19 Ocak 2012 Perşembe

Mini Yarışma

Tam şimdi, şu an, Savaş ile Aze Çınar içeride uyurlarken, ben koltuğa uzanmış Bones izlerken, çat diye bir fikir geldi aklıma. Size de olur mu hiç? (Demiştim kaç gün önce, yazının tamamını yazmak neredeyse haftaları buldu.)
Şu son zamanlar içim içime sığmıyor. Her şey çok güzel gidiyor bir süredir ve daha da güzelleşecek, çok şahane şeyler olacak hissi var. Yeni yeni bir şeyler yapasım, çok çalışasım çok uğraşasım var bir şeylerle. Bunlardan biri de sevgili blogum. Blogumun adını değiştiresim, şeklini değiştiresim, logosunu değiştiresim var.
Şu an aklıma gelense (Yani neredeyse 20 gün önce aklıma gelen) minik bir logo yarışması yapmak. Biliyorum ki okurlarım arasında grafikerler, art direktörler, amatör dizaynırlar var. Halihazırdaki logoyu yapan arkadaşım Gökay ve geçenlerde konuştuğum Dilek'ten biliyorum ki benden ücret almaya pek yanaşmıyorlar çoğu (Gerçi Gökay verdin de almadık mı diyebilir.). Ben de madem öyle küçük bir hediye vereyim blogumuzun logosunu yapana istedim.

Blogumuzun yeni adı "Başka Anne", sloganı "Başka Bir Annelik Mümkün!..."  Daha detaylı bilgi için baskaanne@gmail.com adresinden bana ulaşabilirsiniz.

Minik hediyelerim ise seçmeli. Kazanan arkadaşım hangi ikisini isterse onu alacak.

1- Kalemimin Sapını Gülle Donattım - Ferhan Şensoy
2- Resimde gördüğünüz turuncu kolye:


3-  Aklından Bir Sayı Tut John Verdon

4- Aşağıda gördüğünüz, bizim evin her yerine süsleyen, (Bu daha paketinde) sevgili Mavi İkea çerçevesi



İşte böyle minik hediyelerim. Maksat blog usülleri olsun. Haydeeee buyrun yarışmaya.
Not: Yeni siteyi pazartesi açmayı düşündüğüm için 22'si pazar son gün yarışma için.
Devamını Oku »

13 Ocak 2012 Cuma

selam blog naber?

Epey ara oldu di mi yine. Bir türlü yazasım gelmiyor. Çok yoruluyorum son günlerde. Ki eskiye göre fiziksel olarak daha az yoruluyorum. Ama stresli günler arttı. Stres çok daha fazla yoruyor insanı. Ööööyle yatasım dizi, magazin izleyesim, uyuyasım oluyor sadece evdeyken. Halbuki anlatacak çok şey var.

Fakat yine erteleyeceğim, bugün sadece bir etkinlikten bahsedeceğim. Prima Premium Care'in düzenlediği bir etkinlik. Linkte gördüğünüz kitap Bebeğinizin İlk Yılında Sizi Ne Beklerin yazarlarından biri Heidi Murkoff Prima tarafından davet edilmiş. Biz de bugün bazı blogcu anneler ve bir blogcu baba, bizzat kendisiyle tanışıp, sorularımızı bizzat sorma şansını bulduk. Çok sıcakkanlı ve sempatik bir insan olan yazarı "tanısanız siz de çok seversiniz."
Bir çok konuda özellikle bebek eğitiminde iş bölüşümü konusunda benzer düşünüyoruz. Yazar da anneliğin iç güdüsel olmadığını babalıkla aynı şekilde öğrenilen bir şey olduğunu düşünüyor. Ve çocuk büyütürken anneye de babaya da eş sorumluluk düştüğünü.
Çocuk büyütürken olmazsa olmazı çocuklarının sağlıklı beslenmesi. Ben o konuda pek ısrarcı değilim :)
Daha da önemlisi; Çocuklarının iyi bir insan olması en önemsediği şey. Tutkularının peşinden gidebilmeleri de bir diğeri.

Kitap yazma sebebi de çok önemsediğim bir şey: Sorun yaşayan kadının "Benim gibi biri daha var" hissi yaşaması çok önemli. Kitabımda, twitter'da, Facebook'ta denk gelen bir kadın bile daha iyi hissediyorsa bu yeterli.

Dinlemekten kısacık alabildiğim notlarsa şöyle; Depresyondaki bir kadının hamile kalmaması gerektiğiğini düşündüğünü söyledi. Hamileyken haftada  6 kez yenen az miktardaki bitter çikolatanın kan şekerini düzenlediği, elbette mutluluk verdiği, bebeğin doğduktan sonra daha mutlu olacağı, daha güzel uyuyacağı kanıtlanmışmış mesela.
Başka önemli bir vurgusu da ebeveynlerin takım halinde çalışması gerektiği, iktidar kavgasının asla olmaması gerektiği, ya uzlaşmak ya yetkin olanın kararına bırakmak gerektiği oldu.

Sevdim ben. Sıcaklığını, tavrını vs.


Bu arada tam bir hafta oldu ama yine de yazmadan geçmeyeyim, ilk ona kaldığım Turkcell Blog Ödülleri Töreni geçen hafta gerçekleşti.  Aile blogları kategorisinde birinciliği  Defne'nin Annesi aldı. İkinci Slingomom, Üçüncü Blogcu Anne oldu. Kimse kırılmasın birinciliği Blogcu Anne'nin hakettiğini düşünüyorum.

Pek sevdiğim özgün ve faydalı içerik dolu teknolojik anne blogu ise kadın blogları kategorisinde birinci olarak beni hiç şaşırtmadı.
Cancişim Gökhan, spor kategorisinde, Pek sevdiğim Erdal Kaplanseren ise teknoloji bloglarında birinci oldu. Bütün ödülleri topladık geldik anlayacağınız. Pek mutlu bir geceydi.

