Lilypie Second Birthday tickers

27 Nisan 2011 Çarşamba

Ama arkadaşlar iyidir...

Ha oldu ha olacak derken taşındık. Normalde 100 birim yaşanacak sıkıntı, eş, dost, kalabalık derken göz açıp kapayıncaya kadar 10 birimle atlatıldı. Aslında ana sıkıntı atlatıldı. Ama 140 metrekareden 75'e geçişin eşya sığdıramama derdi daha epey zorlayacak bizi anlaşılan. Attığımız ya da arkadaşlara verdiğimiz eşya-kıyafet vs'nin haddi hesabı yok. Yine de acayip fazlamız var. Bir de kıyamadıklarımız... Birbirimizin eşyaları için birbirimize rica minnet ediyoruz, aynı anda da naz yapıyoruz :)

En rahatı Azoşka. Taşınma günü Kilyoslarda, Yıldız Parklarında turlar atan minik gezenti, evin içinde de her zamanki rahatını sürdürüyor. Evin küçüklüğü onu hiç eksi etkilemediği gibi daha çok dışarı çıkabildiğinden olumlu bile etkiledi. Evet evin küçüklüğüne rağmen tercih etmemizin tek sebebi merkeziliği oldu. Dün bakkala gider gibi Taksim'e gidip, nükleer eylemine bile katılıp, tek başımıza döndük evimize. Otobüs bekleme derdi yok, otobüse bebek arabası sığdırma derdi yok. Her yere tek araçla gidip gelebiliyoruz artık. Süper oldu.
Bunun dışında 3 gün internetsizdik. Acayip ama güzel bir deneyim oldu. Erken uyudum, bol kitap okudum. Bir yandan acayip eksikliğini ararken  diğer yandan da acayip bir huzur kapladı :))

Başlığa dönersek, evi toplarken, yeni evi temizlerken, taşırken, yerleştirirken yanımızda olup her şeyin 2 günde bitmesini sağlayan, onca angaryayı eğlenceli hale getiren, Aze'yi tüm bu karmaşadan uzak tutan tüm arkadaşları bolca öperim. Eve sığabildiğimiz anda geleneksel Gül ailesi her şeyi kutlama günleri kapsamında evi de ıslatacağız.
Devamını Oku »

21 Nisan 2011 Perşembe

HAYTAP -- BENİ TERKETME

Bugün hastanede boş bulunup izledim. Sonra da hastanenin ortasında ağladım zırıl zırıl. Hayvanlar, özellikle köpekler çoğu insandan daha duygusal. Bakamayacaksanız almayın lütfen. Bak yalvarıyorum lütfen. Ne sizin oyuncağınız, ne süs eşyanız... Hadi aldınız ve bakamadınız birine verin, hiç olmadı barınağa verin, ne olur yapayalnız, çaresiz terketmeyin. Bebeğiniz olsa terkeder misiniz? Sevgiliniz küt diye bırakıp gitse bir köpek bu videodaki gibi bir şey yaşadığında yaşadığı acıyı yaşayamazsınız. Lütfen yapmayın. Lütfen.
Devamını Oku »

Neler Oluyor Hayatta...

Hamileyken, "Bugünleri çok arayacaksın." demişlerdi. "Hayır aramayacağım." demiştim. Ortada görünen bir değer olmadan, gelecekteki bir güzelliği bekleyerek yaşanan çileli günleri aramayacağım dedim aramadım. Doğum yaptığım günler, "Bu günlerin tadını çıkar, çok arayacaksın, su gibi geçip gidecek." dediler. "Su gibi geçip gitsin, bunca sıkıntılı bir dönemi aramayacağım." dedim. Aramadım.
Şimdi cennet günler yaşıyorum. Hormonsuz, süt var mı yok mu sıkıntısı olmadan, minicik bebek dünyaya tutunabilecek mi, büyüdü mü, büyüyecek mi, gazı bitecek mi, daha uzun süre uyuyacak mı dertlerinin bittiği, Aze'nin türlü güzellikler sergilediği günler...

Baba demekten, ayakta durmaya, zıplayarak kucaktan kucağa geçmeye, çığlıkla şarkı söylemeye, ellerini kullanışına, dans edişine Savaş'ı da beni de gün içinde yüzlerce kez kendine tekrar tekrar aşık eden bin türlü işve, oyun, şov.
Yatağa yanıma koyuyorum bir bakıyorum 90 derece dönmüş, ayakları sarkıtmış, kendini yataktan atmak üzere. Yatağına koyuyoruz bir bakıyoruz tutunup kalkmış etrafı izliyor. Yanaklarımızı, kafamızı ısırmaya kalkıyor, direk kucak istiyor, ağlama numarası yapıyor. Bir güzel sarılıyor ki...

Artık her şeyi yiyebiliyor ve dahi yemek istiyor. Sebze hariç her şeyi. Bu bakımdan biraz anneye benzemiş. Sabah devam sütü içiyor, 12 gibi, peynir, pekmez, buğday ekmeği, ceviz, ıhlamurdan oluşan kahvaltısını yiyor. 16.00-17.00 gibi sebze püresi, 18.00 gibi yoğurt-elma, 23.00 gibi yine devam mamasını yiyor uyku arasında. 19.30 gibi yatıp sabah 08.00 gibi kalkıyor. Uyumlu hallerine devam ediyor. Gelen misafirlere yarım saatte alışıp, kucaklarına gidiyor. Yolda belde gördüklerine gülümsüyor. Müziğe bayılıyor. Ne zaman müzik duysa hemen ayakları sallamaya başlıyor. Son günlerde buna eller de eklendi.
Karnımdayken Grup Yorum'un İnönü konserine gitmişti. Bu pazar da Bakırköy'deki konserine gitti. Pek eğlendi. Yarın da Galata'da gerçekleşecek bir müzik etkinliğine götüreceğiz. Çok isterim ileride de müzikle ilgili olsun, bir şeyler çalsın, söylesin.

Hamileliği, ilk ayları aramayacağım demiştim, aramadım. Ama şu günleri çok arayacağımı biliyorum. Öyle uyumlu, öyle oyuncu, öyle sakin, güzel bir bebek ki, bu aylarını ömrümce özleyeceğime eminim.
Devamını Oku »

10 Nisan 2011 Pazar

Bitti.

İlk emme
Beni bu kadar etkileyeceğini tahmin etmiyordum. Aylardır çektiğim hem fiziksel hem manevi çilenin biteceği günü iple çekiyordum halbuki. Gelmiş geçmiş en büyük bayramlarımdan biri olacaktı süt vermeyi bitirdiğim gün. Emzirmeyle ilgili sorun yaşadığım ilk haftalar "Allahım ben nasıl dolduracağım 6 ayı diyordum. 6 bitti, 7 bitti, 8 bitti. Ben kafada "Oh esas süre bitti" diye rahatladıkça sütüm azaldı. Hormonlar, günde 5 kere sağmalar, aletleri günde 5 kere steril etmeler, göğüs yaraları, uykusuzluklar vs.nin yarattığı sinir stres hep bana gün saydırdı. Sütüm epey de azalmışken, bugün "Artık bitti" dedim sonunda. Sağma aletini de yeni sahibi sevgili arkadaşıma verdim.
Dedim demesine ya bayram beklerken bunca üzüleceğimi hakkaten hiç düşünmemiştim. Emziren anneler benzer hislerden bahsediyorlardı ama ben ""emme" işinin yarattığı bağ o üzülmeyi yaşatıyordur, ben emzirmiyorum ki" diye düşünüyordum. Ama aslında bizzat senin bebeğini beslemenin yarattığı bir hissiyatmış o. Bebeğine artık o faydalı şeyi vermeyecek olmanın yarattığı vicdan azabı ile, bebeğinin artık senle zorunlu hiçbir bağının kalmamasının birlikteliğinin yarattığı bir hismiş... 


"Beden doğurur, yürek büyütür." Beyhan Hemşire'nin dilimize kazandırdığı bu söz, çok annenin içini soğuttu ve umarım benimkini de soğutacak. Bir kaç güne geçecek üzüntüm umarım. 


"Aaa sütün tamamen bitmeden niye kestin, kesmeseydin keşke." diyenlere/diyeceklere cevabım ise: 37 hafta, 8.5 ay, günde 5 kere sen sağıp süt çıkarak doyur da bebeğini ondan sonra konuşalım. Çok zordu be, valla çok zordu.


Bitti
Devamını Oku »

7 Nisan 2011 Perşembe

18 Ayın olayı!!

Öncelikle belirtmeliyim ki ben regl hadisesini utanılacak, sakınılacak, gizlenecek bir hadise olarak görmüyorum. Bedensel bir olay, kimsenin tercihi değil, kişiye olumsuzluk katacak, utanılacak bir şey de değil. Bence bir kadınlık hadisesi değil de erkeklik hadisesi olsaydı; "Göster amcalara kanını" yıvışıklığına bile ulaşabilirdi yaygınlaşması. Ama kadına dair olduğundan, doğurmak, emzirmek, mini etek giymek gibi çekinilecek, sessizce çaktırmadan, gizli ajan formatında "ped var mı ya?" diye sorulması gereken bir nane haline geliniyor işte.

Neyse bu uzun girizgahın ardından sevinç çığlıklarımla yazmak isterim ki: 18 ayın ardından regl oldum!!!! Kim derdi ki regl olmak tarafımdan bir şölen edasıyla yaşanacak, regl olduğum için bu kadar mutlu olacağım. Aylardır düzelmeyen hormon dengesi, bir başka yaşam formunda konaklıyormuş hissi falan hepsi son buluyor!! 18 ay pms olur mu? Oluyormuş işte, bitti gitti çalsın davullar!!
Devamını Oku »

6 Nisan 2011 Çarşamba

Hayat Güzel-miş-miş-miş

http://www.youtube.com/watch?v=RAjEr2FhmjQ
Bu şarkı eşliğinde yazıyorum, şarkı eşliğinde okunsa güzel olabilir. 
Ben bu şarkıyı iki ruh halinde de seviyorum. Üzgünken de iyi geliyor bana, mutluyken de. Mutluyken kendim söylüyorum içimden, normal hızının 3 katı hızda. Sözleri değiştiriyorum biraz ya da sadece nakaratı söylüyorum hızlıca. Son günlerde de iki şekilde de çok sık dinledim ve söyledim. Hayat her şeyden önce şaka gibi çünkü. İstabul'un havası gibi dakikası dakikası uymuyor. Sabah depresyondayken akşamına dünyanın en mutlu insanı gibi hissedebiliyor insan. 


Son günlerin en üzücü hadisesi Ahmet Şık ekseninde gelişen saçmalıklar silsilesi. Evet başlı başına Ahmet'in haksız mağduriyeti (haklı mağduriyet var mıdır ki kuzum?) yeterince üzücüyken, bununla beraber yaşanan, insanın zihnini donduran olaylar insanı yaşamdan soğutuyor. Bir insan sevdiklerinden mahrum kalmışken, dört duvar arasında tıkılıp kalmışken, kendi aklı paradan çalıştığı için, bir de sanki kitap pazarlama uzmanıymışcasına "Kitap satışlarını arttırdılar 10bin satacaktı şimdi bilmem kaç" satacak diyebiliyor vicdansızın teki. İki gün geçmeden paranın ne kadar umurunda olmadığının cevabı Ahmet'ten geliyor ve kitap bedava yayınlanıyor sanal alemde. Bu konuyla ilgili anlatılacaklar çok fazla da ben yine sinirlenip dalmayayım sadece buna... Hayat güzel-miş-miş :(


Bunlar böyle yaşanırken, İmamın Ordusu olanca sıcaklığıyla kavururken ortamı, sınavda yapılan sahtekarlıklar dökülüyor piyasaya. Ahmet konusunda tiraj hesabı yapan Cumhurbaşkanı kime destek olacağını çok iyi bildiğinden bu sefer hiç geciktirmeden "Ben ikna oldum şike yok." diyor. Ve ben çocuğumu bu adamların dünyasına büyütüyorum. Belki yarın o da sadece göz yummadığı için tutuklansın, eziyet görsün, eğitim hakkını haketmeyenlere kaptırsın diye. Bizzat gönderilenler dışında haber okumuyorum artık. Twitter'da, Facebook'ta  görmesem bir sürü şeyden haberim olmayacak. Kimi köşe yazarı geçinen asalakların yazdıklarına gözüm değse kusasım geliyor. Hayat güzel-miş-miş :(


Ve birileri şikeyle, torpille eğitim alırken, iş bulurken, varlık sahibi edilirken birileri ise onca eğitime, tecrübeye rağmen iş bulamıyor. Ki o birileri bir de kadınsa, çocuk doğurup çalışmaya epey ara vermişse hiç şansı olmuyor. Zaten bol bol öğütleniyor: 3 çocuk doğur, evinin kadını ol, haddini bil. İnsana tek çare kendi işini yapmayı bırakıyorlar. Zorluyorlar. Esnaflıktan zerre anlamayıp, memur zihniyette olsan bile sana tek yol gösteriyorlar. Onu denesen de başka bariyerler örecekler gerçi de baştan engelleyemiyorlar. En azından henüz. Onlar engellemese, paraydı, şartlardı bilmem ne başka bir sürü engel çıkıyor falan. Hayat güzel-miş-miş :(


Böyle gerim gerim gerilirken Aze'm kuzum, Çınar'ım dalım sımsıkı sarılmaya başlıyor. Dünyanın en işveli gülümsemesiyle birlikte çığlık atmaya başlıyor. O Yandan gülümsemesiyle diyor ki: "Hahayt bakın ben bağırmayı öğrendim ve üst kat komşusuna sesimi duyurabilecek kadar bağırabiliyorum.". İlk kez salıncağa, kaydırağa, bisiklete biniyor. Bir çiçeği ilk kez alıyor eline. Ne zaman müzik başlasa sallanarak şarkıya kendince eşlik etmeye başlıyor ve o görüntü dünyanın tüm sıkıntılarını unutturuyor. Hayat güzel-miş-miş :)


Oturduğumuz evi boşaltmamız gerekiyor. Taşınmak zaten boktan bir şey, bebek olunca tümden korkunç olur herhalde. Hele ki ev bulması??? Ev bulmak bir yandan heyecanlı bir işken diğer yandan çok korkunç. Heyecanlı kısmı internetten ev araması. Korkunç kısmı ise geriye kalan her yanı. Kafanızdaki kira miktarına ancak yerin altında küçücük yerler tutabileceğinizi farkettiğiniz an cehenneminiz başlıyor. Kısa süre sonra tüm ev aramalarında yaşanan algı sapıtması yaşamaya başlıyorsunuz. Örnek diyalog: 


Ev arayan zavallılar: Max. 5 liraya kadar şu şu koşullarda ev arıyoruz. 
1. Emlakçı: O paraya buralarda biraz zor. 8 liraya o koşullarda var göstereyim?
Ev arayan zavallılar: ee yok kalsın sağolun. 
2. Emlakçı: Aa o  paraya ev yok maalesef
Zavallılar kendi arasında: Max parayı  6 mı yapsak acep? 
3. Emlakçı: 6 liraya bir evim var. Zemin kat (emlakçı dilinde yerin altı demek genelde) 2 oda 1 geniş hol (1+1 demek bu emlakçı dilinde, kapıyı açtığında karşına çıkan 2 adım girişi hol diye yutturmaya çalışırlar)
Zavallılar: Hım yok sağolun madem. 


4. 5. 6. emlakçı derken bizim zavallılar akşam olduğunda "Ya aradığımız koşullarda 10'a ev bulursak tutalım bence?" kıvamına gelirler. 


