Lilypie Second Birthday tickers

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Ölüyoruz Anlasana!!!!!!

Her gün ölüyoruz, herrrrr gün ölüyoruz, öldürülüyoruz. 


Seviyorlar öldürüyorlar,
Kızıyorlar öldürüyorlar,
Kıskanıyor öldürüyorlar, 
Suçluyor öldürüyorlar,
İstiyor öldürüyorlar, 
Boşanıyoruz öldürüyorlar,
Başkasını seviyoruz öldürüyorlar,
Babamızın istediği ile evlenmek istemiyoruz öldürüyorlar,
"Cinnet geçirip" öldürüyorlar, 


Her gün ölüyoruz, herrrr gün ölüyoruz. 


Karakollar "Ailesiniz gidin barışın." diyerek ölüme, şiddet gördüğümüz yere geri gönderiyorlar bizi. Mezar taşlarımızın  yarısında ölüm sebebi "Ailenin kutsallığı" yazsa yeri. 


Öldüreceklerini deklare ediyorlar, savcılıktan koruma istiyoruz, "yok" deyip vermiyorlar, polisleri Recep Tayyip'in afişini korumakla meşgul, 


Dava açıyoruz, hakimleri cezaevlerini gazetecilere uygun görüyor, potansiyel katillerimiz, tecavüzcülerimizi sokaklara salıyor. 
Yeter artık!!! Yeter yaşamlarımız bu kadar ucuz değil, yeter öldürmeyin bizi, göz yummayın, ses çıkarmayan, göz yuman herkes katildir, bunca cinayete göz yummayın. 


Ayşe Paşalı kocası tarafından dövüldü, tecavüze uğradı 2 yıl önce. Pişmanım dedi serbest bırakıldı. Tehdit etmeye devam etti. Ayşe savcılığa başvurdu, sonuç alamadı, koruma istedi vermediler. Ve Ayşe kocası tarafından öldürüldü. Geriye 3 çocuğu kaldı. 


Artık kadınları göz göre göre öldüren ve doğru düzgün ceza almadan yırtan katiller olmasın diyoruz, hukuk işletilsin ve en azından katillerimiz cezasını bulsun istiyoruz. 12 Mayıs'ta Ayşe'yi öldüren katilin davası var. 


Biz kadınlar Ayşe Paşalı’nın davasının kararını beklemek üzere İzmir’de Alsancak Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde, İstanbul Taksim Meydanı’nda, Ankara’da Yüksel Caddesi’nde, Eskişehir'de, Antalya’da, Van’da, Sinop’ta, Urfa’da, Diyarbakır’da, Adana’da, Trabzon’da, Antep’te, Samsun’da, meydanlarda, kadın örgütlerinde Çarşamba akşam ve Perşembe sabah 7 24 nöbette olacağız.


Bu akşam 19.00'da Taksim Meydanı'ndayım ben kızımla. Bizi öldürmeyin, katillerimizi serbest bırakmayın demek için. 


"Kadın Cinayetlerine Karşı 7/ 24 Nöbeteyiz…
Kadınlar en yakınındaki erkekler tarafından öldürülüyor!
Kadın arkadaşlarımızı en çok boşanma süreçlerinde kaybediyoruz.
Kadınlara rağmen güçlendirilen ‘aileler’ içinde kaybediyoruz…
Kadınlar savcılıklara başvurduğu durumda da göz göre göre öldürülüyor.
Kadın cinayetlerinin yüzde bin dört yüz arttığı, maalesef her gün gazetelerden bir kadın arkadaşımızı daha kaybettiğimizi haber aldığımız koşullarda Yasama, Yürütme, Yargı bu katliamı sadece seyrediyor!
Katliam haline gelen kadın cinayetlerini fark etmemek, görmezden gelmek nasıl mümkün olabilir derken içinde kadınlara yönelik şiddet, kadın cinayetleri ile ilgili herhangi bir acil eylem planı, projesi, stratejisi hatta bunlara dair tek satır geçmeyen, kadınların çoğunluğu için baskı, şiddet, sömürü ve kimi zaman ölüm mekanı olan aileyi güçlendirmekten gayrısını öngöremeyen  parti programlarıyla karşı karşıya olduğumuz bir seçim sürecindeyiz.
Kadın Cinayetleri Politik!
Artık herkesin görmesi gerekli ki; Kadın cinayetleri münferit değil, adli vaka hiç değil. Kadınları güçlendirme politikaları yerine en çok kadınları tehdit etmek için kullanılan, üstelik şimdilerde 18 yaşına çekilen bireysel silahlanma politikaları, kadınları güçsüzleştiren aileyi güçlendirme politikaları uygulandığı, gerekli yasal düzenlemeler yapılmadığı, var olan yasalar uygulanmadığı, uygulama için gerekli bütçe ayrılmadığı ve kadın - erkek eşitliğini sağlayacak politikalar hayata geçirilmediği için kadın cinayetleri artarak sürüyor. Kadın cinayetleri münferit, kadının yeri evi, kocasının dizinin dibi sayıldığı için, süre giden katliam politik gündemin dışında bırakıldığı için sürüyor. Artık rakamları telaffuz etmeye dahi dilimiz varmıyor, günde 5 kadın, yılda binlerce kadın öldürülürken hemen bir acil durum-eylem haline, teyakkuza geçilmesi gerekirken hala bu katliam münferit, vaka-i adliyeden sayılabiliyor…
Bu zihniyete, bir kadın arkadaşımızı daha kaybetmeye, bu konuda hiçbir adım atılmaksızın kaybedilen bir güne dahi tahammülümüz yok iken bu zihniyetle, korkarız bir kısmımızın hayatta kalamayacağı bir 5 yılı daha düşünemiyoruz…
12 Mayıs’ta yok sayılan 25 milyon kadından, aile içinde kaybettiğimiz arkadaşlarımızdan biri Ayşe Paşalı’nın karar duruşması var. Haksız tahrik, iyi hal indirimleri talep eden ve çoğunlukla alabilen katiller, bu katliamı görmezden gelen, durdurmak için üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmeyen tüm suç ortakları hala aramızda, serbest, sorumsuz, duyarsız…
Kadın Cinayetlerine Karşı Hep Birlikte!
Biz kadınlar Ayşe Paşalı’nın davasının kararını beklemek üzere İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Antalya’da, Van’da, Sinop’ta, Urfa’da, Diyarbakır’da, Adana’da, Trabzon’da 7/ 24 nöbetteyiz.
Biz kadınlar kadın cinayetlerine karşı, birlikte, Ayşe Paşalı duruşmasından çıkacak kararı, kadın cinayetlerini görmezden gelen yasama, yürütme, yargı organlarını, siyasal partileri, medya, demokratik örgütler ve tüm toplumun kadın cinayetlerini durdurmak için harekete geçmesini beklemek üzere nöbetteyiz.
Öfke ve isyanla buradayız. Öfkemiz kadınların emeklerine el koyan, bedenlerini kendi denetiminde gören erkeklere... Erkeklerin şiddetini meşru gören ve hayatı erkeklere göre ören erkek egemen sisteme ve kurumlarına… Değil temel haklarını can güvence altına almak devletin, hükümetin can güvenliğini sağlayamadığı 25 milyon kadının bugünü ve yarınları için öfke ve isyanla buradayız. 25 milyon kadını sorumlulukları dışında gören tüm mercilere öfke ve isyanla buradayız. Bu ülkede kadınların varlığı, hakları kadar canının hiçbir kıymeti olmadığını, kadınların devleti, hükümeti, yargısı olmadığını görmenin öfke ve isyanıyla buradayız. Kadın dayanışmasına, kadınların öfke ve isyanına inancımızla buradayız.
Bu öfke ve isyan siz duyarsız, sorumsuz kaldıkça sürecek, siz sorumsuz ve duyarsız kalamayıncaya kadar büyüyecek…
Öfkemiz kadın-erkek eşitliğini bir ölçü birimi, kadın cinayetlerini münferit ya da yok sayanlara… Kadın katliamı yaşanan bir ülkede kılını kıpırdatmayan, her konuda en şiddetli kavgaları ederken kadın-erkek eşitliğini sağlamak, kadınlara yönelik şiddet ve kadın cinayetleri söz konusu olduğunda sessizlik ve inkarda tam bir mutabakat içinde olan tüm partilere, kurumlara…
Öfkemiz ve isyanımız bugün Türkiye’nin ilk imzacılarından olduğu Avrupa Konseyi Kadına Karşı ve Ev İçi Şiddetle Mücadele ve Bunun Önlenmesi Sözleşmesi gibi imzalanan nice uluslararası sözleşmenin kağıt üstünde kalmasına, 25 milyon kadına uluslararası prestij aracından öte bir ehemmiyet verilmemesine…
Öfkemiz ve isyanımız, 1 yılı aşkın bir süredir kadın cinayetlerinin adli ve münferit ve çözümsüz olmadığını, politik irade gösterilebilirse mücadele dilebilir olduğunu ve yapılması gerekenleri defalarca yinelediğimiz halde siyaseten kör, sağır, dilsiz davranan tüm partilere, kurumlara... Bu katliam sürerken tüm ilgili mercilerle acil bir eylem planı hazırlamayan, uygulamayanlara, haksız tahrik indirimi uygulamasını sürdüren, yeterli sayıda sığınak açmayan, var olan yasaları uygulamayan, gerekli yeni yasal düzenlemeleri yapmayanlara… Öfkemiz ve isyanımız kadın erkek-eşitliğini fiili olarak sağlamak için harekete geçmeyen, hatta direnen,  her vesile ile tartışmaya açanlara ya da hiç telaffuz etmeyenlere…
Size söyleyecek sözümüz kalmadı artık, ya 25 milyon kadının hayatı için görevlerinizi yapın ya da hayatımızdan çekin gidin!
İstanbul Feminist Kolektif / 11.5.2011"



Devamını Oku »

10 Mayıs 2011 Salı

Anneler Günüm



Bizim kuzu kamera görünce delirdiğinden, gizli kamera ile çekeyim dedim, ama ben hazırlayıp, gizleyene dek bizimkinin enerjisi epey azalmıştı. Yine de tadımlık olsun. 

Esrin-Esin-Tolga-Ahu-Mumu
Özlem ve Maya
Bu hafta sonu anneler günüydü biliyorsunuz. Aslında böyle özel günlerden hiç hoşlanmasak, tüketim günü olarak görsek, sevene sevilene her gün özel desek de, şu son dönemde hayatımızdaki kocaman gelişmelerin sonucunda "anne" olmuş olarak böyle bir günü yaşamakla eğlendik hep beraber. İlk anneler günümdü. İlk anneler günümde Savaş ve kızım bana mor bir saat almışlar. Lafın gelişi değil ha, Savaş Aze'nin önüne çıkarmış bir sürü saati, Azoşka da benim kızım olduğunu hemen belli ederek, mor olanını seçmiş. Anneler günümüze, 5 anne, 5 bebek, 4 baba kahvaltı yaparak başladık. Aramızda karar verdik ki, bizim gibi ailelerin bebeleri sakin ve uyumlu oluyor. 6 ila 19 ay arası 5 bebe hiç mi rahatsız etmez insanı? Hiç mi arıza çıkarmaz? Çıkarmadılar valla, güzel güzel sohbetlerimizi ettik, kahvaltımızı yaptık.  Bu arada Şirvan Kebap; Açık büfe kahvaltısı, çocuk oyun odası, mama sandalyesi, alt değiştirme-emzirme bölmesi, ferah mekanı ile artı, mama sandalyelerinin kirli, alt değiştirme yerinin küçük ve ters olması sebebiyle eksi oy aldı tarafımdan, 10 üzerinden 7 ile başarılı sınıfında yer aldı. 

Sonrasında önce Orman Genel Müdürlüğü sonra İstinye Park gezisi ile bitirdik anneler günü gezmesini. Behzat ile de altın vuruş yaptık. Pek güzeldi pek keyifliydi. 
Özlem(D)-Maya
Aze kuş son günlerde beni pek özlüyor ve eve geldiğimde çılgına dönüyor. Sarılıyor, yüzümü öpüyor, ısırıyor, saçıma doluyor ellerini kafama sarılıyor... Uyumak istemiyor yeniden işe gideceğim diye, yanımda kalmak istiyor. Üstelik taş çatlasın 3.5 saat dışarıdayım. Sabah akşam mesaiye başlasam ne olacaktı hiç bilmiyorum.Ayakta duruyor epey, kollarından tutarsak adım atıyor. Yürütecini ise ustaca kullanmaya başladı, dönüyor, çekiştiriyor, engeller aşıyor, tek ayak, çift ayak şov yapıyor. Doymayınca mam mam diyor. Baba diyor, anne ne demek biliyor. "Anne nerede, anne geliyor" gibi cümleleri anlıyor bana bakıyor, odada yoksam kapıya bakıyor. İşten dönüşümde kapıyı çaldığımda "Anne geldi" dediler mi hemen delirmeye başlıyor.
Doruk ve Aze kuş camdan bakıyor!
Hayat tamamen normale döndü. Hormondu, süttü, sağmaydı, lohusalıktı, tüm korkunç günler tamamen bitti. Bundan 1.5 yıl önceki Derya tamamen geri döndü. Dolayısıyla mutluyuz, mesuduz. Aze kuşun hayatmızdaki varlığına da tamamen alıştık ve onu hayatımıza uyarlamayaı öğrendik, o mutlu, biz mutlu, hayat güzel. Yaz da geliyor ki hepten güzel. Anne olmak güzel bir şey. Bunu farketmek 6-7 ay sürüyor olabilir. Olsun, farkettikten sonra çoook uzun bir zaman var nasılsa keyfi için.
Devamını Oku »

8 Mayıs 2011 Pazar

Aferim

Aferim bana ki bir önceki yedi postunda te başlıktan vermişim hatayı.
8 o efenim 8.
8. yılımız bitmiş, 9.'a girmişiz. Tek hatamız bu olsun.
Devamını Oku »

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Yedi

 tam 7 yıl önce bu vakitler, manyak gibi dans edip, halay falan çekip içiyorduk bir yandan da. acayyip eğleniyorduk. gündüzünde ise epey çile çekmiştik. dile kolay şuradaki ve şuradakine  benzer gudik şeyler giyili vaziyette tanımadığımız insanların bizi öpmekteki ısrarıyla savaşmakta, karşılığında altın veriyor olmaları hasebiyle sessiz kalma kararı verkmekte idik. 

şaka değil düğün salonuna ayyayye koko cambo ile girmiş iki zavallıyız. oysaki olanca kıro solculuğumuzla merdena mına ile girme talebimizi belirtmiş, gereken altyapıyı sağlamış idik. israil ve amerika'nın bu elim olaydaki parmaklarından hala şüpheliyiz. 
bu şoku atlatamadan ise ümit besen ile dans etmiş, bıçak kesmiyor diyen garsonu bıçaklamış idik. bu sonuncusu şaka, bıçaklamadık, pastayı kafasına geçirdik. 

"yeaa bırak o da eksik kalsın", "bu da olmayıversin", "geç onu geç" şeklindeki yaklaşımlarıma cinnet geçirmeye 5 kala edasında göz deviren aney, duvak da almadığımı görünce cinnete 1 kalaya kadar gelmişken "temam temam" diyerek pes etmiş, son anda nereden ayarlandıysa getirilen bir bildiğin tülü kafama örtmüştüm. ahahah şaka değil! yani tül değil elbet ama kafamla direk hiçbir bağlantısı olmayan bir duvak tepemden sarkar iken salona girmiş ve cambaz edasıyla (ve ümit besen çalarken ühühühühüh) dans etmek zorunda kalmış idik. o duvak sen kay, çınarlıada garibim tutmaya çalış, saryade sinirlen, o zamanlar henüz dilde seksizme duyarlı olunmadığından "sikecem duvağını da gelinliğini de" şeklinde söylen falan derken ben soyunup rezalet çıkarmadan bitti neyse ki ümit besen de oturabildik nikah masasına. espri yapma zorunluluğu bulunan nikah memuru ve onunla paslaşmakta zorunlu olan nikah şahidi engelini de kimseyi öldürmeden tamamlayıp, üstüne onyüzbinmilyor kişi öpüp, düğünün en eğlenceli kısmı olan takı sayma merasimini de atlatıp, iki üç tur tey tey kendinden geçip halayı da çektikten sonra, düğünlerin ennnnnn olay çıkarıcı an numara 1'de yer alan aile fotoğrafı çektirme modunu bile atlatıp, akşamında kendimizi taksim'e o manyak kıyafetlerden de kurtulup attık ki normal insanlar bunca manyaklıktan nasıl keyif alabiliyor zerre anlamadan. 

şimdi eğlenceli kısmı özet geçip tüm bu eziyetli saçmalıkları niye anlattım biliyor musunuz, ben tüm bu korkunç saçmalıklara, sonrasında gelen ailenin dahli saçmalıklarına, kurumsallığın dibine girmeye, toplumsal beklenti gerzekliklerinin kıyısından da olsa girmeye sadece ama sadece ama sadece bu adam için katlanırdım, sadece bu adam için katlandım. zira ben gibi delinin agresyonu sıklıkla normal sınırları aşsa da bunca saçmalığı ancak bu adam bu kadar komik ve eğlenceli hale getirebilirdi. (yarın bir gün aze okur diye çocuk sahibi olmak saçmalığı hakkında yazmıyorum hiç, şşşş) 

bunca yıldır yaşadığımız bunca zorluğa rağmen inandıklarımıza asla ihanet etmemiş olduğumuz için, 
rahat edip, mülk sahibi olalım, para edinelim diye kendimizden hiç vazgeçmediğimiz için, 
her tür zorluğa el ele göğüs gerip mücadeleden hiç vazgeçmediğimiz, kendimizi kandırıp kendimizden vazgeçmediğimiz için, 
kavga dövüş de etsek, didişip birbirimizi gıcık da etsek yoldaşlığımızı hiç kenara bırakmayıp kendimizi, ilişkimizi hep ileriye götürdüğümüz için, şahane bir imalat ile olağanüstü ürün aze çınar'ı oluşturduğumuz için,

benimle aynı evi paylaşmaya başladığın ve benim bugüne kadar yaşamamı, sakarlıktan, açlıktan, pislikten, beceriksizlikten ölmememi sağladığın için,

beni çok sevdiğin, kendini çok sevdirdiğin için,

sana koca bir ömür borçluyum. 
işbilir insanım, sana güzellik yapıyor görünüp kendimi sağlama aldım!! 

seni o kadar çok seviyorum ki, bilebilsen çok şaşarsın.
Devamını Oku »

3 Mayıs 2011 Salı

9 iyidir.


