına sığamaz, e ben ne yapayım bu sincabı? Türlü numaralar ve dediğim gibi dakika saymalarla bitti neyseki süreç. Savaş'ın yoğun zamanları bitmekle kalmadı, önümüzdeki bir hafta da full tatil. İkimiz de yaşadık.


Katıya geçtik. Başta epey süründürdü, yemedi, yemek döktü, benden yemedi, babadan yedi, o ağladı, ben ağladım derken artık oturttuk gibi. Sebze pek yemese de, yoğurt, muhallebi, pekmezli kahvaltı vs iyi yiyor. (Buraya maşallah gelecek) 


Yalnız emin oldum ki bu hayatta ciddi defolar var. Hiçbir şekilde her şey aynı anda şahane olamıyor. Fabrika ayarlarında yok böylesi bir şey. Mümkünü yok. Bebek gelişimi de aynen böyle. İlk bilmem kaç ay, bitki büyütür gibisin. Ama çok daha zorlusu. Sen zorluk çekerken bebek bitkisi hiç tepki vermiyor. Karşılıksız bir ilişki. Hop tepki vermeye başladı diyorsun, allaaaaah ne güzel la gülüyor, dokunuyor diyorsun. Hop afacanlıklar başlıyor, ikinci hamallık evresi başlıyor. "Şuraya taşı, buraya götür..", Katıya geçsin, memelere özgürlük diyorsun, yemek hazırla, yedi yemedi, aha hala meme, bolca meme dert binbeşyüz oluyor. Ayaklansa da kucakta taşımaktan kurtulsam belim koptu, hem de dillense ya?" deyiversen, seni arkasında nefes nefese maymun ediyor serseri. "O ne?" "neden?"," neden?" lerle aptal ediyor. 


Bu hayat pek fena. İlla başını, belini, beynini, kalbini ağrıtacak bir yol buluyor. 





Devamını Oku »

22 Şubat 2011 Salı

Azo Mazoşizm

Yeni buldum bu tanımı, şimdilik tek müridi benim. Bizim sincap sevmeye başladı. Diyelim ki yatağından alacağım uyandığında, hem beni özlemiş hem yataktan kalktığı için mutlu, kucağıma alır almaz iki elini birden çotank diye yanaklarıma geçirip kafamı ısırmaya çalışıyor. Oyun halısında oynarken yanaştığımda, ellerini doluyor saçlarıma kendine çekiyor bir nevi sarılma olarak. Ten temasına bayılan bir bebek olarak elleri hep yüzümüzde zaten de coşku artınca o eller tırnakları çıkartıp geçiriyor yüzümüze. Bense başlıktan da anlaşılacağı gibi zevk alıyorum yarattığı acıdan. Seviyor çünkü o an beni ötesi yok. Benim bir kızım oldu ve o beni seviyor elleriyle. Acı çok geri planda kalıyor-du ta ki bu geceye kadar. Tırnaklarını gözüme öyle bir soktu ki 5 dakika ağladım acıdan. İlk anda bağırdım. Bir yandan da korkmasın diye gülümsemeye çalışırken baktı bir sorun yok bu sefer de saçlarıma daldı serseri. 
Bilmiyorum, sarılıp, öpmeyi falan öğrenene dek bu mazoşist aşk devam edecek sanırım. 
Devamını Oku »

Yeni Mim

Gün içinde eğer gerçekleşirse şok geçireceğin şey?
- Aze'nin birden "Anne naber?" falan demesi

Gördüğün zaman, eğer almazsam uyuyamam dediğin şey.
- Yeni çıkmış Pınar Kür - Vedat Türkali - Meltem Arıkan  kitabı

Uğruna diyetini bir kalemde bozduğun şey.
- Ahah herşey olabilir. 

Uğurun var mı, uğurun?
- Koluma taktığım bir ip var.

Kendine en yakıştırdığın renk?
-mor, siyah

En sevdiğin takın?
- Yunuslu bilekliğim, yunuslu kolyem

Takıntın?
- O kadar çok ki?

Bavulum çoktan hazır, gitmek istediğim şehir, ülke?
-Küba

Ben bu şarkıyı duyunca şakırım?
- Hiçbir şeyin şarkısı

Solunda ne var?
- 1 Mayıs Afişi, İşçi Filmleri Festivali afişi, vantilatör, printer, defter, gözlüğüm, su



Sulidin, Selin, Bir annenin paylaşımları da mimlediklerim olsun.



Devamını Oku »

20 Şubat 2011 Pazar

İzafiyet ve Mutluluk

Birinden 10 birim bir şey beklerken onun 5 birimle gelmesi bizi üzerken, hiçbir şey beklemezken 5 birimle gelmesi bizi mutlu etmez mi? O zaman mutluluklarımız karşımızdaki kişiye değil de bize bağlı değil mi?


Ve yine o zaman mutluluk kimseden bir şey beklememek mi yoksa kimden ne bekleyeceğini iyi bilmek sanatı mı?




.
Devamını Oku »

19 Şubat 2011 Cumartesi

Unutulmuş Yapılacak...

Ben bunu nasıl unuttum, No:27'de gördüm hatırlattım. Dövme yapılacak!! Bir tane yıldız yumruklu, bir tane çınar yapraklı en az iki tane dövme yapılacak!
Devamını Oku »

18 Şubat 2011 Cuma

Yapacaklarım Sobesi

Sulidin sobelemiş, uzun vadede yapmak istedikleriniz nedir diye...  Ne güzel etmiş, listeli dursun bir kenarda. 


1- Bittabi: Süt verme işi biter bitmez zayıflamak. Aynada kendimi gördüğümde korkuyorum artık. 
2- Yazı çizi işleri daha düzenli yapılacak. Akıldaki projelerin hepsi gerçekleştirilecek. 
3- Yan flüt iyi derecede çalınacak hale gelinecek. 
4- Daha çok kitap okumaya başlanacak yeniden. 
5- Poğaça - börek - kek yapımı öğrenilecek. 
6- Bir gün mutlaka bahçeli ve köpekli bir evde yaşanacak. 
7- Kocayla kocadan öte sevgili, dost olunduğu hiç unutulmayacak, incelikler, heyecanlar, kaçamaklar yapmaktan hiç vazgeçilmeyecek.
8- Aze Çınar'la aramızda 30 yaş olduğu hiç unutulmayacak, çocukla çocuk olunmayacak :)
9- Dost kıymeti hep bilinecek, sözde dostlar farkedildiği anda bir an bile hayatta tutulmayacak. 
10- Biraz daha sakin bir insan olmaya çalışılacak.
11- İnsanlarda mükemmeliyetçilik bırakılacak. 




Aklıma ilk gelenler bunlar.  anneno:27 ve Duygu ile okuyan ve cevaplamak isteyen herkese sobe. 
Devamını Oku »

17 Şubat 2011 Perşembe

Olan Biten

Öncelikle en muhteşem haber; 14 Şubat'ta  Blogcu Anne'nin verdiği haberle, Derin'in baba diyor oluşuyla bir gaza gelip Aze'ye baba baba baba demeye başladım. Bizim hatun bunu bekliyor olacak ki akşamında başladı babba babba demeye. Sonrasında da kapanmak bilmedi çenesi. Bunda da anneye benzediği garanti! Çektiğimi görmesin diye yamuk yumuk tutsam da aleti, en azından sesler doğru düzgün kaydoldu.:






Yoğun bir haftaydı. Sanırım 16 yıllık arkadaşım, nikah şahidim Sibel ve kızı Ece, Sibel'in Ablası Mukaddes ve oğlu Efe ile biz buluşup ilk anneli bebekli muhabbetimizi gerçekleştirmiş olduk.  


Sevgi Yumağı


Bunun dışında geçtiğimiz cuma Savaş'la bir işimiz vardı. Saat geç olmadan iptal olunca  Savaş'ın annesinin de halihazırda bizde oluşunu fırsat bilerek Fatmagül ve Öznur'un evindeki şahane içmece organizasyonuna dahil olduk. Sevgili Çiğdem de İstanbul'daydı, onunla da ilk olarak görüşmüş olduk. Aylardır bu kadar çok içip bu kadar eğlenmemiştik. Süper oldu. 




Hemen ertesi günü Edebiyat Atölyesi toplaşması vardı. İlk kez Robin Rüzgar, Arya ve Aze Çınar'ın katılımıyla düzenlenen atölyede Jane Austen, Aşk ve Gurur söyleşilecektiyse de anca filmi izlenebildi, bebeklerle söyleşme kısmı şimdilik pek mümkün olamadı. Evden çıkarken öyle acele çıkmışım ki süt sağma aparatları, biberon vs her şeyi evde unutmuşum. Sağolsunlar Peri ile Hasbiye bir koşu lazım gelenleri alıp geldiler. Yalnız ayların verdiği evin içinde ekmek elden su gölden hayat öyle yerleşmiş ve dışarıdaki zorluklu hayat öyle uzakta kalmış ki hormonların da desteğiyle malzemeleri unuttuğumu ilk farkettiğimde yaptığım şey bol sulu ağlamaya başlamak oldu: Kızım aç kalacaaaağğğk! Gidip mama, biberon almak gibi en basitinden bir çözüm bile aklıma gelmedi. İki dakika sonra biraz sakinlediğimde, kızımın yemek vakti gelmişken benim çözümüm Tee Çengelköy'den kalkıp eve dönmekti. Neyseki yemek sorunu hallolduktan sonraki gün çok güzeldi. 


Robin, Arya, Aze
Bitti mi? Bitmedi. Kardeşimiz gibi sevdiğimiz ve fakat bayadır gurbette okuyan ve baya da okumaya devam edecek olan Barış geldi Türkiye'ye. Hem onun için hem de Bursa'dan gelen Çiğdem için Beyoğlu'nda toplaştık Pazar günü de. Kızımla hazırlanıp yola çıktık:




Şiirciye vardık, misafirlerle buluştuk.

Çiğdem-Barış

Derin tartışmalara daldık;



Anlayacağınız dolu ve mutlu günler geçirdik. Her ne kadar salı günü "Olley Cumartesiye kadar evden çıkmam gerekmeyecek." yorgunluğunda da olsam, yine olsa yine yaparım :) Cumartesi demişken, cumartesi Perpa İş Merkezi'nin Konferans Salonu'nda 1 Umut Derneği'nin Dayanışma gecesi var. Metin Kemal Kahraman ve Bandista sahne olacaklar. Biz kızım da dahil tam kadro orada olacağız. Bekleriz efendim. 


Aze'm Çınar'ıma gelirsek, demin dediğim gibi cıvıldamaya, uzamaya ve kilo almaya (tam bir tosun oldu, artık taşımak çok zor geliyor.) devam ediyor. Sımsıkı sarılıyor, saçlarımla oynuyor, bazen çekiyor. Bugün Sibel'in kucağından bana geldi yine. Yine acayip mutlu oldum :) Ek gıdalarla henüz mesut bir ilişki oturtamadık. İlk bir hafta epey direndi Aze. Bugün ise yoğurdunu da muhallebisini de süper yedi. Umarım böyle gider. Laf aramızda yoğurtlarım şahane oluyor katı, yoğun ve leziz. Savaş bugün aile boyu yoğurt yapmaktan bahsediyordu o derece :)


Bir hafta da böyle geçti işte. 
Devamını Oku »

15 Şubat 2011 Salı

Lohusa Hikayeleri

Lohusa Hikayeleri ile ilgili yapılmış bir röportaj yayınlandı şu adreste: http://www.cocukdayaparimkariyerde.com/bizim-evin-halleri/ben-bir-anneyim/3889-lohusa-hikayeleri-moralinizi-yerine-getirecek
Henüz göndermemiş annelerden de hikayelerini bekliyoruz.
Devamını Oku »

Kırılgan bir çocuğum ben, yüreğim cam kırığı*

Yüksek Lisansımı yaptığım İstanbul Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uyguluma Merkezi, 8-9-10 Mart tarihleri arasında, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kapsamında bir çok etkinlik düzenliyor. Bunlardan biri de "Hakları Çalınan Kadınlar ve Çocuklar" temalı program. Bu konuda yapılacak panellere, film gösterilerine, resim sergilerine katılabilir, "Çocukların Gözlünden Toplumsal Cinsiyet Rolleri" isimli belgeseli izleyebilir  , Sulukule Çocuk Sanat Atölyesi Müzik ve Dans Gösterisi'ni izleyebilirsiniz.