Biz iki gün bu kıvama gelip, kıvamı geçip "Gideliiim buralardaaaan dayanamıyoruuuuum" şarkısına geçmişken sevgilim Nazan'ın, son hamlemizde, beklediğimizden çok daha iyi bir yerde güzel bir ev bulduk. Diyelim ki 8 liraya. İlk yola çıkışımızdaki 5 birimden yüksek ama gelinen 10 birimden düşük bir fiyata. Üstelik merkezinin merkezisi bir yerde. Ve fondan şarkı girer: Hayat güzel-miş-miş-miş :) Ev bulmamıza rağmen, bu hayat pahalılığı, bu hayat pahalılığında kazanılan paranın çoğunun barınmaya harcanması zorunluluğu çok korkunç olmaya devam ediyor. Hayat güzel-miş-miş :(


Tüm bunlar yaşanırken, biz rahat ev bakalım diye kaynana geliyor bize ve sanırım 8 ayın en şahane günlerini yaşıyorum ahaha, sabah çıkıyoruz evden Aze'yi bırakıp, akşam geliyoruz, çakallık yapıp içiyoruz, gece geliyoruz, kaynanacık tam 4 gün bir yandan Aze bakıp diğer yandan çamaşır yıkıyor, asıyor, kurutuyor, yemek yapıyor falan filan: hayat güzel-miş-miş-miş :) 


Hayat İstanbul'un havası gibi. Bir an soğuk bir an sıcak, bir an yağmur bir an kavurucu sıcak... Aze Çınar olunca yağmura şemsiyen sıcağa yelpazen olmuş oluyor. İçinden bir parça olunca yanında, bazen küçücük dert daha büyük gözüküyor bazen de tam tersi. 


hayat güzelmiş-miş
çiçek açarmış-mış
dünya dönermiş-miş
kuşlar uçarmış-mış
falan filan

hayat güzelmiş-miş
güneş doğarmış- mış
gemiler geçermiş-miş
yağmur yağarmış-mış

utanmadan


Hayat güzelmiş :):)
Hayat güzelmiş :(:(






Devamını Oku »

30 Mart 2011 Çarşamba

Aze Çınar 8 Aylık

Evet 8 aylık oldu. Yani 4 gün sonra 8 aylık. Şöyle bir durup bakıyorum bazen... Sonra Savaş'a diyorum ki "Olm doğmuş da kocaman insan olmuş la bu?" sonra da diyorum ki "Bunu ben yaptım.", "Hoop benim de katkılarım inkar edilemez." diyor. "Minicik olm senin katkın, malzemeyi alıp ben yaptım gerisini."... Daha önce yazmıştım bu linkte , bu acayip mucizeye alışmak çok korktuğum bir şey. Daha geçenlerde tek kolumda saatlerce taşıdığım, kafasını çeviremeyen, parmak dışında bir şey tutamayan bu şeyin, şimdilerde yanaktan makas alması, fotoğraf makinalarına poz vermesi, eliyle armut yemesi, sarılması, ayaklarının üzerinde durması, oturması, kendince şarkı söylemesi, bizi çağırması normal gelmemeli bana. Alışmamalıyım. 


Hele bu uyumlu sıpanın bir eyleme gelip, gıkını çıkarmaması, slogan sesleri arasında uyuması, sıcakkanlılığıyla kucaktan kucağa gitmesi, güler yüzlülüğü, içki içtiğimiz, uykusuz olduğumuz, arkadaşta kaldığımız gecelerde normalden fazla uyuması normal gelmemeli bana. Onun farklı ve şahane bir insan olduğunu hiç aklımdan çıkarmamalıyım. 


Eylem arkadaşları; Leyla, Deniz, Aze
Şimdilerde en çok yaptığı şey ıslık çalmak! pfşşşş, fışşşşhh sesleri çıkarıp çıkarıp gülüyor. Ellerini uzatıp kucağımıza gelmek istiyor. Yerde halısında otururken birden kendini arkaya atıveriyor o nasıl bir güvense... Otururken yana doğru düşeyazsa eliyle destek alıp düşmekten kurtarabiliyor kendini artık. Yoğurt delisi oldu, sebzelerden pek hazzetmiyor. Yoğurduna karıştırırsak belki yiyor. Peynir, pekmez, yumurta yiyor. Elma, armut, muz seviyor. Şarkılara tempo tutuyor. Elleri ile, ayakları ile, kafası ile... Uyku vakti gelip de yatağına koyduğumda bir sürü maymunluk yapıyor. Ayakları dikiyor havaya, ne battaniye kalıyor ne ayağında çorap. 2 dakika sonra ise teslim oluyor uykuya. 




Yatarken, yarı yatar halde sütünü içerken elini uzatıyor, bu "yaklaş seveceğim" demek. Yaklaştığımızda saçımızı okşuyor, yanağımızı seviyor, bu esnada gözümüzün içine içine bakıyor. Törensel bir an. 


Blogcu anne "Bebekler fırın ekmeği gibi. Sabahları çıtır çıtır, tadına doyulmaz oluyorlar, akşamları ise artık bayatlıyorlar, sabahki gibi olmuyorlar" yazmıştı. Aynen öyle oluyor. Akşam 17.00-18.00 arası artık bitmiş olduğumdan uyku anını bekliyorum dört gözle. Ama uyuyupta şu saatler geldiğinde, 21.00 - 22.00 olduğunda, gece yemeği vakti gelse de sarılsam diyorum. Öyle özlüyorum ki anlatamam. 


İki gün önce kan sayımı yapılsın diye kan aldılar kuzudan. Ne zormuş! Ne uzunmuş! Öyle ağladı ki bizim ağlamayı pek bilmeyen kuzu... İçimiz parçalandı, elim ayağıma dolandı. "Sen çık" diyen hemşire ile Savaş'a kafa atmamayı becererek "Çıkmayacağım." dedim ama öldüm o iki dakika boyunca. Sonrasında da hemşirenin eldivenden yaptığı balon elinde, koruyu bant elinin üstünde içini çeke çeke uyudu arabasında çınar dalım.  


Benim danam 8. ay itibariyle 70 cm. 9.5 kilo olmuş. Sağ salim 8. yaşlar, 88. yaşlar da görmesi dileğiyle.
Devamını Oku »

20 Mart 2011 Pazar

Aşk

kıro aze
Aze 7.5 aylık oldu ve ben kendisine daha yeni tam anlamıyla aşık oldum.  O çocuğunun adı geçse gözleri kamaşan, ağzı kulaklarına varan annelerden oldum. Yaklaşık 1 aydır o kadar şahane bir insan oldu ki, anneliğimden bağımsız kim onunla yaşasa böyle aşık olur diye düşünüyorum.
Oynaklığı, güler yüzü, sürekli dokunarak okşaması, sevmesi, bakışları, sarılması, dudak büzmesi, oynaması, kızması, ağlaması, direnci, uyumluluğu, sokak-gürültü-slogan-soğuk-sıcak dinlemeden bize ayak uydurması, ciddiyeti, ciddiyetsizliği her şeyiyle o kadar olağanüstü bir bebek oldu ki insan benden olduğuna şaşıyor.
Ve tüm bunların yarattığı aşk o kadar mutlu ediyor ki, ama o kadar mutlu ediyor ki, hayattaki hiçbir şey üzemiyor yahu. İnsanın içini coşkuyla dolduruyor. Ne olursa olsun her şeyin mükemmel olacağı hissi yaşatıyor. Varken de, uyurken de insanda sürekli bir gülümseme oluşturuyor. Can sıkılacak çok şey var hayatta ama onun sayesinde/yüzünden mutluluk hissi hepsine galebe çalıyor. Dedim ya aşk bu. Yaşanabilecek en büyük aşklardan hem de.
İyi ki var benim kuzum hayatın tüm zorluklarına rağmen. İyi ki var.

Devamını Oku »

16 Mart 2011 Çarşamba

Aze Çınar'dan

 Epeydir Aze'den ses etmiyordum, daha fazla geciktirmeyeyim. Dün geceden başlayayım, farklı bir deneyim oldu çünkü. Dün gece, diş sıkıntısı var biraz şımartayım diyerek Aze'yi bizim yatağımızda uyuttum ilk defa. Acayip şaşırdı buna ve acayip sevindi. Gece yemeğini verirken yaptım bu geçişi, uykusu da açılmış değildi tam ama sevinci görülmeye değerdi. Koluma sarıldı, yanağıma sarıldı. Güldü bol bol. "Eee Eeee" diyorum ki bu Pavlov işaretidir bizde. Hop uyku pozisyonu alınır, kafayı arkaya doğru çeviriyor uyumak için, iki saniye sonra hop bana dönüyor, bakıyor hala oradayım bir gülüyor bir gülüyor sormayın. Çok güzel uyuduk, çok keyifli. Ta ki gecenin bir yarısı çaat yüzüme bir tokat yiyene kadar. Uyanmış, mızırdanmış -yatağında olsa bunları yapıp kendi kendine uyurdu sonra- sonra bakmış ben, e uyandırayım o zaman diye çat geçirmiş tokatı. eee pış pış diye bir on dakikada uyuttum kendisini. İlk baştaki o oynaşmalar gecenin köründe uykulu yaşanınca öyle sevimli gelmiyor insana haliyle.  Bir sonraki sefer saçımın çekilmesiyle, bir sonraki yine tokatla gerçekleşti. Sonuncuda artık gün ağarıyordu, alıp yatağına attım kendisini :) Bu keyiflik de burada sona ermiş oldu. 

Genel gelişmelere gelince, Aze 6. aydan itibaren destekli oturmaya başlamıştı, şimdi tek başına uzun süre oturabiliyor. Bazen dengesini kaybediyor ve, önündeki iş neyse ona odaklanmış, ciddi ciddi bakarken huoop yana yavaşça devriliyor ama bu esnada hiç istifini bozmuyor. Eğer 10 saniye boyunca gelip düzeltmezsek şeklini anca değiştiriyor hanfendi! Çok komik oluyor çok. 
Tay tay yapmaya da yine 6. ayda başlamıştı, şimdi baya baya duruyor biz tutunca. Dönme işini falan da becerdi epeyce. 
Elini, kolunu ve ayaklarını epeyce iyi kullanıyor. Ayaklarını ellerinden iyi kullanıyor hatta. Alkışlamak için sırf ayak kullanıyor mesela. Bazen sarılırken de ayaklarıyla sarılıyor. 




Sizlerle görüşmeyeli 2 kez eyleme gitti. Bolca da içmeli ortama. Toplumun büyük çoğunluğunun "aaa ne ayıp olur mu hiç oralarda bebek" diyeceği bilumum yeri geziyor Aze Çınar. Slogan sesleriyle uyuyor, yarın bir gün daha özgür bir ülkede yaşasın diye. Bangır bangır şarkılar söylenirken uyuyor, anne baba mutlu olursa o da daha mutlu olur diye.  

Çapkın çapkın bakıyor, gülüyor, işve yapıyor. Çok sinirleniyor, resmen "gırrrrrrrrr" benzeri bir ses çıkarıyor. Benim ters kızım eskiye oranla daha çok ağlıyor. Bebekken doğru dürüst sesini duymazdık, şimdi -özellikle çaresizliğe kapıldığında- çabucak başlıyor ağlamaya. Kızım diye söylemiyorum bir güzel ağlıyor ki... Bazen hiçbir şey yapmadan onu izliyoruz ağlarken. 

Saçlarımla oynuyor, sütünü içerken yüzümü okşuyor. Başkasının kucağından benimkine geçiyor ellerimi uzattığımda... Yanisi yeme de yanında yat kıvamında epeydir. 
E negatiflikleri? Olmaz mı hiç... Çok yoruyor. Sürekli oyun, gezme, ilgi istiyor. Yaşlanmışım, kesinlikle yetemiyorum. Biz tv de izletmiyoruz. Haliyle daha çok yoruyor. Çok hoş bir çalışma var bebekler için yavrusu'nun annesi Evren'den öğrenmiştik; http://www.youtube.com/watch?v=wKcrsv_t8Ko 
Günde bir kere bunu izletiyoruz. Bayılıyor. Bunun dışında 1 kez Grup Yorum'un İnönü konser dvdsini izlettik. Daha doğrusu biz izlerken odada kalıp arada bakmasına izin verdik, bir de bugün İan Anderson'ın Pavane sini izlettim ve onda da büyülendi. Diğerlerinde kıpraşmışken bunda nefes almadan odaklandı. İlk dinlediğimde ben de öyle olmuştum İan mucizesi :)

İşte böyle. Çok güzel büyüyor (Öhömm maşallah pilizzz) Çok aşık ederek büyüyor. Çok kişilikli büyüyor. Daha da afacanlaşmasın da şu halle idare ederim. 
Devamını Oku »

15 Mart 2011 Salı

Bütün dünya buna inansa, hayat formüle olsa?

Hayat kötü bir felsefe dersi gibi aslında derininde. Ve milyonlarca bilinmeyenden, sorudan oluşuyor. En büyük sorularımdan biri, hani şu meşhur deneydeki fareler var ya, hani bir tanesinin kaynar suya atıyorlar ve hemen kaçmaya çalışıyor, diğeriniyse soğuk suya koyup yavaş yavaş ısıtıyorlar ve yanarak ölüyor... İşte hayattaki kimi anım "Acaba şu an yandığını farketmeyen fare miyim?" diye düşünerek geçiyor. 


Daha büyük sorun ise aslında böylesi durumlardaki davranış biçimi. Hayatına dışarıdan 3. göz olarak bakmayı başaramayangillerden biri olarak ben, şöyle berbat bir ikilemde kalıyorum çoklukla: "acaba kötü bir haldeyim ama o kadar suyun içindeyim ve su o kadar yavaş ısınıyor ve başka da bir sürü olumlu şey aslında düpedüz yandığımı farkettirmiyor mu bana?" yoksa ""ulan yanıyor muyum" acaba paranoyasıyla konuya çok mu önyargılı yaklaşıyorum." 


Bunu ayırt etmek öyle zor ki çoklukla, kimi zaman derhal kaçıp kurtulmam gereken durumlarda "yok canım, bunlar çözülecek sorunlar, aslında bıdı bıdı bıdı. O yüzden de kalıp uğraşmak gerekir." deyip çok fena hasar aldım kimi zamansa "Aha bu çok berbat bir durum. Hemen tepki gösterip kaçmam gerek." diye düşünerek, çözülecek, iyi hale gelecek mevzuları çöpe atıp, epey bir şeyler kaybettim. 


Dışarıdan bakmak çok kolay! Uç bir örnekle anlatayım. Bir arkadaşınız geldi size ve dedi ki "Geçen gün sevgilim bana tokat attı." Naparsın dışarıdan bakan göz? Seni bilmem ben direk en bilmiş halimle "Neeee? Vay hayvan! Hemen terkettin di mi? Allahın cezasına bak! Öküz......." derken arkadaşınız dedi ki: "Ama çok sinirliydi. Normalde hiç böyle değildir ki, İşten çıkarılma durumları var çok stresli. Ben de çok üstüne gittim hakkaten. Bu yaptığını haklı çıkarmaz tabi ama abartmamak da lazım. İstisnai bir haldi. Ödettim tabi ona ama geçti gitti işte. Şimdi iyiyiz. Ben: "..............." Ne diyeceksin ki? Adın gibi biliyorsun aslında, bunu 1 kere yapabilen adam her an yeniden yapabilir. Şiddetin istisnası olmaz. Ama anlatamaz hiçbir üçüncü göz, suyun içindeki fareye kaynama noktasına yaklaştığını. İlla yanacak dümbük. Belki ben yaşasam, çok sevdiğin adama konduramasam ben de aynı mazerete sığınacağım. Farketmiyor ki insan (çoklukla) kaynayana kadar suyun içindeyken. 


Bu uç bir örnekti. Hadi biraz daha erken farkedilebilir bir örnek diyelim hatta. Ama işte fenası bu kadar bariz olmayan durumlarda geçerli. Ne bileyim, (daha bugün taze anlattı bir arkadaşım bak) sarhoşken sürekli hakaret ediyor olsun, sevgilinin ailesine sövüyor olsun, hakkını teslim etmiyor olsun, ilgisizleşmiş olsun, aklınıza ne gelirse...Hatta bariz örnek olsun diye sevgililikle başladım ama geçin sevgiliyi arkadaşlık, dostluk olsun... Sınırlar nerede başlamalı. "Eh yok artık, bu iş yürümez" neye göre, nasıl denmeli.  1, 3, 5 arkadaşınızın sürekli size haksızlık ettiğini hissediyorsunuz bir dönemdir. Ne zamana kadar "Bir sorunu var herhalde, böyle değildir o  du bakalım." demek lazım? "Sorunları vargeçecek bu günler, dost değil miyiz? İlişkiye onca emek verdik, silip atacak mıyız?" ne kadar süre geçerlidir? Alçak hayat formüle edilemiyor ki?