Bir süre hayata kısa bir ara veriyorum sevgili blog okurları. Sağ salim yakında görüşmek dileğiyle. Hep güldüğünüz hayatlar dilerim.
Devamını Oku »

28 Aralık 2011 Çarşamba

2011 Üzülme Ben seni sevdim

2011 bir çok arkadaşım için zor bir yıl olmuş. Twitter'da, facebook'ta, bloglarda hep “Git artık 2011” içerikli iletiler gördüm. Benim içinse dipte başlayıp yukarı doğru yükselen bir yıl oldu. Şu an ise ennn tepe noktadayım bir çok açıdan. Hem iş hem aile hem eş dost...

Fakat bunların hepsinden önemli bir yanı oldu 2011'in. Benim için dark side'a geçişte kocaman bir pencere oldu. Hayatımda ikinci ve umarım son geçiş oldu bu.
İlki üniversitede olmuştu. Öncesinde köylü kızı diye dalga geçilecek kadar saftım. Kötü insanlar filmlerde olur, başka dünyalarda yaşarlar ve biz çok dikkatli olursak asla bizim hayatlarımıza yanaşamazlar sanıyordum. Yıllarca küçük alevi cemaatinde, sıfır kötülükle yaşamanın acı sonuçlarıydı bunlar.

Sonra kötü insanlarla ve hepsinden kötüsü faşizmle tanıştım. İki gün önce, solcu arkadaşıma saf saf (çekinmeyin gerzek gerzek deyin) savunduğum, mhpli ama iyi bir insan, insanları görüşlerine göre değil karakterlerine göre ayırmak lazım diye kendimce koruduğum sınıf arkadaşımın(!) iki gün sonra okuldaki bir gerilim ve arbede sonrası gözümün içine baka baka bana taş sallaması ve dizime aldığım ilk darbe ile yaşadım kozamdan çıkıp gerçek hayatla karşı karşıya kalışımı. Kötülerin bizim hayatımıza da gayet değebilecekleri gerçeğiyle biraz geç tanıştım.

Fakat bu geçişle gerzeklik aşamasından çıksam da “normal” aşamasına geçemedim. Hayatta iki uç var sanmaya çok uzun zaman devam ettim: İyiler ayrıdır kötüler ayrıdır. Kötü olmayan insanlar ise hata yapabilir, yanlış yapabilir, ama önemli olan niyettir. Ben anlaşamasam da o insan hala iyi olabilir. Hem kimbilir belki ben onun koşullarında olsaydım, onun sahip olduğu aileye doğsaydım ne bileyim öyle çocuklarım olsaydı, öyle sevgilim olsaydı, öyle çalışma şartlarına sahip olsaydım belki ben de onun gibi davranırdım. Yazıktı insanlara, sistem insanları çok tuhaf davranmak zorunda bırakabiliyordu. Empati herkese lazımdı. Ne olursa olsun insanlara küsebilirdik, kızabilirdik ama yine o insanlar kendilerince iyilerdi ve bir selam olsun verebilirdik, biz iyi niyetli olmaya devam edebilirdik, hayatımızın bir yerinde barındırmaya devam edebilirdik, anlayışla karşılayabilirdik, dik, dik, dik, dik...

Geçenlerde bir sorun çözmeye çalışıyorduk. Muhattaplarımız Savaş'la değil benle görüşmek istediler. Ben saftiriğin önde gideniyim çünkü. Bana iki güler yüz gösterin ben yaptığınız her pisliği unuturum. Araya biraz zaman girsin, size torpil geçer kendimi özeleştiriyle mahfeder bir şekil iletişirim sizinle. Aynen de düşündükleri gibi oldu. Savaş'a hayatta kabul ettiremeyecekleri şeyi bana kabul ettirip, giderken de tekme atıp gittiler. Tanışabileceğiniz en salak insanım ben çünkü. Herkesi anlamaya çalışmamız, anlayış göstermemiz, hep ilkeli ve doğru davranmak gerekir çünkü.

2011 tüm bu gerzek bakış açıma şunu dememi sağladı: Hassiktir lan ordan!
Blogumu okuyanlar ve herkesten önce blogumun sahibi kızım Aze'm kusura bakmasınlar kabalığım için. Üstelik de dilde seksizmin bu kadar karşısındayken bu lafı ettiğim için öncelikle ben kendimin kusuruna bakmayayım. Ya da kim bakarsa baksın: Umurumda değil. Aydım ben sevgili okur. En yakın arkadaşım Darth Vader artık benim. Dark Side'a yanınıza geldim panpalar. Güzelmiş burada havalar.

Paragrafımızın başına dönersek, herkesin aklı var vicdanı var kardeşim. Kader mader hayat ne getirmişse, aklını, vicdanını kullanıp ona göre davranır insan. Geri kalan hep mazeret hep çıkar amaçlı terör örgütü... İnsanlığı sevmek gerzeklikmiş hacı, hakeden insanı çok çok sevecekmişsin, gerisi yalanmış.

Empatim yok huzurum var kardeşim. Canımı acıtan, koşullarından sebep değil beni önemsemediği için acıtıyor canımı bu kadar net. Bu denli bencil, özensiz, çıkarcı olabilen insanlar ise mazeretsiz sebepsiz kötü işte. Tutmayacaksın hayatında. Selam bile vermeyeceksin tartışmasız. Sırtında yük etmeyeceksin kimseyi, yan yana olduğun, kimsenin kimseyi taşımadığı ilişkidir ilişki olan.

Ben evim konusunda da böyleydim. 15 yıl önce yazılmış bir mektup, 18 yıl önce hediye edilmiş bir toka, maç biletleri, konser, sinema biletleri, 20 yıllık defterler.... Vefa işini fazla abarttım ben. Eskiye, eskiden sevdiğime bağlılık işini çok abarttım. Miadı dolan atılır ve yola devam edilir. Bunu yüzlerce kez gözlediğim halde anlayamadım. 32'yi bekledim bunları anlamak için şapşal beni!