Karnımda geçirdiği süre kadarını dünyada da geçirdi Aze Çınar an itibariyle. 9. ayını bitirdi. 9. ay pek hoş geldi. 2 minik dişle, 1 minik ev ve 1 minik işle geldi. Şimdi farkettim ki pek mini mini gelmiş hakkaten. Mini mini not geçeyim o halde;

- Azoşka'm babba, mamma diyor gayet anlamlarını bilerek. Dertlendiğinde, ağladığında, naz yaptığında sarılıp mağmmmmm diye ağlıyor ki ben bunun anne demek olduğunu düşünüyorum :) tüm hamileliğim boyunca house m.d. - greys anatomy falan izlediğimden kızım ingilizceye aşina ondan mam diyo bana ehehhe.
Baya bildiğin şarkı söylüyor. Tempo tutuyor. Müzik kulağı pek iyi.

- Bir haftadır pek değişti huyu kuzumun. Bir yandan biraz huysuzlaştı öte yandan sarılmalar, yanak ısırmaya çalışmalar, ele yapışmalar, kahkahalar dünya tatlısı oldu iyice. El sallamayı öğretti Savaş, "gel" ve "bay bay" şeklinde 2 adet el işaretimiz var.  Huysuzluk da hem diş hem yeni eve alışamamak falan normal tabi.

- Kızım kuzum an itibariyle, peynir, pekmez, ceviz, tereyağı, buğday ekmeği, ıhlamur, yumurta, kıyma, brokoli, pırasa, karnabahar, lahana, bezelye, nohut, patates, şehriye, makarna, pilav, elma, armut, avokado, yoğurt yiyor durumda. Bayadır tartılmıyor ama sanırım 10 kiloyu geçti dana. Tembelliğinden emeklemiyor. Ayakta baya bir duruyor koltuklara ve bilumum yerlere tutunup.


- Evimize iyiden iyiye yerleştik. İteleye iteleye sığdık. Rahata erdik, merkeziliğin tadını çıkarmaya başladık.

- Aze kuzu anne karnının ardından, bizzat da 1 Mayıs'a katılmış oldu. Oynadı, halay çekti, tepindi, halkı selamladı, güldü, kahkaha attı. Velhasıl epey iyi geldi ona 1 Mayıs.

- Aze annesi ise geçici bir işe başladı 40 günlük. Çat diye bir gün içinde oldu bitti. Yaklaşık 18 ayın üstüne de acayip iyi geldi ne yalan söyleyeyim.
Bir de üst üste gelen iki acayip benzer iş teklifi bir kez daha şoka soktu kendisini. Yaklaşık aynı şekillerde, aynı sürelerde gerçekleşmesi istenen benzer iki işin birinin diğerinden 6 kat daha az olması ve üstelik 6 kat fazla olan yüksek olduğu için değil, diğeri yerlerde süründüğü, hakaret gibi olduğu için oluşan bu şokla birlikte, insanda kapitalizmin insanın en korkunç yanlarını nasıl ortaya çıkardığına bir kez daha tanık olmuş oldu. Gidecek bu diyarlardan en kısa zamanda kesin. Hiçbir zaman para kazanmak için ( hem de artı değer üzerinden) bu hallere düşmeyecek.

- Başladığı iş ise, (niye kendimden 3. şahıs gibi bahsetme moduna geçtim hiç bilmiyorum.) yine TV. Seçime kadar sürecek bir program ile ilgili. Bugün ilk günümdü ve uzun bir aradan sonra sevdiğim işi (aslında hangi işi yapsam şu an mutlu olurdum) yapmaktan hemi de tam zamanlı olmayan şekilde yapmaktan mutlu oldum. Kızçemi özlesem de eve geldikten sonra, daha öncekilerden çok daha uzun süreli oynadığımızı ve daha eğlenerek, mutlu olarak vakit geçirdiğimi farkettim.

- Ebeveyn buluşmalarımız olanca güzelliğiyle sürüyor. Dans atölyesinden sonra, bir de Taksim buluşması yaptık. Bu hafta açık hava düşünüyorduk ama benim iş sebebiyle anneli babalı pazar  pikniğine çevireceğiz sanırım. Bekleriz tüm anne ve babaları.  Damdan düşeni damdan düşer anlar ya, şahane iyi geliyor her birimize bu toplaşmalar. Toplaşmalara gelen ailelerin aynı modda olup iyi anlaşması da yap bal oluyor tabi.

Eveeet bu seferlik de bu kadar. Arayı çok açmamak dileğiyle sıcak baharlar dileriz.
Devamını Oku »

27 Nisan 2011 Çarşamba

Ama arkadaşlar iyidir...

Ha oldu ha olacak derken taşındık. Normalde 100 birim yaşanacak sıkıntı, eş, dost, kalabalık derken göz açıp kapayıncaya kadar 10 birimle atlatıldı. Aslında ana sıkıntı atlatıldı. Ama 140 metrekareden 75'e geçişin eşya sığdıramama derdi daha epey zorlayacak bizi anlaşılan. Attığımız ya da arkadaşlara verdiğimiz eşya-kıyafet vs'nin haddi hesabı yok. Yine de acayip fazlamız var. Bir de kıyamadıklarımız... Birbirimizin eşyaları için birbirimize rica minnet ediyoruz, aynı anda da naz yapıyoruz :)

En rahatı Azoşka. Taşınma günü Kilyoslarda, Yıldız Parklarında turlar atan minik gezenti, evin içinde de her zamanki rahatını sürdürüyor. Evin küçüklüğü onu hiç eksi etkilemediği gibi daha çok dışarı çıkabildiğinden olumlu bile etkiledi. Evet evin küçüklüğüne rağmen tercih etmemizin tek sebebi merkeziliği oldu. Dün bakkala gider gibi Taksim'e gidip, nükleer eylemine bile katılıp, tek başımıza döndük evimize. Otobüs bekleme derdi yok, otobüse bebek arabası sığdırma derdi yok. Her yere tek araçla gidip gelebiliyoruz artık. Süper oldu.
Bunun dışında 3 gün internetsizdik. Acayip ama güzel bir deneyim oldu. Erken uyudum, bol kitap okudum. Bir yandan acayip eksikliğini ararken  diğer yandan da acayip bir huzur kapladı :))

Başlığa dönersek, evi toplarken, yeni evi temizlerken, taşırken, yerleştirirken yanımızda olup her şeyin 2 günde bitmesini sağlayan, onca angaryayı eğlenceli hale getiren, Aze'yi tüm bu karmaşadan uzak tutan tüm arkadaşları bolca öperim. Eve sığabildiğimiz anda geleneksel Gül ailesi her şeyi kutlama günleri kapsamında evi de ıslatacağız.
Devamını Oku »

21 Nisan 2011 Perşembe

HAYTAP -- BENİ TERKETME

Bugün hastanede boş bulunup izledim. Sonra da hastanenin ortasında ağladım zırıl zırıl. Hayvanlar, özellikle köpekler çoğu insandan daha duygusal. Bakamayacaksanız almayın lütfen. Bak yalvarıyorum lütfen. Ne sizin oyuncağınız, ne süs eşyanız... Hadi aldınız ve bakamadınız birine verin, hiç olmadı barınağa verin, ne olur yapayalnız, çaresiz terketmeyin. Bebeğiniz olsa terkeder misiniz? Sevgiliniz küt diye bırakıp gitse bir köpek bu videodaki gibi bir şey yaşadığında yaşadığı acıyı yaşayamazsınız. Lütfen yapmayın. Lütfen.
Devamını Oku »

Neler Oluyor Hayatta...

Hamileyken, "Bugünleri çok arayacaksın." demişlerdi. "Hayır aramayacağım." demiştim. Ortada görünen bir değer olmadan, gelecekteki bir güzelliği bekleyerek yaşanan çileli günleri aramayacağım dedim aramadım. Doğum yaptığım günler, "Bu günlerin tadını çıkar, çok arayacaksın, su gibi geçip gidecek." dediler. "Su gibi geçip gitsin, bunca sıkıntılı bir dönemi aramayacağım." dedim. Aramadım.
Şimdi cennet günler yaşıyorum. Hormonsuz, süt var mı yok mu sıkıntısı olmadan, minicik bebek dünyaya tutunabilecek mi, büyüdü mü, büyüyecek mi, gazı bitecek mi, daha uzun süre uyuyacak mı dertlerinin bittiği, Aze'nin türlü güzellikler sergilediği günler...

Baba demekten, ayakta durmaya, zıplayarak kucaktan kucağa geçmeye, çığlıkla şarkı söylemeye, ellerini kullanışına, dans edişine Savaş'ı da beni de gün içinde yüzlerce kez kendine tekrar tekrar aşık eden bin türlü işve, oyun, şov.
Yatağa yanıma koyuyorum bir bakıyorum 90 derece dönmüş, ayakları sarkıtmış, kendini yataktan atmak üzere. Yatağına koyuyoruz bir bakıyoruz tutunup kalkmış etrafı izliyor. Yanaklarımızı, kafamızı ısırmaya kalkıyor, direk kucak istiyor, ağlama numarası yapıyor. Bir güzel sarılıyor ki...

Artık her şeyi yiyebiliyor ve dahi yemek istiyor. Sebze hariç her şeyi. Bu bakımdan biraz anneye benzemiş. Sabah devam sütü içiyor, 12 gibi, peynir, pekmez, buğday ekmeği, ceviz, ıhlamurdan oluşan kahvaltısını yiyor. 16.00-17.00 gibi sebze püresi, 18.00 gibi yoğurt-elma, 23.00 gibi yine devam mamasını yiyor uyku arasında. 19.30 gibi yatıp sabah 08.00 gibi kalkıyor. Uyumlu hallerine devam ediyor. Gelen misafirlere yarım saatte alışıp, kucaklarına gidiyor. Yolda belde gördüklerine gülümsüyor. Müziğe bayılıyor. Ne zaman müzik duysa hemen ayakları sallamaya başlıyor. Son günlerde buna eller de eklendi.
Karnımdayken Grup Yorum'un İnönü konserine gitmişti. Bu pazar da Bakırköy'deki konserine gitti. Pek eğlendi. Yarın da Galata'da gerçekleşecek bir müzik etkinliğine götüreceğiz. Çok isterim ileride de müzikle ilgili olsun, bir şeyler çalsın, söylesin.

Hamileliği, ilk ayları aramayacağım demiştim, aramadım. Ama şu günleri çok arayacağımı biliyorum. Öyle uyumlu, öyle oyuncu, öyle sakin, güzel bir bebek ki, bu aylarını ömrümce özleyeceğime eminim.
Devamını Oku »

10 Nisan 2011 Pazar

Bitti.

İlk emme
Beni bu kadar etkileyeceğini tahmin etmiyordum. Aylardır çektiğim hem fiziksel hem manevi çilenin biteceği günü iple çekiyordum halbuki. Gelmiş geçmiş en büyük bayramlarımdan biri olacaktı süt vermeyi bitirdiğim gün. Emzirmeyle ilgili sorun yaşadığım ilk haftalar "Allahım ben nasıl dolduracağım 6 ayı diyordum. 6 bitti, 7 bitti, 8 bitti. Ben kafada "Oh esas süre bitti" diye rahatladıkça sütüm azaldı. Hormonlar, günde 5 kere sağmalar, aletleri günde 5 kere steril etmeler, göğüs yaraları, uykusuzluklar vs.nin yarattığı sinir stres hep bana gün saydırdı. Sütüm epey de azalmışken, bugün "Artık bitti" dedim sonunda. Sağma aletini de yeni sahibi sevgili arkadaşıma verdim.
Dedim demesine ya bayram beklerken bunca üzüleceğimi hakkaten hiç düşünmemiştim. Emziren anneler benzer hislerden bahsediyorlardı ama ben ""emme" işinin yarattığı bağ o üzülmeyi yaşatıyordur, ben emzirmiyorum ki" diye düşünüyordum. Ama aslında bizzat senin bebeğini beslemenin yarattığı bir hissiyatmış o. Bebeğine artık o faydalı şeyi vermeyecek olmanın yarattığı vicdan azabı ile, bebeğinin artık senle zorunlu hiçbir bağının kalmamasının birlikteliğinin yarattığı bir hismiş... 


"Beden doğurur, yürek büyütür." Beyhan Hemşire'nin dilimize kazandırdığı bu söz, çok annenin içini soğuttu ve umarım benimkini de soğutacak. Bir kaç güne geçecek üzüntüm umarım. 


"Aaa sütün tamamen bitmeden niye kestin, kesmeseydin keşke." diyenlere/diyeceklere cevabım ise: 37 hafta, 8.5 ay, günde 5 kere sen sağıp süt çıkarak doyur da bebeğini ondan sonra konuşalım. Çok zordu be, valla çok zordu.


Bitti
Devamını Oku »

7 Nisan 2011 Perşembe

18 Ayın olayı!!

Öncelikle belirtmeliyim ki ben regl hadisesini utanılacak, sakınılacak, gizlenecek bir hadise olarak görmüyorum. Bedensel bir olay, kimsenin tercihi değil, kişiye olumsuzluk katacak, utanılacak bir şey de değil. Bence bir kadınlık hadisesi değil de erkeklik hadisesi olsaydı; "Göster amcalara kanını" yıvışıklığına bile ulaşabilirdi yaygınlaşması. Ama kadına dair olduğundan, doğurmak, emzirmek, mini etek giymek gibi çekinilecek, sessizce çaktırmadan, gizli ajan formatında "ped var mı ya?" diye sorulması gereken bir nane haline geliniyor işte.

Neyse bu uzun girizgahın ardından sevinç çığlıklarımla yazmak isterim ki: 18 ayın ardından regl oldum!!!! Kim derdi ki regl olmak tarafımdan bir şölen edasıyla yaşanacak, regl olduğum için bu kadar mutlu olacağım. Aylardır düzelmeyen hormon dengesi, bir başka yaşam formunda konaklıyormuş hissi falan hepsi son buluyor!! 18 ay pms olur mu? Oluyormuş işte, bitti gitti çalsın davullar!!
Devamını Oku »

6 Nisan 2011 Çarşamba

Hayat Güzel-miş-miş-miş

http://www.youtube.com/watch?v=RAjEr2FhmjQ
Bu şarkı eşliğinde yazıyorum, şarkı eşliğinde okunsa güzel olabilir. 
Ben bu şarkıyı iki ruh halinde de seviyorum. Üzgünken de iyi geliyor bana, mutluyken de. Mutluyken kendim söylüyorum içimden, normal hızının 3 katı hızda. Sözleri değiştiriyorum biraz ya da sadece nakaratı söylüyorum hızlıca. Son günlerde de iki şekilde de çok sık dinledim ve söyledim. Hayat her şeyden önce şaka gibi çünkü. İstabul'un havası gibi dakikası dakikası uymuyor. Sabah depresyondayken akşamına dünyanın en mutlu insanı gibi hissedebiliyor insan. 


Son günlerin en üzücü hadisesi Ahmet Şık ekseninde gelişen saçmalıklar silsilesi. Evet başlı başına Ahmet'in haksız mağduriyeti (haklı mağduriyet var mıdır ki kuzum?) yeterince üzücüyken, bununla beraber yaşanan, insanın zihnini donduran olaylar insanı yaşamdan soğutuyor. Bir insan sevdiklerinden mahrum kalmışken, dört duvar arasında tıkılıp kalmışken, kendi aklı paradan çalıştığı için, bir de sanki kitap pazarlama uzmanıymışcasına "Kitap satışlarını arttırdılar 10bin satacaktı şimdi bilmem kaç" satacak diyebiliyor vicdansızın teki. İki gün geçmeden paranın ne kadar umurunda olmadığının cevabı Ahmet'ten geliyor ve kitap bedava yayınlanıyor sanal alemde. Bu konuyla ilgili anlatılacaklar çok fazla da ben yine sinirlenip dalmayayım sadece buna... Hayat güzel-miş-miş :(


Bunlar böyle yaşanırken, İmamın Ordusu olanca sıcaklığıyla kavururken ortamı, sınavda yapılan sahtekarlıklar dökülüyor piyasaya. Ahmet konusunda tiraj hesabı yapan Cumhurbaşkanı kime destek olacağını çok iyi bildiğinden bu sefer hiç geciktirmeden "Ben ikna oldum şike yok." diyor. Ve ben çocuğumu bu adamların dünyasına büyütüyorum. Belki yarın o da sadece göz yummadığı için tutuklansın, eziyet görsün, eğitim hakkını haketmeyenlere kaptırsın diye. Bizzat gönderilenler dışında haber okumuyorum artık. Twitter'da, Facebook'ta  görmesem bir sürü şeyden haberim olmayacak. Kimi köşe yazarı geçinen asalakların yazdıklarına gözüm değse kusasım geliyor. Hayat güzel-miş-miş :(


Ve birileri şikeyle, torpille eğitim alırken, iş bulurken, varlık sahibi edilirken birileri ise onca eğitime, tecrübeye rağmen iş bulamıyor. Ki o birileri bir de kadınsa, çocuk doğurup çalışmaya epey ara vermişse hiç şansı olmuyor. Zaten bol bol öğütleniyor: 3 çocuk doğur, evinin kadını ol, haddini bil. İnsana tek çare kendi işini yapmayı bırakıyorlar. Zorluyorlar. Esnaflıktan zerre anlamayıp, memur zihniyette olsan bile sana tek yol gösteriyorlar. Onu denesen de başka bariyerler örecekler gerçi de baştan engelleyemiyorlar. En azından henüz. Onlar engellemese, paraydı, şartlardı bilmem ne başka bir sürü engel çıkıyor falan. Hayat güzel-miş-miş :(


Böyle gerim gerim gerilirken Aze'm kuzum, Çınar'ım dalım sımsıkı sarılmaya başlıyor. Dünyanın en işveli gülümsemesiyle birlikte çığlık atmaya başlıyor. O Yandan gülümsemesiyle diyor ki: "Hahayt bakın ben bağırmayı öğrendim ve üst kat komşusuna sesimi duyurabilecek kadar bağırabiliyorum.". İlk kez salıncağa, kaydırağa, bisiklete biniyor. Bir çiçeği ilk kez alıyor eline. Ne zaman müzik başlasa sallanarak şarkıya kendince eşlik etmeye başlıyor ve o görüntü dünyanın tüm sıkıntılarını unutturuyor. Hayat güzel-miş-miş :)


Oturduğumuz evi boşaltmamız gerekiyor. Taşınmak zaten boktan bir şey, bebek olunca tümden korkunç olur herhalde. Hele ki ev bulması??? Ev bulmak bir yandan heyecanlı bir işken diğer yandan çok korkunç. Heyecanlı kısmı internetten ev araması. Korkunç kısmı ise geriye kalan her yanı. Kafanızdaki kira miktarına ancak yerin altında küçücük yerler tutabileceğinizi farkettiğiniz an cehenneminiz başlıyor. Kısa süre sonra tüm ev aramalarında yaşanan algı sapıtması yaşamaya başlıyorsunuz. Örnek diyalog: 


Ev arayan zavallılar: Max. 5 liraya kadar şu şu koşullarda ev arıyoruz. 
1. Emlakçı: O paraya buralarda biraz zor. 8 liraya o koşullarda var göstereyim?
Ev arayan zavallılar: ee yok kalsın sağolun. 
2. Emlakçı: Aa o  paraya ev yok maalesef
Zavallılar kendi arasında: Max parayı  6 mı yapsak acep? 
3. Emlakçı: 6 liraya bir evim var. Zemin kat (emlakçı dilinde yerin altı demek genelde) 2 oda 1 geniş hol (1+1 demek bu emlakçı dilinde, kapıyı açtığında karşına çıkan 2 adım girişi hol diye yutturmaya çalışırlar)
Zavallılar: Hım yok sağolun madem. 