İşte ilk paragrafta söylemeye çalıştığım tam bu. Ben gerçekten kestiremiyorum galiba bir süredir bu soruların cevaplarını. "Eh yeter artık bu geçici bir dönem değil, alışkanlık. Böylesi bir ilişki için emek harcamak istemiyorum artık." dediğimde ya gerçekten karşımdaki dönemsel bir sorunla boğuşuyorsa ve bok ediyorsam ben o ilişkiyi? 
Ya da "Sabret geçecek", "Dur yahu çözülmeyecek sorun mu?" deyip deyip alttan almaya devam ettikçe aslında kaynayan suyun içindeysem aslında?, karşı tarafın umrunda olan sadece kendisiyse ve ben enayilik ediyorsam? kendimi yıpratıp duruyorsam?


Geneldeyse, hem benim hem diğer insan evlatları için bu iş tahammüle bakıyor. Yani karşı tarafın niyeti ne olursa olsun, senin algın ne olursa olsun, sen tahammülünün sonuna geldiğinde o iş sonlanıyor. O andan sonra da ister tahammülün bittiği için aslında şahane bir insanı kaybetmiş ol, istersen sabredeyim derken haketmeyen biri için sabrettiğin zamanları kaybetmiş ol bir şey değişmiyor. "Noolduysa oldu." basitliğinde geçip gitmiş oluyor. Önümüzdeki maçlara bakmak kalıyor bize de sadece. 


Sinir oluyorum "insanı diğer canlılardan ayıran" düşünme özelliğine. Yaşasak hiç düşünmeden ve ne oluyorsa olsa? Ya da formüle olsa hayat ve yine düşünmeden formülleri uygulayarak yaşasak?


Kendine ve yaşadıklarına dışarıdan bakabilmek şahane iş. Yapabilenlere selam olsun. 


Sizde nasıl gelişiyor bu süreçler?
Devamını Oku »

10 Mart 2011 Perşembe

Ahmet Biziz!



Ahmet Şık'a destek olmak için, suçlu olmadığına inandığımızı göstermek için bir mektup kampanyası başladı. "Kalem"lerin hapsolunamayacağını göstermek için kalemlerimizle çıkaracağız sesimizi. Kampanya http://ahmetbiziz.wordpress.com/ adresinde. Ahmet'in mektup adresi ise alttaki yazının sonunda. 



“…Ve onlar konuştukça biz de gördüğümüzü söyleme borcu altına giriyoruz, Ahmet Şık, terörist değildir. Ahmet Şık, ergenekoncu değildir. Ahmet Şık, faşist değildir. Ahmet Şık, Hrant’ın katili değildir. Ahmet Şık “iyi çocuk” değildir. AHMET ŞIK BİZİZ.  Hepimiziz.
Yeter. Türkiye tarihinin en önemli davasını siyasi bir hesaplaşmanın uzantısı gibi görenler yüzünden Ahmet Şık’lar içeri girip nihayetinde V. Küçük’lerin dışarı çıkma ihtimali doğduysa itiraz ediyoruz.
Çünkü adalet istiyoruz. Güçlünün ezdiği, nasırına dokunulduğunda masumların tutukevlerine gönderildiği, insanların yalnız oldukları değil olmadıkları için de suçlanabildiği, hayatların ve itibarların bir kibrit gibi yakıp kül edildiği bir kabus değil.” *
İşte budur ahvalimiz. Bu yüzdendir sizi bir mektup kampanyasına davetimiz. Kaleme, fikre yapılan bu saldırılara karşı kalkanımız yine kalemimiz olsun, Ahmet’e, kalemle ses edelim, kalemle dokunalım ve kalemlerimizle “Biz sana güveniyoruz Ahmet, çünkü Ahmet biziz.”  diyelim diye. Sen de Ahmetsin, eğer tarafsan ve tarafın ezilenin yanıysa. Eğer faşizmin her izinde derin bir iç çekişle paralanıyorsa ciğerlerin, Manisa’lı gençlerin, öldürülen aydınların, işkenceden geçirilen devrimcilerin, kürtlerin sorumluluğunu bir yumruk gibi boğazında hissediyorsan Ahmet sensin. Ahmet benim, Ahmet biziz.
Ahmet biz olduça, onu  dört duvar arasına koyabilirler belki ama fikirlerini tutuklayamazlar. Onu yalnızlaştıramazlar. Niyet ettikleri gibi itibarsızlaştıramazlar. Onurlu insanların ışıltıları büyük olur, onlara atılan çamur atanı itibarsızlaştırır ancak.
Ve işte biz yalnız bırakmıyoruz Ahmet’i, sessiz bırakmıyoruz, kelimesiz, sözsüz bırakmıyoruz. Mektup yazıyoruz Ahmet’e. İçimizden geçeni, sokakta olanı yazıyoruz. Ahmet’e değil bize, kendimize sahip çıkıyoruz. Çocuklarımız yarın kuşatılmış bir ülkenin düşünemeyen, sorgulamayan robotları değil de dünyayı rengarenk boyayan oyunbazları olsun diye. Gözleri donuk değil güneş güneş baksın diye.

Ahmet’e mektup göndermek için;
Ahmet Şık
Silivri Açık Ceza İnfaz Kurumu (Silivri Cezaevi), 2 No.lu Cezaevi B-9 Koğuşu Silivri – İstanbul
adresini kullanabilirsiniz.
Devamını Oku »

7 Mart 2011 Pazartesi

Babasının gözünden Aze Çınar'ın doğum hikayesi

BİR BABANIN DOĞUM ANILARI

Bu yazı gecikmiş bir yazı. Öncelikle sevgilimden ve kızımdan af diliyorum. Öyle böyle değil tam 7 ay gecikti. 7 ay önce yazı başlığı “bir babanın gözünden doğum hikayesi” olabilirdi. Şimdi ise anılarımda kalan ne ise onu yazacağım.
Bundan tam aylar öncesiydi. 3 Ağustos sabahı şirin bir hamile ile doktor kontrolüne gittik. Doktor her şeyin normal olduğunu, doğuma daha vakit olduğunu beklememiz gerektiğini söyledi.
Havanın çok sıcak olması deryanın tahammül sınırını zorluyordu. Eve aldığımız vantilatör bile havayı biraz olsun serinletmeye yetmiyordu. Sevgilim hamileliğin başından beri normal doğum istedi. Bu konuda ne kadar yazılı ve görsel doküman varsa hepsi ile bilgisini pekiştirip kendini normal doğuma çok sıkı bir şekilde hazırladı. Hatta bazı videoları bana da izletti. Korktum ama sevgilim korkmasın diye belli etmedim. Velhasılkelam Derya duruma çok hazırdı. Hatta o kadar hazırdı ki eve geldiğim bir akşam “Ahanda kızımız” diyeceğini zannediyordum.

Doktorun doğuma daha var demesi Derya’nın biraz canını sıksa da sevinçle ayrıldık oradan.
Evin girişinde doğum bavulu duruyordu bir süredir. Eve her girdiğimde gülümsüyordum. Baba olma ihtimalime Aze doğmadan önce daha çok gülümseme olarak kendini gösterdi.

Ben akşam geç saatlerden gece yarısına kadar çalışıtığım için Derya hamileliğini yalnız başına geçirdi. Bu da benim içimde en çok da Derya’nın içinde uktedir. Keşke öyle olmasaydı.

O gün saat 22.00 gibi Derya aradı. “Şimdi bişey söyleyeceğim sana ama sakin ol” dedi. “Galiba doğum başlıyor” Tam cümle kuracağım geliyorum diye ama nafile, laf ağzıma tıkılıyor:

- Eeee ben o zaman gellli…
- Ben her şeyi hallettim canım, sen çalışmaya devam et sancılar 2 dakikada bir olursa ahhh
- Derya neler oluyor?
- Dur bi dakka
Bir süre telefonda beledikten sonra,
- Sancı geldi. Gökay ve Aylin var yanımda acil bişey olursa biz hasteye doğru geçeriz sen meraklanma.

Derya daha önce okuduklarından , (Evet bu da bir ayıp benim için en çok Derya okudu. Ben genelde onun okuduklarının özetini dinliyordum geceleri) esas doğum anına kadarki sancı sürecinin aslında yürüyerek, ayakta daha tahammül edilebilir olduğunu, hastanede yatağa bağlı sürecin daha geç ve zor geçtiğini öğrenmişti. O yüzden doğumun başlangıç aşamasının büyük kısmını evde geçirmek istiyordu. Bende o nedenle hastane falan diye fazla zorlamadım. Yaklaşık 15 dakikada bir sancısı olmadığı zaman Derya ile, sancı nedeniyle konuşamadığı zamanalarda Gökay ile konuşarak 2 saati daha işyerinde geçirdim. Derya sancıların 3 dakikada bir olduğunu söylediğinde saat 23.15 civarıydı. Artık geliyorum dedim. Aklım karışık, bünyem alt-üst atladım taksiye eve doğru yola koyuldum. Yol nasıl bitti hatırlamıyorum. Eve heyacanla daldım. Bir de ne göreyim Sevgilim güzel bir elbise giymiş, saçlarını güzelce taramış, güzelce gülerek karşıladı beni. Onun gülen yüzü endişelerimin biraz azalmasını sağladı. Öpüştük, koklaştık.

Endişelerim 5 dakika dolmadan artarak geri geldi. Sancı anına ilk defa şahit oluyordum ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yok. Ama evdeki ekip gayet profosyonelleşmiş ben yokken. Gökay'ın elinde telefon kronometresi sancı aralarını kontrol ediyor, bunlar not ediliyor. Aylin Derya’nın belini ovuyor, ben ise mal gibi onlara bakıyorum. Sancı bitiyor Derya, Gökay ve Aylin gülerek sancı hakkında, süresi hakkında hatta daha başka mevzular hakkında gülerek sohbet ediyorlar. Acayip şekilde kıskandım ben tüm bunları. Neyse 10 dakika sonra ben de üzerimdeki mallığı atıp biraz yardımcı olmaya başladım. Aradan 30 dakika daha geçti. Sancıların süresi uzadı, aralıkları kısaldı. Derya’yı doktoru araması gerektiğine zor ikna ettim. Derya doktora durumu anlattı. Hastaneye davet edildik. Çok sevdiğimiz Neşe ve Gökşen durumdan haberdar oldular. “Bekleyin arabayla beraber gidelim” dediler. Yarım saat sonra geldiler. Doluştuk arabaya. Küçük bir araba olmasına rağmen hepimiz sığdık. Derya, Ben, Neşe, Gökay ve Gökşen’in kahkalarıyla vardık hastaneye. Kayıt-kuyut işlemlerinin ardından Derya ilk kontrol için bir odaya alındı. Çok sevimli ve işini bilen Elif Ebe tarafından ilk muanesi yapıldı. Sonra odaya girdik ebe ve Derya gülüyor, “Doğum başladı.” haberi hepimizi sevindirdi. Doğum için odaya çıktık. Odada beklerken Ayşen geldi.
Gece 5’e kadar gülerek, eğlenerek, korkarak doğumu bekledik. 5’ te Derya’yı doğumhaneye aldılar. Ben doğumhane kapısında steril elbiseleri giymiş bir şekilde Derya’nın çığlıklarını duyarak ve korkarak kapıda bekliyorum. Fotoğraf makinesi cebimde hazır bir şekilde bekliyorum. 10 dakika sonra beni de doğumhaneye aldılar. O 10 dakka o kadar uzun geldi ki bana orası ayrı. Doğumhane bayağı kalabalık. İçeride 10 tane insan var. Doktor direk talimat verdi. “Hiçbir şeye değmeden Derya'nın başında bekleyin ve konuşmayın” dedi. Doktor öyle bir otorite koydu ki acayip tırstım. Kıpırdamadan sevgilimin başına dikildim. Elini tutacaktım, tutamadım o örtüye değmemem gerektiği için.
Doktor ıkın diye bağırıyor. Benim de yardımım olsun diye gaflette bulunup “canım ıkın” dedim. Keşke demez olsaydım. Derya bana öyle bir baktı ki “kolaysa sen gel ıkın” der gibi. Sustum içimden dedim her şeyi. Hadi kızım gel artık dedim içimden. 5.19'da Derya’nın bağırmaları sona erdi. Yaşlı gözlerle birbirimize bakıp gözlerimizle sevdik birbirimizi bir kez daha. İlk kez mutluluktan ağladım. Aze geldi dünyaya. Ağlamadı kızım doğarken. Doktorun elindeydi. Ben dondum kaldım. Şaşkınlık içindeydim. Halbuki Derya beni o kadar çok tembihlemişti ki “ bak sakın fotoğraf çekmeyi unutma” diye. Kadın doğum ağrısı falan hepsini unutup beni çekiştirdi. “Hadi fotoğraf çeksene” dediğinde yarım ayılmış halimle 3-4 poz yakalayabildim. Bu da uktedir içimizde. Keşke daha çok fotoğraf çekebilseydim.
Aze’yi bir masaya aldılar ağzından burnunda hortumlar sokuyorlar. Gözümüz Aze’de. Gözümüz birbirimizde. Lal olmuştuk konuşamıyorduk. Üzüldük kızımızın canı yanıyor o hortumlarla diye. Ama onlar rutin bir işlemmiş gibi hallettiler işlerini. Derya'nın kucağına verdiler. Bir süre sonra Aze’yi giydirmek için hemşire aldı. Sonra Derya'nın kucağına verdiler tekrar ve onlar odaya giderken ben ise hastane dışında bekleyen arkadaşlarımıza haber vermek için aşağıya indim. Hepsini birden kucaklamak istiyordum. İyi ki yanımızdaydılar. İlk Ayşen karşıladı beni. “Aze doğdu” dedim. Ayşen’e sarıldım ve ağladım. Sonra kardeşime sarıldım. Gökay, Neşe, Gökşen hepimiz havalara uçuyoruz.
Odaya çıktık Derya odada ama bitik halde. Çok zor bir işi tıkır tıkır halletmişti. Hamilelik ve normal doğum gibi zor süreçlerin tamamını tek başına başarıyla göğüslemişti. Sevgilimdi, eşimdi, kadınımdı şimdi de kahramanım olmuştu.
Kızımız Derya'nın kucağında, ikimiz de şaşkınız. İkimiz de bir Aze’ye bir de birbirimize bakıp gülüyoruz. Mutluluk işte o andı. Baba olduğu hissettiğim ilk an ise; benim ve Derya'nın dışında biri Aze'ye dokunduğunda şahin kesilip onu koruma iç güdüsüyle dolduğum an hissettim. O şahinlik halen devam ediyor.
Derya bilir (toplu otobüs yolculukları) eğer ben biri için şahinlik (korumacı anlamında) yapıyorsan onu çok seviyorum demektir. Ömrüm ve gücüm yettikçe ikinizi de koruyacağıma ve seveceğime söz veriyorum.


Devamını Oku »

3 Mart 2011 Perşembe

AHMET ŞIK SOSYALİSTTİR!

Arkadaşımdır, arkadaşımın eşidir, Mina'nın babasıdır, Ama hepsinden önemlisi sosyalisttir. Hepsinden önemlisi çünkü Ahmet arkadaşım olurken de, bir eş, bir baba olurken de, yaşamının bütününü kurarken de sosyalist, ilkeli, onurlu bir insan kimliğiyle kurmuştur.

Öyle kendine solcu deyip de en güzel evler, arabalar alma peşinde koşanlardan değildir Ahmet. Ufacık tehlikeyi görünce kaçanlardan da değildir. Bu yüzdendir ki Radikal'den kovulmuştur. "İyi çalışmıyor." bahanesiyle kovulan Ahmet, kısa süre sonra, gittiği Nokta dergisinde yaptığı Darbe Günlükleri yazısıyla ülkeyi yerinden oynatmıştır. Evet Darbe Günlükleri'ni yazmıştır Ahmet, Ergenekon'u Anlama Kılavuzu'nu yazmıştır. Ergenekon'un yani özünde derin devletin yani yargısız infazları, gözaltında kayıpları, işkenceleri, soykırımları yapanların tam karşısındadır Ahmet. Yaptığı "Bok yedirilen kürt" haberleri, "İşkence gören Manisa'lı çocuk" haberleri, "Dersim Katliamı", "19 Aralık Hapishanelere Bombalı Müdahale" haberleri ile "Hak Haberciliği" yapmıştır Ahmet. Yani vicdanının, onurunun, ilkelerinin, sosyalistliğinin gerektirdiği gibi davranmıştır bütün ömrünce. Yani derin devletin hep karşısında olmuştur. Yeri gelmiş dayak yemiş yeri gelmiş arkadaşı (Metin Göktepe) yanında öldürülmüştür.