2011 çok işime yaradı a dostlar. Yukarıda dediğim gibi sırtımdaki yüklerin hepsini attım. Yıllarca yüreğimde taşıdığım yaralarımı söküp attım. Değil iyileştirmek, hiç olmamışçasına söktüm attım. “Acaba başka türlü olabilir miydi?”, “Acaba bir gün çözülür mü, halledilir mi?” dediğim, içimi acıtan ne varsa hepsini attım. Zerre acıtmaz mı artık arkadaş? Zerre acıtmaz mı? İnsan o kadar acının üzerine birdenbire hiç mi bir şey hissetmez artık. Yok hissetmiyorum. Umurum bile değil.
Şu 2 yıldır tüm yaşadıklarım beni bambaşka bir insan yaptı. Hayatımdaki çok şahane insanların aslında düşündüğümden de şahane olduklarını gördüm. Tam anlamıyla bilemediğim kıymetlerini elimden geldiğince bilmeye çalıştım. Hem para sahibi olup hem insan olunamayacağına neredeyse ikna gibiyken birileri yaptıklarıyla, yaşadıklarıyla “yok olabiliniyormuş” diye içimi serinletti.

2011 çok hoş gelmedi ama çok şahane gidiyor. İroni yapmıyorum, sarkazm hiç yapmıyorum. Gerçekten böyle düşünüyorum. Hayatıma bir dönem giren kimi insanların en kötü hallerini gördüğüm şu son bir ay gerçekten hayatımın en mutlu zamanlarından biri oldu. Sağolsunlar özgürleşmemi sağladılar. Sağolsunlar ve hayatımdan uzak dursunlar.

2012'den de daha umutluyum. Bu yükseliş gitgide artacak eminim. Yıllardır takıldığım binlerce şeye değil önüme baktığım günler daha çoooook güzel şeyler getirecek. Eminim. Bir süredir görüyorum böyle olduğunu, gitgide daha iyi olacağını da biliyorum.
Sağlıklı, huzurlu, mutlu bir hayat diliyorum tüm sevdiklerime, tüm kendilerinden başkalarını da bir nebze olsun düşünenlere. Hepimizin hayatları dolu dolu olsun. O kadar işimizle, gücümüzle, sevdiklerimizle meşgul olalım ki, hayatın küçük kirleri dikkatimizi bile çekemeden kaybolsun gitsin hayatımızdan. Sevdiklerimizle hep dertsiz olalım.
Sevdiğim insanlar sayınız çok az ama sizi çok seviyorum. 2012'de de 2062'de de birlikte olmayı diliyorum.

Devamını Oku »

23 Aralık 2011 Cuma

Dillerini yediğim...

Bizim kız bülbül oldu a dostlar! Kime benzediyse bi geveze oldu bi geveze oldu sormayın! Bir kere duyduğu her şeyi tekrar ediyor. Bugün asansör dedi mesela (asansö olarak) . Onun dışında her bir haltı anlıyor, çoklukla da söylüyor. Yani tek tek yazayım desem geçen günkü yazıda olduğu gibi sayfalarca sürecek. Enteresanları söyleyecek olursam; montu çıkar, şapkayı tak diyor, Zeynel zeyzi iken zennel oldu. Kulak kuak oldu. Hayvanlara inek möö ile eklendi. Horoz üüüüü ile. Goygoy Gökay; Gokku oldu. Aaaba eklendi mis gibi. Balığa bakka diyor fekat genel olarak mama diyor akvaryumda bile görse. Biraz obur bi kızımız var.
Sevgili Deniz ve OİP'in Fil'in Banyosu'na hasta. Telefonu gösterip "fi, fi" diyor. Hello diyen fili taklit ederek "hüllüüooo" diyor.

Gelelim en enteresanına; hani şimdiki zaman eki -yor'dur ya, ingilizce'de -ing , kürtçe'de -kir... fiilin sonuna ekleriz ve zamanlı yüklem yaparız. Azoçka buna kendince bir yol bulmuş. Sanırım bizim cümlelerde "yor"u duymuş, genelde kelimelerden son harfi atma eğiliminde olduğu için son harfi atmış, önüne gelen kelimeye ekleyerek yeni anlamlar kazandırmış.

- Mamayo : mama yiyoruz /yiyelim/yedim (arada boşluklu olursa mamaya hayır demek oluyor: mama? yoooooo)
- Eeeyo : Uyuyalım/ Uyuyoruz / Uyudum
- Nanayoo : Müzik açıyoruz/  Müzik açtık/ En çok da: Müzik açsanıza ulan!
- Gityo: Gidelim / Gidiyoruz
- Anneyoooo : Anne gelmiş, anne gelsin...
- Haydeyooo: Kazım Koyuncu'dan Hayde'yi açın. ahhaha evet valla bu demek. Kazım'ın fotoğrafını görünce de Hayde diyor zaten.


12 kilo, Boy 80 küsur cm. tam bilmiyorum kaç oldu. İştahı eskiye göre azaldı epey. Çok güzel sarılıyor. Öpüyor. Babası şahane öğretmiş; bezini götürüp çöpe atıyor, eve döndüğünde ayakkabısını çıkarıp ayakkabılığa, montunu odasındaki askıya asıyor. müzik aletleriyle arası şahane, davul, melodika, org, zil, mızıka, bağlama haşır neşir olduğu aletler. Dans etmeye bayılıyor. "Nana" diyerek müziği açtırıyor, nanayo diyerek oynuyor. Kendi oynamakla kalmıyor, odada kim varsa tek tek kaldırıp oynatıyor.
Kitaplarıyla da arası iyi. Bizim kütüphanedeki bir raf onun. Oradaki kitaplarını alıyo, okuyo, geri koyuyor yerine. Bizimkilere dokunmuyor. Arada bir el edecek olduğunda "Ama o annenin kızım seninkiler nerede?" deyince kendininkilere yöneliyor hemen.