* Murathan Mungan
Devamını Oku »

14 Şubat 2011 Pazartesi

Ekşi Sözlük Görgüsüzlüğü

Yok Ekşi Sözlük değil görgüsüz olan, benim. 
7 yıldır Ekşi Sözlük yazarıyım. Hayatımda o kadar çok şeyi etkilemiştir ki sözlük, işten arkadaşlığa, kişisel gelişimden politik algıya kadar anlatamam... Cumartesi günü 12. Yaş günü toplaşması vardı Hilton'da. Bugüne kadar bir çok toplaşmaya gitsem de bunca kalabalık olanlara gitmeyi hiç  tercih etmedim. Benim eğlence anlayışımla pek uyuşmuyor diye. İşte bu toplaşmada, Ekşi Sözlük'te en çok takip edilen 101 yazarın nickleri Hollywood misali yıldızlara yazılıp yere yapıştırılmış. Öğrendim ki ben de onlardan biriymişim. Çok mutlu oldum. O kadar mutlu oldum ki görgüsüzlük yapma pahasına bu haberi ve toplaşmaya giden arkadaşım Fatmagül'in çektiği fotoğrafı paylaşmadan edemedim. 
Ne diyeyim takip edenler sağolsun, hayat beni de utandırmasın.

Devamını Oku »

9 Şubat 2011 Çarşamba

Anne İtirafları

Sulidin Slingomom'un başlattığı anne itirafları mimiyle mimlemiş beni. Son enerjimle cevaplıyorum. Zira bugün pek yorucu bir gündü. 


İtiraflarım: 


1- Bugünki gibi bazı zor günlerde kafamda şu soru çınlayıp duruyor: "Niye çocuk sahibi olmak istedim ben?" 
2- Hayatta hiçbir konuda diğer insanlardan takdir görmek umurumda olmadı, annelik mevzusu dışında. 
3- Normal doğum yapmanın bu kadar övgüyle karşılanacağını beklemiyordum. Pek hoşuma gitti. 
4- Sanırım içimde  bir Alman okul müdüresi gizliymiş. Çok korkuyorum bu müdürenin ileride Aze'ye yapacaklarından. 
5- Çocuk olunca parayı hiç önemsememeye devam ederim sanıyordum. Olmuyormuş. En azından bir miktar asgarisi varmış bu işin. 
6- İstediğimde yatıp istediğimde kalkmayı çok özledim. (Nankörlük etmeyeyim bir sürü anneye göre şahane uyuyorum aslında)
7- Sigaranın tadını falan değil de elimi dolduruyor oluşunu, içkiye yakışışını özlüyorum. 
8- Dışarıda tek başına arkadaşımda kalmayı özledim. 
9- Süt sağmaktan ve tüm emzirme sürecinden nefret ediyorum. Ama hem inadım hem Aze'nin ileride sağlıklı olacağı düşüncesiyle nefret ede ede devam ediyorum. 
10- Çocuğunun sana sarılmasının bu denli şahane olduğunun ve bu sarılma işinin yukarıda sayılan ve sayılmayan tüm şikayetlenmelere değeceğinin, abartı bir iddia olduğunu düşünürdüm önceden. Değiyormuş. 


Ben de yine Başak, Deli Anne ve  çok bilmiş i mimliyorum.
Devamını Oku »

7 Şubat 2011 Pazartesi

Lohusa Hikayeleri

Ben bir şey yaptım. 
Bebeğim doğduktan sonraki 4 ay beni pençesine alan ve çok fena çektiren, ne zaman ki yalnız olmadığımı, benim gibi çok anne olduğunu gördüğümde biraz daha rahatladığım lohusa sıkıntısıyla ilgili bir şey. Aslında bir çok kadının bunu yaşadığını ama ya kendini güçlü göstermek için ya mahalle baskısı yüzünden ya da kendini tek sandığı için yaşadıklarını içine attığını, içine attıkça sürecin uzadığını gördüğümde, bu süreci yaşarken yalnız olduğunu düşünmenin ne kadar ağır gelebileceğini bizzat yaşadığımdan http://lohusahikayeleri.blogspot.com/ diye bir blog açtım. Olur da yarın bir anne "40 gün geçti hala niye dinmedi benim sıkıntılarım. Ne oluyor bana?" diye düşünüp internet karıştırırsa diye. Buradaki hikayeleri görsün ve yalnız olmadığını bilsin diye. Haberleri olur olmaz hikayelerini gönderen anneler oldu. Hala yazan anneler var ve eğer senden ricam okuyan kişi varsa böyle bir hikayen lohusahikayeleri@gmail.com a bir e-posta atman. Ya da doğum yapmış sıkıntılı arkadaşlarına bu sitenin linkini vermen. 
Sıkıntılar paylaşıldıkça azalıyor hakkaten. Hem anlatan hem okuyan için. 
Devamını Oku »

Ya tutarsa!!!!

Dün biz yoğurt mayaladık! 6. ayını dolduran hanım kızımıza her gün mayalanmış taze yoğurt vermek icap ettiğinden ve ben de maharetime pek güvenmediğimden dedik ki yoğurt makinası alalım. 55 liraya ucuz bir tane bulduk. Vimjo'dan sipariş verdik. 2 gün sonra arayıp "Stoklarda yok" dediler terbiyesizler. İş başa düşünce "Bari alana kadar yapalım tutturduğumuz kadar." diyerek giriştik işe. Yoğurt mayasını karşı komşumuzun Aze'den 22 gün büyük torunu Ecrin için mayaladığı yoğurttan yaptık. Yine karşı komşumuz Zarife Teyze'nin anlattığı şekilde önce bir bardak sütü kaynattık. Cam bir kavanoza koyduk. 40 derece civarına kadar soğuduğunda bir çorba kaşığı yoğurt mayasını sütün içine karıştırdık. Ki sonra emziren anneler mail grubunda okudum ki bir tatlı kaşığı olması yeterliymiş. Kavanozun ağzını sıkı sıkı kapadık ki yine sonra öğrendiğimize göre tam sıkı kapanmasa ve hatta kapakta delikler olsa daha iyiymiş. Sıkı sıkı sardık havlularla, masa örtüleriyle koyduk kaloriferin üstüne. 5 saat sonra açtık, ilk önce bi üzüldük zira koyu ayran kıvamındaydı malzeme. Sonra tadına baktık ohannes şahane yoğurt tadı!! Sonra doktorumuzun söylediği sıvımsı yoğurdu bebekler iyi hazmeder lafını da hatırlayınca bu işi başardığımıza kani olduk. Bu gazla da yoğurt makinasından vazgeçtik. Ve karşınızda Aze'm Çınar'ımın ilk yoğurt yiyişi.





Devamını Oku »

6 Şubat 2011 Pazar

İki Üç Küçük Cümle...

Bu akşam arkadaşım Sibel bizdeydi. Savaş'ın kardeşi Sinan ve onun eşi Özlem. Onlarla birlikte bir de Özlem'in Antalya'dan kuzeni gelmişti. 12-13 yaşlarında bir oğlan çocuğu. Daha önce bir kez Antalya'ya Özlem'i istemeye gittiğimizde görmüştüm. Akşamın ilerleyen saatlerinde, odanın ortasında oyun halısının üzerine uzanmış Aze, yanında ona maymunluk yapan, kulak çöpünü serumla ıslatarak burnunu temizlemeye çalışan ben ve koltuklarda oturup Aze'nin burnunda çöp varken bile kahkaha atmaya çalışmasına gülen arkadaşlar... Kenardan minik kuzen dedi ki bebekle konuşma ses tonuyla: " Sen çok şanslısın Aze Çınaaaar, annen sana ne güzel bakıyooor, seni ne çook seviyoor, ne güzel seviyooor, ne güzel ilgileniyoor." Sağdan soldan herkesler bir şey söylüyordu zaten, "Azeee" diye sesleniyorlardı falan. Öyle geçti gitti yani sözleri. Bense apacayip bir ruh haline girdim. 6 AYDIR DUYDUĞUM EN GÜZEL SÖZLERDİ. Çok mutlu oldum. Çok duygulandım. Gözlerim doldu. Öte yandan "Acaba öylesine mi söyledi yaptıklarımı beğenip yoksa kendisi ilgi görmüyor da özenerek mi söyledi" diye kurarak üzüldüm.


Ama esas yazma gerekçem şu ki, aylardır en çok ihtiyacım olan şey Aze'ye iyi bakıyor olduğumu duymakmış. Yeni annelere hiçbir şey bilmiyormuş muamelesi yapıp "Şunu şöyle yap, bu böyle yapılır, dur öyle değil böyle." tavsiyeleriyle anneye kendini yetersiz hissettirenlerin sayısı dünyalar kadarken, bu kadar basit bir övgüyü su gibi yapıp anneyi mutlu etmek de ancak 12 yaşındaki bir çocuğun temizliğinde mümkünmüş.
Devamını Oku »

4 Şubat 2011 Cuma

Aze Çınar 6 Aylık

Tey tey teeyyy çalsın sazlar oynasın herkesler. Aze'm Çınar'ım hayattaki ilk yarım yılını tamamladı ki daha dün karnımda tekmeler atıyordu sonra da kırkı çıksın diye bekliyorduk. Daha dün "doymuyor bu çocuk, çok zayıfladı"  idi, bugün "Hay maşallah nasıl beslediniz siz bunu tosuncuk olmuş." oldu. Daha dün "yetmiyooor sütler yetmiyooor, süt yapsın diye yediklerim erimiyor vücuttan erimiyoooor"du şimdi azalacak olan süt ihtiyacımıza süt yetiştirme derdi olmadan diyet, spor hayalleri gerçek oluyor. Daha dün gözüme bile bakmıyordu şimdi sarılıp saçımı okşuyor.


Bense daha dün "Bitti galiba artık hayat. Bundan sonra hep böyle öfkeli ve hüzünlü olacağım korkarım. Hayat ne zalımmışsın" derken şimdi hayatımın en mutlu günlerini yaşıyorum. Her gün başka özellik geliştiren, yeni beceriler oluşturan kızımı dünyanın en eğlenceli sirkini evimde ağırlıyormuşcasına eğlenerek izliyorum. 


Hayat hakkaten çok tuhaf. Çelişkisiyle, hızıyla, değişkenliğiyle... Ama bunca sevdiğim sevgilim ve kızımla her tuhaflık, sıkıntı, üzüntü daha çekilir hale geliyor, gelecek. Benim minik sincabım, tatlı farem. 6 Aylar 1 yaşlara, yaşlar yaşlara eklensin dilerim. Seni öyle çok seviyorum ki... 
Devamını Oku »

3 Şubat 2011 Perşembe

Ölüm ne tuhaf, tabutlar falan....

Dün sabah berbat uyandım. rüyamda Savaş - hem de bana kiraz almaya çalışırken- ölmüştü. Cenazesi vs. baya uzun bir kabustu. Kabusun bana en çok basan kısmı Savaş'ın Aze'nin başka hiçbir anını, Aze'ninse babasını bir daha hiç göremeyecek olmasıydı. Aze kendisini o kadar isteyen, kendisi için o kadar emek harcayan babayı tanımayacaktı. Bir ebeveyn başına gelebilecek en boktan hallerden biri herhalde. Diğeri ise zaten evladın ya da eşin ölümünü görmek olsa gerek.


Bu dehşetle uyandım, gittim salondaki sevgilime sarıldım. Rüyamı anlattım. Annem Defne Joy ölmüş dedi. Nefesim kesildi. Daha kabusumun içinden çıkamamışlığımla empatinin dibini buldum.  Akşam haberlerde duyduğum "Oğluna süt verecek diye kahve bile içmezdi." cümlesi bağrımı deşti. Süt içeren göğsüm sızladı acıdan. Oğlu Can'ın bir daha ne annesini göreceği ne anne sütünü içeceği gerçeği göğsüme oturdu. Dünden beri Aze'ye daha bir sıkı sarılıyorum. Küt diye ölüp bir daha görememe ihtimalim herkes kadar yüksek. 