4. 5. 6. emlakçı derken bizim zavallılar akşam olduğunda "Ya aradığımız koşullarda 10'a ev bulursak tutalım bence?" kıvamına gelirler. 


Biz iki gün bu kıvama gelip, kıvamı geçip "Gideliiim buralardaaaan dayanamıyoruuuuum" şarkısına geçmişken sevgilim Nazan'ın, son hamlemizde, beklediğimizden çok daha iyi bir yerde güzel bir ev bulduk. Diyelim ki 8 liraya. İlk yola çıkışımızdaki 5 birimden yüksek ama gelinen 10 birimden düşük bir fiyata. Üstelik merkezinin merkezisi bir yerde. Ve fondan şarkı girer: Hayat güzel-miş-miş-miş :) Ev bulmamıza rağmen, bu hayat pahalılığı, bu hayat pahalılığında kazanılan paranın çoğunun barınmaya harcanması zorunluluğu çok korkunç olmaya devam ediyor. Hayat güzel-miş-miş :(


Tüm bunlar yaşanırken, biz rahat ev bakalım diye kaynana geliyor bize ve sanırım 8 ayın en şahane günlerini yaşıyorum ahaha, sabah çıkıyoruz evden Aze'yi bırakıp, akşam geliyoruz, çakallık yapıp içiyoruz, gece geliyoruz, kaynanacık tam 4 gün bir yandan Aze bakıp diğer yandan çamaşır yıkıyor, asıyor, kurutuyor, yemek yapıyor falan filan: hayat güzel-miş-miş-miş :) 


Hayat İstanbul'un havası gibi. Bir an soğuk bir an sıcak, bir an yağmur bir an kavurucu sıcak... Aze Çınar olunca yağmura şemsiyen sıcağa yelpazen olmuş oluyor. İçinden bir parça olunca yanında, bazen küçücük dert daha büyük gözüküyor bazen de tam tersi. 


hayat güzelmiş-miş
çiçek açarmış-mış
dünya dönermiş-miş
kuşlar uçarmış-mış
falan filan

hayat güzelmiş-miş
güneş doğarmış- mış
gemiler geçermiş-miş
yağmur yağarmış-mış

utanmadan


Hayat güzelmiş :):)
Hayat güzelmiş :(:(






Devamını Oku »

30 Mart 2011 Çarşamba

Aze Çınar 8 Aylık

Evet 8 aylık oldu. Yani 4 gün sonra 8 aylık. Şöyle bir durup bakıyorum bazen... Sonra Savaş'a diyorum ki "Olm doğmuş da kocaman insan olmuş la bu?" sonra da diyorum ki "Bunu ben yaptım.", "Hoop benim de katkılarım inkar edilemez." diyor. "Minicik olm senin katkın, malzemeyi alıp ben yaptım gerisini."... Daha önce yazmıştım bu linkte , bu acayip mucizeye alışmak çok korktuğum bir şey. Daha geçenlerde tek kolumda saatlerce taşıdığım, kafasını çeviremeyen, parmak dışında bir şey tutamayan bu şeyin, şimdilerde yanaktan makas alması, fotoğraf makinalarına poz vermesi, eliyle armut yemesi, sarılması, ayaklarının üzerinde durması, oturması, kendince şarkı söylemesi, bizi çağırması normal gelmemeli bana. Alışmamalıyım. 


Hele bu uyumlu sıpanın bir eyleme gelip, gıkını çıkarmaması, slogan sesleri arasında uyuması, sıcakkanlılığıyla kucaktan kucağa gitmesi, güler yüzlülüğü, içki içtiğimiz, uykusuz olduğumuz, arkadaşta kaldığımız gecelerde normalden fazla uyuması normal gelmemeli bana. Onun farklı ve şahane bir insan olduğunu hiç aklımdan çıkarmamalıyım. 


Eylem arkadaşları; Leyla, Deniz, Aze
Şimdilerde en çok yaptığı şey ıslık çalmak! pfşşşş, fışşşşhh sesleri çıkarıp çıkarıp gülüyor. Ellerini uzatıp kucağımıza gelmek istiyor. Yerde halısında otururken birden kendini arkaya atıveriyor o nasıl bir güvense... Otururken yana doğru düşeyazsa eliyle destek alıp düşmekten kurtarabiliyor kendini artık. Yoğurt delisi oldu, sebzelerden pek hazzetmiyor. Yoğurduna karıştırırsak belki yiyor. Peynir, pekmez, yumurta yiyor. Elma, armut, muz seviyor. Şarkılara tempo tutuyor. Elleri ile, ayakları ile, kafası ile... Uyku vakti gelip de yatağına koyduğumda bir sürü maymunluk yapıyor. Ayakları dikiyor havaya, ne battaniye kalıyor ne ayağında çorap. 2 dakika sonra ise teslim oluyor uykuya. 




Yatarken, yarı yatar halde sütünü içerken elini uzatıyor, bu "yaklaş seveceğim" demek. Yaklaştığımızda saçımızı okşuyor, yanağımızı seviyor, bu esnada gözümüzün içine içine bakıyor. Törensel bir an. 


Blogcu anne "Bebekler fırın ekmeği gibi. Sabahları çıtır çıtır, tadına doyulmaz oluyorlar, akşamları ise artık bayatlıyorlar, sabahki gibi olmuyorlar" yazmıştı. Aynen öyle oluyor. Akşam 17.00-18.00 arası artık bitmiş olduğumdan uyku anını bekliyorum dört gözle. Ama uyuyupta şu saatler geldiğinde, 21.00 - 22.00 olduğunda, gece yemeği vakti gelse de sarılsam diyorum. Öyle özlüyorum ki anlatamam. 


İki gün önce kan sayımı yapılsın diye kan aldılar kuzudan. Ne zormuş! Ne uzunmuş! Öyle ağladı ki bizim ağlamayı pek bilmeyen kuzu... İçimiz parçalandı, elim ayağıma dolandı. "Sen çık" diyen hemşire ile Savaş'a kafa atmamayı becererek "Çıkmayacağım." dedim ama öldüm o iki dakika boyunca. Sonrasında da hemşirenin eldivenden yaptığı balon elinde, koruyu bant elinin üstünde içini çeke çeke uyudu arabasında çınar dalım.  


Benim danam 8. ay itibariyle 70 cm. 9.5 kilo olmuş. Sağ salim 8. yaşlar, 88. yaşlar da görmesi dileğiyle.
Devamını Oku »

20 Mart 2011 Pazar

Aşk

kıro aze
Aze 7.5 aylık oldu ve ben kendisine daha yeni tam anlamıyla aşık oldum.  O çocuğunun adı geçse gözleri kamaşan, ağzı kulaklarına varan annelerden oldum. Yaklaşık 1 aydır o kadar şahane bir insan oldu ki, anneliğimden bağımsız kim onunla yaşasa böyle aşık olur diye düşünüyorum.
Oynaklığı, güler yüzü, sürekli dokunarak okşaması, sevmesi, bakışları, sarılması, dudak büzmesi, oynaması, kızması, ağlaması, direnci, uyumluluğu, sokak-gürültü-slogan-soğuk-sıcak dinlemeden bize ayak uydurması, ciddiyeti, ciddiyetsizliği her şeyiyle o kadar olağanüstü bir bebek oldu ki insan benden olduğuna şaşıyor.
Ve tüm bunların yarattığı aşk o kadar mutlu ediyor ki, ama o kadar mutlu ediyor ki, hayattaki hiçbir şey üzemiyor yahu. İnsanın içini coşkuyla dolduruyor. Ne olursa olsun her şeyin mükemmel olacağı hissi yaşatıyor. Varken de, uyurken de insanda sürekli bir gülümseme oluşturuyor. Can sıkılacak çok şey var hayatta ama onun sayesinde/yüzünden mutluluk hissi hepsine galebe çalıyor. Dedim ya aşk bu. Yaşanabilecek en büyük aşklardan hem de.
İyi ki var benim kuzum hayatın tüm zorluklarına rağmen. İyi ki var.

Devamını Oku »

16 Mart 2011 Çarşamba

Aze Çınar'dan

 Epeydir Aze'den ses etmiyordum, daha fazla geciktirmeyeyim. Dün geceden başlayayım, farklı bir deneyim oldu çünkü. Dün gece, diş sıkıntısı var biraz şımartayım diyerek Aze'yi bizim yatağımızda uyuttum ilk defa. Acayip şaşırdı buna ve acayip sevindi. Gece yemeğini verirken yaptım bu geçişi, uykusu da açılmış değildi tam ama sevinci görülmeye değerdi. Koluma sarıldı, yanağıma sarıldı. Güldü bol bol. "Eee Eeee" diyorum ki bu Pavlov işaretidir bizde. Hop uyku pozisyonu alınır, kafayı arkaya doğru çeviriyor uyumak için, iki saniye sonra hop bana dönüyor, bakıyor hala oradayım bir gülüyor bir gülüyor sormayın. Çok güzel uyuduk, çok keyifli. Ta ki gecenin bir yarısı çaat yüzüme bir tokat yiyene kadar. Uyanmış, mızırdanmış -yatağında olsa bunları yapıp kendi kendine uyurdu sonra- sonra bakmış ben, e uyandırayım o zaman diye çat geçirmiş tokatı. eee pış pış diye bir on dakikada uyuttum kendisini. İlk baştaki o oynaşmalar gecenin köründe uykulu yaşanınca öyle sevimli gelmiyor insana haliyle.  Bir sonraki sefer saçımın çekilmesiyle, bir sonraki yine tokatla gerçekleşti. Sonuncuda artık gün ağarıyordu, alıp yatağına attım kendisini :) Bu keyiflik de burada sona ermiş oldu. 

Genel gelişmelere gelince, Aze 6. aydan itibaren destekli oturmaya başlamıştı, şimdi tek başına uzun süre oturabiliyor. Bazen dengesini kaybediyor ve, önündeki iş neyse ona odaklanmış, ciddi ciddi bakarken huoop yana yavaşça devriliyor ama bu esnada hiç istifini bozmuyor. Eğer 10 saniye boyunca gelip düzeltmezsek şeklini anca değiştiriyor hanfendi! Çok komik oluyor çok. 
Tay tay yapmaya da yine 6. ayda başlamıştı, şimdi baya baya duruyor biz tutunca. Dönme işini falan da becerdi epeyce. 
Elini, kolunu ve ayaklarını epeyce iyi kullanıyor. Ayaklarını ellerinden iyi kullanıyor hatta. Alkışlamak için sırf ayak kullanıyor mesela. Bazen sarılırken de ayaklarıyla sarılıyor. 




Sizlerle görüşmeyeli 2 kez eyleme gitti. Bolca da içmeli ortama. Toplumun büyük çoğunluğunun "aaa ne ayıp olur mu hiç oralarda bebek" diyeceği bilumum yeri geziyor Aze Çınar. Slogan sesleriyle uyuyor, yarın bir gün daha özgür bir ülkede yaşasın diye. Bangır bangır şarkılar söylenirken uyuyor, anne baba mutlu olursa o da daha mutlu olur diye.  

Çapkın çapkın bakıyor, gülüyor, işve yapıyor. Çok sinirleniyor, resmen "gırrrrrrrrr" benzeri bir ses çıkarıyor. Benim ters kızım eskiye oranla daha çok ağlıyor. Bebekken doğru dürüst sesini duymazdık, şimdi -özellikle çaresizliğe kapıldığında- çabucak başlıyor ağlamaya. Kızım diye söylemiyorum bir güzel ağlıyor ki... Bazen hiçbir şey yapmadan onu izliyoruz ağlarken. 

Saçlarımla oynuyor, sütünü içerken yüzümü okşuyor. Başkasının kucağından benimkine geçiyor ellerimi uzattığımda... Yanisi yeme de yanında yat kıvamında epeydir. 
E negatiflikleri? Olmaz mı hiç... Çok yoruyor. Sürekli oyun, gezme, ilgi istiyor. Yaşlanmışım, kesinlikle yetemiyorum. Biz tv de izletmiyoruz. Haliyle daha çok yoruyor. Çok hoş bir çalışma var bebekler için yavrusu'nun annesi Evren'den öğrenmiştik; http://www.youtube.com/watch?v=wKcrsv_t8Ko 
Günde bir kere bunu izletiyoruz. Bayılıyor. Bunun dışında 1 kez Grup Yorum'un İnönü konser dvdsini izlettik. Daha doğrusu biz izlerken odada kalıp arada bakmasına izin verdik, bir de bugün İan Anderson'ın Pavane sini izlettim ve onda da büyülendi. Diğerlerinde kıpraşmışken bunda nefes almadan odaklandı. İlk dinlediğimde ben de öyle olmuştum İan mucizesi :)

İşte böyle. Çok güzel büyüyor (Öhömm maşallah pilizzz) Çok aşık ederek büyüyor. Çok kişilikli büyüyor. Daha da afacanlaşmasın da şu halle idare ederim. 
Devamını Oku »

15 Mart 2011 Salı

Bütün dünya buna inansa, hayat formüle olsa?

Hayat kötü bir felsefe dersi gibi aslında derininde. Ve milyonlarca bilinmeyenden, sorudan oluşuyor. En büyük sorularımdan biri, hani şu meşhur deneydeki fareler var ya, hani bir tanesinin kaynar suya atıyorlar ve hemen kaçmaya çalışıyor, diğeriniyse soğuk suya koyup yavaş yavaş ısıtıyorlar ve yanarak ölüyor... İşte hayattaki kimi anım "Acaba şu an yandığını farketmeyen fare miyim?" diye düşünerek geçiyor. 


Daha büyük sorun ise aslında böylesi durumlardaki davranış biçimi. Hayatına dışarıdan 3. göz olarak bakmayı başaramayangillerden biri olarak ben, şöyle berbat bir ikilemde kalıyorum çoklukla: "acaba kötü bir haldeyim ama o kadar suyun içindeyim ve su o kadar yavaş ısınıyor ve başka da bir sürü olumlu şey aslında düpedüz yandığımı farkettirmiyor mu bana?" yoksa ""ulan yanıyor muyum" acaba paranoyasıyla konuya çok mu önyargılı yaklaşıyorum." 


Bunu ayırt etmek öyle zor ki çoklukla, kimi zaman derhal kaçıp kurtulmam gereken durumlarda "yok canım, bunlar çözülecek sorunlar, aslında bıdı bıdı bıdı. O yüzden de kalıp uğraşmak gerekir." deyip çok fena hasar aldım kimi zamansa "Aha bu çok berbat bir durum. Hemen tepki gösterip kaçmam gerek." diye düşünerek, çözülecek, iyi hale gelecek mevzuları çöpe atıp, epey bir şeyler kaybettim. 


Dışarıdan bakmak çok kolay! Uç bir örnekle anlatayım. Bir arkadaşınız geldi size ve dedi ki "Geçen gün sevgilim bana tokat attı." Naparsın dışarıdan bakan göz? Seni bilmem ben direk en bilmiş halimle "Neeee? Vay hayvan! Hemen terkettin di mi? Allahın cezasına bak! Öküz......." derken arkadaşınız dedi ki: "Ama çok sinirliydi. Normalde hiç böyle değildir ki, İşten çıkarılma durumları var çok stresli. Ben de çok üstüne gittim hakkaten. Bu yaptığını haklı çıkarmaz tabi ama abartmamak da lazım. İstisnai bir haldi. Ödettim tabi ona ama geçti gitti işte. Şimdi iyiyiz. Ben: "..............." Ne diyeceksin ki? Adın gibi biliyorsun aslında, bunu 1 kere yapabilen adam her an yeniden yapabilir. Şiddetin istisnası olmaz. Ama anlatamaz hiçbir üçüncü göz, suyun içindeki fareye kaynama noktasına yaklaştığını. İlla yanacak dümbük. Belki ben yaşasam, çok sevdiğin adama konduramasam ben de aynı mazerete sığınacağım. Farketmiyor ki insan (çoklukla) kaynayana kadar suyun içindeyken. 


Bu uç bir örnekti. Hadi biraz daha erken farkedilebilir bir örnek diyelim hatta. Ama işte fenası bu kadar bariz olmayan durumlarda geçerli. Ne bileyim, (daha bugün taze anlattı bir arkadaşım bak) sarhoşken sürekli hakaret ediyor olsun, sevgilinin ailesine sövüyor olsun, hakkını teslim etmiyor olsun, ilgisizleşmiş olsun, aklınıza ne gelirse...Hatta bariz örnek olsun diye sevgililikle başladım ama geçin sevgiliyi arkadaşlık, dostluk olsun... Sınırlar nerede başlamalı. "Eh yok artık, bu iş yürümez" neye göre, nasıl denmeli.  1, 3, 5 arkadaşınızın sürekli size haksızlık ettiğini hissediyorsunuz bir dönemdir. Ne zamana kadar "Bir sorunu var herhalde, böyle değildir o  du bakalım." demek lazım? "Sorunları vargeçecek bu günler, dost değil miyiz? İlişkiye onca emek verdik, silip atacak mıyız?" ne kadar süre geçerlidir? Alçak hayat formüle edilemiyor ki?