Azı dişleri geliyor sanırım çok kaşınıyor damakları. Şu ana kadar hiçbir dişte sıkıntı yaşamamıştı. Ama bu sefer pek kastırdı.
Kalabalık mekanlarda genelde pek kopup gitmiyor. Bir iki yürüyor, duruyor ama durduğu, gittiği yerden bizi gözetliyor sürekli. Biz gider gibi yapıyoruz bazen, kontrollü bir şekilde arkadan arkadan geliyor. Dün Koçtaş'ta bizim döndüğümüz köşeyi kaçırıp bir önceki köşeden döndü. Ortada kısa raflar olduğundan biz görebiliyoruz onun olduğu koridoru. O bizi göremiyor. Bir iki adım attı, bizi göremeyince hızlandı ve şahane bir şekilde bağırdı: Babaaaaaaaaaaaaaa . Ahahahha hatırladıkça gülüyorum çok tatlıydı. Tabii ki üzmedik daha fazla hemen ses ettik de rahatladı.

Bu arada artık dikili iki ağacımız var. Biri Aze'nin biri benim:



Benim iş saatlerim yavaş yavaş oturuyor. Aze de çalışıyor olmama alışıyor. Geçirdiğimiz vakit artıyor. Şu an herkes halinden memnun.
16. Ay da böyle geçti işte.

Bu arada bir şey duyurmak isterim: Van'daki çocuklara, kadınlara, erkeklere batının 3-5 katı soğukta üşümemeleri için örgü örüyoruz kampanyası başladı. Patik, şapka, bere, yelek, hırka neyi yapabilirseniz hepsine ihtiyaç var. Detaylı bilgiler ve hatta örgü tarifleri bu adreste: http://vanicinoruyoruz.com/
Devamını Oku »

20 Aralık 2011 Salı

Ek Gıdaya Geçiş

Ek gıdaya geçiş bir çok aile için sıkıntılı oluyor.

Emen bebekler için ayrı, mama alan bebekler için ayrı, az emen, çok emen, iştahlı, iştahsız bebekler için ayrı ayrı şeyler öneriyor doktorlar. Detaylı ek gıdaya geçme yöntemlerini mutlaka doktorunuzla konuşmalısınız ama ben bizim deneyimlediğimiz kimi ipuçlarını, tüyoları anlatacağım. Ama önce mutlaka söylemek isterim: Olabiliyorsa ilk 6 ay mutlaka anne sütü vermenin yanısıra, ek gıdaya geçişten sonra da emzirmeye devam edilmesi yanlısıyım. Zaten 6. ay verilen gıdalar anne sütünün yanında tanışması için. Doyma işini yine sütle yapmalı bebek. 


Bir çok doktorun ortaklaştığı ilk yemek evde mayalanmış yoğurt. 
Hemmen bir tarifini yapalım: 


Pastorize 1 Litre sütü, tencerede ısıtın. Parmağınızı koyduğunuzda 5-6 saniye çekmeden durabileceğiniz sıcaklıkta olsun. Sonra bir kaseye mayalık bir çorba kaşığı yoğurdu koyun. Bizim doktorumuz prebiyotik yoğurt önermişti. Bazen onu kullandık. Bazen doğal yoğurt ya da baby mix kullandık. Kendi mayaladığımız yoğurdu kullandık tabi sürekli. Farketmeden tüm yoğurdu tükettiğimiz zamanlar falan kullandık yukarıda saydıklarımı. 
Sonra kaseye çorba kaşığı ile ısıttığımız sütten koyup karıştıralım. İyice sıvılaşınca tüm mayayı tencereye boşaltalım, karıştırıp kapağını kapatalım. İyice sarıp sarmalayıp sıcak bir yerde 6-7 saat bekletelim. Örtüleri açtıktan sonra da buzdolabına koyalım. Afiyet olsun. 


- Bizim doktorumuz bir hafta yoğurdu denedikten sonra çorbalara ve meyvelere geçmemizi önerdi. Her ilk verdiğimiz yiyeceği 3-5 kaşıkla başlatıp, gün geçtikçe miktarını arttırmamızı, yeni gıdaya alıştıktan sonra yeni sebzeye geçmemizi önerdi. 


Bir iki çorba tarifi:


Sebze çorbasının hazırlanışı;
1 orta boy patates, 1 küçük boy havuç, kabak ve 1 silme tatlı kaşığı pirinç iyice yıkayın.
Soyulduktan sonra küçük küçük doğrayıp tencereye 1-2 bardak su koyun içine.
sebzeleri ve pirinci ilave edin. Duruma göre 1 çay kaşığı irmik ilave edilebilir. Tencerenin kapağı kapatıp sebzeler yumuşayıncaya kadar 10-15 dakika pişirin. Daha sonra içindeki su ile tahta kaşık kullanılarak iyice ezin. Tel süzgeçten geçirin. Bu karışıma her 2-3 günde bir mevsimlik, taze bir sebze ekleyebilirsiniz. Sebzenin alerji yapıp yapmadığına bakın. Eğer sebze alerji yapıyorsa menüden çıkarın ve çorbaya başka sebze ilave edin. 1. haftada bir tatlı kaşığı zeytin yağı eklemeye başlayabilirsiniz. Yemek pişmek üzereyken koyun. 

Yoğurt çorbası
1 kepçe yoğurt (125cc)
1 orta boy patates
1 yemek kasığı pirinç veya buğday unu (Bu mesela çocuğun kilosuna göre. Aze'nin kilosu iyi olduğundan pirinç unu vs kullandırtmadı doktorumuz) 
1 tatlı kasığı zeytinyağı
Bir tencereye yoğurt konur. Az su ile sulandırılır. 1 yemek kaşığı buğday unu (silme) veya pirinç,
rendelenmiş patates ilave edilir ve pişirilir. 1 tatlı kaşığı sıvı yağ ilave edilerek servis yapılır.

Acısız tarhana çorbası 

1 yemek kaşığı ev yapımı tarhana
1 su bardağı su 
1 tatlı kaşığı zeytinyağı
Değişik sebzeler
1 su bardağı su ile tarhana pişirilir. 1 tatlı kaşığı sıvı yağ ilave edilerek servis yapılır.
Bir tencereye tarhana konur, az su ile sulandırılır. Üzerine 1 çay bardağı su, 1 küçük boy havuç,
patates (rendelenmiş) ve zeytinyağı eklenerek pişirilir.