Sonra bugün bilumum internet sitesinde insan evladı mümkün olmayan yaratıkların yorumlarını gördüm. Yok alkol, yok ihanet, ahlaksız, bundan anne mi olur? haketti... gibi yüzlerce iğrenç döküntü. Bunları yazanların çoğunun çıkış noktası da İslam! Hoşgörü dini İslam. Gıybet yapmayın diyen İslam. Kulla Allah arasına kimse giremez diyen İslam. Ben kendisine inanmasam da bu sözde inananlardan daha hakimim sanırım kendisine. Ya da bu kadar arsızca dine sığınıp akbabalık yapacak aşağılık olmak doğalarında var. 


Bir insanın ne yaşadığı, neler yaptığı, neler hissettiği dışarıdan bakılarak bilinemez. Kaldı ki birinci derece yakınları dışında kimseyi ilgilendirmez de . 
Kendileri her haltı yiyip sağa sola, özellikle kadınlara bok atmaya meraklı insan müsvetteleri; İki yüzlü ahlakınız, onursuzluğunuz yere batsın. 
Devamını Oku »

2 Şubat 2011 Çarşamba

Aze ve Müzik 2

Melike ninni olarak ne söylüyorsun diye sormuştu. Selin'in blogunda yazdığı da ayrıca ilham oldu, ninni olarak ne yapıyorum onu da yazayım istedim. Bir önceki yazı da Aze'nin dinlediği yetişkin şarkılarını yazmıştım.


Bu dinlediğiniz şarkıdır efenim bizim aylardır en büyük kurtarıcımız. Tam 6 aydır bu müziğin üzerine söz uydurarak Aze'nin ennnn çok dinlediği ninniyi yaratıyorum. Şarkı 5 mısralık bölümlerden oluşuyor. Dolayısıyla benim bölümlerim de 5 mısradan oluşuyor. 5 mısra uydurmak zor olduğundan 1. ve 5. mısraları aynı söylüyorum. Hece sayısı her zaman aynı olmuyor tabi. O zamanlar da kimi heceleri uzatıp müziğe uyduruyorum elbet. 1., 2., ve 5. mısraların son heceleri uzatılarak söyleniyor hep misal. (tam bu satırları yazarken Savaş geldi yanıma, ben şu an da orjinali dinliyorum. Şöyle dedi ne yazdığımı görmeden: Bu şarkının adı artık benim kızım çok güzel)

Örnekler şöyle:

Benim kızım bir tane
Yanakları gül dane
Mutlu oldu bu hane
İşte doğdu efsane
Benim kızım bir tane

Benim kızım pek hoşmuş
Yanakları tontoşmuş
Kızım hemen uyurmuş
Uyur hemen büyürmüş
Benim kızım pek hoşmuş

Benim kızım minnacık
Yanakları elmacık
Dudakları kirazcık
Burnu da hokkacık
Benim kızım minnacık

Benim kızım büyüycek
Annesine gülecek
Babasını öpecek
İnsanları sevecek
Benim kızım büyüycek

Benim kızım bir fare
Sanki minik bir pire
Yüzü bulanmış kire
Annesi yemiş püre
Benim kızım bir fare

Benim kızım sincapmış
Anneyi ısırırmış
Burnunu oynatırmış
Ağzını uzatırmış
Benim kızım sincapmış

Benim kızım çok güzel
Gördüğüm en minik el
Kafası da biraz kel
Değmesin yüzüne yel
Benim kızım çok güzel

Benim kızım hep gülmüş
Yanakları sümbülmüş
Dilleri de bülbülmüş
Minik gonca bir gülmüş
Benim kızım hep gülmüş

Kızımın adı Aze
Kendisi güzel bir taze
Doyulmaz minik yüze
Aman gelmesin göze
Kızımın adı Aze


Bu yazdıklarım sıklıkla söylediğim ve artık oturmuş, ezberlediğim bölümler. Duruma göre, Aze'nin keyfine göre yeni yeni bölümler sallayıp, unutup bir dahakine başka bölümler sallayabiliyorum.


Bu emsaldeki diğer şarkımız ise şu;




Bu şarkıya söz yazarken hiç zorlanmıyor insan, bir mısra 3 kez söylendiğinden bir sonrakine uymuş mu uymamış mı, nakarat olmuş mu olmamış mı hiç önemi kalmıyor her mısrada dilediğince sallayabiliyorsun. Genelde kızım uyandığında, kucağıma alıp, ayılmasını sağlarken, kucağımda dolaşırken söylemeye başlıyorum bunu ilk mısradan sebep:

Ben kızımı özledim Ben kızımı özledim ben kızımı özledim
Aze ben seni sevdim Aze ben seni sevdim Aze ben çok sevdim
İnsan böyle güzel olur mu insan güzel olur mu böyle güzel olur mu
Ben kızımı çok sevdim ben kızımı çok sevdim ben kızımı çok sevdim

Benim kızım uyumuş benim kızım uyumuş benim kızım uyumuş
Uyumuş da büyümüş uyumuş da büyümüş uyumuş da büyümüş
Herkeslere çok gülmüş herkeslere çok gülmüş herkeslere çok gülmüş
Ayağa kalkmış yürümüş ayağa kalkmış yürümüş ayağa kalkmış yürümüş

Benim kızım sevimli benim kızım sevimli benim kızım sevimli
Anneyle baba sevgili anneyle baba sevgili anneyle baba sevgili
Etrafıyla  ilgili etrafıyla ilgili etrafıyla ilgili
Annesi gibi deli annesi gibi deli annesi gibi deli

Dediğim gibi bu da bir süreden sonra kafiyesiz, alakasız sürüp gidiyor, tıkanılan yerde ray ray raay ray rayyy diye devam ediliyor.

Sonuncu uyku şarkımıza gelirsek, bu şarkı/türkü yeni güfte yazılmadan olduğu gibi söyleniyor anne tarafından. Aze kendi kendine uyumaya başlamadan önce o kadar çok kez bu türküyle uyudu ki kucağımda anlatamam. Şimdi ise sakinleştirmek istediğimde yine epey işe yarıyor. İşte sevgili arkadaşımız Aytekin'in söylediği o türkü:




Hayatımızın bilumum anında Aze'nin hoşuna gitsin, korkmasın, bilgilensin diye müzikal tadında yaşıyoruz. O an napıyorsak onu şarkıyla söylüyorum kendisine. Bazen yukarıdaki şarkıların müzikleriyle bazen Beşiktaş marşlarına söz yazarak bazense Erkin Koray'ın Deli Kadın şarkısını Aze Çınar diye başlatarak.

Aze Çınar sen çok yaşa
Banyo yapacak babayla
Gözüne su kaçmayacak
Aze Çınar çok coşacak
lay lay lay layyyy .....

ya da

Aze Çınar dışarı çıkıyor
Annesine sarılıyor
Benim kızım hiç korkmuyor
Annesi onu çok seviyor

gibi.

Bu halin sonunda da Aze 3. ayından itibaren müzik mırıldanmaya, kendi kendini uyuturken şarkı söylemeye başladı. Şimdilerde ben şarkı söylerken o da "eaaeaee hiieeeaa aağağağaaa" şeklinde bana eşlik ediyor ki yeme de yanında yat! Böyle güzellik olamaz :)

Ne demiştik bir öncek postta; Müzik çok önemli bir şey. Ben müziksiz bir hayat düşünemiyorum umarım Aze de düşünemez.
Devamını Oku »

16 Mart 2011 Çarşamba

Aze Çınar'dan

 Epeydir Aze'den ses etmiyordum, daha fazla geciktirmeyeyim. Dün geceden başlayayım, farklı bir deneyim oldu çünkü. Dün gece, diş sıkıntısı var biraz şımartayım diyerek Aze'yi bizim yatağımızda uyuttum ilk defa. Acayip şaşırdı buna ve acayip sevindi. Gece yemeğini verirken yaptım bu geçişi, uykusu da açılmış değildi tam ama sevinci görülmeye değerdi. Koluma sarıldı, yanağıma sarıldı. Güldü bol bol. "Eee Eeee" diyorum ki bu Pavlov işaretidir bizde. Hop uyku pozisyonu alınır, kafayı arkaya doğru çeviriyor uyumak için, iki saniye sonra hop bana dönüyor, bakıyor hala oradayım bir gülüyor bir gülüyor sormayın. Çok güzel uyuduk, çok keyifli. Ta ki gecenin bir yarısı çaat yüzüme bir tokat yiyene kadar. Uyanmış, mızırdanmış -yatağında olsa bunları yapıp kendi kendine uyurdu sonra- sonra bakmış ben, e uyandırayım o zaman diye çat geçirmiş tokatı. eee pış pış diye bir on dakikada uyuttum kendisini. İlk baştaki o oynaşmalar gecenin köründe uykulu yaşanınca öyle sevimli gelmiyor insana haliyle.  Bir sonraki sefer saçımın çekilmesiyle, bir sonraki yine tokatla gerçekleşti. Sonuncuda artık gün ağarıyordu, alıp yatağına attım kendisini :) Bu keyiflik de burada sona ermiş oldu. 

Genel gelişmelere gelince, Aze 6. aydan itibaren destekli oturmaya başlamıştı, şimdi tek başına uzun süre oturabiliyor. Bazen dengesini kaybediyor ve, önündeki iş neyse ona odaklanmış, ciddi ciddi bakarken huoop yana yavaşça devriliyor ama bu esnada hiç istifini bozmuyor. Eğer 10 saniye boyunca gelip düzeltmezsek şeklini anca değiştiriyor hanfendi! Çok komik oluyor çok. 
Tay tay yapmaya da yine 6. ayda başlamıştı, şimdi baya baya duruyor biz tutunca. Dönme işini falan da becerdi epeyce. 
Elini, kolunu ve ayaklarını epeyce iyi kullanıyor. Ayaklarını ellerinden iyi kullanıyor hatta. Alkışlamak için sırf ayak kullanıyor mesela. Bazen sarılırken de ayaklarıyla sarılıyor. 




Sizlerle görüşmeyeli 2 kez eyleme gitti. Bolca da içmeli ortama. Toplumun büyük çoğunluğunun "aaa ne ayıp olur mu hiç oralarda bebek" diyeceği bilumum yeri geziyor Aze Çınar. Slogan sesleriyle uyuyor, yarın bir gün daha özgür bir ülkede yaşasın diye. Bangır bangır şarkılar söylenirken uyuyor, anne baba mutlu olursa o da daha mutlu olur diye.  

Çapkın çapkın bakıyor, gülüyor, işve yapıyor. Çok sinirleniyor, resmen "gırrrrrrrrr" benzeri bir ses çıkarıyor. Benim ters kızım eskiye oranla daha çok ağlıyor. Bebekken doğru dürüst sesini duymazdık, şimdi -özellikle çaresizliğe kapıldığında- çabucak başlıyor ağlamaya. Kızım diye söylemiyorum bir güzel ağlıyor ki... Bazen hiçbir şey yapmadan onu izliyoruz ağlarken. 

Saçlarımla oynuyor, sütünü içerken yüzümü okşuyor. Başkasının kucağından benimkine geçiyor ellerimi uzattığımda... Yanisi yeme de yanında yat kıvamında epeydir. 
E negatiflikleri? Olmaz mı hiç... Çok yoruyor. Sürekli oyun, gezme, ilgi istiyor. Yaşlanmışım, kesinlikle yetemiyorum. Biz tv de izletmiyoruz. Haliyle daha çok yoruyor. Çok hoş bir çalışma var bebekler için yavrusu'nun annesi Evren'den öğrenmiştik; http://www.youtube.com/watch?v=wKcrsv_t8Ko 
Günde bir kere bunu izletiyoruz. Bayılıyor. Bunun dışında 1 kez Grup Yorum'un İnönü konser dvdsini izlettik. Daha doğrusu biz izlerken odada kalıp arada bakmasına izin verdik, bir de bugün İan Anderson'ın Pavane sini izlettim ve onda da büyülendi. Diğerlerinde kıpraşmışken bunda nefes almadan odaklandı. İlk dinlediğimde ben de öyle olmuştum İan mucizesi :)

İşte böyle. Çok güzel büyüyor (Öhömm maşallah pilizzz) Çok aşık ederek büyüyor. Çok kişilikli büyüyor. Daha da afacanlaşmasın da şu halle idare ederim. 

15 Mart 2011 Salı

Bütün dünya buna inansa, hayat formüle olsa?