İşte ilk paragrafta söylemeye çalıştığım tam bu. Ben gerçekten kestiremiyorum galiba bir süredir bu soruların cevaplarını. "Eh yeter artık bu geçici bir dönem değil, alışkanlık. Böylesi bir ilişki için emek harcamak istemiyorum artık." dediğimde ya gerçekten karşımdaki dönemsel bir sorunla boğuşuyorsa ve bok ediyorsam ben o ilişkiyi? 
Ya da "Sabret geçecek", "Dur yahu çözülmeyecek sorun mu?" deyip deyip alttan almaya devam ettikçe aslında kaynayan suyun içindeysem aslında?, karşı tarafın umrunda olan sadece kendisiyse ve ben enayilik ediyorsam? kendimi yıpratıp duruyorsam?


Geneldeyse, hem benim hem diğer insan evlatları için bu iş tahammüle bakıyor. Yani karşı tarafın niyeti ne olursa olsun, senin algın ne olursa olsun, sen tahammülünün sonuna geldiğinde o iş sonlanıyor. O andan sonra da ister tahammülün bittiği için aslında şahane bir insanı kaybetmiş ol, istersen sabredeyim derken haketmeyen biri için sabrettiğin zamanları kaybetmiş ol bir şey değişmiyor. "Noolduysa oldu." basitliğinde geçip gitmiş oluyor. Önümüzdeki maçlara bakmak kalıyor bize de sadece. 


Sinir oluyorum "insanı diğer canlılardan ayıran" düşünme özelliğine. Yaşasak hiç düşünmeden ve ne oluyorsa olsa? Ya da formüle olsa hayat ve yine düşünmeden formülleri uygulayarak yaşasak?


Kendine ve yaşadıklarına dışarıdan bakabilmek şahane iş. Yapabilenlere selam olsun. 


Sizde nasıl gelişiyor bu süreçler?
Devamını Oku »

10 Mart 2011 Perşembe

Ahmet Biziz!



Ahmet Şık'a destek olmak için, suçlu olmadığına inandığımızı göstermek için bir mektup kampanyası başladı. "Kalem"lerin hapsolunamayacağını göstermek için kalemlerimizle çıkaracağız sesimizi. Kampanya http://ahmetbiziz.wordpress.com/ adresinde. Ahmet'in mektup adresi ise alttaki yazının sonunda. 



“…Ve onlar konuştukça biz de gördüğümüzü söyleme borcu altına giriyoruz, Ahmet Şık, terörist değildir. Ahmet Şık, ergenekoncu değildir. Ahmet Şık, faşist değildir. Ahmet Şık, Hrant’ın katili değildir. Ahmet Şık “iyi çocuk” değildir. AHMET ŞIK BİZİZ.  Hepimiziz.
Yeter. Türkiye tarihinin en önemli davasını siyasi bir hesaplaşmanın uzantısı gibi görenler yüzünden Ahmet Şık’lar içeri girip nihayetinde V. Küçük’lerin dışarı çıkma ihtimali doğduysa itiraz ediyoruz.
Çünkü adalet istiyoruz. Güçlünün ezdiği, nasırına dokunulduğunda masumların tutukevlerine gönderildiği, insanların yalnız oldukları değil olmadıkları için de suçlanabildiği, hayatların ve itibarların bir kibrit gibi yakıp kül edildiği bir kabus değil.” *
İşte budur ahvalimiz. Bu yüzdendir sizi bir mektup kampanyasına davetimiz. Kaleme, fikre yapılan bu saldırılara karşı kalkanımız yine kalemimiz olsun, Ahmet’e, kalemle ses edelim, kalemle dokunalım ve kalemlerimizle “Biz sana güveniyoruz Ahmet, çünkü Ahmet biziz.”  diyelim diye. Sen de Ahmetsin, eğer tarafsan ve tarafın ezilenin yanıysa. Eğer faşizmin her izinde derin bir iç çekişle paralanıyorsa ciğerlerin, Manisa’lı gençlerin, öldürülen aydınların, işkenceden geçirilen devrimcilerin, kürtlerin sorumluluğunu bir yumruk gibi boğazında hissediyorsan Ahmet sensin. Ahmet benim, Ahmet biziz.
Ahmet biz olduça, onu  dört duvar arasına koyabilirler belki ama fikirlerini tutuklayamazlar. Onu yalnızlaştıramazlar. Niyet ettikleri gibi itibarsızlaştıramazlar. Onurlu insanların ışıltıları büyük olur, onlara atılan çamur atanı itibarsızlaştırır ancak.
Ve işte biz yalnız bırakmıyoruz Ahmet’i, sessiz bırakmıyoruz, kelimesiz, sözsüz bırakmıyoruz. Mektup yazıyoruz Ahmet’e. İçimizden geçeni, sokakta olanı yazıyoruz. Ahmet’e değil bize, kendimize sahip çıkıyoruz. Çocuklarımız yarın kuşatılmış bir ülkenin düşünemeyen, sorgulamayan robotları değil de dünyayı rengarenk boyayan oyunbazları olsun diye. Gözleri donuk değil güneş güneş baksın diye.

Ahmet’e mektup göndermek için;
Ahmet Şık
Silivri Açık Ceza İnfaz Kurumu (Silivri Cezaevi), 2 No.lu Cezaevi B-9 Koğuşu Silivri – İstanbul
adresini kullanabilirsiniz.
Devamını Oku »

7 Mart 2011 Pazartesi

Babasının gözünden Aze Çınar'ın doğum hikayesi

BİR BABANIN DOĞUM ANILARI

Bu yazı gecikmiş bir yazı. Öncelikle sevgilimden ve kızımdan af diliyorum. Öyle böyle değil tam 7 ay gecikti. 7 ay önce yazı başlığı “bir babanın gözünden doğum hikayesi” olabilirdi. Şimdi ise anılarımda kalan ne ise onu yazacağım.
Bundan tam aylar öncesiydi. 3 Ağustos sabahı şirin bir hamile ile doktor kontrolüne gittik. Doktor her şeyin normal olduğunu, doğuma daha vakit olduğunu beklememiz gerektiğini söyledi.
Havanın çok sıcak olması deryanın tahammül sınırını zorluyordu. Eve aldığımız vantilatör bile havayı biraz olsun serinletmeye yetmiyordu. Sevgilim hamileliğin başından beri normal doğum istedi. Bu konuda ne kadar yazılı ve görsel doküman varsa hepsi ile bilgisini pekiştirip kendini normal doğuma çok sıkı bir şekilde hazırladı. Hatta bazı videoları bana da izletti. Korktum ama sevgilim korkmasın diye belli etmedim. Velhasılkelam Derya duruma çok hazırdı. Hatta o kadar hazırdı ki eve geldiğim bir akşam “Ahanda kızımız” diyeceğini zannediyordum.

Doktorun doğuma daha var demesi Derya’nın biraz canını sıksa da sevinçle ayrıldık oradan.
Evin girişinde doğum bavulu duruyordu bir süredir. Eve her girdiğimde gülümsüyordum. Baba olma ihtimalime Aze doğmadan önce daha çok gülümseme olarak kendini gösterdi.

Ben akşam geç saatlerden gece yarısına kadar çalışıtığım için Derya hamileliğini yalnız başına geçirdi. Bu da benim içimde en çok da Derya’nın içinde uktedir. Keşke öyle olmasaydı.

O gün saat 22.00 gibi Derya aradı. “Şimdi bişey söyleyeceğim sana ama sakin ol” dedi. “Galiba doğum başlıyor” Tam cümle kuracağım geliyorum diye ama nafile, laf ağzıma tıkılıyor:

- Eeee ben o zaman gellli…
- Ben her şeyi hallettim canım, sen çalışmaya devam et sancılar 2 dakikada bir olursa ahhh
- Derya neler oluyor?
- Dur bi dakka
Bir süre telefonda beledikten sonra,
- Sancı geldi. Gökay ve Aylin var yanımda acil bişey olursa biz hasteye doğru geçeriz sen meraklanma.

Derya daha önce okuduklarından , (Evet bu da bir ayıp benim için en çok Derya okudu. Ben genelde onun okuduklarının özetini dinliyordum geceleri) esas doğum anına kadarki sancı sürecinin aslında yürüyerek, ayakta daha tahammül edilebilir olduğunu, hastanede yatağa bağlı sürecin daha geç ve zor geçtiğini öğrenmişti. O yüzden doğumun başlangıç aşamasının büyük kısmını evde geçirmek istiyordu. Bende o nedenle hastane falan diye fazla zorlamadım. Yaklaşık 15 dakikada bir sancısı olmadığı zaman Derya ile, sancı nedeniyle konuşamadığı zamanalarda Gökay ile konuşarak 2 saati daha işyerinde geçirdim. Derya sancıların 3 dakikada bir olduğunu söylediğinde saat 23.15 civarıydı. Artık geliyorum dedim. Aklım karışık, bünyem alt-üst atladım taksiye eve doğru yola koyuldum. Yol nasıl bitti hatırlamıyorum. Eve heyacanla daldım. Bir de ne göreyim Sevgilim güzel bir elbise giymiş, saçlarını güzelce taramış, güzelce gülerek karşıladı beni. Onun gülen yüzü endişelerimin biraz azalmasını sağladı. Öpüştük, koklaştık.

Endişelerim 5 dakika dolmadan artarak geri geldi. Sancı anına ilk defa şahit oluyordum ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yok. Ama evdeki ekip gayet profosyonelleşmiş ben yokken. Gökay'ın elinde telefon kronometresi sancı aralarını kontrol ediyor, bunlar not ediliyor. Aylin Derya’nın belini ovuyor, ben ise mal gibi onlara bakıyorum. Sancı bitiyor Derya, Gökay ve Aylin gülerek sancı hakkında, süresi hakkında hatta daha başka mevzular hakkında gülerek sohbet ediyorlar. Acayip şekilde kıskandım ben tüm bunları. Neyse 10 dakika sonra ben de üzerimdeki mallığı atıp biraz yardımcı olmaya başladım. Aradan 30 dakika daha geçti. Sancıların süresi uzadı, aralıkları kısaldı. Derya’yı doktoru araması gerektiğine zor ikna ettim. Derya doktora durumu anlattı. Hastaneye davet edildik. Çok sevdiğimiz Neşe ve Gökşen durumdan haberdar oldular. “Bekleyin arabayla beraber gidelim” dediler. Yarım saat sonra geldiler. Doluştuk arabaya. Küçük bir araba olmasına rağmen hepimiz sığdık. Derya, Ben, Neşe, Gökay ve Gökşen’in kahkalarıyla vardık hastaneye. Kayıt-kuyut işlemlerinin ardından Derya ilk kontrol için bir odaya alındı. Çok sevimli ve işini bilen Elif Ebe tarafından ilk muanesi yapıldı. Sonra odaya girdik ebe ve Derya gülüyor, “Doğum başladı.” haberi hepimizi sevindirdi. Doğum için odaya çıktık. Odada beklerken Ayşen geldi.
Gece 5’e kadar gülerek, eğlenerek, korkarak doğumu bekledik. 5’ te Derya’yı doğumhaneye aldılar. Ben doğumhane kapısında steril elbiseleri giymiş bir şekilde Derya’nın çığlıklarını duyarak ve korkarak kapıda bekliyorum. Fotoğraf makinesi cebimde hazır bir şekilde bekliyorum. 10 dakika sonra beni de doğumhaneye aldılar. O 10 dakka o kadar uzun geldi ki bana orası ayrı. Doğumhane bayağı kalabalık. İçeride 10 tane insan var. Doktor direk talimat verdi. “Hiçbir şeye değmeden Derya'nın başında bekleyin ve konuşmayın” dedi. Doktor öyle bir otorite koydu ki acayip tırstım. Kıpırdamadan sevgilimin başına dikildim. Elini tutacaktım, tutamadım o örtüye değmemem gerektiği için.
Doktor ıkın diye bağırıyor. Benim de yardımım olsun diye gaflette bulunup “canım ıkın” dedim. Keşke demez olsaydım. Derya bana öyle bir baktı ki “kolaysa sen gel ıkın” der gibi. Sustum içimden dedim her şeyi. Hadi kızım gel artık dedim içimden. 5.19'da Derya’nın bağırmaları sona erdi. Yaşlı gözlerle birbirimize bakıp gözlerimizle sevdik birbirimizi bir kez daha. İlk kez mutluluktan ağladım. Aze geldi dünyaya. Ağlamadı kızım doğarken. Doktorun elindeydi. Ben dondum kaldım. Şaşkınlık içindeydim. Halbuki Derya beni o kadar çok tembihlemişti ki “ bak sakın fotoğraf çekmeyi unutma” diye. Kadın doğum ağrısı falan hepsini unutup beni çekiştirdi. “Hadi fotoğraf çeksene” dediğinde yarım ayılmış halimle 3-4 poz yakalayabildim. Bu da uktedir içimizde. Keşke daha çok fotoğraf çekebilseydim.
Aze’yi bir masaya aldılar ağzından burnunda hortumlar sokuyorlar. Gözümüz Aze’de. Gözümüz birbirimizde. Lal olmuştuk konuşamıyorduk. Üzüldük kızımızın canı yanıyor o hortumlarla diye. Ama onlar rutin bir işlemmiş gibi hallettiler işlerini. Derya'nın kucağına verdiler. Bir süre sonra Aze’yi giydirmek için hemşire aldı. Sonra Derya'nın kucağına verdiler tekrar ve onlar odaya giderken ben ise hastane dışında bekleyen arkadaşlarımıza haber vermek için aşağıya indim. Hepsini birden kucaklamak istiyordum. İyi ki yanımızdaydılar. İlk Ayşen karşıladı beni. “Aze doğdu” dedim. Ayşen’e sarıldım ve ağladım. Sonra kardeşime sarıldım. Gökay, Neşe, Gökşen hepimiz havalara uçuyoruz.
Odaya çıktık Derya odada ama bitik halde. Çok zor bir işi tıkır tıkır halletmişti. Hamilelik ve normal doğum gibi zor süreçlerin tamamını tek başına başarıyla göğüslemişti. Sevgilimdi, eşimdi, kadınımdı şimdi de kahramanım olmuştu.
Kızımız Derya'nın kucağında, ikimiz de şaşkınız. İkimiz de bir Aze’ye bir de birbirimize bakıp gülüyoruz. Mutluluk işte o andı. Baba olduğu hissettiğim ilk an ise; benim ve Derya'nın dışında biri Aze'ye dokunduğunda şahin kesilip onu koruma iç güdüsüyle dolduğum an hissettim. O şahinlik halen devam ediyor.
Derya bilir (toplu otobüs yolculukları) eğer ben biri için şahinlik (korumacı anlamında) yapıyorsan onu çok seviyorum demektir. Ömrüm ve gücüm yettikçe ikinizi de koruyacağıma ve seveceğime söz veriyorum.


Devamını Oku »

3 Mart 2011 Perşembe

AHMET ŞIK SOSYALİSTTİR!

Arkadaşımdır, arkadaşımın eşidir, Mina'nın babasıdır, Ama hepsinden önemlisi sosyalisttir. Hepsinden önemlisi çünkü Ahmet arkadaşım olurken de, bir eş, bir baba olurken de, yaşamının bütününü kurarken de sosyalist, ilkeli, onurlu bir insan kimliğiyle kurmuştur.

Öyle kendine solcu deyip de en güzel evler, arabalar alma peşinde koşanlardan değildir Ahmet. Ufacık tehlikeyi görünce kaçanlardan da değildir. Bu yüzdendir ki Radikal'den kovulmuştur. "İyi çalışmıyor." bahanesiyle kovulan Ahmet, kısa süre sonra, gittiği Nokta dergisinde yaptığı Darbe Günlükleri yazısıyla ülkeyi yerinden oynatmıştır. Evet Darbe Günlükleri'ni yazmıştır Ahmet, Ergenekon'u Anlama Kılavuzu'nu yazmıştır. Ergenekon'un yani özünde derin devletin yani yargısız infazları, gözaltında kayıpları, işkenceleri, soykırımları yapanların tam karşısındadır Ahmet. Yaptığı "Bok yedirilen kürt" haberleri, "İşkence gören Manisa'lı çocuk" haberleri, "Dersim Katliamı", "19 Aralık Hapishanelere Bombalı Müdahale" haberleri ile "Hak Haberciliği" yapmıştır Ahmet. Yani vicdanının, onurunun, ilkelerinin, sosyalistliğinin gerektirdiği gibi davranmıştır bütün ömrünce. Yani derin devletin hep karşısında olmuştur. Yeri gelmiş dayak yemiş yeri gelmiş arkadaşı (Metin Göktepe) yanında öldürülmüştür.

Bugün öğleden sonra evindeydim. Eşi Yonca o kadar dimdik ki, o kadar güzel ki her zamanki gibi. Ben hormon bokundan tüm sabah ağlamışken o o kadar güçlü ki. Soruyorum: "Ahmet nasıldı? Sinirli görünüyordu televizyonda." Diyor ki "Çok iyiydi aslında. Morali de yerindeydi. Ama tam çıkmak üzereyken öğrendi kimlerle birlikte alındığını. Tam olarak neler olduğunu. O yüzden çok sinirlendi. Yalçın Küçük'lerle, o tayfayla birlikte alınması üzdü bizi en çok. Onur kırmaya yönelik bir şey bu" Yonca yazayım mı bunu sözlükte, blogta falan?", "Yaz, büyük harflerle yaz hem de AHMET ŞIK SOSYALİSTTİR!"

Yarın saat 12.00'de Taksim'de tramvay durağında "Gazetecilere Özgürlük" eylemi var. Ben oradayım. Aze orada. Yarın sıra size geldiğinde çevrenizde "durun" diyecek kimse kalmadığında çok geç olacak.
Devamını Oku »

2 Mart 2011 Çarşamba

Yedekleme

Wordpress'i başından beri sevmedim. Blogger'ın kolaylığı, yalınlığı, zenginliği yok gibi sanki onda. Hem tam Türkçe olmaması da başka sevmediğim yanı. Ama bu son yasakçı zihniyetin başımıza açtığı dert yüzünden, ne olur ne olmaz diye, buradan ulaşamayanlar oradan denesin diye http://deryaze.wordpress.com/ 'a yedekledim siteyi. Buraya attığım her yazıyı oraya da atacağım.

Bilginize, ilginize...
Devamını Oku »

1 Mart 2011 Salı

Bloguma dokunma!