Mercimek çorbası - 8. Aydan İtibaren
1 yemek kaşığı mercimek
1/2 havuç
1/2 patates
1 yemek kaşığı sıvı yağ
1 su bardağı su
Bir tencereye 1 su bardağı su, 1 yemek kaşığı mercimek konur ve havuç ile patates rendelenerek ilave
edilir. 1 yemek kaşığı sıvı yağ konularak pişirilir. Tel süzgeçten geçirilir. 


- Bebek 7 aylık olduktan sonra bu karışıma 1 köfte kadar (30gr) 2 kere çekilmiş yağsız, sinirsiz kıyma ekleyebilirsiniz. Tavuklar çok hormonlu oluyor diye biz pek tavuk vermedik Aze'ye. Bir iki kere organik tavuk aldık. ama hala pek veriyor sayılmayız.

- Ezme işini iyi yaparsanız pütürler boğzaında kalmaz. Başlangıçta öğürebilir. Korkmayın, boğazlarında kalmıyor, öyle öyle öğreniyorlar, korkup blenderdan geçirirseniz çok zorlanırsınız. 2.5 yaşına gelip de hala her şeyi blenderdan geçirilen çok çocuk var. 

- Meyveye elma ile başlamak öneriliyor genelde. Armut da ilk meyvelerden. Şeftali, muz da hafif meyveler. Ama kabızlığa meyli olan bebeklere çok olgun muz dışında muz vermeseniz iyi olur. Narenciye grubu ise asidik olduğundan 9. aydan önce vermeseniz iyi olur.

- Turp, şalgam, bakla, patlıcan, ıspanak 1 yaştan önce verilmesi önerilmeyen sebzeler. Hepsinin farklı negatif etkisi varmış. Karnıbahar ve nohut, kuru fasulye gibi yiyecekleri de çok gaz yaptığı için vermeseniz iyi olur.

- Böyle minicik tencereler var, bir kase yemek anca alıyor. mümkünse onlarda ve az suyla yapın ki yemeklerin değeri düşmesin. 

- Kahvaltıyı bulamaç verdik başlangıçta. Yağsız peyniri bir gece önce suya koyduk ki tuzu gitsin. Sabah, yarım kibrit kadar peyniri, bir çay kaşığı keçi boynuzu-harnup pekmezini, yumurtanın (Başlangıçta 8/1i kadar) sarısını, minik minik böldüğünüz yarım dilim tam buğday ekmeği içini ezin, 30-40 cc anne sütü ya da formül mama ile iyice karıştırıp bulamaç hale getirin. 8. ay başında bu karışıma yarım ceviz ezip ekleyebilirsiniz. 9. ayda tam ceviz ve bir çay kaşığı tereyağı eklenebilir. Ben şimdilerde süt ya da mama yerine ıhlamur-kuru erik-kuru üzüm-kayısı kaynatıp onu ekliyorum, kış için çok işlevsel oluyor.


- Bal, tuz, şeker 1 yaşına kadar yok. 

- Yumurta sakın hepsini birden vermeyin. Alerji riski çok yüksek. O yüzden ilk bşata mutlaka 8/1 kadarını verip gözlemlemek lazım.
En az beş dakika kaynatın. Beyazı 1 yaşa kadar yok. Sarısını da önce 8/1ini verin 3-4 gün sonra 4/1 3-4 gün sonra yarısını bi 3-4 gün sonra ise tam sarı verin. 1 yaşa kadar böyle, 1 yaştan sonra beyazı da var. Zaten o zaman bulamaçtan normal kahvaltıya geçmiş olmak lazım.

- Biz kabızlık durumunda direk z.yağı verdik doktor önerisiyle. Bir çay kaşığı içirdik. Kayısı kompostosu da verebilirsiniz.

- Tahıllı mama bence çok şart değil. onun yerine pirinç unundan muhallebi de yapabilirsiniz.


- Tropikal sebze ve meyveler bebeklere ağır kaçabiliyor. O yüzden 1 yaştan önce denememekte fayda var.


- Bebeğinize ilk verdiğiniz yiyeceği aç karnına verin. Sevmediği yiyecekleri de 1-2 hafta sonra tekrar deneyin. 

Bir de hakkaten bebeği dinlemek gerekiyor, bebek bir şeyi şiddetle reddediyorsa belki alerjisi olduğundan olabiliyor, ne bileyim o an verdiğin şey bayat ve kokuyor olabilir ama sen ben anlamıyor olabiliriz... Bu bebeler manyak olabiliyor hissedebiliyor :)) O yüzden ısrar etmemek gerekiyor. aslında hiçbir an yemek için ısrar etmemek gerekiyor. Yoksa bebek tepki duyabiliyor. Biz Aze ne zaman yok dese durduk . Kısa aralıklarla teklif ettik, birini yemezse başka bir şey denedik, onu da istemezse tekrar diğeri... acıkınca mecbur yedi. Şimdi maşallah en ufak yeme sorunumuz yok. Darısı tüm bebelerin başına.  



Devamını Oku »

16 Aralık 2011 Cuma

Tıngır Mıngır

Saat 07:24 . Aze Çınar uyuyor. Savaş uyuyor. Annem bizde o da uyuyor. İş yok. Yani en erken saat 10.00'da sevgili Erdal'la kızımın adaşının babasıyla bir çekimimiz var. Peki bu saatte ne işim var ayakta? Cevap: Vücuduım delirdi.
Kendisini son zamanlarda biraz hor kullanıyorum. Televizyonculuğun yoruculuğu, düzensiz saatleri yetmezmiş gibi ikinci bir televizyon işine kalkıştım. Üstelik tam da eski işimin ekibini ve saatlerini ayarlamışken. Bir düzene girmişken.İkinci iş Aze'yi de, beni de, Savaş'ı da çok etkilemeyecek diye düşünmüştük. Geceleri bir tv programının 1 bölümüne metin (ortalama 3-4 saat) yazacaktım. Aze zaten geceleri uyuyordu. Savaş'la da bir yandan sohbetimi de ederdim, gerekirse dizimi bile izlerdim. Fakat ulusal medyanın söylediği gibi işleyeceğine boşuna güvenmişim. Bir gecede 2 metin istemeler, "sabah 8'e çok acil"lerden sebep saat 06.00'da kalkmalar ki bi gece önce 02.00'de yatmışken... Daha o günün uykusunu uyayamadan, o gece iş yapmamanız konuşulmuşken İKİ iş daha istemeler bünyemi biraz delirtti. Sabahın köründe kalkmalar, reglin 20 gün gecikmesi, boğaz acısından konuşamamak, göz acısı... Tüm bunlara rağmen istifa etmeyecektim de başından beri hem Savaş hem annem hiç sıcak bakmadı bu işe. Halihazırda aldığım maaşın iki katını veriyor olmalarına rağmen hem de.