Hayat kötü bir felsefe dersi gibi aslında derininde. Ve milyonlarca bilinmeyenden, sorudan oluşuyor. En büyük sorularımdan biri, hani şu meşhur deneydeki fareler var ya, hani bir tanesinin kaynar suya atıyorlar ve hemen kaçmaya çalışıyor, diğeriniyse soğuk suya koyup yavaş yavaş ısıtıyorlar ve yanarak ölüyor... İşte hayattaki kimi anım "Acaba şu an yandığını farketmeyen fare miyim?" diye düşünerek geçiyor. 


Daha büyük sorun ise aslında böylesi durumlardaki davranış biçimi. Hayatına dışarıdan 3. göz olarak bakmayı başaramayangillerden biri olarak ben, şöyle berbat bir ikilemde kalıyorum çoklukla: "acaba kötü bir haldeyim ama o kadar suyun içindeyim ve su o kadar yavaş ısınıyor ve başka da bir sürü olumlu şey aslında düpedüz yandığımı farkettirmiyor mu bana?" yoksa ""ulan yanıyor muyum" acaba paranoyasıyla konuya çok mu önyargılı yaklaşıyorum." 


Bunu ayırt etmek öyle zor ki çoklukla, kimi zaman derhal kaçıp kurtulmam gereken durumlarda "yok canım, bunlar çözülecek sorunlar, aslında bıdı bıdı bıdı. O yüzden de kalıp uğraşmak gerekir." deyip çok fena hasar aldım kimi zamansa "Aha bu çok berbat bir durum. Hemen tepki gösterip kaçmam gerek." diye düşünerek, çözülecek, iyi hale gelecek mevzuları çöpe atıp, epey bir şeyler kaybettim. 


Dışarıdan bakmak çok kolay! Uç bir örnekle anlatayım. Bir arkadaşınız geldi size ve dedi ki "Geçen gün sevgilim bana tokat attı." Naparsın dışarıdan bakan göz? Seni bilmem ben direk en bilmiş halimle "Neeee? Vay hayvan! Hemen terkettin di mi? Allahın cezasına bak! Öküz......." derken arkadaşınız dedi ki: "Ama çok sinirliydi. Normalde hiç böyle değildir ki, İşten çıkarılma durumları var çok stresli. Ben de çok üstüne gittim hakkaten. Bu yaptığını haklı çıkarmaz tabi ama abartmamak da lazım. İstisnai bir haldi. Ödettim tabi ona ama geçti gitti işte. Şimdi iyiyiz. Ben: "..............." Ne diyeceksin ki? Adın gibi biliyorsun aslında, bunu 1 kere yapabilen adam her an yeniden yapabilir. Şiddetin istisnası olmaz. Ama anlatamaz hiçbir üçüncü göz, suyun içindeki fareye kaynama noktasına yaklaştığını. İlla yanacak dümbük. Belki ben yaşasam, çok sevdiğin adama konduramasam ben de aynı mazerete sığınacağım. Farketmiyor ki insan (çoklukla) kaynayana kadar suyun içindeyken. 


Bu uç bir örnekti. Hadi biraz daha erken farkedilebilir bir örnek diyelim hatta. Ama işte fenası bu kadar bariz olmayan durumlarda geçerli. Ne bileyim, (daha bugün taze anlattı bir arkadaşım bak) sarhoşken sürekli hakaret ediyor olsun, sevgilinin ailesine sövüyor olsun, hakkını teslim etmiyor olsun, ilgisizleşmiş olsun, aklınıza ne gelirse...Hatta bariz örnek olsun diye sevgililikle başladım ama geçin sevgiliyi arkadaşlık, dostluk olsun... Sınırlar nerede başlamalı. "Eh yok artık, bu iş yürümez" neye göre, nasıl denmeli.  1, 3, 5 arkadaşınızın sürekli size haksızlık ettiğini hissediyorsunuz bir dönemdir. Ne zamana kadar "Bir sorunu var herhalde, böyle değildir o  du bakalım." demek lazım? "Sorunları vargeçecek bu günler, dost değil miyiz? İlişkiye onca emek verdik, silip atacak mıyız?" ne kadar süre geçerlidir? Alçak hayat formüle edilemiyor ki?


İşte ilk paragrafta söylemeye çalıştığım tam bu. Ben gerçekten kestiremiyorum galiba bir süredir bu soruların cevaplarını. "Eh yeter artık bu geçici bir dönem değil, alışkanlık. Böylesi bir ilişki için emek harcamak istemiyorum artık." dediğimde ya gerçekten karşımdaki dönemsel bir sorunla boğuşuyorsa ve bok ediyorsam ben o ilişkiyi? 
Ya da "Sabret geçecek", "Dur yahu çözülmeyecek sorun mu?" deyip deyip alttan almaya devam ettikçe aslında kaynayan suyun içindeysem aslında?, karşı tarafın umrunda olan sadece kendisiyse ve ben enayilik ediyorsam? kendimi yıpratıp duruyorsam?


Geneldeyse, hem benim hem diğer insan evlatları için bu iş tahammüle bakıyor. Yani karşı tarafın niyeti ne olursa olsun, senin algın ne olursa olsun, sen tahammülünün sonuna geldiğinde o iş sonlanıyor. O andan sonra da ister tahammülün bittiği için aslında şahane bir insanı kaybetmiş ol, istersen sabredeyim derken haketmeyen biri için sabrettiğin zamanları kaybetmiş ol bir şey değişmiyor. "Noolduysa oldu." basitliğinde geçip gitmiş oluyor. Önümüzdeki maçlara bakmak kalıyor bize de sadece. 


Sinir oluyorum "insanı diğer canlılardan ayıran" düşünme özelliğine. Yaşasak hiç düşünmeden ve ne oluyorsa olsa? Ya da formüle olsa hayat ve yine düşünmeden formülleri uygulayarak yaşasak?


Kendine ve yaşadıklarına dışarıdan bakabilmek şahane iş. Yapabilenlere selam olsun. 


Sizde nasıl gelişiyor bu süreçler?

10 Mart 2011 Perşembe

Ahmet Biziz!



Ahmet Şık'a destek olmak için, suçlu olmadığına inandığımızı göstermek için bir mektup kampanyası başladı. "Kalem"lerin hapsolunamayacağını göstermek için kalemlerimizle çıkaracağız sesimizi. Kampanya http://ahmetbiziz.wordpress.com/ adresinde. Ahmet'in mektup adresi ise alttaki yazının sonunda. 



“…Ve onlar konuştukça biz de gördüğümüzü söyleme borcu altına giriyoruz, Ahmet Şık, terörist değildir. Ahmet Şık, ergenekoncu değildir. Ahmet Şık, faşist değildir. Ahmet Şık, Hrant’ın katili değildir. Ahmet Şık “iyi çocuk” değildir. AHMET ŞIK BİZİZ.  Hepimiziz.
Yeter. Türkiye tarihinin en önemli davasını siyasi bir hesaplaşmanın uzantısı gibi görenler yüzünden Ahmet Şık’lar içeri girip nihayetinde V. Küçük’lerin dışarı çıkma ihtimali doğduysa itiraz ediyoruz.
Çünkü adalet istiyoruz. Güçlünün ezdiği, nasırına dokunulduğunda masumların tutukevlerine gönderildiği, insanların yalnız oldukları değil olmadıkları için de suçlanabildiği, hayatların ve itibarların bir kibrit gibi yakıp kül edildiği bir kabus değil.” *
İşte budur ahvalimiz. Bu yüzdendir sizi bir mektup kampanyasına davetimiz. Kaleme, fikre yapılan bu saldırılara karşı kalkanımız yine kalemimiz olsun, Ahmet’e, kalemle ses edelim, kalemle dokunalım ve kalemlerimizle “Biz sana güveniyoruz Ahmet, çünkü Ahmet biziz.”  diyelim diye. Sen de Ahmetsin, eğer tarafsan ve tarafın ezilenin yanıysa. Eğer faşizmin her izinde derin bir iç çekişle paralanıyorsa ciğerlerin, Manisa’lı gençlerin, öldürülen aydınların, işkenceden geçirilen devrimcilerin, kürtlerin sorumluluğunu bir yumruk gibi boğazında hissediyorsan Ahmet sensin. Ahmet benim, Ahmet biziz.
Ahmet biz olduça, onu  dört duvar arasına koyabilirler belki ama fikirlerini tutuklayamazlar. Onu yalnızlaştıramazlar. Niyet ettikleri gibi itibarsızlaştıramazlar. Onurlu insanların ışıltıları büyük olur, onlara atılan çamur atanı itibarsızlaştırır ancak.
Ve işte biz yalnız bırakmıyoruz Ahmet’i, sessiz bırakmıyoruz, kelimesiz, sözsüz bırakmıyoruz. Mektup yazıyoruz Ahmet’e. İçimizden geçeni, sokakta olanı yazıyoruz. Ahmet’e değil bize, kendimize sahip çıkıyoruz. Çocuklarımız yarın kuşatılmış bir ülkenin düşünemeyen, sorgulamayan robotları değil de dünyayı rengarenk boyayan oyunbazları olsun diye. Gözleri donuk değil güneş güneş baksın diye.

Ahmet’e mektup göndermek için;
Ahmet Şık
Silivri Açık Ceza İnfaz Kurumu (Silivri Cezaevi), 2 No.lu Cezaevi B-9 Koğuşu Silivri – İstanbul
adresini kullanabilirsiniz.

7 Mart 2011 Pazartesi

Babasının gözünden Aze Çınar'ın doğum hikayesi

BİR BABANIN DOĞUM ANILARI

Bu yazı gecikmiş bir yazı. Öncelikle sevgilimden ve kızımdan af diliyorum. Öyle böyle değil tam 7 ay gecikti. 7 ay önce yazı başlığı “bir babanın gözünden doğum hikayesi” olabilirdi. Şimdi ise anılarımda kalan ne ise onu yazacağım.
Bundan tam aylar öncesiydi. 3 Ağustos sabahı şirin bir hamile ile doktor kontrolüne gittik. Doktor her şeyin normal olduğunu, doğuma daha vakit olduğunu beklememiz gerektiğini söyledi.
Havanın çok sıcak olması deryanın tahammül sınırını zorluyordu. Eve aldığımız vantilatör bile havayı biraz olsun serinletmeye yetmiyordu. Sevgilim hamileliğin başından beri normal doğum istedi. Bu konuda ne kadar yazılı ve görsel doküman varsa hepsi ile bilgisini pekiştirip kendini normal doğuma çok sıkı bir şekilde hazırladı. Hatta bazı videoları bana da izletti. Korktum ama sevgilim korkmasın diye belli etmedim. Velhasılkelam Derya duruma çok hazırdı. Hatta o kadar hazırdı ki eve geldiğim bir akşam “Ahanda kızımız” diyeceğini zannediyordum.

Doktorun doğuma daha var demesi Derya’nın biraz canını sıksa da sevinçle ayrıldık oradan.
Evin girişinde doğum bavulu duruyordu bir süredir. Eve her girdiğimde gülümsüyordum. Baba olma ihtimalime Aze doğmadan önce daha çok gülümseme olarak kendini gösterdi.

Ben akşam geç saatlerden gece yarısına kadar çalışıtığım için Derya hamileliğini yalnız başına geçirdi. Bu da benim içimde en çok da Derya’nın içinde uktedir. Keşke öyle olmasaydı.

O gün saat 22.00 gibi Derya aradı. “Şimdi bişey söyleyeceğim sana ama sakin ol” dedi. “Galiba doğum başlıyor” Tam cümle kuracağım geliyorum diye ama nafile, laf ağzıma tıkılıyor:

- Eeee ben o zaman gellli…
- Ben her şeyi hallettim canım, sen çalışmaya devam et sancılar 2 dakikada bir olursa ahhh
- Derya neler oluyor?
- Dur bi dakka
Bir süre telefonda beledikten sonra,
- Sancı geldi. Gökay ve Aylin var yanımda acil bişey olursa biz hasteye doğru geçeriz sen meraklanma.