Bugün öğleden sonra evindeydim. Eşi Yonca o kadar dimdik ki, o kadar güzel ki her zamanki gibi. Ben hormon bokundan tüm sabah ağlamışken o o kadar güçlü ki. Soruyorum: "Ahmet nasıldı? Sinirli görünüyordu televizyonda." Diyor ki "Çok iyiydi aslında. Morali de yerindeydi. Ama tam çıkmak üzereyken öğrendi kimlerle birlikte alındığını. Tam olarak neler olduğunu. O yüzden çok sinirlendi. Yalçın Küçük'lerle, o tayfayla birlikte alınması üzdü bizi en çok. Onur kırmaya yönelik bir şey bu" Yonca yazayım mı bunu sözlükte, blogta falan?", "Yaz, büyük harflerle yaz hem de AHMET ŞIK SOSYALİSTTİR!"

Yarın saat 12.00'de Taksim'de tramvay durağında "Gazetecilere Özgürlük" eylemi var. Ben oradayım. Aze orada. Yarın sıra size geldiğinde çevrenizde "durun" diyecek kimse kalmadığında çok geç olacak.
Devamını Oku »

2 Mart 2011 Çarşamba

Yedekleme

Wordpress'i başından beri sevmedim. Blogger'ın kolaylığı, yalınlığı, zenginliği yok gibi sanki onda. Hem tam Türkçe olmaması da başka sevmediğim yanı. Ama bu son yasakçı zihniyetin başımıza açtığı dert yüzünden, ne olur ne olmaz diye, buradan ulaşamayanlar oradan denesin diye http://deryaze.wordpress.com/ 'a yedekledim siteyi. Buraya attığım her yazıyı oraya da atacağım.

Bilginize, ilginize...
Devamını Oku »

1 Mart 2011 Salı

Bloguma dokunma!


Yasakçı zihniyetiniz batsın. Yazıdan, akıldan, fikirden, düşünceden bu kadar korkmanız normal. Çünkü sonunuzu bunlar getirecek. 
Bugün blogspot yasaklanıyor, yarın ekşi sözlük, sonra tümden interneti kesin, yayınevlerini falan kapatın. Yoksa sonunuz gelecek insanlar bilgi sahibi oldukça. Siz de haklısınız. 
Devamını Oku »

28 Şubat 2011 Pazartesi

Aze'nin Babası Değil, Benim Sevgilim...

Bir zamanlar çok cesurduk biz. O zamanlar öğrenciyken evlenmek, hayatla, çevreyle, birbirimizle başetmek dünyanın en kolay işi gelmişti. Biz ki devrim yapacağımıza inanıyorduk, bir evlilikle ve evlilikle gelen mahalle baskısı ile mi baş edemeyecektik? Bir imza bize ne yapabilirdi ki? Devrim yapacağımıza hala inanıyoruz ama şimdiki aklımız olsa öğrenciyken evlenmezdik açık konuşayım. Evlendik, Savaş okulu dondurdu ben bitirdim, sonra Savaş iş, okul vs uğraşırken ve eski aktif politika yaparken ki öğrencilikten anı kalan onlarca dersle boğuşurken çat diye atılıverdi okuldan ve bu son afla geri döndü. 


Şansımız bir garipmiş ki bu sefer de adam tam bitirecekken ben hamile kaldım. 3. ay dolana kadar yatmam gerekti. Savaş okulla mı ilgilensin, işe mi gitsin, bana mı baksın çocuk koşuşturmaktan bitmek üzere olan okul yine uzadı. Ve ha bugün ha yarın derken cuma itibariyle tezini de onaylatıp mezun olmuş oldu. Böylece yıllardır süren sınav gerilimi, ders çalışma yorgunluğu vs hepsi birden bitti. Diploma bir halta yarar yaramaz ayrı mevzu, ama en azından sonunda bitmiş oldu. 


E bunca gerilimin üzerine bunu kutlamadan geçmek olmazdı. Dün önce sevgili Funda ve Mete'nin evinde şahane ötesi, bir kuş sütü eksik kahvaltı ile başladık kutlamaya. Her ne kadar Funda kahvaltı sonrası "Aaa O... Çocukları çok güzel film, çok keyifli, esprili." deyip hepimizi (tamam özellikle beni) hönkür hönkür  ağlamamızı sağladıysa da (Abi çok acıklıydı valla. Sırrı Süreyya sen adamı öldürürsün) Evden çıktığımızda moddan da çıkmış olduk. 


Saat 16.30 gibi Şiirci'ye vardık arkadaşlarımızla içmek üzere. Herkesin sorduğu "Yahu adam her gün Şiirci'de çalışıyor zaten niye burada yapıyoruz kutlamayı?" sorusuna "Aze ile başka nerede bu kadar rahat edilebilir ki?" sorusuyla mukabele edip yerleştik. Ek gıdaya geçişle birlikte Aze'ye bolca süt biriktirdiğimden iç rahatlığıyla içtim rakımı. Zaten Aze Çınar da saat 21.00 civarı arabasında gece uykusuna geçip bizi özgür bıraktı. 


Yaklaşık gece yarısına kadar acayip eğlendik, acayip içtik. Yıl boyu ÖSSye kasıp sınav sonrası çılgın atan gençlerden hiç eksiğimiz olmadığı gibi bilumum fazlamız da vardı. Gecenin bir vaktinde şöyle düşündüm; şimdi şurada bir sebepten ölsem, bırak ünlü olup sokaktaki adamın yorum yapmasını, benim hayatımdaki bir sürü insan bile "cık cık emziren kadının alkolle işi ne? Hem de çocuğunu da götürmüş cık cık cık." derdi eminim. Bir kadeh de onların şerefine içtik. Bol dedikodulu, bol siyaset tartışmalı, bol romantik ve mutlu bir gece oldu.
Başından beri tüm bu süreçte yanımızda olan bütün arkadaşlarımıza ve ailelerimize çok çok teşekkürler ederiz. Sağolun hep varolun. 


Gidip de fotoğrafta olmayanlar
kusura bakmayalar
Geçtiğimiz 10 gün Aze'yle başbaşaydık sıklıkla Savaş'ın ders çalışması sebebiyle. Tam da Aze'nin bir level üste geçtiği dönemdi. İyice afacanlaştığı, önüne gelen her şeye el attığı, kendini kucaktan attığı, çabuk sıkıldığı, sürekli oyun istediği, katı gıdaları yerken kıllık yaptığı bu dönemde yalnız olmak beni epey yıpratmıştı. En çok da bu yüzden Savaş'ın bir hafta izinli olması şu an dünyanın en şahane şeyi. Dinlenmek, film izlemek, gezmek, ihmal ettiğimiz eş dost ziyaretleri yapıp misafir ağırlamak, yüzmeye gitmek, gezmek, yatmak yatmak, yatmak, yatmak... 


Bu arada Aze ceee oynamayı öğrendi. Daha önceki denemelerde yüzümüzü sakladığımızda hiç umursamayıp kafayı çevirirken, biz ceee deyip ortaya çıktığımızda zerre umursamaz ya da sadece bir bakıp kafayı geri çevirirken şimdi gayet oyuna katılıyor. Bezin arkasına saklandıysam bezi çekmeye çalışıyor, ceee deyince gülüyor falan.
Ayakta durabiliyor, tek başına çok rahat oturuyor, çat çat dönüyor. Valla korkuyorum artık başıma gelebileceklerden.  :) 


Başlığa gelecek olursak; bazen çok yabancılaşıyorum ben her şeye, son zamanlarda özellikle Aze'ye. "Vay beee ulan çocuğum var benim. Kızım var. Aaaaa çok tuhaf be!" şeklinde bir şok yaşıyorum küçük çaplı. Ama ondan da büyük çaplı şoku "Aaa bizim Savaş'ın (Biz sevgili olmadan önce dostum Savaş'ın benim için karşılığı Bizim Savaş'tı.) çocuğu olmuş. Anaa hem de benden!!" şeklinde yaşıyorum. Şu son iki gündür ise, Okul derdi yok, iş derdi yok, saat derdi yok, onca arkadaşa Aze derdi yok derken, sabahtan geceye el ele, diz dize keyifli vakit geçiriyorken kendime, Savaş'a, Aze'ye ve herkeslere hatırlatmak istedim. Savaş Aze'nin babasından önce benim sevgilim, biline, ona göre davranıla... Hoyda breee.
Devamını Oku »

25 Şubat 2011 Cuma

İtiraflara tam gaz...

İtiraf edeyim, son 10 gündür falan evde zaman şöyle akıyor benim için Aze uyanıkken; "Bakayım saat kaç, hımm Aze'nin uyumasına 75 dakika var, hımm oley 35 dakika kalmış..." 
Biliyorum ki bir kere bu cümleleri kurabilmek bile, yani saat gibi uyku saati olan, uyku saatinde çat uyuyabilen bir bebek sahibi olmak bile büyük şans. Ama bunu bilmek Savaş'ın tam gaz sınavdı, tezdi okulu bitirme koşuşturmacasında olduğu ve bizim misafirsiz, evde yalnız olduğumuz anlarda Aze Çınar'ın yeni hareketli haline tek başıma sabırla tahammül edebilmeme yetmedi. Aslında daha doğrusu sabırla tahammül ettim. İşin itiraf yanı o. Kızımla mutlu mesut anlar geçirip, normal bir gün yaşamak değildi benimki, büyük bir çoğunluğuna tahammül etmekti. 


Aze de sağolsun hayatında bir level daha atlamış ve ele avuca sığmaz bir hale gelmişti günlerdir. Çatanak çotanak "sevgi" gösterilerinde bulunup can acıtmak mı dersiniz? "Gözünü seveyim" deyimini gerçekleştirmek üzere gözü yerinden çıkarma çabaları mı dersiniz, kucaktayken kendini yay gibi yapıp olanca ağırlığıyla -ki kendisi hiç hafif değil artık- yere hamle çabaları mı dersiniz... Kucakta tutulmaz, mama sandalyesinde tutulmaz, oyun halısına sığamaz, e ben ne yapayım bu sincabı? Türlü numaralar ve dediğim gibi dakika saymalarla bitti neyseki süreç. Savaş'ın yoğun zamanları bitmekle kalmadı, önümüzdeki bir hafta da full tatil. İkimiz de yaşadık.


Katıya geçtik. Başta epey süründürdü, yemedi, yemek döktü, benden yemedi, babadan yedi, o ağladı, ben ağladım derken artık oturttuk gibi. Sebze pek yemese de, yoğurt, muhallebi, pekmezli kahvaltı vs iyi yiyor. (Buraya maşallah gelecek) 


Yalnız emin oldum ki bu hayatta ciddi defolar var. Hiçbir şekilde her şey aynı anda şahane olamıyor. Fabrika ayarlarında yok böylesi bir şey. Mümkünü yok. Bebek gelişimi de aynen böyle. İlk bilmem kaç ay, bitki büyütür gibisin. Ama çok daha zorlusu. Sen zorluk çekerken bebek bitkisi hiç tepki vermiyor. Karşılıksız bir ilişki. Hop tepki vermeye başladı diyorsun, allaaaaah ne güzel la gülüyor, dokunuyor diyorsun. Hop afacanlıklar başlıyor, ikinci hamallık evresi başlıyor. "Şuraya taşı, buraya götür..", Katıya geçsin, memelere özgürlük diyorsun, yemek hazırla, yedi yemedi, aha hala meme, bolca meme dert binbeşyüz oluyor. Ayaklansa da kucakta taşımaktan kurtulsam belim koptu, hem de dillense ya?" deyiversen, seni arkasında nefes nefese maymun ediyor serseri. "O ne?" "neden?"," neden?" lerle aptal ediyor. 


Bu hayat pek fena. İlla başını, belini, beynini, kalbini ağrıtacak bir yol buluyor. 





Devamını Oku »

22 Şubat 2011 Salı

Azo Mazoşizm

Yeni buldum bu tanımı, şimdilik tek müridi benim. Bizim sincap sevmeye başladı. Diyelim ki yatağından alacağım uyandığında, hem beni özlemiş hem yataktan kalktığı için mutlu, kucağıma alır almaz iki elini birden çotank diye yanaklarıma geçirip kafamı ısırmaya çalışıyor. Oyun halısında oynarken yanaştığımda, ellerini doluyor saçlarıma kendine çekiyor bir nevi sarılma olarak. Ten temasına bayılan bir bebek olarak elleri hep yüzümüzde zaten de coşku artınca o eller tırnakları çıkartıp geçiriyor yüzümüze. Bense başlıktan da anlaşılacağı gibi zevk alıyorum yarattığı acıdan. Seviyor çünkü o an beni ötesi yok. Benim bir kızım oldu ve o beni seviyor elleriyle. Acı çok geri planda kalıyor-du ta ki bu geceye kadar. Tırnaklarını gözüme öyle bir soktu ki 5 dakika ağladım acıdan. İlk anda bağırdım. Bir yandan da korkmasın diye gülümsemeye çalışırken baktı bir sorun yok bu sefer de saçlarıma daldı serseri. 
Bilmiyorum, sarılıp, öpmeyi falan öğrenene dek bu mazoşist aşk devam edecek sanırım. 
Devamını Oku »

Yeni Mim

Gün içinde eğer gerçekleşirse şok geçireceğin şey?
- Aze'nin birden "Anne naber?" falan demesi

Gördüğün zaman, eğer almazsam uyuyamam dediğin şey.
- Yeni çıkmış Pınar Kür - Vedat Türkali - Meltem Arıkan  kitabı

Uğruna diyetini bir kalemde bozduğun şey.
- Ahah herşey olabilir. 

Uğurun var mı, uğurun?
- Koluma taktığım bir ip var.

Kendine en yakıştırdığın renk?
-mor, siyah

En sevdiğin takın?
- Yunuslu bilekliğim, yunuslu kolyem

Takıntın?
- O kadar çok ki?

Bavulum çoktan hazır, gitmek istediğim şehir, ülke?
-Küba

Ben bu şarkıyı duyunca şakırım?
- Hiçbir şeyin şarkısı

Solunda ne var?
- 1 Mayıs Afişi, İşçi Filmleri Festivali afişi, vantilatör, printer, defter, gözlüğüm, su



Sulidin, Selin, Bir annenin paylaşımları da mimlediklerim olsun.



Devamını Oku »

20 Şubat 2011 Pazar

İzafiyet ve Mutluluk

Birinden 10 birim bir şey beklerken onun 5 birimle gelmesi bizi üzerken, hiçbir şey beklemezken 5 birimle gelmesi bizi mutlu etmez mi? O zaman mutluluklarımız karşımızdaki kişiye değil de bize bağlı değil mi?


Ve yine o zaman mutluluk kimseden bir şey beklememek mi yoksa kimden ne bekleyeceğini iyi bilmek sanatı mı?




.
Devamını Oku »

19 Şubat 2011 Cumartesi

Unutulmuş Yapılacak...

Ben bunu nasıl unuttum, No:27'de gördüm hatırlattım. Dövme yapılacak!! Bir tane yıldız yumruklu, bir tane çınar yapraklı en az iki tane dövme yapılacak!
Devamını Oku »

18 Şubat 2011 Cuma

Yapacaklarım Sobesi

Sulidin sobelemiş, uzun vadede yapmak istedikleriniz nedir diye...  Ne güzel etmiş, listeli dursun bir kenarda. 


1- Bittabi: Süt verme işi biter bitmez zayıflamak. Aynada kendimi gördüğümde korkuyorum artık. 
2- Yazı çizi işleri daha düzenli yapılacak. Akıldaki projelerin hepsi gerçekleştirilecek. 
3- Yan flüt iyi derecede çalınacak hale gelinecek. 
4- Daha çok kitap okumaya başlanacak yeniden. 
5- Poğaça - börek - kek yapımı öğrenilecek. 
6- Bir gün mutlaka bahçeli ve köpekli bir evde yaşanacak. 
7- Kocayla kocadan öte sevgili, dost olunduğu hiç unutulmayacak, incelikler, heyecanlar, kaçamaklar yapmaktan hiç vazgeçilmeyecek.
8- Aze Çınar'la aramızda 30 yaş olduğu hiç unutulmayacak, çocukla çocuk olunmayacak :)
9- Dost kıymeti hep bilinecek, sözde dostlar farkedildiği anda bir an bile hayatta tutulmayacak. 
10- Biraz daha sakin bir insan olmaya çalışılacak.
11- İnsanlarda mükemmeliyetçilik bırakılacak. 