Bunları niye anlatıyorum? Çünkü dün gece Twitter'da da yazdığım gibi ben istifa etmeyi sevmiyorum. Bunun yerine kovulmayı 10 kat daha tercih ederim. İstifayı sık yapıyorum. Fakat bu bana kendimi kötü hissettiriyor. Zor olandan kaçıyormuşum gibi geliyor. Somut durumun somut tahlili çok açık: İnsanlar kimi şeyleri kabul edemez. Bu kimi zaman fiziksel sebepli olur kimi zaman manevi sebepli. Ama işte çok istifadan sebep artık içim rahat etmiyor. Size anlatırken kendimi bir kez daha ikna etmeye çalışıyorum.

Bugün gidip konuşacağım 2. yerle. "Böyle olmuyor." diyeceğim. Bir bakarsınız ikna ederler beni ve yine haftalarca görüşmeyiz ya da tam tersi bünye artık uyumayı reddettiği için abuk saatlerde daha sık yazmaya başlarım.

Yalnız şunu bir kez daha anladım ki para ile kurulan her ilişki baş ağrıtıyor.
Saat 07:42 Gidip Aze Çınar'ı mı uyandırıp sevsem acaba.
Devamını Oku »

12 Aralık 2011 Pazartesi

Blog Ödülleri

Ya o kadar yoğun çalışıyorum ki içim gidiyor bloga yazmaya ama bir türlü zaman bulamıyorum. Şimdi Twitter'da gördüm, Turkcell Blog Ödülleri 2011'de ilk ona kalmışım. Diğer tüm arkadaşlar da çok sevdiğim arkadaşlar. Yani her halukarda hep bir kazandık nezdimde.
Ne kadar mutlu oldum anlatamam.
Jüri oylaması da 5 Ocak'ta açıklanıyormuş.

Oy veren, destekleyen herkese çok teşekkür ederim.
Devamını Oku »

24 Kasım 2011 Perşembe

Turkcell Blog Ödülleri 2011

Daha önce bir kaç kez cürmüme bakayım diye bir iki blog ödülüne adaylığını koymuştum blogun. Bu sefer ise öylesine değil de gerçekten yarışan olarak katılmak istedim. Turkcell Blog Ödüllerinde Aile kategorisinde aday oldum. Ve fakat bu seferki yarışmanın oy verme süreci ömür törpüsü çıktı, bir sürü insan oy verdiğini sanarken aslında vermedi. Kayıt istendi, tel. no istendi. Facebook hesabıyla giriş yapıldığında kayıt istemiyor aslında. Sadece cep telefonuna gelen onay kodunu soruyor. Ona da "Niye telefon numaramı vereyim kardeşim?" diyecek olanlara "Eyvallah abi" deyip susarım neydeyim.


En önemli sebebim blogun daha da tanınmasını sağlamak, dolayısıyla bu yazıyı da bulunduğunuz sosyal medyada paylaşırsanız ayrıca sevinirim.

Tüm zahmete rağmen oy vermek isteyen olursa, bloguma https://www.blogodulleri.com/Ara/312 adresinden ulaşabilirler. Oy ver dedikten telefon numarası verip, sonra da telefona gelen onay kodunun yazılmasıyla son bulan kayıt süreci bitmeden verilen oy saylanmıyor onu söyleyeyim. Okuyan, eden, beğenen, oy veren, veremeyen herkese şimdiden çok teşekkürler. Kazanmak değil katılmak önemliydi ühühühühü.
Devamını Oku »

20 Kasım 2011 Pazar

Aze Çınar ne alemde?

Yine epey ara verdim yazmaya. Bu sefer güzel bir sebebim var. Tam istediğim gibi bir iş buldum. Mutlu mesut çalışıyorum. İş saatleri biraz bana bağlı. Yetiştirilmesi gereken işler olduğunda bazen sabahlamak gerekebilecekken bazense işe öğlen gideceğim. İşi seviyorum, yerini seviyorum. Keyifler bu anlamda iyi anlayacağınız. Şu ara bir çok şeye vakit ayıramadım ama. Emzirme reformu ile ilgili yapmam gereken işler vardı yapamadım. Sevgili Peri sağolsun benim işimi yaparak üzüntümü azalttı. Onun dışında iş öncesinde neredeyse her gün görüştüğüm arkadaşlarımla görüşmelerimiz azaldı. Bir kaç gün sabah 4'te geldim eve, Neredeyse anne baba blogger toplantısına da gidemeyecektim ki işle eğlenceyi birleştirip, daha sonra gündemde olan bloggerlarla röportajı organize ederek buluşmaya gidebildim :)) Kızımı bu hafta çok az gördüğümden, hem Bebek'teki buluşmaya hem diğer yerlere getirdi babası. Bu arada hem şahane ikramları vesüt hediyeleri için hem güler yüzleri için, üstüne üstlük çekim yapmamız için tüm kolaylıkları gösterdikleri için L'era Fresca'ya da ayrıca teşekkür ederiz. 
Akşam da babanneye gittik bir tam günü beraber geçirmiş olduk doya doya. 


Son görüştüğümüzden beri Maya'mızın doğumgünü oldu. Mayakuş doomgünüsünde pek hastaydı, hiç eğlenemedi. 