Yasakçı zihniyetiniz batsın. Yazıdan, akıldan, fikirden, düşünceden bu kadar korkmanız normal. Çünkü sonunuzu bunlar getirecek. 
Bugün blogspot yasaklanıyor, yarın ekşi sözlük, sonra tümden interneti kesin, yayınevlerini falan kapatın. Yoksa sonunuz gelecek insanlar bilgi sahibi oldukça. Siz de haklısınız. 
Devamını Oku »

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Ölüyoruz Anlasana!!!!!!

Her gün ölüyoruz, herrrrr gün ölüyoruz, öldürülüyoruz. 


Seviyorlar öldürüyorlar,
Kızıyorlar öldürüyorlar,
Kıskanıyor öldürüyorlar, 
Suçluyor öldürüyorlar,
İstiyor öldürüyorlar, 
Boşanıyoruz öldürüyorlar,
Başkasını seviyoruz öldürüyorlar,
Babamızın istediği ile evlenmek istemiyoruz öldürüyorlar,
"Cinnet geçirip" öldürüyorlar, 


Her gün ölüyoruz, herrrr gün ölüyoruz. 


Karakollar "Ailesiniz gidin barışın." diyerek ölüme, şiddet gördüğümüz yere geri gönderiyorlar bizi. Mezar taşlarımızın  yarısında ölüm sebebi "Ailenin kutsallığı" yazsa yeri. 


Öldüreceklerini deklare ediyorlar, savcılıktan koruma istiyoruz, "yok" deyip vermiyorlar, polisleri Recep Tayyip'in afişini korumakla meşgul, 


Dava açıyoruz, hakimleri cezaevlerini gazetecilere uygun görüyor, potansiyel katillerimiz, tecavüzcülerimizi sokaklara salıyor. 
Yeter artık!!! Yeter yaşamlarımız bu kadar ucuz değil, yeter öldürmeyin bizi, göz yummayın, ses çıkarmayan, göz yuman herkes katildir, bunca cinayete göz yummayın. 


Ayşe Paşalı kocası tarafından dövüldü, tecavüze uğradı 2 yıl önce. Pişmanım dedi serbest bırakıldı. Tehdit etmeye devam etti. Ayşe savcılığa başvurdu, sonuç alamadı, koruma istedi vermediler. Ve Ayşe kocası tarafından öldürüldü. Geriye 3 çocuğu kaldı. 


Artık kadınları göz göre göre öldüren ve doğru düzgün ceza almadan yırtan katiller olmasın diyoruz, hukuk işletilsin ve en azından katillerimiz cezasını bulsun istiyoruz. 12 Mayıs'ta Ayşe'yi öldüren katilin davası var. 


Biz kadınlar Ayşe Paşalı’nın davasının kararını beklemek üzere İzmir’de Alsancak Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde, İstanbul Taksim Meydanı’nda, Ankara’da Yüksel Caddesi’nde, Eskişehir'de, Antalya’da, Van’da, Sinop’ta, Urfa’da, Diyarbakır’da, Adana’da, Trabzon’da, Antep’te, Samsun’da, meydanlarda, kadın örgütlerinde Çarşamba akşam ve Perşembe sabah 7 24 nöbette olacağız.


Bu akşam 19.00'da Taksim Meydanı'ndayım ben kızımla. Bizi öldürmeyin, katillerimizi serbest bırakmayın demek için. 


"Kadın Cinayetlerine Karşı 7/ 24 Nöbeteyiz…
Kadınlar en yakınındaki erkekler tarafından öldürülüyor!
Kadın arkadaşlarımızı en çok boşanma süreçlerinde kaybediyoruz.
Kadınlara rağmen güçlendirilen ‘aileler’ içinde kaybediyoruz…
Kadınlar savcılıklara başvurduğu durumda da göz göre göre öldürülüyor.
Kadın cinayetlerinin yüzde bin dört yüz arttığı, maalesef her gün gazetelerden bir kadın arkadaşımızı daha kaybettiğimizi haber aldığımız koşullarda Yasama, Yürütme, Yargı bu katliamı sadece seyrediyor!
Katliam haline gelen kadın cinayetlerini fark etmemek, görmezden gelmek nasıl mümkün olabilir derken içinde kadınlara yönelik şiddet, kadın cinayetleri ile ilgili herhangi bir acil eylem planı, projesi, stratejisi hatta bunlara dair tek satır geçmeyen, kadınların çoğunluğu için baskı, şiddet, sömürü ve kimi zaman ölüm mekanı olan aileyi güçlendirmekten gayrısını öngöremeyen  parti programlarıyla karşı karşıya olduğumuz bir seçim sürecindeyiz.
Kadın Cinayetleri Politik!
Artık herkesin görmesi gerekli ki; Kadın cinayetleri münferit değil, adli vaka hiç değil. Kadınları güçlendirme politikaları yerine en çok kadınları tehdit etmek için kullanılan, üstelik şimdilerde 18 yaşına çekilen bireysel silahlanma politikaları, kadınları güçsüzleştiren aileyi güçlendirme politikaları uygulandığı, gerekli yasal düzenlemeler yapılmadığı, var olan yasalar uygulanmadığı, uygulama için gerekli bütçe ayrılmadığı ve kadın - erkek eşitliğini sağlayacak politikalar hayata geçirilmediği için kadın cinayetleri artarak sürüyor. Kadın cinayetleri münferit, kadının yeri evi, kocasının dizinin dibi sayıldığı için, süre giden katliam politik gündemin dışında bırakıldığı için sürüyor. Artık rakamları telaffuz etmeye dahi dilimiz varmıyor, günde 5 kadın, yılda binlerce kadın öldürülürken hemen bir acil durum-eylem haline, teyakkuza geçilmesi gerekirken hala bu katliam münferit, vaka-i adliyeden sayılabiliyor…
Bu zihniyete, bir kadın arkadaşımızı daha kaybetmeye, bu konuda hiçbir adım atılmaksızın kaybedilen bir güne dahi tahammülümüz yok iken bu zihniyetle, korkarız bir kısmımızın hayatta kalamayacağı bir 5 yılı daha düşünemiyoruz…
12 Mayıs’ta yok sayılan 25 milyon kadından, aile içinde kaybettiğimiz arkadaşlarımızdan biri Ayşe Paşalı’nın karar duruşması var. Haksız tahrik, iyi hal indirimleri talep eden ve çoğunlukla alabilen katiller, bu katliamı görmezden gelen, durdurmak için üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmeyen tüm suç ortakları hala aramızda, serbest, sorumsuz, duyarsız…
Kadın Cinayetlerine Karşı Hep Birlikte!
Biz kadınlar Ayşe Paşalı’nın davasının kararını beklemek üzere İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Antalya’da, Van’da, Sinop’ta, Urfa’da, Diyarbakır’da, Adana’da, Trabzon’da 7/ 24 nöbetteyiz.
Biz kadınlar kadın cinayetlerine karşı, birlikte, Ayşe Paşalı duruşmasından çıkacak kararı, kadın cinayetlerini görmezden gelen yasama, yürütme, yargı organlarını, siyasal partileri, medya, demokratik örgütler ve tüm toplumun kadın cinayetlerini durdurmak için harekete geçmesini beklemek üzere nöbetteyiz.
Öfke ve isyanla buradayız. Öfkemiz kadınların emeklerine el koyan, bedenlerini kendi denetiminde gören erkeklere... Erkeklerin şiddetini meşru gören ve hayatı erkeklere göre ören erkek egemen sisteme ve kurumlarına… Değil temel haklarını can güvence altına almak devletin, hükümetin can güvenliğini sağlayamadığı 25 milyon kadının bugünü ve yarınları için öfke ve isyanla buradayız. 25 milyon kadını sorumlulukları dışında gören tüm mercilere öfke ve isyanla buradayız. Bu ülkede kadınların varlığı, hakları kadar canının hiçbir kıymeti olmadığını, kadınların devleti, hükümeti, yargısı olmadığını görmenin öfke ve isyanıyla buradayız. Kadın dayanışmasına, kadınların öfke ve isyanına inancımızla buradayız.
Bu öfke ve isyan siz duyarsız, sorumsuz kaldıkça sürecek, siz sorumsuz ve duyarsız kalamayıncaya kadar büyüyecek…
Öfkemiz kadın-erkek eşitliğini bir ölçü birimi, kadın cinayetlerini münferit ya da yok sayanlara… Kadın katliamı yaşanan bir ülkede kılını kıpırdatmayan, her konuda en şiddetli kavgaları ederken kadın-erkek eşitliğini sağlamak, kadınlara yönelik şiddet ve kadın cinayetleri söz konusu olduğunda sessizlik ve inkarda tam bir mutabakat içinde olan tüm partilere, kurumlara…
Öfkemiz ve isyanımız bugün Türkiye’nin ilk imzacılarından olduğu Avrupa Konseyi Kadına Karşı ve Ev İçi Şiddetle Mücadele ve Bunun Önlenmesi Sözleşmesi gibi imzalanan nice uluslararası sözleşmenin kağıt üstünde kalmasına, 25 milyon kadına uluslararası prestij aracından öte bir ehemmiyet verilmemesine…
Öfkemiz ve isyanımız, 1 yılı aşkın bir süredir kadın cinayetlerinin adli ve münferit ve çözümsüz olmadığını, politik irade gösterilebilirse mücadele dilebilir olduğunu ve yapılması gerekenleri defalarca yinelediğimiz halde siyaseten kör, sağır, dilsiz davranan tüm partilere, kurumlara... Bu katliam sürerken tüm ilgili mercilerle acil bir eylem planı hazırlamayan, uygulamayanlara, haksız tahrik indirimi uygulamasını sürdüren, yeterli sayıda sığınak açmayan, var olan yasaları uygulamayan, gerekli yeni yasal düzenlemeleri yapmayanlara… Öfkemiz ve isyanımız kadın erkek-eşitliğini fiili olarak sağlamak için harekete geçmeyen, hatta direnen,  her vesile ile tartışmaya açanlara ya da hiç telaffuz etmeyenlere…
Size söyleyecek sözümüz kalmadı artık, ya 25 milyon kadının hayatı için görevlerinizi yapın ya da hayatımızdan çekin gidin!
İstanbul Feminist Kolektif / 11.5.2011"



10 Mayıs 2011 Salı

Anneler Günüm



Bizim kuzu kamera görünce delirdiğinden, gizli kamera ile çekeyim dedim, ama ben hazırlayıp, gizleyene dek bizimkinin enerjisi epey azalmıştı. Yine de tadımlık olsun. 

Esrin-Esin-Tolga-Ahu-Mumu
Özlem ve Maya
Bu hafta sonu anneler günüydü biliyorsunuz. Aslında böyle özel günlerden hiç hoşlanmasak, tüketim günü olarak görsek, sevene sevilene her gün özel desek de, şu son dönemde hayatımızdaki kocaman gelişmelerin sonucunda "anne" olmuş olarak böyle bir günü yaşamakla eğlendik hep beraber. İlk anneler günümdü. İlk anneler günümde Savaş ve kızım bana mor bir saat almışlar. Lafın gelişi değil ha, Savaş Aze'nin önüne çıkarmış bir sürü saati, Azoşka da benim kızım olduğunu hemen belli ederek, mor olanını seçmiş. Anneler günümüze, 5 anne, 5 bebek, 4 baba kahvaltı yaparak başladık. Aramızda karar verdik ki, bizim gibi ailelerin bebeleri sakin ve uyumlu oluyor. 6 ila 19 ay arası 5 bebe hiç mi rahatsız etmez insanı? Hiç mi arıza çıkarmaz? Çıkarmadılar valla, güzel güzel sohbetlerimizi ettik, kahvaltımızı yaptık.  Bu arada Şirvan Kebap; Açık büfe kahvaltısı, çocuk oyun odası, mama sandalyesi, alt değiştirme-emzirme bölmesi, ferah mekanı ile artı, mama sandalyelerinin kirli, alt değiştirme yerinin küçük ve ters olması sebebiyle eksi oy aldı tarafımdan, 10 üzerinden 7 ile başarılı sınıfında yer aldı. 

Sonrasında önce Orman Genel Müdürlüğü sonra İstinye Park gezisi ile bitirdik anneler günü gezmesini. Behzat ile de altın vuruş yaptık. Pek güzeldi pek keyifliydi. 
Özlem(D)-Maya
Aze kuş son günlerde beni pek özlüyor ve eve geldiğimde çılgına dönüyor. Sarılıyor, yüzümü öpüyor, ısırıyor, saçıma doluyor ellerini kafama sarılıyor... Uyumak istemiyor yeniden işe gideceğim diye, yanımda kalmak istiyor. Üstelik taş çatlasın 3.5 saat dışarıdayım. Sabah akşam mesaiye başlasam ne olacaktı hiç bilmiyorum.Ayakta duruyor epey, kollarından tutarsak adım atıyor. Yürütecini ise ustaca kullanmaya başladı, dönüyor, çekiştiriyor, engeller aşıyor, tek ayak, çift ayak şov yapıyor. Doymayınca mam mam diyor. Baba diyor, anne ne demek biliyor. "Anne nerede, anne geliyor" gibi cümleleri anlıyor bana bakıyor, odada yoksam kapıya bakıyor. İşten dönüşümde kapıyı çaldığımda "Anne geldi" dediler mi hemen delirmeye başlıyor.
Doruk ve Aze kuş camdan bakıyor!
Hayat tamamen normale döndü. Hormondu, süttü, sağmaydı, lohusalıktı, tüm korkunç günler tamamen bitti. Bundan 1.5 yıl önceki Derya tamamen geri döndü. Dolayısıyla mutluyuz, mesuduz. Aze kuşun hayatmızdaki varlığına da tamamen alıştık ve onu hayatımıza uyarlamayaı öğrendik, o mutlu, biz mutlu, hayat güzel. Yaz da geliyor ki hepten güzel. Anne olmak güzel bir şey. Bunu farketmek 6-7 ay sürüyor olabilir. Olsun, farkettikten sonra çoook uzun bir zaman var nasılsa keyfi için.

8 Mayıs 2011 Pazar

Aferim

Aferim bana ki bir önceki yedi postunda te başlıktan vermişim hatayı.
8 o efenim 8.
8. yılımız bitmiş, 9.'a girmişiz. Tek hatamız bu olsun.

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Yedi

 tam 7 yıl önce bu vakitler, manyak gibi dans edip, halay falan çekip içiyorduk bir yandan da. acayyip eğleniyorduk. gündüzünde ise epey çile çekmiştik. dile kolay şuradaki ve şuradakine  benzer gudik şeyler giyili vaziyette tanımadığımız insanların bizi öpmekteki ısrarıyla savaşmakta, karşılığında altın veriyor olmaları hasebiyle sessiz kalma kararı verkmekte idik. 

şaka değil düğün salonuna ayyayye koko cambo ile girmiş iki zavallıyız. oysaki olanca kıro solculuğumuzla merdena mına ile girme talebimizi belirtmiş, gereken altyapıyı sağlamış idik. israil ve amerika'nın bu elim olaydaki parmaklarından hala şüpheliyiz. 
bu şoku atlatamadan ise ümit besen ile dans etmiş, bıçak kesmiyor diyen garsonu bıçaklamış idik. bu sonuncusu şaka, bıçaklamadık, pastayı kafasına geçirdik. 

"yeaa bırak o da eksik kalsın", "bu da olmayıversin", "geç onu geç" şeklindeki yaklaşımlarıma cinnet geçirmeye 5 kala edasında göz deviren aney, duvak da almadığımı görünce cinnete 1 kalaya kadar gelmişken "temam temam" diyerek pes etmiş, son anda nereden ayarlandıysa getirilen bir bildiğin tülü kafama örtmüştüm. ahahah şaka değil! yani tül değil elbet ama kafamla direk hiçbir bağlantısı olmayan bir duvak tepemden sarkar iken salona girmiş ve cambaz edasıyla (ve ümit besen çalarken ühühühühüh) dans etmek zorunda kalmış idik. o duvak sen kay, çınarlıada garibim tutmaya çalış, saryade sinirlen, o zamanlar henüz dilde seksizme duyarlı olunmadığından "sikecem duvağını da gelinliğini de" şeklinde söylen falan derken ben soyunup rezalet çıkarmadan bitti neyse ki ümit besen de oturabildik nikah masasına. espri yapma zorunluluğu bulunan nikah memuru ve onunla paslaşmakta zorunlu olan nikah şahidi engelini de kimseyi öldürmeden tamamlayıp, üstüne onyüzbinmilyor kişi öpüp, düğünün en eğlenceli kısmı olan takı sayma merasimini de atlatıp, iki üç tur tey tey kendinden geçip halayı da çektikten sonra, düğünlerin ennnnnn olay çıkarıcı an numara 1'de yer alan aile fotoğrafı çektirme modunu bile atlatıp, akşamında kendimizi taksim'e o manyak kıyafetlerden de kurtulup attık ki normal insanlar bunca manyaklıktan nasıl keyif alabiliyor zerre anlamadan. 

şimdi eğlenceli kısmı özet geçip tüm bu eziyetli saçmalıkları niye anlattım biliyor musunuz, ben tüm bu korkunç saçmalıklara, sonrasında gelen ailenin dahli saçmalıklarına, kurumsallığın dibine girmeye, toplumsal beklenti gerzekliklerinin kıyısından da olsa girmeye sadece ama sadece ama sadece bu adam için katlanırdım, sadece bu adam için katlandım. zira ben gibi delinin agresyonu sıklıkla normal sınırları aşsa da bunca saçmalığı ancak bu adam bu kadar komik ve eğlenceli hale getirebilirdi. (yarın bir gün aze okur diye çocuk sahibi olmak saçmalığı hakkında yazmıyorum hiç, şşşş) 

bunca yıldır yaşadığımız bunca zorluğa rağmen inandıklarımıza asla ihanet etmemiş olduğumuz için, 
rahat edip, mülk sahibi olalım, para edinelim diye kendimizden hiç vazgeçmediğimiz için, 
her tür zorluğa el ele göğüs gerip mücadeleden hiç vazgeçmediğimiz, kendimizi kandırıp kendimizden vazgeçmediğimiz için, 
kavga dövüş de etsek, didişip birbirimizi gıcık da etsek yoldaşlığımızı hiç kenara bırakmayıp kendimizi, ilişkimizi hep ileriye götürdüğümüz için, şahane bir imalat ile olağanüstü ürün aze çınar'ı oluşturduğumuz için,

benimle aynı evi paylaşmaya başladığın ve benim bugüne kadar yaşamamı, sakarlıktan, açlıktan, pislikten, beceriksizlikten ölmememi sağladığın için,

beni çok sevdiğin, kendini çok sevdirdiğin için,

sana koca bir ömür borçluyum. 
işbilir insanım, sana güzellik yapıyor görünüp kendimi sağlama aldım!! 

seni o kadar çok seviyorum ki, bilebilsen çok şaşarsın.