Aklıma ilk gelenler bunlar.  anneno:27 ve Duygu ile okuyan ve cevaplamak isteyen herkese sobe. 
Devamını Oku »

27 Nisan 2011 Çarşamba

Ama arkadaşlar iyidir...

Ha oldu ha olacak derken taşındık. Normalde 100 birim yaşanacak sıkıntı, eş, dost, kalabalık derken göz açıp kapayıncaya kadar 10 birimle atlatıldı. Aslında ana sıkıntı atlatıldı. Ama 140 metrekareden 75'e geçişin eşya sığdıramama derdi daha epey zorlayacak bizi anlaşılan. Attığımız ya da arkadaşlara verdiğimiz eşya-kıyafet vs'nin haddi hesabı yok. Yine de acayip fazlamız var. Bir de kıyamadıklarımız... Birbirimizin eşyaları için birbirimize rica minnet ediyoruz, aynı anda da naz yapıyoruz :)

En rahatı Azoşka. Taşınma günü Kilyoslarda, Yıldız Parklarında turlar atan minik gezenti, evin içinde de her zamanki rahatını sürdürüyor. Evin küçüklüğü onu hiç eksi etkilemediği gibi daha çok dışarı çıkabildiğinden olumlu bile etkiledi. Evet evin küçüklüğüne rağmen tercih etmemizin tek sebebi merkeziliği oldu. Dün bakkala gider gibi Taksim'e gidip, nükleer eylemine bile katılıp, tek başımıza döndük evimize. Otobüs bekleme derdi yok, otobüse bebek arabası sığdırma derdi yok. Her yere tek araçla gidip gelebiliyoruz artık. Süper oldu.
Bunun dışında 3 gün internetsizdik. Acayip ama güzel bir deneyim oldu. Erken uyudum, bol kitap okudum. Bir yandan acayip eksikliğini ararken  diğer yandan da acayip bir huzur kapladı :))

Başlığa dönersek, evi toplarken, yeni evi temizlerken, taşırken, yerleştirirken yanımızda olup her şeyin 2 günde bitmesini sağlayan, onca angaryayı eğlenceli hale getiren, Aze'yi tüm bu karmaşadan uzak tutan tüm arkadaşları bolca öperim. Eve sığabildiğimiz anda geleneksel Gül ailesi her şeyi kutlama günleri kapsamında evi de ıslatacağız.

21 Nisan 2011 Perşembe

HAYTAP -- BENİ TERKETME

Bugün hastanede boş bulunup izledim. Sonra da hastanenin ortasında ağladım zırıl zırıl. Hayvanlar, özellikle köpekler çoğu insandan daha duygusal. Bakamayacaksanız almayın lütfen. Bak yalvarıyorum lütfen. Ne sizin oyuncağınız, ne süs eşyanız... Hadi aldınız ve bakamadınız birine verin, hiç olmadı barınağa verin, ne olur yapayalnız, çaresiz terketmeyin. Bebeğiniz olsa terkeder misiniz? Sevgiliniz küt diye bırakıp gitse bir köpek bu videodaki gibi bir şey yaşadığında yaşadığı acıyı yaşayamazsınız. Lütfen yapmayın. Lütfen.

Neler Oluyor Hayatta...

Hamileyken, "Bugünleri çok arayacaksın." demişlerdi. "Hayır aramayacağım." demiştim. Ortada görünen bir değer olmadan, gelecekteki bir güzelliği bekleyerek yaşanan çileli günleri aramayacağım dedim aramadım. Doğum yaptığım günler, "Bu günlerin tadını çıkar, çok arayacaksın, su gibi geçip gidecek." dediler. "Su gibi geçip gitsin, bunca sıkıntılı bir dönemi aramayacağım." dedim. Aramadım.
Şimdi cennet günler yaşıyorum. Hormonsuz, süt var mı yok mu sıkıntısı olmadan, minicik bebek dünyaya tutunabilecek mi, büyüdü mü, büyüyecek mi, gazı bitecek mi, daha uzun süre uyuyacak mı dertlerinin bittiği, Aze'nin türlü güzellikler sergilediği günler...

Baba demekten, ayakta durmaya, zıplayarak kucaktan kucağa geçmeye, çığlıkla şarkı söylemeye, ellerini kullanışına, dans edişine Savaş'ı da beni de gün içinde yüzlerce kez kendine tekrar tekrar aşık eden bin türlü işve, oyun, şov.
Yatağa yanıma koyuyorum bir bakıyorum 90 derece dönmüş, ayakları sarkıtmış, kendini yataktan atmak üzere. Yatağına koyuyoruz bir bakıyoruz tutunup kalkmış etrafı izliyor. Yanaklarımızı, kafamızı ısırmaya kalkıyor, direk kucak istiyor, ağlama numarası yapıyor. Bir güzel sarılıyor ki...

Artık her şeyi yiyebiliyor ve dahi yemek istiyor. Sebze hariç her şeyi. Bu bakımdan biraz anneye benzemiş. Sabah devam sütü içiyor, 12 gibi, peynir, pekmez, buğday ekmeği, ceviz, ıhlamurdan oluşan kahvaltısını yiyor. 16.00-17.00 gibi sebze püresi, 18.00 gibi yoğurt-elma, 23.00 gibi yine devam mamasını yiyor uyku arasında. 19.30 gibi yatıp sabah 08.00 gibi kalkıyor. Uyumlu hallerine devam ediyor. Gelen misafirlere yarım saatte alışıp, kucaklarına gidiyor. Yolda belde gördüklerine gülümsüyor. Müziğe bayılıyor. Ne zaman müzik duysa hemen ayakları sallamaya başlıyor. Son günlerde buna eller de eklendi.
Karnımdayken Grup Yorum'un İnönü konserine gitmişti. Bu pazar da Bakırköy'deki konserine gitti. Pek eğlendi. Yarın da Galata'da gerçekleşecek bir müzik etkinliğine götüreceğiz. Çok isterim ileride de müzikle ilgili olsun, bir şeyler çalsın, söylesin.

Hamileliği, ilk ayları aramayacağım demiştim, aramadım. Ama şu günleri çok arayacağımı biliyorum. Öyle uyumlu, öyle oyuncu, öyle sakin, güzel bir bebek ki, bu aylarını ömrümce özleyeceğime eminim.

10 Nisan 2011 Pazar

Bitti.

İlk emme
Beni bu kadar etkileyeceğini tahmin etmiyordum. Aylardır çektiğim hem fiziksel hem manevi çilenin biteceği günü iple çekiyordum halbuki. Gelmiş geçmiş en büyük bayramlarımdan biri olacaktı süt vermeyi bitirdiğim gün. Emzirmeyle ilgili sorun yaşadığım ilk haftalar "Allahım ben nasıl dolduracağım 6 ayı diyordum. 6 bitti, 7 bitti, 8 bitti. Ben kafada "Oh esas süre bitti" diye rahatladıkça sütüm azaldı. Hormonlar, günde 5 kere sağmalar, aletleri günde 5 kere steril etmeler, göğüs yaraları, uykusuzluklar vs.nin yarattığı sinir stres hep bana gün saydırdı. Sütüm epey de azalmışken, bugün "Artık bitti" dedim sonunda. Sağma aletini de yeni sahibi sevgili arkadaşıma verdim.
Dedim demesine ya bayram beklerken bunca üzüleceğimi hakkaten hiç düşünmemiştim. Emziren anneler benzer hislerden bahsediyorlardı ama ben ""emme" işinin yarattığı bağ o üzülmeyi yaşatıyordur, ben emzirmiyorum ki" diye düşünüyordum. Ama aslında bizzat senin bebeğini beslemenin yarattığı bir hissiyatmış o. Bebeğine artık o faydalı şeyi vermeyecek olmanın yarattığı vicdan azabı ile, bebeğinin artık senle zorunlu hiçbir bağının kalmamasının birlikteliğinin yarattığı bir hismiş... 


"Beden doğurur, yürek büyütür." Beyhan Hemşire'nin dilimize kazandırdığı bu söz, çok annenin içini soğuttu ve umarım benimkini de soğutacak. Bir kaç güne geçecek üzüntüm umarım. 


"Aaa sütün tamamen bitmeden niye kestin, kesmeseydin keşke." diyenlere/diyeceklere cevabım ise: 37 hafta, 8.5 ay, günde 5 kere sen sağıp süt çıkarak doyur da bebeğini ondan sonra konuşalım. Çok zordu be, valla çok zordu.


Bitti

7 Nisan 2011 Perşembe

18 Ayın olayı!!

Öncelikle belirtmeliyim ki ben regl hadisesini utanılacak, sakınılacak, gizlenecek bir hadise olarak görmüyorum. Bedensel bir olay, kimsenin tercihi değil, kişiye olumsuzluk katacak, utanılacak bir şey de değil. Bence bir kadınlık hadisesi değil de erkeklik hadisesi olsaydı; "Göster amcalara kanını" yıvışıklığına bile ulaşabilirdi yaygınlaşması. Ama kadına dair olduğundan, doğurmak, emzirmek, mini etek giymek gibi çekinilecek, sessizce çaktırmadan, gizli ajan formatında "ped var mı ya?" diye sorulması gereken bir nane haline geliniyor işte.

Neyse bu uzun girizgahın ardından sevinç çığlıklarımla yazmak isterim ki: 18 ayın ardından regl oldum!!!! Kim derdi ki regl olmak tarafımdan bir şölen edasıyla yaşanacak, regl olduğum için bu kadar mutlu olacağım. Aylardır düzelmeyen hormon dengesi, bir başka yaşam formunda konaklıyormuş hissi falan hepsi son buluyor!! 18 ay pms olur mu? Oluyormuş işte, bitti gitti çalsın davullar!!

6 Nisan 2011 Çarşamba

Hayat Güzel-miş-miş-miş

http://www.youtube.com/watch?v=RAjEr2FhmjQ
Bu şarkı eşliğinde yazıyorum, şarkı eşliğinde okunsa güzel olabilir. 
Ben bu şarkıyı iki ruh halinde de seviyorum. Üzgünken de iyi geliyor bana, mutluyken de. Mutluyken kendim söylüyorum içimden, normal hızının 3 katı hızda. Sözleri değiştiriyorum biraz ya da sadece nakaratı söylüyorum hızlıca. Son günlerde de iki şekilde de çok sık dinledim ve söyledim. Hayat her şeyden önce şaka gibi çünkü. İstabul'un havası gibi dakikası dakikası uymuyor. Sabah depresyondayken akşamına dünyanın en mutlu insanı gibi hissedebiliyor insan. 


Son günlerin en üzücü hadisesi Ahmet Şık ekseninde gelişen saçmalıklar silsilesi. Evet başlı başına Ahmet'in haksız mağduriyeti (haklı mağduriyet var mıdır ki kuzum?) yeterince üzücüyken, bununla beraber yaşanan, insanın zihnini donduran olaylar insanı yaşamdan soğutuyor. Bir insan sevdiklerinden mahrum kalmışken, dört duvar arasında tıkılıp kalmışken, kendi aklı paradan çalıştığı için, bir de sanki kitap pazarlama uzmanıymışcasına "Kitap satışlarını arttırdılar 10bin satacaktı şimdi bilmem kaç" satacak diyebiliyor vicdansızın teki. İki gün geçmeden paranın ne kadar umurunda olmadığının cevabı Ahmet'ten geliyor ve kitap bedava yayınlanıyor sanal alemde. Bu konuyla ilgili anlatılacaklar çok fazla da ben yine sinirlenip dalmayayım sadece buna... Hayat güzel-miş-miş :(


Bunlar böyle yaşanırken, İmamın Ordusu olanca sıcaklığıyla kavururken ortamı, sınavda yapılan sahtekarlıklar dökülüyor piyasaya. Ahmet konusunda tiraj hesabı yapan Cumhurbaşkanı kime destek olacağını çok iyi bildiğinden bu sefer hiç geciktirmeden "Ben ikna oldum şike yok." diyor. Ve ben çocuğumu bu adamların dünyasına büyütüyorum. Belki yarın o da sadece göz yummadığı için tutuklansın, eziyet görsün, eğitim hakkını haketmeyenlere kaptırsın diye. Bizzat gönderilenler dışında haber okumuyorum artık. Twitter'da, Facebook'ta  görmesem bir sürü şeyden haberim olmayacak. Kimi köşe yazarı geçinen asalakların yazdıklarına gözüm değse kusasım geliyor. Hayat güzel-miş-miş :(


Ve birileri şikeyle, torpille eğitim alırken, iş bulurken, varlık sahibi edilirken birileri ise onca eğitime, tecrübeye rağmen iş bulamıyor. Ki o birileri bir de kadınsa, çocuk doğurup çalışmaya epey ara vermişse hiç şansı olmuyor. Zaten bol bol öğütleniyor: 3 çocuk doğur, evinin kadını ol, haddini bil. İnsana tek çare kendi işini yapmayı bırakıyorlar. Zorluyorlar. Esnaflıktan zerre anlamayıp, memur zihniyette olsan bile sana tek yol gösteriyorlar. Onu denesen de başka bariyerler örecekler gerçi de baştan engelleyemiyorlar. En azından henüz. Onlar engellemese, paraydı, şartlardı bilmem ne başka bir sürü engel çıkıyor falan. Hayat güzel-miş-miş :(


Böyle gerim gerim gerilirken Aze'm kuzum, Çınar'ım dalım sımsıkı sarılmaya başlıyor. Dünyanın en işveli gülümsemesiyle birlikte çığlık atmaya başlıyor. O Yandan gülümsemesiyle diyor ki: "Hahayt bakın ben bağırmayı öğrendim ve üst kat komşusuna sesimi duyurabilecek kadar bağırabiliyorum.". İlk kez salıncağa, kaydırağa, bisiklete biniyor. Bir çiçeği ilk kez alıyor eline. Ne zaman müzik başlasa sallanarak şarkıya kendince eşlik etmeye başlıyor ve o görüntü dünyanın tüm sıkıntılarını unutturuyor. Hayat güzel-miş-miş :)


Oturduğumuz evi boşaltmamız gerekiyor. Taşınmak zaten boktan bir şey, bebek olunca tümden korkunç olur herhalde. Hele ki ev bulması??? Ev bulmak bir yandan heyecanlı bir işken diğer yandan çok korkunç. Heyecanlı kısmı internetten ev araması. Korkunç kısmı ise geriye kalan her yanı. Kafanızdaki kira miktarına ancak yerin altında küçücük yerler tutabileceğinizi farkettiğiniz an cehenneminiz başlıyor. Kısa süre sonra tüm ev aramalarında yaşanan algı sapıtması yaşamaya başlıyorsunuz. Örnek diyalog: 


Ev arayan zavallılar: Max. 5 liraya kadar şu şu koşullarda ev arıyoruz. 
1. Emlakçı: O paraya buralarda biraz zor. 8 liraya o koşullarda var göstereyim?
Ev arayan zavallılar: ee yok kalsın sağolun. 
2. Emlakçı: Aa o  paraya ev yok maalesef
Zavallılar kendi arasında: Max parayı  6 mı yapsak acep? 
3. Emlakçı: 6 liraya bir evim var. Zemin kat (emlakçı dilinde yerin altı demek genelde) 2 oda 1 geniş hol (1+1 demek bu emlakçı dilinde, kapıyı açtığında karşına çıkan 2 adım girişi hol diye yutturmaya çalışırlar)
Zavallılar: Hım yok sağolun madem. 


4. 5. 6. emlakçı derken bizim zavallılar akşam olduğunda "Ya aradığımız koşullarda 10'a ev bulursak tutalım bence?" kıvamına gelirler. 