Derya daha önce okuduklarından , (Evet bu da bir ayıp benim için en çok Derya okudu. Ben genelde onun okuduklarının özetini dinliyordum geceleri) esas doğum anına kadarki sancı sürecinin aslında yürüyerek, ayakta daha tahammül edilebilir olduğunu, hastanede yatağa bağlı sürecin daha geç ve zor geçtiğini öğrenmişti. O yüzden doğumun başlangıç aşamasının büyük kısmını evde geçirmek istiyordu. Bende o nedenle hastane falan diye fazla zorlamadım. Yaklaşık 15 dakikada bir sancısı olmadığı zaman Derya ile, sancı nedeniyle konuşamadığı zamanalarda Gökay ile konuşarak 2 saati daha işyerinde geçirdim. Derya sancıların 3 dakikada bir olduğunu söylediğinde saat 23.15 civarıydı. Artık geliyorum dedim. Aklım karışık, bünyem alt-üst atladım taksiye eve doğru yola koyuldum. Yol nasıl bitti hatırlamıyorum. Eve heyacanla daldım. Bir de ne göreyim Sevgilim güzel bir elbise giymiş, saçlarını güzelce taramış, güzelce gülerek karşıladı beni. Onun gülen yüzü endişelerimin biraz azalmasını sağladı. Öpüştük, koklaştık.

Endişelerim 5 dakika dolmadan artarak geri geldi. Sancı anına ilk defa şahit oluyordum ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yok. Ama evdeki ekip gayet profosyonelleşmiş ben yokken. Gökay'ın elinde telefon kronometresi sancı aralarını kontrol ediyor, bunlar not ediliyor. Aylin Derya’nın belini ovuyor, ben ise mal gibi onlara bakıyorum. Sancı bitiyor Derya, Gökay ve Aylin gülerek sancı hakkında, süresi hakkında hatta daha başka mevzular hakkında gülerek sohbet ediyorlar. Acayip şekilde kıskandım ben tüm bunları. Neyse 10 dakika sonra ben de üzerimdeki mallığı atıp biraz yardımcı olmaya başladım. Aradan 30 dakika daha geçti. Sancıların süresi uzadı, aralıkları kısaldı. Derya’yı doktoru araması gerektiğine zor ikna ettim. Derya doktora durumu anlattı. Hastaneye davet edildik. Çok sevdiğimiz Neşe ve Gökşen durumdan haberdar oldular. “Bekleyin arabayla beraber gidelim” dediler. Yarım saat sonra geldiler. Doluştuk arabaya. Küçük bir araba olmasına rağmen hepimiz sığdık. Derya, Ben, Neşe, Gökay ve Gökşen’in kahkalarıyla vardık hastaneye. Kayıt-kuyut işlemlerinin ardından Derya ilk kontrol için bir odaya alındı. Çok sevimli ve işini bilen Elif Ebe tarafından ilk muanesi yapıldı. Sonra odaya girdik ebe ve Derya gülüyor, “Doğum başladı.” haberi hepimizi sevindirdi. Doğum için odaya çıktık. Odada beklerken Ayşen geldi.
Gece 5’e kadar gülerek, eğlenerek, korkarak doğumu bekledik. 5’ te Derya’yı doğumhaneye aldılar. Ben doğumhane kapısında steril elbiseleri giymiş bir şekilde Derya’nın çığlıklarını duyarak ve korkarak kapıda bekliyorum. Fotoğraf makinesi cebimde hazır bir şekilde bekliyorum. 10 dakika sonra beni de doğumhaneye aldılar. O 10 dakka o kadar uzun geldi ki bana orası ayrı. Doğumhane bayağı kalabalık. İçeride 10 tane insan var. Doktor direk talimat verdi. “Hiçbir şeye değmeden Derya'nın başında bekleyin ve konuşmayın” dedi. Doktor öyle bir otorite koydu ki acayip tırstım. Kıpırdamadan sevgilimin başına dikildim. Elini tutacaktım, tutamadım o örtüye değmemem gerektiği için.
Doktor ıkın diye bağırıyor. Benim de yardımım olsun diye gaflette bulunup “canım ıkın” dedim. Keşke demez olsaydım. Derya bana öyle bir baktı ki “kolaysa sen gel ıkın” der gibi. Sustum içimden dedim her şeyi. Hadi kızım gel artık dedim içimden. 5.19'da Derya’nın bağırmaları sona erdi. Yaşlı gözlerle birbirimize bakıp gözlerimizle sevdik birbirimizi bir kez daha. İlk kez mutluluktan ağladım. Aze geldi dünyaya. Ağlamadı kızım doğarken. Doktorun elindeydi. Ben dondum kaldım. Şaşkınlık içindeydim. Halbuki Derya beni o kadar çok tembihlemişti ki “ bak sakın fotoğraf çekmeyi unutma” diye. Kadın doğum ağrısı falan hepsini unutup beni çekiştirdi. “Hadi fotoğraf çeksene” dediğinde yarım ayılmış halimle 3-4 poz yakalayabildim. Bu da uktedir içimizde. Keşke daha çok fotoğraf çekebilseydim.
Aze’yi bir masaya aldılar ağzından burnunda hortumlar sokuyorlar. Gözümüz Aze’de. Gözümüz birbirimizde. Lal olmuştuk konuşamıyorduk. Üzüldük kızımızın canı yanıyor o hortumlarla diye. Ama onlar rutin bir işlemmiş gibi hallettiler işlerini. Derya'nın kucağına verdiler. Bir süre sonra Aze’yi giydirmek için hemşire aldı. Sonra Derya'nın kucağına verdiler tekrar ve onlar odaya giderken ben ise hastane dışında bekleyen arkadaşlarımıza haber vermek için aşağıya indim. Hepsini birden kucaklamak istiyordum. İyi ki yanımızdaydılar. İlk Ayşen karşıladı beni. “Aze doğdu” dedim. Ayşen’e sarıldım ve ağladım. Sonra kardeşime sarıldım. Gökay, Neşe, Gökşen hepimiz havalara uçuyoruz.
Odaya çıktık Derya odada ama bitik halde. Çok zor bir işi tıkır tıkır halletmişti. Hamilelik ve normal doğum gibi zor süreçlerin tamamını tek başına başarıyla göğüslemişti. Sevgilimdi, eşimdi, kadınımdı şimdi de kahramanım olmuştu.
Kızımız Derya'nın kucağında, ikimiz de şaşkınız. İkimiz de bir Aze’ye bir de birbirimize bakıp gülüyoruz. Mutluluk işte o andı. Baba olduğu hissettiğim ilk an ise; benim ve Derya'nın dışında biri Aze'ye dokunduğunda şahin kesilip onu koruma iç güdüsüyle dolduğum an hissettim. O şahinlik halen devam ediyor.
Derya bilir (toplu otobüs yolculukları) eğer ben biri için şahinlik (korumacı anlamında) yapıyorsan onu çok seviyorum demektir. Ömrüm ve gücüm yettikçe ikinizi de koruyacağıma ve seveceğime söz veriyorum.


3 Mart 2011 Perşembe

AHMET ŞIK SOSYALİSTTİR!

Arkadaşımdır, arkadaşımın eşidir, Mina'nın babasıdır, Ama hepsinden önemlisi sosyalisttir. Hepsinden önemlisi çünkü Ahmet arkadaşım olurken de, bir eş, bir baba olurken de, yaşamının bütününü kurarken de sosyalist, ilkeli, onurlu bir insan kimliğiyle kurmuştur.

Öyle kendine solcu deyip de en güzel evler, arabalar alma peşinde koşanlardan değildir Ahmet. Ufacık tehlikeyi görünce kaçanlardan da değildir. Bu yüzdendir ki Radikal'den kovulmuştur. "İyi çalışmıyor." bahanesiyle kovulan Ahmet, kısa süre sonra, gittiği Nokta dergisinde yaptığı Darbe Günlükleri yazısıyla ülkeyi yerinden oynatmıştır. Evet Darbe Günlükleri'ni yazmıştır Ahmet, Ergenekon'u Anlama Kılavuzu'nu yazmıştır. Ergenekon'un yani özünde derin devletin yani yargısız infazları, gözaltında kayıpları, işkenceleri, soykırımları yapanların tam karşısındadır Ahmet. Yaptığı "Bok yedirilen kürt" haberleri, "İşkence gören Manisa'lı çocuk" haberleri, "Dersim Katliamı", "19 Aralık Hapishanelere Bombalı Müdahale" haberleri ile "Hak Haberciliği" yapmıştır Ahmet. Yani vicdanının, onurunun, ilkelerinin, sosyalistliğinin gerektirdiği gibi davranmıştır bütün ömrünce. Yani derin devletin hep karşısında olmuştur. Yeri gelmiş dayak yemiş yeri gelmiş arkadaşı (Metin Göktepe) yanında öldürülmüştür.

Bugün öğleden sonra evindeydim. Eşi Yonca o kadar dimdik ki, o kadar güzel ki her zamanki gibi. Ben hormon bokundan tüm sabah ağlamışken o o kadar güçlü ki. Soruyorum: "Ahmet nasıldı? Sinirli görünüyordu televizyonda." Diyor ki "Çok iyiydi aslında. Morali de yerindeydi. Ama tam çıkmak üzereyken öğrendi kimlerle birlikte alındığını. Tam olarak neler olduğunu. O yüzden çok sinirlendi. Yalçın Küçük'lerle, o tayfayla birlikte alınması üzdü bizi en çok. Onur kırmaya yönelik bir şey bu" Yonca yazayım mı bunu sözlükte, blogta falan?", "Yaz, büyük harflerle yaz hem de AHMET ŞIK SOSYALİSTTİR!"

Yarın saat 12.00'de Taksim'de tramvay durağında "Gazetecilere Özgürlük" eylemi var. Ben oradayım. Aze orada. Yarın sıra size geldiğinde çevrenizde "durun" diyecek kimse kalmadığında çok geç olacak.

2 Mart 2011 Çarşamba

Yedekleme

Wordpress'i başından beri sevmedim. Blogger'ın kolaylığı, yalınlığı, zenginliği yok gibi sanki onda. Hem tam Türkçe olmaması da başka sevmediğim yanı. Ama bu son yasakçı zihniyetin başımıza açtığı dert yüzünden, ne olur ne olmaz diye, buradan ulaşamayanlar oradan denesin diye http://deryaze.wordpress.com/ 'a yedekledim siteyi. Buraya attığım her yazıyı oraya da atacağım.

Bilginize, ilginize...

1 Mart 2011 Salı

Bloguma dokunma!


Yasakçı zihniyetiniz batsın. Yazıdan, akıldan, fikirden, düşünceden bu kadar korkmanız normal. Çünkü sonunuzu bunlar getirecek. 
Bugün blogspot yasaklanıyor, yarın ekşi sözlük, sonra tümden interneti kesin, yayınevlerini falan kapatın. Yoksa sonunuz gelecek insanlar bilgi sahibi oldukça. Siz de haklısınız. 

28 Şubat 2011 Pazartesi

Aze'nin Babası Değil, Benim Sevgilim...

Bir zamanlar çok cesurduk biz. O zamanlar öğrenciyken evlenmek, hayatla, çevreyle, birbirimizle başetmek dünyanın en kolay işi gelmişti. Biz ki devrim yapacağımıza inanıyorduk, bir evlilikle ve evlilikle gelen mahalle baskısı ile mi baş edemeyecektik? Bir imza bize ne yapabilirdi ki? Devrim yapacağımıza hala inanıyoruz ama şimdiki aklımız olsa öğrenciyken evlenmezdik açık konuşayım. Evlendik, Savaş okulu dondurdu ben bitirdim, sonra Savaş iş, okul vs uğraşırken ve eski aktif politika yaparken ki öğrencilikten anı kalan onlarca dersle boğuşurken çat diye atılıverdi okuldan ve bu son afla geri döndü. 


Şansımız bir garipmiş ki bu sefer de adam tam bitirecekken ben hamile kaldım. 3. ay dolana kadar yatmam gerekti. Savaş okulla mı ilgilensin, işe mi gitsin, bana mı baksın çocuk koşuşturmaktan bitmek üzere olan okul yine uzadı. Ve ha bugün ha yarın derken cuma itibariyle tezini de onaylatıp mezun olmuş oldu. Böylece yıllardır süren sınav gerilimi, ders çalışma yorgunluğu vs hepsi birden bitti. Diploma bir halta yarar yaramaz ayrı mevzu, ama en azından sonunda bitmiş oldu. 


E bunca gerilimin üzerine bunu kutlamadan geçmek olmazdı. Dün önce sevgili Funda ve Mete'nin evinde şahane ötesi, bir kuş sütü eksik kahvaltı ile başladık kutlamaya. Her ne kadar Funda kahvaltı sonrası "Aaa O... Çocukları çok güzel film, çok keyifli, esprili." deyip hepimizi (tamam özellikle beni) hönkür hönkür  ağlamamızı sağladıysa da (Abi çok acıklıydı valla. Sırrı Süreyya sen adamı öldürürsün) Evden çıktığımızda moddan da çıkmış olduk. 