3 Mayıs 2011 Salı

9 iyidir.


Karnımda geçirdiği süre kadarını dünyada da geçirdi Aze Çınar an itibariyle. 9. ayını bitirdi. 9. ay pek hoş geldi. 2 minik dişle, 1 minik ev ve 1 minik işle geldi. Şimdi farkettim ki pek mini mini gelmiş hakkaten. Mini mini not geçeyim o halde;

- Azoşka'm babba, mamma diyor gayet anlamlarını bilerek. Dertlendiğinde, ağladığında, naz yaptığında sarılıp mağmmmmm diye ağlıyor ki ben bunun anne demek olduğunu düşünüyorum :) tüm hamileliğim boyunca house m.d. - greys anatomy falan izlediğimden kızım ingilizceye aşina ondan mam diyo bana ehehhe.
Baya bildiğin şarkı söylüyor. Tempo tutuyor. Müzik kulağı pek iyi.

- Bir haftadır pek değişti huyu kuzumun. Bir yandan biraz huysuzlaştı öte yandan sarılmalar, yanak ısırmaya çalışmalar, ele yapışmalar, kahkahalar dünya tatlısı oldu iyice. El sallamayı öğretti Savaş, "gel" ve "bay bay" şeklinde 2 adet el işaretimiz var.  Huysuzluk da hem diş hem yeni eve alışamamak falan normal tabi.

- Kızım kuzum an itibariyle, peynir, pekmez, ceviz, tereyağı, buğday ekmeği, ıhlamur, yumurta, kıyma, brokoli, pırasa, karnabahar, lahana, bezelye, nohut, patates, şehriye, makarna, pilav, elma, armut, avokado, yoğurt yiyor durumda. Bayadır tartılmıyor ama sanırım 10 kiloyu geçti dana. Tembelliğinden emeklemiyor. Ayakta baya bir duruyor koltuklara ve bilumum yerlere tutunup.


- Evimize iyiden iyiye yerleştik. İteleye iteleye sığdık. Rahata erdik, merkeziliğin tadını çıkarmaya başladık.

- Aze kuzu anne karnının ardından, bizzat da 1 Mayıs'a katılmış oldu. Oynadı, halay çekti, tepindi, halkı selamladı, güldü, kahkaha attı. Velhasıl epey iyi geldi ona 1 Mayıs.

- Aze annesi ise geçici bir işe başladı 40 günlük. Çat diye bir gün içinde oldu bitti. Yaklaşık 18 ayın üstüne de acayip iyi geldi ne yalan söyleyeyim.
Bir de üst üste gelen iki acayip benzer iş teklifi bir kez daha şoka soktu kendisini. Yaklaşık aynı şekillerde, aynı sürelerde gerçekleşmesi istenen benzer iki işin birinin diğerinden 6 kat daha az olması ve üstelik 6 kat fazla olan yüksek olduğu için değil, diğeri yerlerde süründüğü, hakaret gibi olduğu için oluşan bu şokla birlikte, insanda kapitalizmin insanın en korkunç yanlarını nasıl ortaya çıkardığına bir kez daha tanık olmuş oldu. Gidecek bu diyarlardan en kısa zamanda kesin. Hiçbir zaman para kazanmak için ( hem de artı değer üzerinden) bu hallere düşmeyecek.

- Başladığı iş ise, (niye kendimden 3. şahıs gibi bahsetme moduna geçtim hiç bilmiyorum.) yine TV. Seçime kadar sürecek bir program ile ilgili. Bugün ilk günümdü ve uzun bir aradan sonra sevdiğim işi (aslında hangi işi yapsam şu an mutlu olurdum) yapmaktan hemi de tam zamanlı olmayan şekilde yapmaktan mutlu oldum. Kızçemi özlesem de eve geldikten sonra, daha öncekilerden çok daha uzun süreli oynadığımızı ve daha eğlenerek, mutlu olarak vakit geçirdiğimi farkettim.

- Ebeveyn buluşmalarımız olanca güzelliğiyle sürüyor. Dans atölyesinden sonra, bir de Taksim buluşması yaptık. Bu hafta açık hava düşünüyorduk ama benim iş sebebiyle anneli babalı pazar  pikniğine çevireceğiz sanırım. Bekleriz tüm anne ve babaları.  Damdan düşeni damdan düşer anlar ya, şahane iyi geliyor her birimize bu toplaşmalar. Toplaşmalara gelen ailelerin aynı modda olup iyi anlaşması da yap bal oluyor tabi.

Eveeet bu seferlik de bu kadar. Arayı çok açmamak dileğiyle sıcak baharlar dileriz.

27 Nisan 2011 Çarşamba

Ama arkadaşlar iyidir...

Ha oldu ha olacak derken taşındık. Normalde 100 birim yaşanacak sıkıntı, eş, dost, kalabalık derken göz açıp kapayıncaya kadar 10 birimle atlatıldı. Aslında ana sıkıntı atlatıldı. Ama 140 metrekareden 75'e geçişin eşya sığdıramama derdi daha epey zorlayacak bizi anlaşılan. Attığımız ya da arkadaşlara verdiğimiz eşya-kıyafet vs'nin haddi hesabı yok. Yine de acayip fazlamız var. Bir de kıyamadıklarımız... Birbirimizin eşyaları için birbirimize rica minnet ediyoruz, aynı anda da naz yapıyoruz :)

En rahatı Azoşka. Taşınma günü Kilyoslarda, Yıldız Parklarında turlar atan minik gezenti, evin içinde de her zamanki rahatını sürdürüyor. Evin küçüklüğü onu hiç eksi etkilemediği gibi daha çok dışarı çıkabildiğinden olumlu bile etkiledi. Evet evin küçüklüğüne rağmen tercih etmemizin tek sebebi merkeziliği oldu. Dün bakkala gider gibi Taksim'e gidip, nükleer eylemine bile katılıp, tek başımıza döndük evimize. Otobüs bekleme derdi yok, otobüse bebek arabası sığdırma derdi yok. Her yere tek araçla gidip gelebiliyoruz artık. Süper oldu.
Bunun dışında 3 gün internetsizdik. Acayip ama güzel bir deneyim oldu. Erken uyudum, bol kitap okudum. Bir yandan acayip eksikliğini ararken  diğer yandan da acayip bir huzur kapladı :))

Başlığa dönersek, evi toplarken, yeni evi temizlerken, taşırken, yerleştirirken yanımızda olup her şeyin 2 günde bitmesini sağlayan, onca angaryayı eğlenceli hale getiren, Aze'yi tüm bu karmaşadan uzak tutan tüm arkadaşları bolca öperim. Eve sığabildiğimiz anda geleneksel Gül ailesi her şeyi kutlama günleri kapsamında evi de ıslatacağız.

21 Nisan 2011 Perşembe

HAYTAP -- BENİ TERKETME

Bugün hastanede boş bulunup izledim. Sonra da hastanenin ortasında ağladım zırıl zırıl. Hayvanlar, özellikle köpekler çoğu insandan daha duygusal. Bakamayacaksanız almayın lütfen. Bak yalvarıyorum lütfen. Ne sizin oyuncağınız, ne süs eşyanız... Hadi aldınız ve bakamadınız birine verin, hiç olmadı barınağa verin, ne olur yapayalnız, çaresiz terketmeyin. Bebeğiniz olsa terkeder misiniz? Sevgiliniz küt diye bırakıp gitse bir köpek bu videodaki gibi bir şey yaşadığında yaşadığı acıyı yaşayamazsınız. Lütfen yapmayın. Lütfen.

Neler Oluyor Hayatta...

Hamileyken, "Bugünleri çok arayacaksın." demişlerdi. "Hayır aramayacağım." demiştim. Ortada görünen bir değer olmadan, gelecekteki bir güzelliği bekleyerek yaşanan çileli günleri aramayacağım dedim aramadım. Doğum yaptığım günler, "Bu günlerin tadını çıkar, çok arayacaksın, su gibi geçip gidecek." dediler. "Su gibi geçip gitsin, bunca sıkıntılı bir dönemi aramayacağım." dedim. Aramadım.
Şimdi cennet günler yaşıyorum. Hormonsuz, süt var mı yok mu sıkıntısı olmadan, minicik bebek dünyaya tutunabilecek mi, büyüdü mü, büyüyecek mi, gazı bitecek mi, daha uzun süre uyuyacak mı dertlerinin bittiği, Aze'nin türlü güzellikler sergilediği günler...

Baba demekten, ayakta durmaya, zıplayarak kucaktan kucağa geçmeye, çığlıkla şarkı söylemeye, ellerini kullanışına, dans edişine Savaş'ı da beni de gün içinde yüzlerce kez kendine tekrar tekrar aşık eden bin türlü işve, oyun, şov.
Yatağa yanıma koyuyorum bir bakıyorum 90 derece dönmüş, ayakları sarkıtmış, kendini yataktan atmak üzere. Yatağına koyuyoruz bir bakıyoruz tutunup kalkmış etrafı izliyor. Yanaklarımızı, kafamızı ısırmaya kalkıyor, direk kucak istiyor, ağlama numarası yapıyor. Bir güzel sarılıyor ki...

Artık her şeyi yiyebiliyor ve dahi yemek istiyor. Sebze hariç her şeyi. Bu bakımdan biraz anneye benzemiş. Sabah devam sütü içiyor, 12 gibi, peynir, pekmez, buğday ekmeği, ceviz, ıhlamurdan oluşan kahvaltısını yiyor. 16.00-17.00 gibi sebze püresi, 18.00 gibi yoğurt-elma, 23.00 gibi yine devam mamasını yiyor uyku arasında. 19.30 gibi yatıp sabah 08.00 gibi kalkıyor. Uyumlu hallerine devam ediyor. Gelen misafirlere yarım saatte alışıp, kucaklarına gidiyor. Yolda belde gördüklerine gülümsüyor. Müziğe bayılıyor. Ne zaman müzik duysa hemen ayakları sallamaya başlıyor. Son günlerde buna eller de eklendi.
Karnımdayken Grup Yorum'un İnönü konserine gitmişti. Bu pazar da Bakırköy'deki konserine gitti. Pek eğlendi. Yarın da Galata'da gerçekleşecek bir müzik etkinliğine götüreceğiz. Çok isterim ileride de müzikle ilgili olsun, bir şeyler çalsın, söylesin.

Hamileliği, ilk ayları aramayacağım demiştim, aramadım. Ama şu günleri çok arayacağımı biliyorum. Öyle uyumlu, öyle oyuncu, öyle sakin, güzel bir bebek ki, bu aylarını ömrümce özleyeceğime eminim.

10 Nisan 2011 Pazar

Bitti.

İlk emme
Beni bu kadar etkileyeceğini tahmin etmiyordum. Aylardır çektiğim hem fiziksel hem manevi çilenin biteceği günü iple çekiyordum halbuki. Gelmiş geçmiş en büyük bayramlarımdan biri olacaktı süt vermeyi bitirdiğim gün. Emzirmeyle ilgili sorun yaşadığım ilk haftalar "Allahım ben nasıl dolduracağım 6 ayı diyordum. 6 bitti, 7 bitti, 8 bitti. Ben kafada "Oh esas süre bitti" diye rahatladıkça sütüm azaldı. Hormonlar, günde 5 kere sağmalar, aletleri günde 5 kere steril etmeler, göğüs yaraları, uykusuzluklar vs.nin yarattığı sinir stres hep bana gün saydırdı. Sütüm epey de azalmışken, bugün "Artık bitti" dedim sonunda. Sağma aletini de yeni sahibi sevgili arkadaşıma verdim.
Dedim demesine ya bayram beklerken bunca üzüleceğimi hakkaten hiç düşünmemiştim. Emziren anneler benzer hislerden bahsediyorlardı ama ben ""emme" işinin yarattığı bağ o üzülmeyi yaşatıyordur, ben emzirmiyorum ki" diye düşünüyordum. Ama aslında bizzat senin bebeğini beslemenin yarattığı bir hissiyatmış o. Bebeğine artık o faydalı şeyi vermeyecek olmanın yarattığı vicdan azabı ile, bebeğinin artık senle zorunlu hiçbir bağının kalmamasının birlikteliğinin yarattığı bir hismiş... 


"Beden doğurur, yürek büyütür." Beyhan Hemşire'nin dilimize kazandırdığı bu söz, çok annenin içini soğuttu ve umarım benimkini de soğutacak. Bir kaç güne geçecek üzüntüm umarım. 


"Aaa sütün tamamen bitmeden niye kestin, kesmeseydin keşke." diyenlere/diyeceklere cevabım ise: 37 hafta, 8.5 ay, günde 5 kere sen sağıp süt çıkarak doyur da bebeğini ondan sonra konuşalım. Çok zordu be, valla çok zordu.


Bitti

7 Nisan 2011 Perşembe

18 Ayın olayı!!

Öncelikle belirtmeliyim ki ben regl hadisesini utanılacak, sakınılacak, gizlenecek bir hadise olarak görmüyorum. Bedensel bir olay, kimsenin tercihi değil, kişiye olumsuzluk katacak, utanılacak bir şey de değil. Bence bir kadınlık hadisesi değil de erkeklik hadisesi olsaydı; "Göster amcalara kanını" yıvışıklığına bile ulaşabilirdi yaygınlaşması. Ama kadına dair olduğundan, doğurmak, emzirmek, mini etek giymek gibi çekinilecek, sessizce çaktırmadan, gizli ajan formatında "ped var mı ya?" diye sorulması gereken bir nane haline geliniyor işte.

Neyse bu uzun girizgahın ardından sevinç çığlıklarımla yazmak isterim ki: 18 ayın ardından regl oldum!!!! Kim derdi ki regl olmak tarafımdan bir şölen edasıyla yaşanacak, regl olduğum için bu kadar mutlu olacağım. Aylardır düzelmeyen hormon dengesi, bir başka yaşam formunda konaklıyormuş hissi falan hepsi son buluyor!! 18 ay pms olur mu? Oluyormuş işte, bitti gitti çalsın davullar!!

6 Nisan 2011 Çarşamba

Hayat Güzel-miş-miş-miş

http://www.youtube.com/watch?v=RAjEr2FhmjQ
Bu şarkı eşliğinde yazıyorum, şarkı eşliğinde okunsa güzel olabilir. 
Ben bu şarkıyı iki ruh halinde de seviyorum. Üzgünken de iyi geliyor bana, mutluyken de. Mutluyken kendim söylüyorum içimden, normal hızının 3 katı hızda. Sözleri değiştiriyorum biraz ya da sadece nakaratı söylüyorum hızlıca. Son günlerde de iki şekilde de çok sık dinledim ve söyledim. Hayat her şeyden önce şaka gibi çünkü. İstabul'un havası gibi dakikası dakikası uymuyor. Sabah depresyondayken akşamına dünyanın en mutlu insanı gibi hissedebiliyor insan. 


Son günlerin en üzücü hadisesi Ahmet Şık ekseninde gelişen saçmalıklar silsilesi. Evet başlı başına Ahmet'in haksız mağduriyeti (haklı mağduriyet var mıdır ki kuzum?) yeterince üzücüyken, bununla beraber yaşanan, insanın zihnini donduran olaylar insanı yaşamdan soğutuyor. Bir insan sevdiklerinden mahrum kalmışken, dört duvar arasında tıkılıp kalmışken, kendi aklı paradan çalıştığı için, bir de sanki kitap pazarlama uzmanıymışcasına "Kitap satışlarını arttırdılar 10bin satacaktı şimdi bilmem kaç" satacak diyebiliyor vicdansızın teki. İki gün geçmeden paranın ne kadar umurunda olmadığının cevabı Ahmet'ten geliyor ve kitap bedava yayınlanıyor sanal alemde. Bu konuyla ilgili anlatılacaklar çok fazla da ben yine sinirlenip dalmayayım sadece buna... Hayat güzel-miş-miş :(


Bunlar böyle yaşanırken, İmamın Ordusu olanca sıcaklığıyla kavururken ortamı, sınavda yapılan sahtekarlıklar dökülüyor piyasaya. Ahmet konusunda tiraj hesabı yapan Cumhurbaşkanı kime destek olacağını çok iyi bildiğinden bu sefer hiç geciktirmeden "Ben ikna oldum şike yok." diyor. Ve ben çocuğumu bu adamların dünyasına büyütüyorum. Belki yarın o da sadece göz yummadığı için tutuklansın, eziyet görsün, eğitim hakkını haketmeyenlere kaptırsın diye. Bizzat gönderilenler dışında haber okumuyorum artık. Twitter'da, Facebook'ta  görmesem bir sürü şeyden haberim olmayacak. Kimi köşe yazarı geçinen asalakların yazdıklarına gözüm değse kusasım geliyor. Hayat güzel-miş-miş :(


Ve birileri şikeyle, torpille eğitim alırken, iş bulurken, varlık sahibi edilirken birileri ise onca eğitime, tecrübeye rağmen iş bulamıyor. Ki o birileri bir de kadınsa, çocuk doğurup çalışmaya epey ara vermişse hiç şansı olmuyor. Zaten bol bol öğütleniyor: 3 çocuk doğur, evinin kadını ol, haddini bil. İnsana tek çare kendi işini yapmayı bırakıyorlar. Zorluyorlar. Esnaflıktan zerre anlamayıp, memur zihniyette olsan bile sana tek yol gösteriyorlar. Onu denesen de başka bariyerler örecekler gerçi de baştan engelleyemiyorlar. En azından henüz. Onlar engellemese, paraydı, şartlardı bilmem ne başka bir sürü engel çıkıyor falan. Hayat güzel-miş-miş :(


Böyle gerim gerim gerilirken Aze'm kuzum, Çınar'ım dalım sımsıkı sarılmaya başlıyor. Dünyanın en işveli gülümsemesiyle birlikte çığlık atmaya başlıyor. O Yandan gülümsemesiyle diyor ki: "Hahayt bakın ben bağırmayı öğrendim ve üst kat komşusuna sesimi duyurabilecek kadar bağırabiliyorum.". İlk kez salıncağa, kaydırağa, bisiklete biniyor. Bir çiçeği ilk kez alıyor eline. Ne zaman müzik başlasa sallanarak şarkıya kendince eşlik etmeye başlıyor ve o görüntü dünyanın tüm sıkıntılarını unutturuyor. Hayat güzel-miş-miş :)


Oturduğumuz evi boşaltmamız gerekiyor. Taşınmak zaten boktan bir şey, bebek olunca tümden korkunç olur herhalde. Hele ki ev bulması??? Ev bulmak bir yandan heyecanlı bir işken diğer yandan çok korkunç. Heyecanlı kısmı internetten ev araması. Korkunç kısmı ise geriye kalan her yanı. Kafanızdaki kira miktarına ancak yerin altında küçücük yerler tutabileceğinizi farkettiğiniz an cehenneminiz başlıyor. Kısa süre sonra tüm ev aramalarında yaşanan algı sapıtması yaşamaya başlıyorsunuz. Örnek diyalog: 


Ev arayan zavallılar: Max. 5 liraya kadar şu şu koşullarda ev arıyoruz. 
1. Emlakçı: O paraya buralarda biraz zor. 8 liraya o koşullarda var göstereyim?
Ev arayan zavallılar: ee yok kalsın sağolun. 
2. Emlakçı: Aa o  paraya ev yok maalesef
Zavallılar kendi arasında: Max parayı  6 mı yapsak acep? 
3. Emlakçı: 6 liraya bir evim var. Zemin kat (emlakçı dilinde yerin altı demek genelde) 2 oda 1 geniş hol (1+1 demek bu emlakçı dilinde, kapıyı açtığında karşına çıkan 2 adım girişi hol diye yutturmaya çalışırlar)
Zavallılar: Hım yok sağolun madem. 