Biz iki gün bu kıvama gelip, kıvamı geçip "Gideliiim buralardaaaan dayanamıyoruuuuum" şarkısına geçmişken sevgilim Nazan'ın, son hamlemizde, beklediğimizden çok daha iyi bir yerde güzel bir ev bulduk. Diyelim ki 8 liraya. İlk yola çıkışımızdaki 5 birimden yüksek ama gelinen 10 birimden düşük bir fiyata. Üstelik merkezinin merkezisi bir yerde. Ve fondan şarkı girer: Hayat güzel-miş-miş-miş :) Ev bulmamıza rağmen, bu hayat pahalılığı, bu hayat pahalılığında kazanılan paranın çoğunun barınmaya harcanması zorunluluğu çok korkunç olmaya devam ediyor. Hayat güzel-miş-miş :(


Tüm bunlar yaşanırken, biz rahat ev bakalım diye kaynana geliyor bize ve sanırım 8 ayın en şahane günlerini yaşıyorum ahaha, sabah çıkıyoruz evden Aze'yi bırakıp, akşam geliyoruz, çakallık yapıp içiyoruz, gece geliyoruz, kaynanacık tam 4 gün bir yandan Aze bakıp diğer yandan çamaşır yıkıyor, asıyor, kurutuyor, yemek yapıyor falan filan: hayat güzel-miş-miş-miş :) 


Hayat İstanbul'un havası gibi. Bir an soğuk bir an sıcak, bir an yağmur bir an kavurucu sıcak... Aze Çınar olunca yağmura şemsiyen sıcağa yelpazen olmuş oluyor. İçinden bir parça olunca yanında, bazen küçücük dert daha büyük gözüküyor bazen de tam tersi. 


hayat güzelmiş-miş
çiçek açarmış-mış
dünya dönermiş-miş
kuşlar uçarmış-mış
falan filan

hayat güzelmiş-miş
güneş doğarmış- mış
gemiler geçermiş-miş
yağmur yağarmış-mış

utanmadan


Hayat güzelmiş :):)
Hayat güzelmiş :(:(






30 Mart 2011 Çarşamba

Aze Çınar 8 Aylık

Evet 8 aylık oldu. Yani 4 gün sonra 8 aylık. Şöyle bir durup bakıyorum bazen... Sonra Savaş'a diyorum ki "Olm doğmuş da kocaman insan olmuş la bu?" sonra da diyorum ki "Bunu ben yaptım.", "Hoop benim de katkılarım inkar edilemez." diyor. "Minicik olm senin katkın, malzemeyi alıp ben yaptım gerisini."... Daha önce yazmıştım bu linkte , bu acayip mucizeye alışmak çok korktuğum bir şey. Daha geçenlerde tek kolumda saatlerce taşıdığım, kafasını çeviremeyen, parmak dışında bir şey tutamayan bu şeyin, şimdilerde yanaktan makas alması, fotoğraf makinalarına poz vermesi, eliyle armut yemesi, sarılması, ayaklarının üzerinde durması, oturması, kendince şarkı söylemesi, bizi çağırması normal gelmemeli bana. Alışmamalıyım. 


Hele bu uyumlu sıpanın bir eyleme gelip, gıkını çıkarmaması, slogan sesleri arasında uyuması, sıcakkanlılığıyla kucaktan kucağa gitmesi, güler yüzlülüğü, içki içtiğimiz, uykusuz olduğumuz, arkadaşta kaldığımız gecelerde normalden fazla uyuması normal gelmemeli bana. Onun farklı ve şahane bir insan olduğunu hiç aklımdan çıkarmamalıyım. 


Eylem arkadaşları; Leyla, Deniz, Aze
Şimdilerde en çok yaptığı şey ıslık çalmak! pfşşşş, fışşşşhh sesleri çıkarıp çıkarıp gülüyor. Ellerini uzatıp kucağımıza gelmek istiyor. Yerde halısında otururken birden kendini arkaya atıveriyor o nasıl bir güvense... Otururken yana doğru düşeyazsa eliyle destek alıp düşmekten kurtarabiliyor kendini artık. Yoğurt delisi oldu, sebzelerden pek hazzetmiyor. Yoğurduna karıştırırsak belki yiyor. Peynir, pekmez, yumurta yiyor. Elma, armut, muz seviyor. Şarkılara tempo tutuyor. Elleri ile, ayakları ile, kafası ile... Uyku vakti gelip de yatağına koyduğumda bir sürü maymunluk yapıyor. Ayakları dikiyor havaya, ne battaniye kalıyor ne ayağında çorap. 2 dakika sonra ise teslim oluyor uykuya. 




Yatarken, yarı yatar halde sütünü içerken elini uzatıyor, bu "yaklaş seveceğim" demek. Yaklaştığımızda saçımızı okşuyor, yanağımızı seviyor, bu esnada gözümüzün içine içine bakıyor. Törensel bir an. 


Blogcu anne "Bebekler fırın ekmeği gibi. Sabahları çıtır çıtır, tadına doyulmaz oluyorlar, akşamları ise artık bayatlıyorlar, sabahki gibi olmuyorlar" yazmıştı. Aynen öyle oluyor. Akşam 17.00-18.00 arası artık bitmiş olduğumdan uyku anını bekliyorum dört gözle. Ama uyuyupta şu saatler geldiğinde, 21.00 - 22.00 olduğunda, gece yemeği vakti gelse de sarılsam diyorum. Öyle özlüyorum ki anlatamam. 


İki gün önce kan sayımı yapılsın diye kan aldılar kuzudan. Ne zormuş! Ne uzunmuş! Öyle ağladı ki bizim ağlamayı pek bilmeyen kuzu... İçimiz parçalandı, elim ayağıma dolandı. "Sen çık" diyen hemşire ile Savaş'a kafa atmamayı becererek "Çıkmayacağım." dedim ama öldüm o iki dakika boyunca. Sonrasında da hemşirenin eldivenden yaptığı balon elinde, koruyu bant elinin üstünde içini çeke çeke uyudu arabasında çınar dalım.  


Benim danam 8. ay itibariyle 70 cm. 9.5 kilo olmuş. Sağ salim 8. yaşlar, 88. yaşlar da görmesi dileğiyle.

20 Mart 2011 Pazar

Aşk

kıro aze
Aze 7.5 aylık oldu ve ben kendisine daha yeni tam anlamıyla aşık oldum.  O çocuğunun adı geçse gözleri kamaşan, ağzı kulaklarına varan annelerden oldum. Yaklaşık 1 aydır o kadar şahane bir insan oldu ki, anneliğimden bağımsız kim onunla yaşasa böyle aşık olur diye düşünüyorum.
Oynaklığı, güler yüzü, sürekli dokunarak okşaması, sevmesi, bakışları, sarılması, dudak büzmesi, oynaması, kızması, ağlaması, direnci, uyumluluğu, sokak-gürültü-slogan-soğuk-sıcak dinlemeden bize ayak uydurması, ciddiyeti, ciddiyetsizliği her şeyiyle o kadar olağanüstü bir bebek oldu ki insan benden olduğuna şaşıyor.
Ve tüm bunların yarattığı aşk o kadar mutlu ediyor ki, ama o kadar mutlu ediyor ki, hayattaki hiçbir şey üzemiyor yahu. İnsanın içini coşkuyla dolduruyor. Ne olursa olsun her şeyin mükemmel olacağı hissi yaşatıyor. Varken de, uyurken de insanda sürekli bir gülümseme oluşturuyor. Can sıkılacak çok şey var hayatta ama onun sayesinde/yüzünden mutluluk hissi hepsine galebe çalıyor. Dedim ya aşk bu. Yaşanabilecek en büyük aşklardan hem de.
İyi ki var benim kuzum hayatın tüm zorluklarına rağmen. İyi ki var.

16 Mart 2011 Çarşamba

Aze Çınar'dan

 Epeydir Aze'den ses etmiyordum, daha fazla geciktirmeyeyim. Dün geceden başlayayım, farklı bir deneyim oldu çünkü. Dün gece, diş sıkıntısı var biraz şımartayım diyerek Aze'yi bizim yatağımızda uyuttum ilk defa. Acayip şaşırdı buna ve acayip sevindi. Gece yemeğini verirken yaptım bu geçişi, uykusu da açılmış değildi tam ama sevinci görülmeye değerdi. Koluma sarıldı, yanağıma sarıldı. Güldü bol bol. "Eee Eeee" diyorum ki bu Pavlov işaretidir bizde. Hop uyku pozisyonu alınır, kafayı arkaya doğru çeviriyor uyumak için, iki saniye sonra hop bana dönüyor, bakıyor hala oradayım bir gülüyor bir gülüyor sormayın. Çok güzel uyuduk, çok keyifli. Ta ki gecenin bir yarısı çaat yüzüme bir tokat yiyene kadar. Uyanmış, mızırdanmış -yatağında olsa bunları yapıp kendi kendine uyurdu sonra- sonra bakmış ben, e uyandırayım o zaman diye çat geçirmiş tokatı. eee pış pış diye bir on dakikada uyuttum kendisini. İlk baştaki o oynaşmalar gecenin köründe uykulu yaşanınca öyle sevimli gelmiyor insana haliyle.  Bir sonraki sefer saçımın çekilmesiyle, bir sonraki yine tokatla gerçekleşti. Sonuncuda artık gün ağarıyordu, alıp yatağına attım kendisini :) Bu keyiflik de burada sona ermiş oldu. 

Genel gelişmelere gelince, Aze 6. aydan itibaren destekli oturmaya başlamıştı, şimdi tek başına uzun süre oturabiliyor. Bazen dengesini kaybediyor ve, önündeki iş neyse ona odaklanmış, ciddi ciddi bakarken huoop yana yavaşça devriliyor ama bu esnada hiç istifini bozmuyor. Eğer 10 saniye boyunca gelip düzeltmezsek şeklini anca değiştiriyor hanfendi! Çok komik oluyor çok. 
Tay tay yapmaya da yine 6. ayda başlamıştı, şimdi baya baya duruyor biz tutunca. Dönme işini falan da becerdi epeyce. 
Elini, kolunu ve ayaklarını epeyce iyi kullanıyor. Ayaklarını ellerinden iyi kullanıyor hatta. Alkışlamak için sırf ayak kullanıyor mesela. Bazen sarılırken de ayaklarıyla sarılıyor. 




Sizlerle görüşmeyeli 2 kez eyleme gitti. Bolca da içmeli ortama. Toplumun büyük çoğunluğunun "aaa ne ayıp olur mu hiç oralarda bebek" diyeceği bilumum yeri geziyor Aze Çınar. Slogan sesleriyle uyuyor, yarın bir gün daha özgür bir ülkede yaşasın diye. Bangır bangır şarkılar söylenirken uyuyor, anne baba mutlu olursa o da daha mutlu olur diye.  

Çapkın çapkın bakıyor, gülüyor, işve yapıyor. Çok sinirleniyor, resmen "gırrrrrrrrr" benzeri bir ses çıkarıyor. Benim ters kızım eskiye oranla daha çok ağlıyor. Bebekken doğru dürüst sesini duymazdık, şimdi -özellikle çaresizliğe kapıldığında- çabucak başlıyor ağlamaya. Kızım diye söylemiyorum bir güzel ağlıyor ki... Bazen hiçbir şey yapmadan onu izliyoruz ağlarken. 

Saçlarımla oynuyor, sütünü içerken yüzümü okşuyor. Başkasının kucağından benimkine geçiyor ellerimi uzattığımda... Yanisi yeme de yanında yat kıvamında epeydir. 
E negatiflikleri? Olmaz mı hiç... Çok yoruyor. Sürekli oyun, gezme, ilgi istiyor. Yaşlanmışım, kesinlikle yetemiyorum. Biz tv de izletmiyoruz. Haliyle daha çok yoruyor. Çok hoş bir çalışma var bebekler için yavrusu'nun annesi Evren'den öğrenmiştik; http://www.youtube.com/watch?v=wKcrsv_t8Ko 
Günde bir kere bunu izletiyoruz. Bayılıyor. Bunun dışında 1 kez Grup Yorum'un İnönü konser dvdsini izlettik. Daha doğrusu biz izlerken odada kalıp arada bakmasına izin verdik, bir de bugün İan Anderson'ın Pavane sini izlettim ve onda da büyülendi. Diğerlerinde kıpraşmışken bunda nefes almadan odaklandı. İlk dinlediğimde ben de öyle olmuştum İan mucizesi :)

İşte böyle. Çok güzel büyüyor (Öhömm maşallah pilizzz) Çok aşık ederek büyüyor. Çok kişilikli büyüyor. Daha da afacanlaşmasın da şu halle idare ederim. 

15 Mart 2011 Salı

Bütün dünya buna inansa, hayat formüle olsa?

Hayat kötü bir felsefe dersi gibi aslında derininde. Ve milyonlarca bilinmeyenden, sorudan oluşuyor. En büyük sorularımdan biri, hani şu meşhur deneydeki fareler var ya, hani bir tanesinin kaynar suya atıyorlar ve hemen kaçmaya çalışıyor, diğeriniyse soğuk suya koyup yavaş yavaş ısıtıyorlar ve yanarak ölüyor... İşte hayattaki kimi anım "Acaba şu an yandığını farketmeyen fare miyim?" diye düşünerek geçiyor. 


Daha büyük sorun ise aslında böylesi durumlardaki davranış biçimi. Hayatına dışarıdan 3. göz olarak bakmayı başaramayangillerden biri olarak ben, şöyle berbat bir ikilemde kalıyorum çoklukla: "acaba kötü bir haldeyim ama o kadar suyun içindeyim ve su o kadar yavaş ısınıyor ve başka da bir sürü olumlu şey aslında düpedüz yandığımı farkettirmiyor mu bana?" yoksa ""ulan yanıyor muyum" acaba paranoyasıyla konuya çok mu önyargılı yaklaşıyorum." 


Bunu ayırt etmek öyle zor ki çoklukla, kimi zaman derhal kaçıp kurtulmam gereken durumlarda "yok canım, bunlar çözülecek sorunlar, aslında bıdı bıdı bıdı. O yüzden de kalıp uğraşmak gerekir." deyip çok fena hasar aldım kimi zamansa "Aha bu çok berbat bir durum. Hemen tepki gösterip kaçmam gerek." diye düşünerek, çözülecek, iyi hale gelecek mevzuları çöpe atıp, epey bir şeyler kaybettim. 


Dışarıdan bakmak çok kolay! Uç bir örnekle anlatayım. Bir arkadaşınız geldi size ve dedi ki "Geçen gün sevgilim bana tokat attı." Naparsın dışarıdan bakan göz? Seni bilmem ben direk en bilmiş halimle "Neeee? Vay hayvan! Hemen terkettin di mi? Allahın cezasına bak! Öküz......." derken arkadaşınız dedi ki: "Ama çok sinirliydi. Normalde hiç böyle değildir ki, İşten çıkarılma durumları var çok stresli. Ben de çok üstüne gittim hakkaten. Bu yaptığını haklı çıkarmaz tabi ama abartmamak da lazım. İstisnai bir haldi. Ödettim tabi ona ama geçti gitti işte. Şimdi iyiyiz. Ben: "..............." Ne diyeceksin ki? Adın gibi biliyorsun aslında, bunu 1 kere yapabilen adam her an yeniden yapabilir. Şiddetin istisnası olmaz. Ama anlatamaz hiçbir üçüncü göz, suyun içindeki fareye kaynama noktasına yaklaştığını. İlla yanacak dümbük. Belki ben yaşasam, çok sevdiğin adama konduramasam ben de aynı mazerete sığınacağım. Farketmiyor ki insan (çoklukla) kaynayana kadar suyun içindeyken. 


Bu uç bir örnekti. Hadi biraz daha erken farkedilebilir bir örnek diyelim hatta. Ama işte fenası bu kadar bariz olmayan durumlarda geçerli. Ne bileyim, (daha bugün taze anlattı bir arkadaşım bak) sarhoşken sürekli hakaret ediyor olsun, sevgilinin ailesine sövüyor olsun, hakkını teslim etmiyor olsun, ilgisizleşmiş olsun, aklınıza ne gelirse...Hatta bariz örnek olsun diye sevgililikle başladım ama geçin sevgiliyi arkadaşlık, dostluk olsun... Sınırlar nerede başlamalı. "Eh yok artık, bu iş yürümez" neye göre, nasıl denmeli.  1, 3, 5 arkadaşınızın sürekli size haksızlık ettiğini hissediyorsunuz bir dönemdir. Ne zamana kadar "Bir sorunu var herhalde, böyle değildir o  du bakalım." demek lazım? "Sorunları vargeçecek bu günler, dost değil miyiz? İlişkiye onca emek verdik, silip atacak mıyız?" ne kadar süre geçerlidir? Alçak hayat formüle edilemiyor ki?