Bayadır Aze'nin gelişimi ile ilgili de yazmıyordum. Aze'nin boyu uzuyor fekat kilosu 12 civarı sabitlendi. İyice ince bir kız oldu. Öndeki göbeği saymıyoruz. Neredeyse her söyleneni anlıyor, yapıyor. İstediğimiz şeyleri getiriyor, götürüyor. İsimlerini söyleyip şunu götür dediğimiz kişiye götürüyor. Herkesi tanıyor yani. Derdini anlatıyor iyiden iyiye. Söylenen hemen her şeyi taklitle tekrar ediyor. Anlamını bilerek söyledikleri ise aklıma geldiğince şöyle: 

Su : Şu
Onu: Onnuu
Mama
Balon: Buluun
Maymun: Mamuun
Ada
Maya
Mumu: Mommoo
Gel: Gel
Git: git
Anne
Baba
Derya
Savaş: Şaaş
Dede
Dayı: Dayi 
Hala: Haya
Köpek: how how
Kedi: Miaaağw 
Kuş: Gak 
Üzüm: üjüm
Burun: Buyun
Göz
Kulak: kukku
Gökay: goygoy
Zeynel: Zeyzi
Zeytin: zetti
Alo: Ayo (Herşeyi ama her şeyi telefon olarak kullanabiliyor. Kibriti de, kalemi de, anahtarı da kulağına götürüp "Ayoooo" diyor) (Aynı şekilde çatal, düdük, kalem, cezve sapı her şeyi ağzına sokup flüt muamelesi yapıyor elleriyle.) 
Müzik: Nanana  (Şirinlerin şarkısının ilk üç notasını doğru söylüyor. Çalan müziği tanıyınca içinden kelimeler söylüyor. Mesela Ali, mesela denni:deniz)
Uyku: Eeee eee (bebeklerini uyutmaya çalışıyor eee eee diyerek. Bir de pış pışlıyor. Geçen gün birini ayağına koymuş sallıyordu. Ki biz onu hiç ayakta sallamadık. Ayakta sallanan bir çocuk da hiç görmedi.) 
Kitap: Kipa (Alıyor okuyor, okutuyor, kendi kendine bir şeyler sallıyor okuyormuş gibi) 
Benim: Mennim
Merhaba: Memaaa (elini uzatıp uzatılan eli sıkıp sallıyor) 
Makina: Maanna
Dıgıdık dıgıdık
At
Top: gol
bitttiiiii
Neden: dedeeen


Halay çekiyor, tey tey diyor. 
Acıkınca, mama sandalyesine götürüyor bizi, "Haydi mutfağa götürüp beni doyurun" mesajı veriyor.
Öpüyor, bay bay yapıyor, eliyle öpücük gönderiyor. 
Sarılıyor, beni özleyince babasına telefonu götürüp aramasını istiyor. Müzik isteyince de telefonu uzatıyor. Dans etmeye bayılıyor. Uykusu gelince salonun kapısına gidip el sallıyor. 


Uykusunu teke düşürdü bu ay. Akşam 20.30 civarı uyuyor. Sabah 08.30 civarı kalkıyor. Saat 13.00 gibi uyuyup 2 saat sonra kalkıyor. Her gün çorbasını, ev yoğurdunu, etini, ortalama 250 cc formül mamasını, meyvesini, pekmez, yumurta, ıhlamur, ceviz, tereyağ, zeytin, buğday ekmeği, peynirden oluşan kahvaltısını yapmaya devam ediyor. 

İnanılmaz eğlenceli bir insan oldu. Kendi kendine oynamasını da bildiği için ortada takılıyor, bize dinlenme fırsatı da tanıyor bolca. Zaman zaman inat, sinir, ağlama krizleri de yaşanmıyor değil. Fekat hala 2 yaş krizi düzeyine gelmediği için çabuk atlatıyoruz. 

Böyle işte. Aze Çınar Büyüyor. 
Devamını Oku »

Hayat Akıyor Dostum

Şu mutluluk denen şeyin tanımlı, net bir şey olmaması tüm insanlık için büyük bir kayıp bence. Aslında komple hayatın tarifli, aşamalı, net bir halde olmaması da öyle. Oyunlar gibi levelli olsaydı, levelleri bitirip bir sonraki aşamaya geçseydik ya da geçemeyip "tüh yeni baştan, şuraya dikkat etmeliyim" diyebilseydik, en önemlisi "135. Levelde bitecek oyun, hayde bakalım hayatımızın amacı 135. levele kadar mümkün olduğunca çok puan kazanmak" gibi bir bilgiye sahip olsaydık... İnanın bana hayat çok daha kolay ve çok daha mutlu olurdu. Bunca bilinmeyenli, kaotik, çelişkili ve kimi zaman olabildiğince anlamsızlık çok can sıkıcı.

Tanımlı olmayınca şeyler, ne kadar haz verdiğini geçtikten sonra anlayabiliyor insan. Yarın bir hastalık, bir ayrılık, bir acı, bir sevgi bitmesi ile karşılaştığında dün ne kadar mutlu olduğunu fark ediyor. Kimi zamansa sorunsuz, mutlu bir hayat sıkıcı ve anlamsızlaşabiliyor somut bir hedef olmayınca.

Tüm bu bahsettiğim tanımsızlığın benim için en büyük handikapıysa öncelikler belirleyemiyor olmak. Yorulmadan, kasılmadan, minimum acı ve zorlukla hayatı tamamlamaksa amaç oh pek şahane başarıyorum bunu gerçekten. İnsana, özellikle ben gibi yeni nesil "çocuklarım çok başarılı olacak" ana babalarının evlatlarında çoklukla gözüken, "Üretmeliyim, yaratmalıyım, yazmalı, çizmeli, şarkı söylemeli, sanat tarihine bu iş nasıl yapılır göstermeliyim" zihniyetini ne yapmalıyım bunu bilemiyorum mesela.