4. 5. 6. emlakçı derken bizim zavallılar akşam olduğunda "Ya aradığımız koşullarda 10'a ev bulursak tutalım bence?" kıvamına gelirler. 


Biz iki gün bu kıvama gelip, kıvamı geçip "Gideliiim buralardaaaan dayanamıyoruuuuum" şarkısına geçmişken sevgilim Nazan'ın, son hamlemizde, beklediğimizden çok daha iyi bir yerde güzel bir ev bulduk. Diyelim ki 8 liraya. İlk yola çıkışımızdaki 5 birimden yüksek ama gelinen 10 birimden düşük bir fiyata. Üstelik merkezinin merkezisi bir yerde. Ve fondan şarkı girer: Hayat güzel-miş-miş-miş :) Ev bulmamıza rağmen, bu hayat pahalılığı, bu hayat pahalılığında kazanılan paranın çoğunun barınmaya harcanması zorunluluğu çok korkunç olmaya devam ediyor. Hayat güzel-miş-miş :(


Tüm bunlar yaşanırken, biz rahat ev bakalım diye kaynana geliyor bize ve sanırım 8 ayın en şahane günlerini yaşıyorum ahaha, sabah çıkıyoruz evden Aze'yi bırakıp, akşam geliyoruz, çakallık yapıp içiyoruz, gece geliyoruz, kaynanacık tam 4 gün bir yandan Aze bakıp diğer yandan çamaşır yıkıyor, asıyor, kurutuyor, yemek yapıyor falan filan: hayat güzel-miş-miş-miş :) 


Hayat İstanbul'un havası gibi. Bir an soğuk bir an sıcak, bir an yağmur bir an kavurucu sıcak... Aze Çınar olunca yağmura şemsiyen sıcağa yelpazen olmuş oluyor. İçinden bir parça olunca yanında, bazen küçücük dert daha büyük gözüküyor bazen de tam tersi. 


hayat güzelmiş-miş
çiçek açarmış-mış
dünya dönermiş-miş
kuşlar uçarmış-mış
falan filan

hayat güzelmiş-miş
güneş doğarmış- mış
gemiler geçermiş-miş
yağmur yağarmış-mış

utanmadan


Hayat güzelmiş :):)
Hayat güzelmiş :(:(






30 Mart 2011 Çarşamba

Aze Çınar 8 Aylık

Evet 8 aylık oldu. Yani 4 gün sonra 8 aylık. Şöyle bir durup bakıyorum bazen... Sonra Savaş'a diyorum ki "Olm doğmuş da kocaman insan olmuş la bu?" sonra da diyorum ki "Bunu ben yaptım.", "Hoop benim de katkılarım inkar edilemez." diyor. "Minicik olm senin katkın, malzemeyi alıp ben yaptım gerisini."... Daha önce yazmıştım bu linkte , bu acayip mucizeye alışmak çok korktuğum bir şey. Daha geçenlerde tek kolumda saatlerce taşıdığım, kafasını çeviremeyen, parmak dışında bir şey tutamayan bu şeyin, şimdilerde yanaktan makas alması, fotoğraf makinalarına poz vermesi, eliyle armut yemesi, sarılması, ayaklarının üzerinde durması, oturması, kendince şarkı söylemesi, bizi çağırması normal gelmemeli bana. Alışmamalıyım. 


Hele bu uyumlu sıpanın bir eyleme gelip, gıkını çıkarmaması, slogan sesleri arasında uyuması, sıcakkanlılığıyla kucaktan kucağa gitmesi, güler yüzlülüğü, içki içtiğimiz, uykusuz olduğumuz, arkadaşta kaldığımız gecelerde normalden fazla uyuması normal gelmemeli bana. Onun farklı ve şahane bir insan olduğunu hiç aklımdan çıkarmamalıyım. 


Eylem arkadaşları; Leyla, Deniz, Aze
Şimdilerde en çok yaptığı şey ıslık çalmak! pfşşşş, fışşşşhh sesleri çıkarıp çıkarıp gülüyor. Ellerini uzatıp kucağımıza gelmek istiyor. Yerde halısında otururken birden kendini arkaya atıveriyor o nasıl bir güvense... Otururken yana doğru düşeyazsa eliyle destek alıp düşmekten kurtarabiliyor kendini artık. Yoğurt delisi oldu, sebzelerden pek hazzetmiyor. Yoğurduna karıştırırsak belki yiyor. Peynir, pekmez, yumurta yiyor. Elma, armut, muz seviyor. Şarkılara tempo tutuyor. Elleri ile, ayakları ile, kafası ile... Uyku vakti gelip de yatağına koyduğumda bir sürü maymunluk yapıyor. Ayakları dikiyor havaya, ne battaniye kalıyor ne ayağında çorap. 2 dakika sonra ise teslim oluyor uykuya. 




Yatarken, yarı yatar halde sütünü içerken elini uzatıyor, bu "yaklaş seveceğim" demek. Yaklaştığımızda saçımızı okşuyor, yanağımızı seviyor, bu esnada gözümüzün içine içine bakıyor. Törensel bir an. 


Blogcu anne "Bebekler fırın ekmeği gibi. Sabahları çıtır çıtır, tadına doyulmaz oluyorlar, akşamları ise artık bayatlıyorlar, sabahki gibi olmuyorlar" yazmıştı. Aynen öyle oluyor. Akşam 17.00-18.00 arası artık bitmiş olduğumdan uyku anını bekliyorum dört gözle. Ama uyuyupta şu saatler geldiğinde, 21.00 - 22.00 olduğunda, gece yemeği vakti gelse de sarılsam diyorum. Öyle özlüyorum ki anlatamam. 


İki gün önce kan sayımı yapılsın diye kan aldılar kuzudan. Ne zormuş! Ne uzunmuş! Öyle ağladı ki bizim ağlamayı pek bilmeyen kuzu... İçimiz parçalandı, elim ayağıma dolandı. "Sen çık" diyen hemşire ile Savaş'a kafa atmamayı becererek "Çıkmayacağım." dedim ama öldüm o iki dakika boyunca. Sonrasında da hemşirenin eldivenden yaptığı balon elinde, koruyu bant elinin üstünde içini çeke çeke uyudu arabasında çınar dalım.  


Benim danam 8. ay itibariyle 70 cm. 9.5 kilo olmuş. Sağ salim 8. yaşlar, 88. yaşlar da görmesi dileğiyle.

20 Mart 2011 Pazar

Aşk

kıro aze
Aze 7.5 aylık oldu ve ben kendisine daha yeni tam anlamıyla aşık oldum.  O çocuğunun adı geçse gözleri kamaşan, ağzı kulaklarına varan annelerden oldum. Yaklaşık 1 aydır o kadar şahane bir insan oldu ki, anneliğimden bağımsız kim onunla yaşasa böyle aşık olur diye düşünüyorum.
Oynaklığı, güler yüzü, sürekli dokunarak okşaması, sevmesi, bakışları, sarılması, dudak büzmesi, oynaması, kızması, ağlaması, direnci, uyumluluğu, sokak-gürültü-slogan-soğuk-sıcak dinlemeden bize ayak uydurması, ciddiyeti, ciddiyetsizliği her şeyiyle o kadar olağanüstü bir bebek oldu ki insan benden olduğuna şaşıyor.
Ve tüm bunların yarattığı aşk o kadar mutlu ediyor ki, ama o kadar mutlu ediyor ki, hayattaki hiçbir şey üzemiyor yahu. İnsanın içini coşkuyla dolduruyor. Ne olursa olsun her şeyin mükemmel olacağı hissi yaşatıyor. Varken de, uyurken de insanda sürekli bir gülümseme oluşturuyor. Can sıkılacak çok şey var hayatta ama onun sayesinde/yüzünden mutluluk hissi hepsine galebe çalıyor. Dedim ya aşk bu. Yaşanabilecek en büyük aşklardan hem de.
İyi ki var benim kuzum hayatın tüm zorluklarına rağmen. İyi ki var.

16 Mart 2011 Çarşamba

Aze Çınar'dan

 Epeydir Aze'den ses etmiyordum, daha fazla geciktirmeyeyim. Dün geceden başlayayım, farklı bir deneyim oldu çünkü. Dün gece, diş sıkıntısı var biraz şımartayım diyerek Aze'yi bizim yatağımızda uyuttum ilk defa. Acayip şaşırdı buna ve acayip sevindi. Gece yemeğini verirken yaptım bu geçişi, uykusu da açılmış değildi tam ama sevinci görülmeye değerdi. Koluma sarıldı, yanağıma sarıldı. Güldü bol bol. "Eee Eeee" diyorum ki bu Pavlov işaretidir bizde. Hop uyku pozisyonu alınır, kafayı arkaya doğru çeviriyor uyumak için, iki saniye sonra hop bana dönüyor, bakıyor hala oradayım bir gülüyor bir gülüyor sormayın. Çok güzel uyuduk, çok keyifli. Ta ki gecenin bir yarısı çaat yüzüme bir tokat yiyene kadar. Uyanmış, mızırdanmış -yatağında olsa bunları yapıp kendi kendine uyurdu sonra- sonra bakmış ben, e uyandırayım o zaman diye çat geçirmiş tokatı. eee pış pış diye bir on dakikada uyuttum kendisini. İlk baştaki o oynaşmalar gecenin köründe uykulu yaşanınca öyle sevimli gelmiyor insana haliyle.  Bir sonraki sefer saçımın çekilmesiyle, bir sonraki yine tokatla gerçekleşti. Sonuncuda artık gün ağarıyordu, alıp yatağına attım kendisini :) Bu keyiflik de burada sona ermiş oldu. 

Genel gelişmelere gelince, Aze 6. aydan itibaren destekli oturmaya başlamıştı, şimdi tek başına uzun süre oturabiliyor. Bazen dengesini kaybediyor ve, önündeki iş neyse ona odaklanmış, ciddi ciddi bakarken huoop yana yavaşça devriliyor ama bu esnada hiç istifini bozmuyor. Eğer 10 saniye boyunca gelip düzeltmezsek şeklini anca değiştiriyor hanfendi! Çok komik oluyor çok. 
Tay tay yapmaya da yine 6. ayda başlamıştı, şimdi baya baya duruyor biz tutunca. Dönme işini falan da becerdi epeyce. 
Elini, kolunu ve ayaklarını epeyce iyi kullanıyor. Ayaklarını ellerinden iyi kullanıyor hatta. Alkışlamak için sırf ayak kullanıyor mesela. Bazen sarılırken de ayaklarıyla sarılıyor. 




Sizlerle görüşmeyeli 2 kez eyleme gitti. Bolca da içmeli ortama. Toplumun büyük çoğunluğunun "aaa ne ayıp olur mu hiç oralarda bebek" diyeceği bilumum yeri geziyor Aze Çınar. Slogan sesleriyle uyuyor, yarın bir gün daha özgür bir ülkede yaşasın diye. Bangır bangır şarkılar söylenirken uyuyor, anne baba mutlu olursa o da daha mutlu olur diye.  

Çapkın çapkın bakıyor, gülüyor, işve yapıyor. Çok sinirleniyor, resmen "gırrrrrrrrr" benzeri bir ses çıkarıyor. Benim ters kızım eskiye oranla daha çok ağlıyor. Bebekken doğru dürüst sesini duymazdık, şimdi -özellikle çaresizliğe kapıldığında- çabucak başlıyor ağlamaya. Kızım diye söylemiyorum bir güzel ağlıyor ki... Bazen hiçbir şey yapmadan onu izliyoruz ağlarken. 

Saçlarımla oynuyor, sütünü içerken yüzümü okşuyor. Başkasının kucağından benimkine geçiyor ellerimi uzattığımda... Yanisi yeme de yanında yat kıvamında epeydir. 
E negatiflikleri? Olmaz mı hiç... Çok yoruyor. Sürekli oyun, gezme, ilgi istiyor. Yaşlanmışım, kesinlikle yetemiyorum. Biz tv de izletmiyoruz. Haliyle daha çok yoruyor. Çok hoş bir çalışma var bebekler için yavrusu'nun annesi Evren'den öğrenmiştik; http://www.youtube.com/watch?v=wKcrsv_t8Ko 
Günde bir kere bunu izletiyoruz. Bayılıyor. Bunun dışında 1 kez Grup Yorum'un İnönü konser dvdsini izlettik. Daha doğrusu biz izlerken odada kalıp arada bakmasına izin verdik, bir de bugün İan Anderson'ın Pavane sini izlettim ve onda da büyülendi. Diğerlerinde kıpraşmışken bunda nefes almadan odaklandı. İlk dinlediğimde ben de öyle olmuştum İan mucizesi :)

İşte böyle. Çok güzel büyüyor (Öhömm maşallah pilizzz) Çok aşık ederek büyüyor. Çok kişilikli büyüyor. Daha da afacanlaşmasın da şu halle idare ederim. 

15 Mart 2011 Salı

Bütün dünya buna inansa, hayat formüle olsa?

Hayat kötü bir felsefe dersi gibi aslında derininde. Ve milyonlarca bilinmeyenden, sorudan oluşuyor. En büyük sorularımdan biri, hani şu meşhur deneydeki fareler var ya, hani bir tanesinin kaynar suya atıyorlar ve hemen kaçmaya çalışıyor, diğeriniyse soğuk suya koyup yavaş yavaş ısıtıyorlar ve yanarak ölüyor... İşte hayattaki kimi anım "Acaba şu an yandığını farketmeyen fare miyim?" diye düşünerek geçiyor. 


Daha büyük sorun ise aslında böylesi durumlardaki davranış biçimi. Hayatına dışarıdan 3. göz olarak bakmayı başaramayangillerden biri olarak ben, şöyle berbat bir ikilemde kalıyorum çoklukla: "acaba kötü bir haldeyim ama o kadar suyun içindeyim ve su o kadar yavaş ısınıyor ve başka da bir sürü olumlu şey aslında düpedüz yandığımı farkettirmiyor mu bana?" yoksa ""ulan yanıyor muyum" acaba paranoyasıyla konuya çok mu önyargılı yaklaşıyorum." 


Bunu ayırt etmek öyle zor ki çoklukla, kimi zaman derhal kaçıp kurtulmam gereken durumlarda "yok canım, bunlar çözülecek sorunlar, aslında bıdı bıdı bıdı. O yüzden de kalıp uğraşmak gerekir." deyip çok fena hasar aldım kimi zamansa "Aha bu çok berbat bir durum. Hemen tepki gösterip kaçmam gerek." diye düşünerek, çözülecek, iyi hale gelecek mevzuları çöpe atıp, epey bir şeyler kaybettim. 


Dışarıdan bakmak çok kolay! Uç bir örnekle anlatayım. Bir arkadaşınız geldi size ve dedi ki "Geçen gün sevgilim bana tokat attı." Naparsın dışarıdan bakan göz? Seni bilmem ben direk en bilmiş halimle "Neeee? Vay hayvan! Hemen terkettin di mi? Allahın cezasına bak! Öküz......." derken arkadaşınız dedi ki: "Ama çok sinirliydi. Normalde hiç böyle değildir ki, İşten çıkarılma durumları var çok stresli. Ben de çok üstüne gittim hakkaten. Bu yaptığını haklı çıkarmaz tabi ama abartmamak da lazım. İstisnai bir haldi. Ödettim tabi ona ama geçti gitti işte. Şimdi iyiyiz. Ben: "..............." Ne diyeceksin ki? Adın gibi biliyorsun aslında, bunu 1 kere yapabilen adam her an yeniden yapabilir. Şiddetin istisnası olmaz. Ama anlatamaz hiçbir üçüncü göz, suyun içindeki fareye kaynama noktasına yaklaştığını. İlla yanacak dümbük. Belki ben yaşasam, çok sevdiğin adama konduramasam ben de aynı mazerete sığınacağım. Farketmiyor ki insan (çoklukla) kaynayana kadar suyun içindeyken. 


Bu uç bir örnekti. Hadi biraz daha erken farkedilebilir bir örnek diyelim hatta. Ama işte fenası bu kadar bariz olmayan durumlarda geçerli. Ne bileyim, (daha bugün taze anlattı bir arkadaşım bak) sarhoşken sürekli hakaret ediyor olsun, sevgilinin ailesine sövüyor olsun, hakkını teslim etmiyor olsun, ilgisizleşmiş olsun, aklınıza ne gelirse...Hatta bariz örnek olsun diye sevgililikle başladım ama geçin sevgiliyi arkadaşlık, dostluk olsun... Sınırlar nerede başlamalı. "Eh yok artık, bu iş yürümez" neye göre, nasıl denmeli.  1, 3, 5 arkadaşınızın sürekli size haksızlık ettiğini hissediyorsunuz bir dönemdir. Ne zamana kadar "Bir sorunu var herhalde, böyle değildir o  du bakalım." demek lazım? "Sorunları vargeçecek bu günler, dost değil miyiz? İlişkiye onca emek verdik, silip atacak mıyız?" ne kadar süre geçerlidir? Alçak hayat formüle edilemiyor ki?