İşte ilk paragrafta söylemeye çalıştığım tam bu. Ben gerçekten kestiremiyorum galiba bir süredir bu soruların cevaplarını. "Eh yeter artık bu geçici bir dönem değil, alışkanlık. Böylesi bir ilişki için emek harcamak istemiyorum artık." dediğimde ya gerçekten karşımdaki dönemsel bir sorunla boğuşuyorsa ve bok ediyorsam ben o ilişkiyi? 
Ya da "Sabret geçecek", "Dur yahu çözülmeyecek sorun mu?" deyip deyip alttan almaya devam ettikçe aslında kaynayan suyun içindeysem aslında?, karşı tarafın umrunda olan sadece kendisiyse ve ben enayilik ediyorsam? kendimi yıpratıp duruyorsam?


Geneldeyse, hem benim hem diğer insan evlatları için bu iş tahammüle bakıyor. Yani karşı tarafın niyeti ne olursa olsun, senin algın ne olursa olsun, sen tahammülünün sonuna geldiğinde o iş sonlanıyor. O andan sonra da ister tahammülün bittiği için aslında şahane bir insanı kaybetmiş ol, istersen sabredeyim derken haketmeyen biri için sabrettiğin zamanları kaybetmiş ol bir şey değişmiyor. "Noolduysa oldu." basitliğinde geçip gitmiş oluyor. Önümüzdeki maçlara bakmak kalıyor bize de sadece. 


Sinir oluyorum "insanı diğer canlılardan ayıran" düşünme özelliğine. Yaşasak hiç düşünmeden ve ne oluyorsa olsa? Ya da formüle olsa hayat ve yine düşünmeden formülleri uygulayarak yaşasak?


Kendine ve yaşadıklarına dışarıdan bakabilmek şahane iş. Yapabilenlere selam olsun. 


Sizde nasıl gelişiyor bu süreçler?

10 Mart 2011 Perşembe

Ahmet Biziz!



Ahmet Şık'a destek olmak için, suçlu olmadığına inandığımızı göstermek için bir mektup kampanyası başladı. "Kalem"lerin hapsolunamayacağını göstermek için kalemlerimizle çıkaracağız sesimizi. Kampanya http://ahmetbiziz.wordpress.com/ adresinde. Ahmet'in mektup adresi ise alttaki yazının sonunda. 



“…Ve onlar konuştukça biz de gördüğümüzü söyleme borcu altına giriyoruz, Ahmet Şık, terörist değildir. Ahmet Şık, ergenekoncu değildir. Ahmet Şık, faşist değildir. Ahmet Şık, Hrant’ın katili değildir. Ahmet Şık “iyi çocuk” değildir. AHMET ŞIK BİZİZ.  Hepimiziz.
Yeter. Türkiye tarihinin en önemli davasını siyasi bir hesaplaşmanın uzantısı gibi görenler yüzünden Ahmet Şık’lar içeri girip nihayetinde V. Küçük’lerin dışarı çıkma ihtimali doğduysa itiraz ediyoruz.
Çünkü adalet istiyoruz. Güçlünün ezdiği, nasırına dokunulduğunda masumların tutukevlerine gönderildiği, insanların yalnız oldukları değil olmadıkları için de suçlanabildiği, hayatların ve itibarların bir kibrit gibi yakıp kül edildiği bir kabus değil.” *
İşte budur ahvalimiz. Bu yüzdendir sizi bir mektup kampanyasına davetimiz. Kaleme, fikre yapılan bu saldırılara karşı kalkanımız yine kalemimiz olsun, Ahmet’e, kalemle ses edelim, kalemle dokunalım ve kalemlerimizle “Biz sana güveniyoruz Ahmet, çünkü Ahmet biziz.”  diyelim diye. Sen de Ahmetsin, eğer tarafsan ve tarafın ezilenin yanıysa. Eğer faşizmin her izinde derin bir iç çekişle paralanıyorsa ciğerlerin, Manisa’lı gençlerin, öldürülen aydınların, işkenceden geçirilen devrimcilerin, kürtlerin sorumluluğunu bir yumruk gibi boğazında hissediyorsan Ahmet sensin. Ahmet benim, Ahmet biziz.
Ahmet biz olduça, onu  dört duvar arasına koyabilirler belki ama fikirlerini tutuklayamazlar. Onu yalnızlaştıramazlar. Niyet ettikleri gibi itibarsızlaştıramazlar. Onurlu insanların ışıltıları büyük olur, onlara atılan çamur atanı itibarsızlaştırır ancak.
Ve işte biz yalnız bırakmıyoruz Ahmet’i, sessiz bırakmıyoruz, kelimesiz, sözsüz bırakmıyoruz. Mektup yazıyoruz Ahmet’e. İçimizden geçeni, sokakta olanı yazıyoruz. Ahmet’e değil bize, kendimize sahip çıkıyoruz. Çocuklarımız yarın kuşatılmış bir ülkenin düşünemeyen, sorgulamayan robotları değil de dünyayı rengarenk boyayan oyunbazları olsun diye. Gözleri donuk değil güneş güneş baksın diye.

Ahmet’e mektup göndermek için;
Ahmet Şık
Silivri Açık Ceza İnfaz Kurumu (Silivri Cezaevi), 2 No.lu Cezaevi B-9 Koğuşu Silivri – İstanbul
adresini kullanabilirsiniz.

7 Mart 2011 Pazartesi

Babasının gözünden Aze Çınar'ın doğum hikayesi

BİR BABANIN DOĞUM ANILARI

Bu yazı gecikmiş bir yazı. Öncelikle sevgilimden ve kızımdan af diliyorum. Öyle böyle değil tam 7 ay gecikti. 7 ay önce yazı başlığı “bir babanın gözünden doğum hikayesi” olabilirdi. Şimdi ise anılarımda kalan ne ise onu yazacağım.
Bundan tam aylar öncesiydi. 3 Ağustos sabahı şirin bir hamile ile doktor kontrolüne gittik. Doktor her şeyin normal olduğunu, doğuma daha vakit olduğunu beklememiz gerektiğini söyledi.
Havanın çok sıcak olması deryanın tahammül sınırını zorluyordu. Eve aldığımız vantilatör bile havayı biraz olsun serinletmeye yetmiyordu. Sevgilim hamileliğin başından beri normal doğum istedi. Bu konuda ne kadar yazılı ve görsel doküman varsa hepsi ile bilgisini pekiştirip kendini normal doğuma çok sıkı bir şekilde hazırladı. Hatta bazı videoları bana da izletti. Korktum ama sevgilim korkmasın diye belli etmedim. Velhasılkelam Derya duruma çok hazırdı. Hatta o kadar hazırdı ki eve geldiğim bir akşam “Ahanda kızımız” diyeceğini zannediyordum.

Doktorun doğuma daha var demesi Derya’nın biraz canını sıksa da sevinçle ayrıldık oradan.
Evin girişinde doğum bavulu duruyordu bir süredir. Eve her girdiğimde gülümsüyordum. Baba olma ihtimalime Aze doğmadan önce daha çok gülümseme olarak kendini gösterdi.

Ben akşam geç saatlerden gece yarısına kadar çalışıtığım için Derya hamileliğini yalnız başına geçirdi. Bu da benim içimde en çok da Derya’nın içinde uktedir. Keşke öyle olmasaydı.

O gün saat 22.00 gibi Derya aradı. “Şimdi bişey söyleyeceğim sana ama sakin ol” dedi. “Galiba doğum başlıyor” Tam cümle kuracağım geliyorum diye ama nafile, laf ağzıma tıkılıyor:

- Eeee ben o zaman gellli…
- Ben her şeyi hallettim canım, sen çalışmaya devam et sancılar 2 dakikada bir olursa ahhh
- Derya neler oluyor?
- Dur bi dakka
Bir süre telefonda beledikten sonra,
- Sancı geldi. Gökay ve Aylin var yanımda acil bişey olursa biz hasteye doğru geçeriz sen meraklanma.

Derya daha önce okuduklarından , (Evet bu da bir ayıp benim için en çok Derya okudu. Ben genelde onun okuduklarının özetini dinliyordum geceleri) esas doğum anına kadarki sancı sürecinin aslında yürüyerek, ayakta daha tahammül edilebilir olduğunu, hastanede yatağa bağlı sürecin daha geç ve zor geçtiğini öğrenmişti. O yüzden doğumun başlangıç aşamasının büyük kısmını evde geçirmek istiyordu. Bende o nedenle hastane falan diye fazla zorlamadım. Yaklaşık 15 dakikada bir sancısı olmadığı zaman Derya ile, sancı nedeniyle konuşamadığı zamanalarda Gökay ile konuşarak 2 saati daha işyerinde geçirdim. Derya sancıların 3 dakikada bir olduğunu söylediğinde saat 23.15 civarıydı. Artık geliyorum dedim. Aklım karışık, bünyem alt-üst atladım taksiye eve doğru yola koyuldum. Yol nasıl bitti hatırlamıyorum. Eve heyacanla daldım. Bir de ne göreyim Sevgilim güzel bir elbise giymiş, saçlarını güzelce taramış, güzelce gülerek karşıladı beni. Onun gülen yüzü endişelerimin biraz azalmasını sağladı. Öpüştük, koklaştık.

Endişelerim 5 dakika dolmadan artarak geri geldi. Sancı anına ilk defa şahit oluyordum ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yok. Ama evdeki ekip gayet profosyonelleşmiş ben yokken. Gökay'ın elinde telefon kronometresi sancı aralarını kontrol ediyor, bunlar not ediliyor. Aylin Derya’nın belini ovuyor, ben ise mal gibi onlara bakıyorum. Sancı bitiyor Derya, Gökay ve Aylin gülerek sancı hakkında, süresi hakkında hatta daha başka mevzular hakkında gülerek sohbet ediyorlar. Acayip şekilde kıskandım ben tüm bunları. Neyse 10 dakika sonra ben de üzerimdeki mallığı atıp biraz yardımcı olmaya başladım. Aradan 30 dakika daha geçti. Sancıların süresi uzadı, aralıkları kısaldı. Derya’yı doktoru araması gerektiğine zor ikna ettim. Derya doktora durumu anlattı. Hastaneye davet edildik. Çok sevdiğimiz Neşe ve Gökşen durumdan haberdar oldular. “Bekleyin arabayla beraber gidelim” dediler. Yarım saat sonra geldiler. Doluştuk arabaya. Küçük bir araba olmasına rağmen hepimiz sığdık. Derya, Ben, Neşe, Gökay ve Gökşen’in kahkalarıyla vardık hastaneye. Kayıt-kuyut işlemlerinin ardından Derya ilk kontrol için bir odaya alındı. Çok sevimli ve işini bilen Elif Ebe tarafından ilk muanesi yapıldı. Sonra odaya girdik ebe ve Derya gülüyor, “Doğum başladı.” haberi hepimizi sevindirdi. Doğum için odaya çıktık. Odada beklerken Ayşen geldi.
Gece 5’e kadar gülerek, eğlenerek, korkarak doğumu bekledik. 5’ te Derya’yı doğumhaneye aldılar. Ben doğumhane kapısında steril elbiseleri giymiş bir şekilde Derya’nın çığlıklarını duyarak ve korkarak kapıda bekliyorum. Fotoğraf makinesi cebimde hazır bir şekilde bekliyorum. 10 dakika sonra beni de doğumhaneye aldılar. O 10 dakka o kadar uzun geldi ki bana orası ayrı. Doğumhane bayağı kalabalık. İçeride 10 tane insan var. Doktor direk talimat verdi. “Hiçbir şeye değmeden Derya'nın başında bekleyin ve konuşmayın” dedi. Doktor öyle bir otorite koydu ki acayip tırstım. Kıpırdamadan sevgilimin başına dikildim. Elini tutacaktım, tutamadım o örtüye değmemem gerektiği için.
Doktor ıkın diye bağırıyor. Benim de yardımım olsun diye gaflette bulunup “canım ıkın” dedim. Keşke demez olsaydım. Derya bana öyle bir baktı ki “kolaysa sen gel ıkın” der gibi. Sustum içimden dedim her şeyi. Hadi kızım gel artık dedim içimden. 5.19'da Derya’nın bağırmaları sona erdi. Yaşlı gözlerle birbirimize bakıp gözlerimizle sevdik birbirimizi bir kez daha. İlk kez mutluluktan ağladım. Aze geldi dünyaya. Ağlamadı kızım doğarken. Doktorun elindeydi. Ben dondum kaldım. Şaşkınlık içindeydim. Halbuki Derya beni o kadar çok tembihlemişti ki “ bak sakın fotoğraf çekmeyi unutma” diye. Kadın doğum ağrısı falan hepsini unutup beni çekiştirdi. “Hadi fotoğraf çeksene” dediğinde yarım ayılmış halimle 3-4 poz yakalayabildim. Bu da uktedir içimizde. Keşke daha çok fotoğraf çekebilseydim.
Aze’yi bir masaya aldılar ağzından burnunda hortumlar sokuyorlar. Gözümüz Aze’de. Gözümüz birbirimizde. Lal olmuştuk konuşamıyorduk. Üzüldük kızımızın canı yanıyor o hortumlarla diye. Ama onlar rutin bir işlemmiş gibi hallettiler işlerini. Derya'nın kucağına verdiler. Bir süre sonra Aze’yi giydirmek için hemşire aldı. Sonra Derya'nın kucağına verdiler tekrar ve onlar odaya giderken ben ise hastane dışında bekleyen arkadaşlarımıza haber vermek için aşağıya indim. Hepsini birden kucaklamak istiyordum. İyi ki yanımızdaydılar. İlk Ayşen karşıladı beni. “Aze doğdu” dedim. Ayşen’e sarıldım ve ağladım. Sonra kardeşime sarıldım. Gökay, Neşe, Gökşen hepimiz havalara uçuyoruz.
Odaya çıktık Derya odada ama bitik halde. Çok zor bir işi tıkır tıkır halletmişti. Hamilelik ve normal doğum gibi zor süreçlerin tamamını tek başına başarıyla göğüslemişti. Sevgilimdi, eşimdi, kadınımdı şimdi de kahramanım olmuştu.
Kızımız Derya'nın kucağında, ikimiz de şaşkınız. İkimiz de bir Aze’ye bir de birbirimize bakıp gülüyoruz. Mutluluk işte o andı. Baba olduğu hissettiğim ilk an ise; benim ve Derya'nın dışında biri Aze'ye dokunduğunda şahin kesilip onu koruma iç güdüsüyle dolduğum an hissettim. O şahinlik halen devam ediyor.
Derya bilir (toplu otobüs yolculukları) eğer ben biri için şahinlik (korumacı anlamında) yapıyorsan onu çok seviyorum demektir. Ömrüm ve gücüm yettikçe ikinizi de koruyacağıma ve seveceğime söz veriyorum.


3 Mart 2011 Perşembe

AHMET ŞIK SOSYALİSTTİR!

Arkadaşımdır, arkadaşımın eşidir, Mina'nın babasıdır, Ama hepsinden önemlisi sosyalisttir. Hepsinden önemlisi çünkü Ahmet arkadaşım olurken de, bir eş, bir baba olurken de, yaşamının bütününü kurarken de sosyalist, ilkeli, onurlu bir insan kimliğiyle kurmuştur.

Öyle kendine solcu deyip de en güzel evler, arabalar alma peşinde koşanlardan değildir Ahmet. Ufacık tehlikeyi görünce kaçanlardan da değildir. Bu yüzdendir ki Radikal'den kovulmuştur. "İyi çalışmıyor." bahanesiyle kovulan Ahmet, kısa süre sonra, gittiği Nokta dergisinde yaptığı Darbe Günlükleri yazısıyla ülkeyi yerinden oynatmıştır. Evet Darbe Günlükleri'ni yazmıştır Ahmet, Ergenekon'u Anlama Kılavuzu'nu yazmıştır. Ergenekon'un yani özünde derin devletin yani yargısız infazları, gözaltında kayıpları, işkenceleri, soykırımları yapanların tam karşısındadır Ahmet. Yaptığı "Bok yedirilen kürt" haberleri, "İşkence gören Manisa'lı çocuk" haberleri, "Dersim Katliamı", "19 Aralık Hapishanelere Bombalı Müdahale" haberleri ile "Hak Haberciliği" yapmıştır Ahmet. Yani vicdanının, onurunun, ilkelerinin, sosyalistliğinin gerektirdiği gibi davranmıştır bütün ömrünce. Yani derin devletin hep karşısında olmuştur. Yeri gelmiş dayak yemiş yeri gelmiş arkadaşı (Metin Göktepe) yanında öldürülmüştür.