Saat 16.30 gibi Şiirci'ye vardık arkadaşlarımızla içmek üzere. Herkesin sorduğu "Yahu adam her gün Şiirci'de çalışıyor zaten niye burada yapıyoruz kutlamayı?" sorusuna "Aze ile başka nerede bu kadar rahat edilebilir ki?" sorusuyla mukabele edip yerleştik. Ek gıdaya geçişle birlikte Aze'ye bolca süt biriktirdiğimden iç rahatlığıyla içtim rakımı. Zaten Aze Çınar da saat 21.00 civarı arabasında gece uykusuna geçip bizi özgür bıraktı. 


Yaklaşık gece yarısına kadar acayip eğlendik, acayip içtik. Yıl boyu ÖSSye kasıp sınav sonrası çılgın atan gençlerden hiç eksiğimiz olmadığı gibi bilumum fazlamız da vardı. Gecenin bir vaktinde şöyle düşündüm; şimdi şurada bir sebepten ölsem, bırak ünlü olup sokaktaki adamın yorum yapmasını, benim hayatımdaki bir sürü insan bile "cık cık emziren kadının alkolle işi ne? Hem de çocuğunu da götürmüş cık cık cık." derdi eminim. Bir kadeh de onların şerefine içtik. Bol dedikodulu, bol siyaset tartışmalı, bol romantik ve mutlu bir gece oldu.
Başından beri tüm bu süreçte yanımızda olan bütün arkadaşlarımıza ve ailelerimize çok çok teşekkürler ederiz. Sağolun hep varolun. 


Gidip de fotoğrafta olmayanlar
kusura bakmayalar
Geçtiğimiz 10 gün Aze'yle başbaşaydık sıklıkla Savaş'ın ders çalışması sebebiyle. Tam da Aze'nin bir level üste geçtiği dönemdi. İyice afacanlaştığı, önüne gelen her şeye el attığı, kendini kucaktan attığı, çabuk sıkıldığı, sürekli oyun istediği, katı gıdaları yerken kıllık yaptığı bu dönemde yalnız olmak beni epey yıpratmıştı. En çok da bu yüzden Savaş'ın bir hafta izinli olması şu an dünyanın en şahane şeyi. Dinlenmek, film izlemek, gezmek, ihmal ettiğimiz eş dost ziyaretleri yapıp misafir ağırlamak, yüzmeye gitmek, gezmek, yatmak yatmak, yatmak, yatmak... 


Bu arada Aze ceee oynamayı öğrendi. Daha önceki denemelerde yüzümüzü sakladığımızda hiç umursamayıp kafayı çevirirken, biz ceee deyip ortaya çıktığımızda zerre umursamaz ya da sadece bir bakıp kafayı geri çevirirken şimdi gayet oyuna katılıyor. Bezin arkasına saklandıysam bezi çekmeye çalışıyor, ceee deyince gülüyor falan.
Ayakta durabiliyor, tek başına çok rahat oturuyor, çat çat dönüyor. Valla korkuyorum artık başıma gelebileceklerden.  :) 


Başlığa gelecek olursak; bazen çok yabancılaşıyorum ben her şeye, son zamanlarda özellikle Aze'ye. "Vay beee ulan çocuğum var benim. Kızım var. Aaaaa çok tuhaf be!" şeklinde bir şok yaşıyorum küçük çaplı. Ama ondan da büyük çaplı şoku "Aaa bizim Savaş'ın (Biz sevgili olmadan önce dostum Savaş'ın benim için karşılığı Bizim Savaş'tı.) çocuğu olmuş. Anaa hem de benden!!" şeklinde yaşıyorum. Şu son iki gündür ise, Okul derdi yok, iş derdi yok, saat derdi yok, onca arkadaşa Aze derdi yok derken, sabahtan geceye el ele, diz dize keyifli vakit geçiriyorken kendime, Savaş'a, Aze'ye ve herkeslere hatırlatmak istedim. Savaş Aze'nin babasından önce benim sevgilim, biline, ona göre davranıla... Hoyda breee.

25 Şubat 2011 Cuma

İtiraflara tam gaz...

İtiraf edeyim, son 10 gündür falan evde zaman şöyle akıyor benim için Aze uyanıkken; "Bakayım saat kaç, hımm Aze'nin uyumasına 75 dakika var, hımm oley 35 dakika kalmış..." 
Biliyorum ki bir kere bu cümleleri kurabilmek bile, yani saat gibi uyku saati olan, uyku saatinde çat uyuyabilen bir bebek sahibi olmak bile büyük şans. Ama bunu bilmek Savaş'ın tam gaz sınavdı, tezdi okulu bitirme koşuşturmacasında olduğu ve bizim misafirsiz, evde yalnız olduğumuz anlarda Aze Çınar'ın yeni hareketli haline tek başıma sabırla tahammül edebilmeme yetmedi. Aslında daha doğrusu sabırla tahammül ettim. İşin itiraf yanı o. Kızımla mutlu mesut anlar geçirip, normal bir gün yaşamak değildi benimki, büyük bir çoğunluğuna tahammül etmekti. 


Aze de sağolsun hayatında bir level daha atlamış ve ele avuca sığmaz bir hale gelmişti günlerdir. Çatanak çotanak "sevgi" gösterilerinde bulunup can acıtmak mı dersiniz? "Gözünü seveyim" deyimini gerçekleştirmek üzere gözü yerinden çıkarma çabaları mı dersiniz, kucaktayken kendini yay gibi yapıp olanca ağırlığıyla -ki kendisi hiç hafif değil artık- yere hamle çabaları mı dersiniz... Kucakta tutulmaz, mama sandalyesinde tutulmaz, oyun halısına sığamaz, e ben ne yapayım bu sincabı? Türlü numaralar ve dediğim gibi dakika saymalarla bitti neyseki süreç. Savaş'ın yoğun zamanları bitmekle kalmadı, önümüzdeki bir hafta da full tatil. İkimiz de yaşadık.


Katıya geçtik. Başta epey süründürdü, yemedi, yemek döktü, benden yemedi, babadan yedi, o ağladı, ben ağladım derken artık oturttuk gibi. Sebze pek yemese de, yoğurt, muhallebi, pekmezli kahvaltı vs iyi yiyor. (Buraya maşallah gelecek) 


Yalnız emin oldum ki bu hayatta ciddi defolar var. Hiçbir şekilde her şey aynı anda şahane olamıyor. Fabrika ayarlarında yok böylesi bir şey. Mümkünü yok. Bebek gelişimi de aynen böyle. İlk bilmem kaç ay, bitki büyütür gibisin. Ama çok daha zorlusu. Sen zorluk çekerken bebek bitkisi hiç tepki vermiyor. Karşılıksız bir ilişki. Hop tepki vermeye başladı diyorsun, allaaaaah ne güzel la gülüyor, dokunuyor diyorsun. Hop afacanlıklar başlıyor, ikinci hamallık evresi başlıyor. "Şuraya taşı, buraya götür..", Katıya geçsin, memelere özgürlük diyorsun, yemek hazırla, yedi yemedi, aha hala meme, bolca meme dert binbeşyüz oluyor. Ayaklansa da kucakta taşımaktan kurtulsam belim koptu, hem de dillense ya?" deyiversen, seni arkasında nefes nefese maymun ediyor serseri. "O ne?" "neden?"," neden?" lerle aptal ediyor. 


Bu hayat pek fena. İlla başını, belini, beynini, kalbini ağrıtacak bir yol buluyor. 





22 Şubat 2011 Salı

Azo Mazoşizm

Yeni buldum bu tanımı, şimdilik tek müridi benim. Bizim sincap sevmeye başladı. Diyelim ki yatağından alacağım uyandığında, hem beni özlemiş hem yataktan kalktığı için mutlu, kucağıma alır almaz iki elini birden çotank diye yanaklarıma geçirip kafamı ısırmaya çalışıyor. Oyun halısında oynarken yanaştığımda, ellerini doluyor saçlarıma kendine çekiyor bir nevi sarılma olarak. Ten temasına bayılan bir bebek olarak elleri hep yüzümüzde zaten de coşku artınca o eller tırnakları çıkartıp geçiriyor yüzümüze. Bense başlıktan da anlaşılacağı gibi zevk alıyorum yarattığı acıdan. Seviyor çünkü o an beni ötesi yok. Benim bir kızım oldu ve o beni seviyor elleriyle. Acı çok geri planda kalıyor-du ta ki bu geceye kadar. Tırnaklarını gözüme öyle bir soktu ki 5 dakika ağladım acıdan. İlk anda bağırdım. Bir yandan da korkmasın diye gülümsemeye çalışırken baktı bir sorun yok bu sefer de saçlarıma daldı serseri. 
Bilmiyorum, sarılıp, öpmeyi falan öğrenene dek bu mazoşist aşk devam edecek sanırım. 

Yeni Mim

Gün içinde eğer gerçekleşirse şok geçireceğin şey?
- Aze'nin birden "Anne naber?" falan demesi

Gördüğün zaman, eğer almazsam uyuyamam dediğin şey.
- Yeni çıkmış Pınar Kür - Vedat Türkali - Meltem Arıkan  kitabı

Uğruna diyetini bir kalemde bozduğun şey.
- Ahah herşey olabilir. 

Uğurun var mı, uğurun?
- Koluma taktığım bir ip var.

Kendine en yakıştırdığın renk?
-mor, siyah

En sevdiğin takın?
- Yunuslu bilekliğim, yunuslu kolyem

Takıntın?
- O kadar çok ki?

Bavulum çoktan hazır, gitmek istediğim şehir, ülke?
-Küba

Ben bu şarkıyı duyunca şakırım?
- Hiçbir şeyin şarkısı

Solunda ne var?
- 1 Mayıs Afişi, İşçi Filmleri Festivali afişi, vantilatör, printer, defter, gözlüğüm, su



Sulidin, Selin, Bir annenin paylaşımları da mimlediklerim olsun.



20 Şubat 2011 Pazar

İzafiyet ve Mutluluk

Birinden 10 birim bir şey beklerken onun 5 birimle gelmesi bizi üzerken, hiçbir şey beklemezken 5 birimle gelmesi bizi mutlu etmez mi? O zaman mutluluklarımız karşımızdaki kişiye değil de bize bağlı değil mi?


Ve yine o zaman mutluluk kimseden bir şey beklememek mi yoksa kimden ne bekleyeceğini iyi bilmek sanatı mı?




.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Unutulmuş Yapılacak...

Ben bunu nasıl unuttum, No:27'de gördüm hatırlattım. Dövme yapılacak!! Bir tane yıldız yumruklu, bir tane çınar yapraklı en az iki tane dövme yapılacak!

18 Şubat 2011 Cuma

Yapacaklarım Sobesi

Sulidin sobelemiş, uzun vadede yapmak istedikleriniz nedir diye...  Ne güzel etmiş, listeli dursun bir kenarda. 


1- Bittabi: Süt verme işi biter bitmez zayıflamak. Aynada kendimi gördüğümde korkuyorum artık. 
2- Yazı çizi işleri daha düzenli yapılacak. Akıldaki projelerin hepsi gerçekleştirilecek. 
3- Yan flüt iyi derecede çalınacak hale gelinecek. 
4- Daha çok kitap okumaya başlanacak yeniden. 
5- Poğaça - börek - kek yapımı öğrenilecek. 
6- Bir gün mutlaka bahçeli ve köpekli bir evde yaşanacak. 
7- Kocayla kocadan öte sevgili, dost olunduğu hiç unutulmayacak, incelikler, heyecanlar, kaçamaklar yapmaktan hiç vazgeçilmeyecek.
8- Aze Çınar'la aramızda 30 yaş olduğu hiç unutulmayacak, çocukla çocuk olunmayacak :)
9- Dost kıymeti hep bilinecek, sözde dostlar farkedildiği anda bir an bile hayatta tutulmayacak. 
10- Biraz daha sakin bir insan olmaya çalışılacak.
11- İnsanlarda mükemmeliyetçilik bırakılacak. 




Aklıma ilk gelenler bunlar.  anneno:27 ve Duygu ile okuyan ve cevaplamak isteyen herkese sobe. 