İşte ilk paragrafta söylemeye çalıştığım tam bu. Ben gerçekten kestiremiyorum galiba bir süredir bu soruların cevaplarını. "Eh yeter artık bu geçici bir dönem değil, alışkanlık. Böylesi bir ilişki için emek harcamak istemiyorum artık." dediğimde ya gerçekten karşımdaki dönemsel bir sorunla boğuşuyorsa ve bok ediyorsam ben o ilişkiyi? 
Ya da "Sabret geçecek", "Dur yahu çözülmeyecek sorun mu?" deyip deyip alttan almaya devam ettikçe aslında kaynayan suyun içindeysem aslında?, karşı tarafın umrunda olan sadece kendisiyse ve ben enayilik ediyorsam? kendimi yıpratıp duruyorsam?


Geneldeyse, hem benim hem diğer insan evlatları için bu iş tahammüle bakıyor. Yani karşı tarafın niyeti ne olursa olsun, senin algın ne olursa olsun, sen tahammülünün sonuna geldiğinde o iş sonlanıyor. O andan sonra da ister tahammülün bittiği için aslında şahane bir insanı kaybetmiş ol, istersen sabredeyim derken haketmeyen biri için sabrettiğin zamanları kaybetmiş ol bir şey değişmiyor. "Noolduysa oldu." basitliğinde geçip gitmiş oluyor. Önümüzdeki maçlara bakmak kalıyor bize de sadece. 


Sinir oluyorum "insanı diğer canlılardan ayıran" düşünme özelliğine. Yaşasak hiç düşünmeden ve ne oluyorsa olsa? Ya da formüle olsa hayat ve yine düşünmeden formülleri uygulayarak yaşasak?


Kendine ve yaşadıklarına dışarıdan bakabilmek şahane iş. Yapabilenlere selam olsun. 


Sizde nasıl gelişiyor bu süreçler?

10 Mart 2011 Perşembe

Ahmet Biziz!



Ahmet Şık'a destek olmak için, suçlu olmadığına inandığımızı göstermek için bir mektup kampanyası başladı. "Kalem"lerin hapsolunamayacağını göstermek için kalemlerimizle çıkaracağız sesimizi. Kampanya http://ahmetbiziz.wordpress.com/ adresinde. Ahmet'in mektup adresi ise alttaki yazının sonunda. 



“…Ve onlar konuştukça biz de gördüğümüzü söyleme borcu altına giriyoruz, Ahmet Şık, terörist değildir. Ahmet Şık, ergenekoncu değildir. Ahmet Şık, faşist değildir. Ahmet Şık, Hrant’ın katili değildir. Ahmet Şık “iyi çocuk” değildir. AHMET ŞIK BİZİZ.  Hepimiziz.
Yeter. Türkiye tarihinin en önemli davasını siyasi bir hesaplaşmanın uzantısı gibi görenler yüzünden Ahmet Şık’lar içeri girip nihayetinde V. Küçük’lerin dışarı çıkma ihtimali doğduysa itiraz ediyoruz.
Çünkü adalet istiyoruz. Güçlünün ezdiği, nasırına dokunulduğunda masumların tutukevlerine gönderildiği, insanların yalnız oldukları değil olmadıkları için de suçlanabildiği, hayatların ve itibarların bir kibrit gibi yakıp kül edildiği bir kabus değil.” *
İşte budur ahvalimiz. Bu yüzdendir sizi bir mektup kampanyasına davetimiz. Kaleme, fikre yapılan bu saldırılara karşı kalkanımız yine kalemimiz olsun, Ahmet’e, kalemle ses edelim, kalemle dokunalım ve kalemlerimizle “Biz sana güveniyoruz Ahmet, çünkü Ahmet biziz.”  diyelim diye. Sen de Ahmetsin, eğer tarafsan ve tarafın ezilenin yanıysa. Eğer faşizmin her izinde derin bir iç çekişle paralanıyorsa ciğerlerin, Manisa’lı gençlerin, öldürülen aydınların, işkenceden geçirilen devrimcilerin, kürtlerin sorumluluğunu bir yumruk gibi boğazında hissediyorsan Ahmet sensin. Ahmet benim, Ahmet biziz.
Ahmet biz olduça, onu  dört duvar arasına koyabilirler belki ama fikirlerini tutuklayamazlar. Onu yalnızlaştıramazlar. Niyet ettikleri gibi itibarsızlaştıramazlar. Onurlu insanların ışıltıları büyük olur, onlara atılan çamur atanı itibarsızlaştırır ancak.
Ve işte biz yalnız bırakmıyoruz Ahmet’i, sessiz bırakmıyoruz, kelimesiz, sözsüz bırakmıyoruz. Mektup yazıyoruz Ahmet’e. İçimizden geçeni, sokakta olanı yazıyoruz. Ahmet’e değil bize, kendimize sahip çıkıyoruz. Çocuklarımız yarın kuşatılmış bir ülkenin düşünemeyen, sorgulamayan robotları değil de dünyayı rengarenk boyayan oyunbazları olsun diye. Gözleri donuk değil güneş güneş baksın diye.

Ahmet’e mektup göndermek için;
Ahmet Şık
Silivri Açık Ceza İnfaz Kurumu (Silivri Cezaevi), 2 No.lu Cezaevi B-9 Koğuşu Silivri – İstanbul
adresini kullanabilirsiniz.

7 Mart 2011 Pazartesi

Babasının gözünden Aze Çınar'ın doğum hikayesi

BİR BABANIN DOĞUM ANILARI

Bu yazı gecikmiş bir yazı. Öncelikle sevgilimden ve kızımdan af diliyorum. Öyle böyle değil tam 7 ay gecikti. 7 ay önce yazı başlığı “bir babanın gözünden doğum hikayesi” olabilirdi. Şimdi ise anılarımda kalan ne ise onu yazacağım.
Bundan tam aylar öncesiydi. 3 Ağustos sabahı şirin bir hamile ile doktor kontrolüne gittik. Doktor her şeyin normal olduğunu, doğuma daha vakit olduğunu beklememiz gerektiğini söyledi.
Havanın çok sıcak olması deryanın tahammül sınırını zorluyordu. Eve aldığımız vantilatör bile havayı biraz olsun serinletmeye yetmiyordu. Sevgilim hamileliğin başından beri normal doğum istedi. Bu konuda ne kadar yazılı ve görsel doküman varsa hepsi ile bilgisini pekiştirip kendini normal doğuma çok sıkı bir şekilde hazırladı. Hatta bazı videoları bana da izletti. Korktum ama sevgilim korkmasın diye belli etmedim. Velhasılkelam Derya duruma çok hazırdı. Hatta o kadar hazırdı ki eve geldiğim bir akşam “Ahanda kızımız” diyeceğini zannediyordum.

Doktorun doğuma daha var demesi Derya’nın biraz canını sıksa da sevinçle ayrıldık oradan.
Evin girişinde doğum bavulu duruyordu bir süredir. Eve her girdiğimde gülümsüyordum. Baba olma ihtimalime Aze doğmadan önce daha çok gülümseme olarak kendini gösterdi.

Ben akşam geç saatlerden gece yarısına kadar çalışıtığım için Derya hamileliğini yalnız başına geçirdi. Bu da benim içimde en çok da Derya’nın içinde uktedir. Keşke öyle olmasaydı.

O gün saat 22.00 gibi Derya aradı. “Şimdi bişey söyleyeceğim sana ama sakin ol” dedi. “Galiba doğum başlıyor” Tam cümle kuracağım geliyorum diye ama nafile, laf ağzıma tıkılıyor:

- Eeee ben o zaman gellli…
- Ben her şeyi hallettim canım, sen çalışmaya devam et sancılar 2 dakikada bir olursa ahhh
- Derya neler oluyor?
- Dur bi dakka
Bir süre telefonda beledikten sonra,
- Sancı geldi. Gökay ve Aylin var yanımda acil bişey olursa biz hasteye doğru geçeriz sen meraklanma.

Derya daha önce okuduklarından , (Evet bu da bir ayıp benim için en çok Derya okudu. Ben genelde onun okuduklarının özetini dinliyordum geceleri) esas doğum anına kadarki sancı sürecinin aslında yürüyerek, ayakta daha tahammül edilebilir olduğunu, hastanede yatağa bağlı sürecin daha geç ve zor geçtiğini öğrenmişti. O yüzden doğumun başlangıç aşamasının büyük kısmını evde geçirmek istiyordu. Bende o nedenle hastane falan diye fazla zorlamadım. Yaklaşık 15 dakikada bir sancısı olmadığı zaman Derya ile, sancı nedeniyle konuşamadığı zamanalarda Gökay ile konuşarak 2 saati daha işyerinde geçirdim. Derya sancıların 3 dakikada bir olduğunu söylediğinde saat 23.15 civarıydı. Artık geliyorum dedim. Aklım karışık, bünyem alt-üst atladım taksiye eve doğru yola koyuldum. Yol nasıl bitti hatırlamıyorum. Eve heyacanla daldım. Bir de ne göreyim Sevgilim güzel bir elbise giymiş, saçlarını güzelce taramış, güzelce gülerek karşıladı beni. Onun gülen yüzü endişelerimin biraz azalmasını sağladı. Öpüştük, koklaştık.

Endişelerim 5 dakika dolmadan artarak geri geldi. Sancı anına ilk defa şahit oluyordum ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yok. Ama evdeki ekip gayet profosyonelleşmiş ben yokken. Gökay'ın elinde telefon kronometresi sancı aralarını kontrol ediyor, bunlar not ediliyor. Aylin Derya’nın belini ovuyor, ben ise mal gibi onlara bakıyorum. Sancı bitiyor Derya, Gökay ve Aylin gülerek sancı hakkında, süresi hakkında hatta daha başka mevzular hakkında gülerek sohbet ediyorlar. Acayip şekilde kıskandım ben tüm bunları. Neyse 10 dakika sonra ben de üzerimdeki mallığı atıp biraz yardımcı olmaya başladım. Aradan 30 dakika daha geçti. Sancıların süresi uzadı, aralıkları kısaldı. Derya’yı doktoru araması gerektiğine zor ikna ettim. Derya doktora durumu anlattı. Hastaneye davet edildik. Çok sevdiğimiz Neşe ve Gökşen durumdan haberdar oldular. “Bekleyin arabayla beraber gidelim” dediler. Yarım saat sonra geldiler. Doluştuk arabaya. Küçük bir araba olmasına rağmen hepimiz sığdık. Derya, Ben, Neşe, Gökay ve Gökşen’in kahkalarıyla vardık hastaneye. Kayıt-kuyut işlemlerinin ardından Derya ilk kontrol için bir odaya alındı. Çok sevimli ve işini bilen Elif Ebe tarafından ilk muanesi yapıldı. Sonra odaya girdik ebe ve Derya gülüyor, “Doğum başladı.” haberi hepimizi sevindirdi. Doğum için odaya çıktık. Odada beklerken Ayşen geldi.
Gece 5’e kadar gülerek, eğlenerek, korkarak doğumu bekledik. 5’ te Derya’yı doğumhaneye aldılar. Ben doğumhane kapısında steril elbiseleri giymiş bir şekilde Derya’nın çığlıklarını duyarak ve korkarak kapıda bekliyorum. Fotoğraf makinesi cebimde hazır bir şekilde bekliyorum. 10 dakika sonra beni de doğumhaneye aldılar. O 10 dakka o kadar uzun geldi ki bana orası ayrı. Doğumhane bayağı kalabalık. İçeride 10 tane insan var. Doktor direk talimat verdi. “Hiçbir şeye değmeden Derya'nın başında bekleyin ve konuşmayın” dedi. Doktor öyle bir otorite koydu ki acayip tırstım. Kıpırdamadan sevgilimin başına dikildim. Elini tutacaktım, tutamadım o örtüye değmemem gerektiği için.
Doktor ıkın diye bağırıyor. Benim de yardımım olsun diye gaflette bulunup “canım ıkın” dedim. Keşke demez olsaydım. Derya bana öyle bir baktı ki “kolaysa sen gel ıkın” der gibi. Sustum içimden dedim her şeyi. Hadi kızım gel artık dedim içimden. 5.19'da Derya’nın bağırmaları sona erdi. Yaşlı gözlerle birbirimize bakıp gözlerimizle sevdik birbirimizi bir kez daha. İlk kez mutluluktan ağladım. Aze geldi dünyaya. Ağlamadı kızım doğarken. Doktorun elindeydi. Ben dondum kaldım. Şaşkınlık içindeydim. Halbuki Derya beni o kadar çok tembihlemişti ki “ bak sakın fotoğraf çekmeyi unutma” diye. Kadın doğum ağrısı falan hepsini unutup beni çekiştirdi. “Hadi fotoğraf çeksene” dediğinde yarım ayılmış halimle 3-4 poz yakalayabildim. Bu da uktedir içimizde. Keşke daha çok fotoğraf çekebilseydim.
Aze’yi bir masaya aldılar ağzından burnunda hortumlar sokuyorlar. Gözümüz Aze’de. Gözümüz birbirimizde. Lal olmuştuk konuşamıyorduk. Üzüldük kızımızın canı yanıyor o hortumlarla diye. Ama onlar rutin bir işlemmiş gibi hallettiler işlerini. Derya'nın kucağına verdiler. Bir süre sonra Aze’yi giydirmek için hemşire aldı. Sonra Derya'nın kucağına verdiler tekrar ve onlar odaya giderken ben ise hastane dışında bekleyen arkadaşlarımıza haber vermek için aşağıya indim. Hepsini birden kucaklamak istiyordum. İyi ki yanımızdaydılar. İlk Ayşen karşıladı beni. “Aze doğdu” dedim. Ayşen’e sarıldım ve ağladım. Sonra kardeşime sarıldım. Gökay, Neşe, Gökşen hepimiz havalara uçuyoruz.
Odaya çıktık Derya odada ama bitik halde. Çok zor bir işi tıkır tıkır halletmişti. Hamilelik ve normal doğum gibi zor süreçlerin tamamını tek başına başarıyla göğüslemişti. Sevgilimdi, eşimdi, kadınımdı şimdi de kahramanım olmuştu.
Kızımız Derya'nın kucağında, ikimiz de şaşkınız. İkimiz de bir Aze’ye bir de birbirimize bakıp gülüyoruz. Mutluluk işte o andı. Baba olduğu hissettiğim ilk an ise; benim ve Derya'nın dışında biri Aze'ye dokunduğunda şahin kesilip onu koruma iç güdüsüyle dolduğum an hissettim. O şahinlik halen devam ediyor.
Derya bilir (toplu otobüs yolculukları) eğer ben biri için şahinlik (korumacı anlamında) yapıyorsan onu çok seviyorum demektir. Ömrüm ve gücüm yettikçe ikinizi de koruyacağıma ve seveceğime söz veriyorum.


3 Mart 2011 Perşembe

AHMET ŞIK SOSYALİSTTİR!

Arkadaşımdır, arkadaşımın eşidir, Mina'nın babasıdır, Ama hepsinden önemlisi sosyalisttir. Hepsinden önemlisi çünkü Ahmet arkadaşım olurken de, bir eş, bir baba olurken de, yaşamının bütününü kurarken de sosyalist, ilkeli, onurlu bir insan kimliğiyle kurmuştur.

Öyle kendine solcu deyip de en güzel evler, arabalar alma peşinde koşanlardan değildir Ahmet. Ufacık tehlikeyi görünce kaçanlardan da değildir. Bu yüzdendir ki Radikal'den kovulmuştur. "İyi çalışmıyor." bahanesiyle kovulan Ahmet, kısa süre sonra, gittiği Nokta dergisinde yaptığı Darbe Günlükleri yazısıyla ülkeyi yerinden oynatmıştır. Evet Darbe Günlükleri'ni yazmıştır Ahmet, Ergenekon'u Anlama Kılavuzu'nu yazmıştır. Ergenekon'un yani özünde derin devletin yani yargısız infazları, gözaltında kayıpları, işkenceleri, soykırımları yapanların tam karşısındadır Ahmet. Yaptığı "Bok yedirilen kürt" haberleri, "İşkence gören Manisa'lı çocuk" haberleri, "Dersim Katliamı", "19 Aralık Hapishanelere Bombalı Müdahale" haberleri ile "Hak Haberciliği" yapmıştır Ahmet. Yani vicdanının, onurunun, ilkelerinin, sosyalistliğinin gerektirdiği gibi davranmıştır bütün ömrünce. Yani derin devletin hep karşısında olmuştur. Yeri gelmiş dayak yemiş yeri gelmiş arkadaşı (Metin Göktepe) yanında öldürülmüştür.

Bugün öğleden sonra evindeydim. Eşi Yonca o kadar dimdik ki, o kadar güzel ki her zamanki gibi. Ben hormon bokundan tüm sabah ağlamışken o o kadar güçlü ki. Soruyorum: "Ahmet nasıldı? Sinirli görünüyordu televizyonda." Diyor ki "Çok iyiydi aslında. Morali de yerindeydi. Ama tam çıkmak üzereyken öğrendi kimlerle birlikte alındığını. Tam olarak neler olduğunu. O yüzden çok sinirlendi. Yalçın Küçük'lerle, o tayfayla birlikte alınması üzdü bizi en çok. Onur kırmaya yönelik bir şey bu" Yonca yazayım mı bunu sözlükte, blogta falan?", "Yaz, büyük harflerle yaz hem de AHMET ŞIK SOSYALİSTTİR!"

Yarın saat 12.00'de Taksim'de tramvay durağında "Gazetecilere Özgürlük" eylemi var. Ben oradayım. Aze orada. Yarın sıra size geldiğinde çevrenizde "durun" diyecek kimse kalmadığında çok geç olacak.

2 Mart 2011 Çarşamba

Yedekleme

Wordpress'i başından beri sevmedim. Blogger'ın kolaylığı, yalınlığı, zenginliği yok gibi sanki onda. Hem tam Türkçe olmaması da başka sevmediğim yanı. Ama bu son yasakçı zihniyetin başımıza açtığı dert yüzünden, ne olur ne olmaz diye, buradan ulaşamayanlar oradan denesin diye http://deryaze.wordpress.com/ 'a yedekledim siteyi. Buraya attığım her yazıyı oraya da atacağım.

Bilginize, ilginize...

1 Mart 2011 Salı

Bloguma dokunma!


Yasakçı zihniyetiniz batsın. Yazıdan, akıldan, fikirden, düşünceden bu kadar korkmanız normal. Çünkü sonunuzu bunlar getirecek. 
Bugün blogspot yasaklanıyor, yarın ekşi sözlük, sonra tümden interneti kesin, yayınevlerini falan kapatın. Yoksa sonunuz gelecek insanlar bilgi sahibi oldukça. Siz de haklısınız. 

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...