Bugün öğleden sonra evindeydim. Eşi Yonca o kadar dimdik ki, o kadar güzel ki her zamanki gibi. Ben hormon bokundan tüm sabah ağlamışken o o kadar güçlü ki. Soruyorum: "Ahmet nasıldı? Sinirli görünüyordu televizyonda." Diyor ki "Çok iyiydi aslında. Morali de yerindeydi. Ama tam çıkmak üzereyken öğrendi kimlerle birlikte alındığını. Tam olarak neler olduğunu. O yüzden çok sinirlendi. Yalçın Küçük'lerle, o tayfayla birlikte alınması üzdü bizi en çok. Onur kırmaya yönelik bir şey bu" Yonca yazayım mı bunu sözlükte, blogta falan?", "Yaz, büyük harflerle yaz hem de AHMET ŞIK SOSYALİSTTİR!"

Yarın saat 12.00'de Taksim'de tramvay durağında "Gazetecilere Özgürlük" eylemi var. Ben oradayım. Aze orada. Yarın sıra size geldiğinde çevrenizde "durun" diyecek kimse kalmadığında çok geç olacak.

2 Mart 2011 Çarşamba

Yedekleme

Wordpress'i başından beri sevmedim. Blogger'ın kolaylığı, yalınlığı, zenginliği yok gibi sanki onda. Hem tam Türkçe olmaması da başka sevmediğim yanı. Ama bu son yasakçı zihniyetin başımıza açtığı dert yüzünden, ne olur ne olmaz diye, buradan ulaşamayanlar oradan denesin diye http://deryaze.wordpress.com/ 'a yedekledim siteyi. Buraya attığım her yazıyı oraya da atacağım.

Bilginize, ilginize...

1 Mart 2011 Salı

Bloguma dokunma!


Yasakçı zihniyetiniz batsın. Yazıdan, akıldan, fikirden, düşünceden bu kadar korkmanız normal. Çünkü sonunuzu bunlar getirecek. 
Bugün blogspot yasaklanıyor, yarın ekşi sözlük, sonra tümden interneti kesin, yayınevlerini falan kapatın. Yoksa sonunuz gelecek insanlar bilgi sahibi oldukça. Siz de haklısınız. 

28 Şubat 2011 Pazartesi

Aze'nin Babası Değil, Benim Sevgilim...

Bir zamanlar çok cesurduk biz. O zamanlar öğrenciyken evlenmek, hayatla, çevreyle, birbirimizle başetmek dünyanın en kolay işi gelmişti. Biz ki devrim yapacağımıza inanıyorduk, bir evlilikle ve evlilikle gelen mahalle baskısı ile mi baş edemeyecektik? Bir imza bize ne yapabilirdi ki? Devrim yapacağımıza hala inanıyoruz ama şimdiki aklımız olsa öğrenciyken evlenmezdik açık konuşayım. Evlendik, Savaş okulu dondurdu ben bitirdim, sonra Savaş iş, okul vs uğraşırken ve eski aktif politika yaparken ki öğrencilikten anı kalan onlarca dersle boğuşurken çat diye atılıverdi okuldan ve bu son afla geri döndü. 


Şansımız bir garipmiş ki bu sefer de adam tam bitirecekken ben hamile kaldım. 3. ay dolana kadar yatmam gerekti. Savaş okulla mı ilgilensin, işe mi gitsin, bana mı baksın çocuk koşuşturmaktan bitmek üzere olan okul yine uzadı. Ve ha bugün ha yarın derken cuma itibariyle tezini de onaylatıp mezun olmuş oldu. Böylece yıllardır süren sınav gerilimi, ders çalışma yorgunluğu vs hepsi birden bitti. Diploma bir halta yarar yaramaz ayrı mevzu, ama en azından sonunda bitmiş oldu. 


E bunca gerilimin üzerine bunu kutlamadan geçmek olmazdı. Dün önce sevgili Funda ve Mete'nin evinde şahane ötesi, bir kuş sütü eksik kahvaltı ile başladık kutlamaya. Her ne kadar Funda kahvaltı sonrası "Aaa O... Çocukları çok güzel film, çok keyifli, esprili." deyip hepimizi (tamam özellikle beni) hönkür hönkür  ağlamamızı sağladıysa da (Abi çok acıklıydı valla. Sırrı Süreyya sen adamı öldürürsün) Evden çıktığımızda moddan da çıkmış olduk. 


Saat 16.30 gibi Şiirci'ye vardık arkadaşlarımızla içmek üzere. Herkesin sorduğu "Yahu adam her gün Şiirci'de çalışıyor zaten niye burada yapıyoruz kutlamayı?" sorusuna "Aze ile başka nerede bu kadar rahat edilebilir ki?" sorusuyla mukabele edip yerleştik. Ek gıdaya geçişle birlikte Aze'ye bolca süt biriktirdiğimden iç rahatlığıyla içtim rakımı. Zaten Aze Çınar da saat 21.00 civarı arabasında gece uykusuna geçip bizi özgür bıraktı. 


Yaklaşık gece yarısına kadar acayip eğlendik, acayip içtik. Yıl boyu ÖSSye kasıp sınav sonrası çılgın atan gençlerden hiç eksiğimiz olmadığı gibi bilumum fazlamız da vardı. Gecenin bir vaktinde şöyle düşündüm; şimdi şurada bir sebepten ölsem, bırak ünlü olup sokaktaki adamın yorum yapmasını, benim hayatımdaki bir sürü insan bile "cık cık emziren kadının alkolle işi ne? Hem de çocuğunu da götürmüş cık cık cık." derdi eminim. Bir kadeh de onların şerefine içtik. Bol dedikodulu, bol siyaset tartışmalı, bol romantik ve mutlu bir gece oldu.
Başından beri tüm bu süreçte yanımızda olan bütün arkadaşlarımıza ve ailelerimize çok çok teşekkürler ederiz. Sağolun hep varolun. 


Gidip de fotoğrafta olmayanlar
kusura bakmayalar
Geçtiğimiz 10 gün Aze'yle başbaşaydık sıklıkla Savaş'ın ders çalışması sebebiyle. Tam da Aze'nin bir level üste geçtiği dönemdi. İyice afacanlaştığı, önüne gelen her şeye el attığı, kendini kucaktan attığı, çabuk sıkıldığı, sürekli oyun istediği, katı gıdaları yerken kıllık yaptığı bu dönemde yalnız olmak beni epey yıpratmıştı. En çok da bu yüzden Savaş'ın bir hafta izinli olması şu an dünyanın en şahane şeyi. Dinlenmek, film izlemek, gezmek, ihmal ettiğimiz eş dost ziyaretleri yapıp misafir ağırlamak, yüzmeye gitmek, gezmek, yatmak yatmak, yatmak, yatmak... 


Bu arada Aze ceee oynamayı öğrendi. Daha önceki denemelerde yüzümüzü sakladığımızda hiç umursamayıp kafayı çevirirken, biz ceee deyip ortaya çıktığımızda zerre umursamaz ya da sadece bir bakıp kafayı geri çevirirken şimdi gayet oyuna katılıyor. Bezin arkasına saklandıysam bezi çekmeye çalışıyor, ceee deyince gülüyor falan.
Ayakta durabiliyor, tek başına çok rahat oturuyor, çat çat dönüyor. Valla korkuyorum artık başıma gelebileceklerden.  :) 


Başlığa gelecek olursak; bazen çok yabancılaşıyorum ben her şeye, son zamanlarda özellikle Aze'ye. "Vay beee ulan çocuğum var benim. Kızım var. Aaaaa çok tuhaf be!" şeklinde bir şok yaşıyorum küçük çaplı. Ama ondan da büyük çaplı şoku "Aaa bizim Savaş'ın (Biz sevgili olmadan önce dostum Savaş'ın benim için karşılığı Bizim Savaş'tı.) çocuğu olmuş. Anaa hem de benden!!" şeklinde yaşıyorum. Şu son iki gündür ise, Okul derdi yok, iş derdi yok, saat derdi yok, onca arkadaşa Aze derdi yok derken, sabahtan geceye el ele, diz dize keyifli vakit geçiriyorken kendime, Savaş'a, Aze'ye ve herkeslere hatırlatmak istedim. Savaş Aze'nin babasından önce benim sevgilim, biline, ona göre davranıla... Hoyda breee.

25 Şubat 2011 Cuma

İtiraflara tam gaz...

İtiraf edeyim, son 10 gündür falan evde zaman şöyle akıyor benim için Aze uyanıkken; "Bakayım saat kaç, hımm Aze'nin uyumasına 75 dakika var, hımm oley 35 dakika kalmış..." 
Biliyorum ki bir kere bu cümleleri kurabilmek bile, yani saat gibi uyku saati olan, uyku saatinde çat uyuyabilen bir bebek sahibi olmak bile büyük şans. Ama bunu bilmek Savaş'ın tam gaz sınavdı, tezdi okulu bitirme koşuşturmacasında olduğu ve bizim misafirsiz, evde yalnız olduğumuz anlarda Aze Çınar'ın yeni hareketli haline tek başıma sabırla tahammül edebilmeme yetmedi. Aslında daha doğrusu sabırla tahammül ettim. İşin itiraf yanı o. Kızımla mutlu mesut anlar geçirip, normal bir gün yaşamak değildi benimki, büyük bir çoğunluğuna tahammül etmekti. 


Aze de sağolsun hayatında bir level daha atlamış ve ele avuca sığmaz bir hale gelmişti günlerdir. Çatanak çotanak "sevgi" gösterilerinde bulunup can acıtmak mı dersiniz? "Gözünü seveyim" deyimini gerçekleştirmek üzere gözü yerinden çıkarma çabaları mı dersiniz, kucaktayken kendini yay gibi yapıp olanca ağırlığıyla -ki kendisi hiç hafif değil artık- yere hamle çabaları mı dersiniz... Kucakta tutulmaz, mama sandalyesinde tutulmaz, oyun halısına sığamaz, e ben ne yapayım bu sincabı? Türlü numaralar ve dediğim gibi dakika saymalarla bitti neyseki süreç. Savaş'ın yoğun zamanları bitmekle kalmadı, önümüzdeki bir hafta da full tatil. İkimiz de yaşadık.


Katıya geçtik. Başta epey süründürdü, yemedi, yemek döktü, benden yemedi, babadan yedi, o ağladı, ben ağladım derken artık oturttuk gibi. Sebze pek yemese de, yoğurt, muhallebi, pekmezli kahvaltı vs iyi yiyor. (Buraya maşallah gelecek) 


Yalnız emin oldum ki bu hayatta ciddi defolar var. Hiçbir şekilde her şey aynı anda şahane olamıyor. Fabrika ayarlarında yok böylesi bir şey. Mümkünü yok. Bebek gelişimi de aynen böyle. İlk bilmem kaç ay, bitki büyütür gibisin. Ama çok daha zorlusu. Sen zorluk çekerken bebek bitkisi hiç tepki vermiyor. Karşılıksız bir ilişki. Hop tepki vermeye başladı diyorsun, allaaaaah ne güzel la gülüyor, dokunuyor diyorsun. Hop afacanlıklar başlıyor, ikinci hamallık evresi başlıyor. "Şuraya taşı, buraya götür..", Katıya geçsin, memelere özgürlük diyorsun, yemek hazırla, yedi yemedi, aha hala meme, bolca meme dert binbeşyüz oluyor. Ayaklansa da kucakta taşımaktan kurtulsam belim koptu, hem de dillense ya?" deyiversen, seni arkasında nefes nefese maymun ediyor serseri. "O ne?" "neden?"," neden?" lerle aptal ediyor. 


Bu hayat pek fena. İlla başını, belini, beynini, kalbini ağrıtacak bir yol buluyor. 





22 Şubat 2011 Salı

Azo Mazoşizm

Yeni buldum bu tanımı, şimdilik tek müridi benim. Bizim sincap sevmeye başladı. Diyelim ki yatağından alacağım uyandığında, hem beni özlemiş hem yataktan kalktığı için mutlu, kucağıma alır almaz iki elini birden çotank diye yanaklarıma geçirip kafamı ısırmaya çalışıyor. Oyun halısında oynarken yanaştığımda, ellerini doluyor saçlarıma kendine çekiyor bir nevi sarılma olarak. Ten temasına bayılan bir bebek olarak elleri hep yüzümüzde zaten de coşku artınca o eller tırnakları çıkartıp geçiriyor yüzümüze. Bense başlıktan da anlaşılacağı gibi zevk alıyorum yarattığı acıdan. Seviyor çünkü o an beni ötesi yok. Benim bir kızım oldu ve o beni seviyor elleriyle. Acı çok geri planda kalıyor-du ta ki bu geceye kadar. Tırnaklarını gözüme öyle bir soktu ki 5 dakika ağladım acıdan. İlk anda bağırdım. Bir yandan da korkmasın diye gülümsemeye çalışırken baktı bir sorun yok bu sefer de saçlarıma daldı serseri. 
Bilmiyorum, sarılıp, öpmeyi falan öğrenene dek bu mazoşist aşk devam edecek sanırım. 

Yeni Mim

Gün içinde eğer gerçekleşirse şok geçireceğin şey?
- Aze'nin birden "Anne naber?" falan demesi

Gördüğün zaman, eğer almazsam uyuyamam dediğin şey.
- Yeni çıkmış Pınar Kür - Vedat Türkali - Meltem Arıkan  kitabı

Uğruna diyetini bir kalemde bozduğun şey.
- Ahah herşey olabilir. 

Uğurun var mı, uğurun?
- Koluma taktığım bir ip var.

Kendine en yakıştırdığın renk?
-mor, siyah

En sevdiğin takın?
- Yunuslu bilekliğim, yunuslu kolyem

Takıntın?
- O kadar çok ki?

Bavulum çoktan hazır, gitmek istediğim şehir, ülke?
-Küba

Ben bu şarkıyı duyunca şakırım?
- Hiçbir şeyin şarkısı

Solunda ne var?
- 1 Mayıs Afişi, İşçi Filmleri Festivali afişi, vantilatör, printer, defter, gözlüğüm, su



Sulidin, Selin, Bir annenin paylaşımları da mimlediklerim olsun.



20 Şubat 2011 Pazar

İzafiyet ve Mutluluk

Birinden 10 birim bir şey beklerken onun 5 birimle gelmesi bizi üzerken, hiçbir şey beklemezken 5 birimle gelmesi bizi mutlu etmez mi? O zaman mutluluklarımız karşımızdaki kişiye değil de bize bağlı değil mi?


Ve yine o zaman mutluluk kimseden bir şey beklememek mi yoksa kimden ne bekleyeceğini iyi bilmek sanatı mı?




.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Unutulmuş Yapılacak...

Ben bunu nasıl unuttum, No:27'de gördüm hatırlattım. Dövme yapılacak!! Bir tane yıldız yumruklu, bir tane çınar yapraklı en az iki tane dövme yapılacak!

18 Şubat 2011 Cuma

Yapacaklarım Sobesi

Sulidin sobelemiş, uzun vadede yapmak istedikleriniz nedir diye...  Ne güzel etmiş, listeli dursun bir kenarda. 


1- Bittabi: Süt verme işi biter bitmez zayıflamak. Aynada kendimi gördüğümde korkuyorum artık. 
2- Yazı çizi işleri daha düzenli yapılacak. Akıldaki projelerin hepsi gerçekleştirilecek. 
3- Yan flüt iyi derecede çalınacak hale gelinecek. 
4- Daha çok kitap okumaya başlanacak yeniden. 
5- Poğaça - börek - kek yapımı öğrenilecek. 
6- Bir gün mutlaka bahçeli ve köpekli bir evde yaşanacak. 
7- Kocayla kocadan öte sevgili, dost olunduğu hiç unutulmayacak, incelikler, heyecanlar, kaçamaklar yapmaktan hiç vazgeçilmeyecek.
8- Aze Çınar'la aramızda 30 yaş olduğu hiç unutulmayacak, çocukla çocuk olunmayacak :)
9- Dost kıymeti hep bilinecek, sözde dostlar farkedildiği anda bir an bile hayatta tutulmayacak. 
10- Biraz daha sakin bir insan olmaya çalışılacak.
11- İnsanlarda mükemmeliyetçilik bırakılacak. 




Aklıma ilk gelenler bunlar.  anneno:27 ve Duygu ile okuyan ve cevaplamak isteyen herkese sobe. 

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...