17 Şubat 2011 Perşembe

Olan Biten

Öncelikle en muhteşem haber; 14 Şubat'ta  Blogcu Anne'nin verdiği haberle, Derin'in baba diyor oluşuyla bir gaza gelip Aze'ye baba baba baba demeye başladım. Bizim hatun bunu bekliyor olacak ki akşamında başladı babba babba demeye. Sonrasında da kapanmak bilmedi çenesi. Bunda da anneye benzediği garanti! Çektiğimi görmesin diye yamuk yumuk tutsam da aleti, en azından sesler doğru düzgün kaydoldu.:






Yoğun bir haftaydı. Sanırım 16 yıllık arkadaşım, nikah şahidim Sibel ve kızı Ece, Sibel'in Ablası Mukaddes ve oğlu Efe ile biz buluşup ilk anneli bebekli muhabbetimizi gerçekleştirmiş olduk.  


Sevgi Yumağı


Bunun dışında geçtiğimiz cuma Savaş'la bir işimiz vardı. Saat geç olmadan iptal olunca  Savaş'ın annesinin de halihazırda bizde oluşunu fırsat bilerek Fatmagül ve Öznur'un evindeki şahane içmece organizasyonuna dahil olduk. Sevgili Çiğdem de İstanbul'daydı, onunla da ilk olarak görüşmüş olduk. Aylardır bu kadar çok içip bu kadar eğlenmemiştik. Süper oldu. 




Hemen ertesi günü Edebiyat Atölyesi toplaşması vardı. İlk kez Robin Rüzgar, Arya ve Aze Çınar'ın katılımıyla düzenlenen atölyede Jane Austen, Aşk ve Gurur söyleşilecektiyse de anca filmi izlenebildi, bebeklerle söyleşme kısmı şimdilik pek mümkün olamadı. Evden çıkarken öyle acele çıkmışım ki süt sağma aparatları, biberon vs her şeyi evde unutmuşum. Sağolsunlar Peri ile Hasbiye bir koşu lazım gelenleri alıp geldiler. Yalnız ayların verdiği evin içinde ekmek elden su gölden hayat öyle yerleşmiş ve dışarıdaki zorluklu hayat öyle uzakta kalmış ki hormonların da desteğiyle malzemeleri unuttuğumu ilk farkettiğimde yaptığım şey bol sulu ağlamaya başlamak oldu: Kızım aç kalacaaaağğğk! Gidip mama, biberon almak gibi en basitinden bir çözüm bile aklıma gelmedi. İki dakika sonra biraz sakinlediğimde, kızımın yemek vakti gelmişken benim çözümüm Tee Çengelköy'den kalkıp eve dönmekti. Neyseki yemek sorunu hallolduktan sonraki gün çok güzeldi. 


Robin, Arya, Aze
Bitti mi? Bitmedi. Kardeşimiz gibi sevdiğimiz ve fakat bayadır gurbette okuyan ve baya da okumaya devam edecek olan Barış geldi Türkiye'ye. Hem onun için hem de Bursa'dan gelen Çiğdem için Beyoğlu'nda toplaştık Pazar günü de. Kızımla hazırlanıp yola çıktık:




Şiirciye vardık, misafirlerle buluştuk.

Çiğdem-Barış

Derin tartışmalara daldık;



Anlayacağınız dolu ve mutlu günler geçirdik. Her ne kadar salı günü "Olley Cumartesiye kadar evden çıkmam gerekmeyecek." yorgunluğunda da olsam, yine olsa yine yaparım :) Cumartesi demişken, cumartesi Perpa İş Merkezi'nin Konferans Salonu'nda 1 Umut Derneği'nin Dayanışma gecesi var. Metin Kemal Kahraman ve Bandista sahne olacaklar. Biz kızım da dahil tam kadro orada olacağız. Bekleriz efendim. 


Aze'm Çınar'ıma gelirsek, demin dediğim gibi cıvıldamaya, uzamaya ve kilo almaya (tam bir tosun oldu, artık taşımak çok zor geliyor.) devam ediyor. Sımsıkı sarılıyor, saçlarımla oynuyor, bazen çekiyor. Bugün Sibel'in kucağından bana geldi yine. Yine acayip mutlu oldum :) Ek gıdalarla henüz mesut bir ilişki oturtamadık. İlk bir hafta epey direndi Aze. Bugün ise yoğurdunu da muhallebisini de süper yedi. Umarım böyle gider. Laf aramızda yoğurtlarım şahane oluyor katı, yoğun ve leziz. Savaş bugün aile boyu yoğurt yapmaktan bahsediyordu o derece :)


Bir hafta da böyle geçti işte. 

15 Şubat 2011 Salı

Lohusa Hikayeleri

Lohusa Hikayeleri ile ilgili yapılmış bir röportaj yayınlandı şu adreste: http://www.cocukdayaparimkariyerde.com/bizim-evin-halleri/ben-bir-anneyim/3889-lohusa-hikayeleri-moralinizi-yerine-getirecek
Henüz göndermemiş annelerden de hikayelerini bekliyoruz.

Kırılgan bir çocuğum ben, yüreğim cam kırığı*

Yüksek Lisansımı yaptığım İstanbul Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uyguluma Merkezi, 8-9-10 Mart tarihleri arasında, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kapsamında bir çok etkinlik düzenliyor. Bunlardan biri de "Hakları Çalınan Kadınlar ve Çocuklar" temalı program. Bu konuda yapılacak panellere, film gösterilerine, resim sergilerine katılabilir, "Çocukların Gözlünden Toplumsal Cinsiyet Rolleri" isimli belgeseli izleyebilir  , Sulukule Çocuk Sanat Atölyesi Müzik ve Dans Gösterisi'ni izleyebilirsiniz.



* Murathan Mungan

14 Şubat 2011 Pazartesi

Ekşi Sözlük Görgüsüzlüğü

Yok Ekşi Sözlük değil görgüsüz olan, benim. 
7 yıldır Ekşi Sözlük yazarıyım. Hayatımda o kadar çok şeyi etkilemiştir ki sözlük, işten arkadaşlığa, kişisel gelişimden politik algıya kadar anlatamam... Cumartesi günü 12. Yaş günü toplaşması vardı Hilton'da. Bugüne kadar bir çok toplaşmaya gitsem de bunca kalabalık olanlara gitmeyi hiç  tercih etmedim. Benim eğlence anlayışımla pek uyuşmuyor diye. İşte bu toplaşmada, Ekşi Sözlük'te en çok takip edilen 101 yazarın nickleri Hollywood misali yıldızlara yazılıp yere yapıştırılmış. Öğrendim ki ben de onlardan biriymişim. Çok mutlu oldum. O kadar mutlu oldum ki görgüsüzlük yapma pahasına bu haberi ve toplaşmaya giden arkadaşım Fatmagül'in çektiği fotoğrafı paylaşmadan edemedim. 
Ne diyeyim takip edenler sağolsun, hayat beni de utandırmasın.

9 Şubat 2011 Çarşamba

Anne İtirafları

Sulidin Slingomom'un başlattığı anne itirafları mimiyle mimlemiş beni. Son enerjimle cevaplıyorum. Zira bugün pek yorucu bir gündü. 


İtiraflarım: 


1- Bugünki gibi bazı zor günlerde kafamda şu soru çınlayıp duruyor: "Niye çocuk sahibi olmak istedim ben?" 
2- Hayatta hiçbir konuda diğer insanlardan takdir görmek umurumda olmadı, annelik mevzusu dışında. 
3- Normal doğum yapmanın bu kadar övgüyle karşılanacağını beklemiyordum. Pek hoşuma gitti. 
4- Sanırım içimde  bir Alman okul müdüresi gizliymiş. Çok korkuyorum bu müdürenin ileride Aze'ye yapacaklarından. 
5- Çocuk olunca parayı hiç önemsememeye devam ederim sanıyordum. Olmuyormuş. En azından bir miktar asgarisi varmış bu işin. 
6- İstediğimde yatıp istediğimde kalkmayı çok özledim. (Nankörlük etmeyeyim bir sürü anneye göre şahane uyuyorum aslında)
7- Sigaranın tadını falan değil de elimi dolduruyor oluşunu, içkiye yakışışını özlüyorum. 
8- Dışarıda tek başına arkadaşımda kalmayı özledim. 
9- Süt sağmaktan ve tüm emzirme sürecinden nefret ediyorum. Ama hem inadım hem Aze'nin ileride sağlıklı olacağı düşüncesiyle nefret ede ede devam ediyorum. 
10- Çocuğunun sana sarılmasının bu denli şahane olduğunun ve bu sarılma işinin yukarıda sayılan ve sayılmayan tüm şikayetlenmelere değeceğinin, abartı bir iddia olduğunu düşünürdüm önceden. Değiyormuş. 


Ben de yine Başak, Deli Anne ve  çok bilmiş i mimliyorum.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Lohusa Hikayeleri

Ben bir şey yaptım. 
Bebeğim doğduktan sonraki 4 ay beni pençesine alan ve çok fena çektiren, ne zaman ki yalnız olmadığımı, benim gibi çok anne olduğunu gördüğümde biraz daha rahatladığım lohusa sıkıntısıyla ilgili bir şey. Aslında bir çok kadının bunu yaşadığını ama ya kendini güçlü göstermek için ya mahalle baskısı yüzünden ya da kendini tek sandığı için yaşadıklarını içine attığını, içine attıkça sürecin uzadığını gördüğümde, bu süreci yaşarken yalnız olduğunu düşünmenin ne kadar ağır gelebileceğini bizzat yaşadığımdan http://lohusahikayeleri.blogspot.com/ diye bir blog açtım. Olur da yarın bir anne "40 gün geçti hala niye dinmedi benim sıkıntılarım. Ne oluyor bana?" diye düşünüp internet karıştırırsa diye. Buradaki hikayeleri görsün ve yalnız olmadığını bilsin diye. Haberleri olur olmaz hikayelerini gönderen anneler oldu. Hala yazan anneler var ve eğer senden ricam okuyan kişi varsa böyle bir hikayen lohusahikayeleri@gmail.com a bir e-posta atman. Ya da doğum yapmış sıkıntılı arkadaşlarına bu sitenin linkini vermen. 
Sıkıntılar paylaşıldıkça azalıyor hakkaten. Hem anlatan hem okuyan için. 

Ya tutarsa!!!!

Dün biz yoğurt mayaladık! 6. ayını dolduran hanım kızımıza her gün mayalanmış taze yoğurt vermek icap ettiğinden ve ben de maharetime pek güvenmediğimden dedik ki yoğurt makinası alalım. 55 liraya ucuz bir tane bulduk. Vimjo'dan sipariş verdik. 2 gün sonra arayıp "Stoklarda yok" dediler terbiyesizler. İş başa düşünce "Bari alana kadar yapalım tutturduğumuz kadar." diyerek giriştik işe. Yoğurt mayasını karşı komşumuzun Aze'den 22 gün büyük torunu Ecrin için mayaladığı yoğurttan yaptık. Yine karşı komşumuz Zarife Teyze'nin anlattığı şekilde önce bir bardak sütü kaynattık. Cam bir kavanoza koyduk. 40 derece civarına kadar soğuduğunda bir çorba kaşığı yoğurt mayasını sütün içine karıştırdık. Ki sonra emziren anneler mail grubunda okudum ki bir tatlı kaşığı olması yeterliymiş. Kavanozun ağzını sıkı sıkı kapadık ki yine sonra öğrendiğimize göre tam sıkı kapanmasa ve hatta kapakta delikler olsa daha iyiymiş. Sıkı sıkı sardık havlularla, masa örtüleriyle koyduk kaloriferin üstüne. 5 saat sonra açtık, ilk önce bi üzüldük zira koyu ayran kıvamındaydı malzeme. Sonra tadına baktık ohannes şahane yoğurt tadı!! Sonra doktorumuzun söylediği sıvımsı yoğurdu bebekler iyi hazmeder lafını da hatırlayınca bu işi başardığımıza kani olduk. Bu gazla da yoğurt makinasından vazgeçtik. Ve karşınızda Aze'm Çınar'ımın ilk yoğurt yiyişi.





6 Şubat 2011 Pazar

İki Üç Küçük Cümle...

Bu akşam arkadaşım Sibel bizdeydi. Savaş'ın kardeşi Sinan ve onun eşi Özlem. Onlarla birlikte bir de Özlem'in Antalya'dan kuzeni gelmişti. 12-13 yaşlarında bir oğlan çocuğu. Daha önce bir kez Antalya'ya Özlem'i istemeye gittiğimizde görmüştüm. Akşamın ilerleyen saatlerinde, odanın ortasında oyun halısının üzerine uzanmış Aze, yanında ona maymunluk yapan, kulak çöpünü serumla ıslatarak burnunu temizlemeye çalışan ben ve koltuklarda oturup Aze'nin burnunda çöp varken bile kahkaha atmaya çalışmasına gülen arkadaşlar... Kenardan minik kuzen dedi ki bebekle konuşma ses tonuyla: " Sen çok şanslısın Aze Çınaaaar, annen sana ne güzel bakıyooor, seni ne çook seviyoor, ne güzel seviyooor, ne güzel ilgileniyoor." Sağdan soldan herkesler bir şey söylüyordu zaten, "Azeee" diye sesleniyorlardı falan. Öyle geçti gitti yani sözleri. Bense apacayip bir ruh haline girdim. 6 AYDIR DUYDUĞUM EN GÜZEL SÖZLERDİ. Çok mutlu oldum. Çok duygulandım. Gözlerim doldu. Öte yandan "Acaba öylesine mi söyledi yaptıklarımı beğenip yoksa kendisi ilgi görmüyor da özenerek mi söyledi" diye kurarak üzüldüm.


Ama esas yazma gerekçem şu ki, aylardır en çok ihtiyacım olan şey Aze'ye iyi bakıyor olduğumu duymakmış. Yeni annelere hiçbir şey bilmiyormuş muamelesi yapıp "Şunu şöyle yap, bu böyle yapılır, dur öyle değil böyle." tavsiyeleriyle anneye kendini yetersiz hissettirenlerin sayısı dünyalar kadarken, bu kadar basit bir övgüyü su gibi yapıp anneyi mutlu etmek de ancak 12 yaşındaki bir çocuğun temizliğinde mümkünmüş.

4 Şubat 2011 Cuma

Aze Çınar 6 Aylık

Tey tey teeyyy çalsın sazlar oynasın herkesler. Aze'm Çınar'ım hayattaki ilk yarım yılını tamamladı ki daha dün karnımda tekmeler atıyordu sonra da kırkı çıksın diye bekliyorduk. Daha dün "doymuyor bu çocuk, çok zayıfladı"  idi, bugün "Hay maşallah nasıl beslediniz siz bunu tosuncuk olmuş." oldu. Daha dün "yetmiyooor sütler yetmiyooor, süt yapsın diye yediklerim erimiyor vücuttan erimiyoooor"du şimdi azalacak olan süt ihtiyacımıza süt yetiştirme derdi olmadan diyet, spor hayalleri gerçek oluyor. Daha dün gözüme bile bakmıyordu şimdi sarılıp saçımı okşuyor.


Bense daha dün "Bitti galiba artık hayat. Bundan sonra hep böyle öfkeli ve hüzünlü olacağım korkarım. Hayat ne zalımmışsın" derken şimdi hayatımın en mutlu günlerini yaşıyorum. Her gün başka özellik geliştiren, yeni beceriler oluşturan kızımı dünyanın en eğlenceli sirkini evimde ağırlıyormuşcasına eğlenerek izliyorum. 


Hayat hakkaten çok tuhaf. Çelişkisiyle, hızıyla, değişkenliğiyle... Ama bunca sevdiğim sevgilim ve kızımla her tuhaflık, sıkıntı, üzüntü daha çekilir hale geliyor, gelecek. Benim minik sincabım, tatlı farem. 6 Aylar 1 yaşlara, yaşlar yaşlara eklensin dilerim. Seni öyle çok seviyorum ki... 

3 Şubat 2011 Perşembe

Ölüm ne tuhaf, tabutlar falan....

Dün sabah berbat uyandım. rüyamda Savaş - hem de bana kiraz almaya çalışırken- ölmüştü. Cenazesi vs. baya uzun bir kabustu. Kabusun bana en çok basan kısmı Savaş'ın Aze'nin başka hiçbir anını, Aze'ninse babasını bir daha hiç göremeyecek olmasıydı. Aze kendisini o kadar isteyen, kendisi için o kadar emek harcayan babayı tanımayacaktı. Bir ebeveyn başına gelebilecek en boktan hallerden biri herhalde. Diğeri ise zaten evladın ya da eşin ölümünü görmek olsa gerek.


Bu dehşetle uyandım, gittim salondaki sevgilime sarıldım. Rüyamı anlattım. Annem Defne Joy ölmüş dedi. Nefesim kesildi. Daha kabusumun içinden çıkamamışlığımla empatinin dibini buldum.  Akşam haberlerde duyduğum "Oğluna süt verecek diye kahve bile içmezdi." cümlesi bağrımı deşti. Süt içeren göğsüm sızladı acıdan. Oğlu Can'ın bir daha ne annesini göreceği ne anne sütünü içeceği gerçeği göğsüme oturdu. Dünden beri Aze'ye daha bir sıkı sarılıyorum. Küt diye ölüp bir daha görememe ihtimalim herkes kadar yüksek. 


Sonra bugün bilumum internet sitesinde insan evladı mümkün olmayan yaratıkların yorumlarını gördüm. Yok alkol, yok ihanet, ahlaksız, bundan anne mi olur? haketti... gibi yüzlerce iğrenç döküntü. Bunları yazanların çoğunun çıkış noktası da İslam! Hoşgörü dini İslam. Gıybet yapmayın diyen İslam. Kulla Allah arasına kimse giremez diyen İslam. Ben kendisine inanmasam da bu sözde inananlardan daha hakimim sanırım kendisine. Ya da bu kadar arsızca dine sığınıp akbabalık yapacak aşağılık olmak doğalarında var. 


Bir insanın ne yaşadığı, neler yaptığı, neler hissettiği dışarıdan bakılarak bilinemez. Kaldı ki birinci derece yakınları dışında kimseyi ilgilendirmez de . 
Kendileri her haltı yiyip sağa sola, özellikle kadınlara bok atmaya meraklı insan müsvetteleri; İki yüzlü ahlakınız, onursuzluğunuz yere batsın. 

2 Şubat 2011 Çarşamba

Aze ve Müzik 2

Melike ninni olarak ne söylüyorsun diye sormuştu. Selin'in blogunda yazdığı da ayrıca ilham oldu, ninni olarak ne yapıyorum onu da yazayım istedim. Bir önceki yazı da Aze'nin dinlediği yetişkin şarkılarını yazmıştım.


Bu dinlediğiniz şarkıdır efenim bizim aylardır en büyük kurtarıcımız. Tam 6 aydır bu müziğin üzerine söz uydurarak Aze'nin ennnn çok dinlediği ninniyi yaratıyorum. Şarkı 5 mısralık bölümlerden oluşuyor. Dolayısıyla benim bölümlerim de 5 mısradan oluşuyor. 5 mısra uydurmak zor olduğundan 1. ve 5. mısraları aynı söylüyorum. Hece sayısı her zaman aynı olmuyor tabi. O zamanlar da kimi heceleri uzatıp müziğe uyduruyorum elbet. 1., 2., ve 5. mısraların son heceleri uzatılarak söyleniyor hep misal. (tam bu satırları yazarken Savaş geldi yanıma, ben şu an da orjinali dinliyorum. Şöyle dedi ne yazdığımı görmeden: Bu şarkının adı artık benim kızım çok güzel)

Örnekler şöyle:

Benim kızım bir tane
Yanakları gül dane
Mutlu oldu bu hane
İşte doğdu efsane
Benim kızım bir tane

Benim kızım pek hoşmuş
Yanakları tontoşmuş
Kızım hemen uyurmuş
Uyur hemen büyürmüş
Benim kızım pek hoşmuş

Benim kızım minnacık
Yanakları elmacık
Dudakları kirazcık
Burnu da hokkacık
Benim kızım minnacık

Benim kızım büyüycek
Annesine gülecek
Babasını öpecek
İnsanları sevecek
Benim kızım büyüycek

Benim kızım bir fare
Sanki minik bir pire
Yüzü bulanmış kire
Annesi yemiş püre
Benim kızım bir fare

Benim kızım sincapmış
Anneyi ısırırmış
Burnunu oynatırmış
Ağzını uzatırmış
Benim kızım sincapmış

Benim kızım çok güzel
Gördüğüm en minik el
Kafası da biraz kel
Değmesin yüzüne yel
Benim kızım çok güzel

Benim kızım hep gülmüş
Yanakları sümbülmüş
Dilleri de bülbülmüş
Minik gonca bir gülmüş
Benim kızım hep gülmüş

Kızımın adı Aze
Kendisi güzel bir taze
Doyulmaz minik yüze
Aman gelmesin göze
Kızımın adı Aze


Bu yazdıklarım sıklıkla söylediğim ve artık oturmuş, ezberlediğim bölümler. Duruma göre, Aze'nin keyfine göre yeni yeni bölümler sallayıp, unutup bir dahakine başka bölümler sallayabiliyorum.


Bu emsaldeki diğer şarkımız ise şu;




Bu şarkıya söz yazarken hiç zorlanmıyor insan, bir mısra 3 kez söylendiğinden bir sonrakine uymuş mu uymamış mı, nakarat olmuş mu olmamış mı hiç önemi kalmıyor her mısrada dilediğince sallayabiliyorsun. Genelde kızım uyandığında, kucağıma alıp, ayılmasını sağlarken, kucağımda dolaşırken söylemeye başlıyorum bunu ilk mısradan sebep:

Ben kızımı özledim Ben kızımı özledim ben kızımı özledim
Aze ben seni sevdim Aze ben seni sevdim Aze ben çok sevdim
İnsan böyle güzel olur mu insan güzel olur mu böyle güzel olur mu
Ben kızımı çok sevdim ben kızımı çok sevdim ben kızımı çok sevdim

Benim kızım uyumuş benim kızım uyumuş benim kızım uyumuş
Uyumuş da büyümüş uyumuş da büyümüş uyumuş da büyümüş
Herkeslere çok gülmüş herkeslere çok gülmüş herkeslere çok gülmüş
Ayağa kalkmış yürümüş ayağa kalkmış yürümüş ayağa kalkmış yürümüş

Benim kızım sevimli benim kızım sevimli benim kızım sevimli
Anneyle baba sevgili anneyle baba sevgili anneyle baba sevgili
Etrafıyla  ilgili etrafıyla ilgili etrafıyla ilgili
Annesi gibi deli annesi gibi deli annesi gibi deli

Dediğim gibi bu da bir süreden sonra kafiyesiz, alakasız sürüp gidiyor, tıkanılan yerde ray ray raay ray rayyy diye devam ediliyor.

Sonuncu uyku şarkımıza gelirsek, bu şarkı/türkü yeni güfte yazılmadan olduğu gibi söyleniyor anne tarafından. Aze kendi kendine uyumaya başlamadan önce o kadar çok kez bu türküyle uyudu ki kucağımda anlatamam. Şimdi ise sakinleştirmek istediğimde yine epey işe yarıyor. İşte sevgili arkadaşımız Aytekin'in söylediği o türkü:




Hayatımızın bilumum anında Aze'nin hoşuna gitsin, korkmasın, bilgilensin diye müzikal tadında yaşıyoruz. O an napıyorsak onu şarkıyla söylüyorum kendisine. Bazen yukarıdaki şarkıların müzikleriyle bazen Beşiktaş marşlarına söz yazarak bazense Erkin Koray'ın Deli Kadın şarkısını Aze Çınar diye başlatarak.

Aze Çınar sen çok yaşa
Banyo yapacak babayla
Gözüne su kaçmayacak
Aze Çınar çok coşacak
lay lay lay layyyy .....

ya da

Aze Çınar dışarı çıkıyor
Annesine sarılıyor
Benim kızım hiç korkmuyor
Annesi onu çok seviyor

gibi.

Bu halin sonunda da Aze 3. ayından itibaren müzik mırıldanmaya, kendi kendini uyuturken şarkı söylemeye başladı. Şimdilerde ben şarkı söylerken o da "eaaeaee hiieeeaa aağağağaaa" şeklinde bana eşlik ediyor ki yeme de yanında yat! Böyle güzellik olamaz :)

Ne demiştik bir öncek postta; Müzik çok önemli bir şey. Ben müziksiz bir hayat düşünemiyorum umarım Aze de düşünemez.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...