Çok yazasım var. Yazasım var derken yazma potansiyelim, okunma potansiyelim ve bunlar birleşse ne güzel olur hissiyatım var. Girişimlerim var. Bir tanesi Derya normlarına göre epey ilerledi bile. Kendimce bu yazma işleminin toplumsal faydalarına bile inandım. Fakat gel gör ki "Ne manası var?" sorusundan asla kurtulamıyorum. Bazen bir cafede, önümde laptop birbirimize bakarken, bazen şu an olduğu gibi Savaş yazayım diye Aze'yi dışarıda gezdirirken, bir yandan yazacaklarımı otomatik tık tık yazarken diğer yandan da  "Neden?" diye düşünüyorum. Neden yapmaya çalışıyorum bunu? Kişisel tatmin mi? Para kazanmanın bir yolu mu? "Çünkü yapabiliyorum" mu?

Aze Çınar'ım, gülüm dalım iyice büyüdü. Yani anne babaya kökten bağımlılık kısmı neredeyse bitti. Dolayısıyla 14-5 aydır süren ulvi misyon yürütücülüğü işi sona erdi. Ben karışmasam da kendi kendine yaşayabilir artık. Üstüne üstlük bir iş buldum. Üstelik hani bana deselerdi ki "Otur yaz nasıl bir iş istiyorsun, içeriği ne olsun, koşulları ne olsun, tanımı ne olsun, maaşı ne olsun, adresi ne olsun" oturup şu an bulduğum işin detaylarını yazardım aynen. O derece müthiş gelişti süreç. Çat çat çat oldu her şey. Yani 2 yıllık "çocuk üreticiliği ve geliştiriciliği" işimden emekli olup görevimi Savaş'a devrettim afili bir törenle. Yani şu an milyonlarca insanın hayal edeceği-ettiği, dilediği bir hayat döneminden geçiyorum. Çok iyi, mutlu olduğum bir işim var, başımızı sokacak bir evim, sağlıklı, neşeli, zeki, çok eğlenceli bir kızım var. İşten sebep yakın zamanda maddi olarak da rahata çıkacağız. Yanisi somut olarak hiç dert yok şu aralar ortalıkta.

Ve fakat insan evladının doğası sanırım bu, anlamsal kıllıklar yaratmaya başladı zihnim. Hayatta olanlar, olması yakınlar değil olmayanlar ve olup olmamasının faydalarının bilinmediği durumlar kaplamaya başladı zihnimi. Önümde eşim, dostum, yakınım, uzağım, sadece tanıdığım, gördüğüm, duyduğum, okuduğum hayatlar var. Bunların kısmı eğlenceli kimi gerekli kimi naif kimi afili kimi şık kimi kuul kimi uzak durulası kimi irrite edici kimi zorlayıcı görünüyor durduğum yerden. Fakat esas soru şu ki bu görünenlerin benle ilişkisi ne? Yani benim istediğim hayat bunlardan hangilerinden oluşuyor.

Tüm bunları düşünürken şunu farkettim sevgili okur, ben neredeyse hiçbir şekilde kendime detaylı ömür hayali kurmamışım, üzerinde düşünüp adımlar atmamışım. Üniversite seçerken, giderken, bitirdiğimde, sonrasında toplumsal bir hayal ile yetinip kendiminkini akışına bırakmışım ne yana giderse o yana kabulümsün diyerek. Ama şimdi Aze'nin varlığı ile "normalize" olan ve düzenlileşen hayatımın kişisel talebini düşündüğümde boşluğa düşme bulantısı yaşıyorum. Durum şu ki: Ne istediğimi kesinlikle bilmiyorum.

Ne istemediklerimi gayet iyi biliyorum. Ömrümün her aşamasında olduğu gibi. Hayatının merkezinde kendisi, eşi ve çocukları olan, afili anne/iş kadınlarından olmayı istemediğimi biliyorum mesela. Çalışmayı sevmediğim bir alanda çalışmayacağımı bildiğim gibi. Derdim "Bakın nasıl da şahane bir insanım, ne kadar ilkeliyim, ulviyim" demek olmadığından daha onlarca böyle şeyi saymayacağım. Demeye çalıştığım şu ki, ne istemediğini bilip, ne istediğini bilmemek hiçbir halt bilmemekle eş değer aslında.

İşte bu yüzden yazının en başında yazdığım şeyler olsaydı keşke hayatta. Neyi niye yapacağımız, amaçlarımız belli olsaydı keşke. Oyunun ne olduğunu, oyun sahnelerini yine biz seçseydik tamam ama somut bir amaç ve yol olsaydı be arkadaş.

Önümde çok acayip bir süreç var. 32 yaşında kazık kadar olmuşken bu hayatı niye yaşadığımı, kişisel olarak ne beklediğimi ne istediğimi düşünmem gerekecek. Yıllar boyu kişisel olarak tek derdim borç harç olmadan yaşamak iken bunu hallettiğim anda anca farkettim mevzunun sadece bu olmadığını. Ve sıkılıyorum. Yani bunu düşünmem, karar vermem ve hareket etmem gerektiği için sıkılıyorum. Buna nasıl karar verilir bilmiyorum. Düşünmek enerjimi alıyor, enerjim azaldıkça hiç düşünemiyorum. Belki kitap yazmam, müzikle ilgilenmem, iyi bir blog yazarı olmam, x'lerle görüşmem, y'lerde gezmekten hoşlanmam falan gerekmiyordur. Ya da ön yargılı olduğum kişiler ya da yerlerdir esas keyif alarak olmak istediklerim. Belki sadece budur işte hayat, ailemle sorunsuz bir ömür geçirmek. Bilimsel bir icat yapmam gerek yoktur. Bu denli basittir.

Ezberleri bozmak, öğretilenleri sorgulamak gerektiğinin farkına varalı epey olmuştu. Ama bunu yaparken kişi olarak "olmalı" üzerinden davranıp ne istediğimi hiç düşünmediğimi farketmem yeni oldu. Ki bu da boş iş. Kaç level sonra bitecek bu oyun biri bana onun bilgisini verse??
Devamını Oku »

4 Kasım 2011 Cuma

E.A.S.Y Bebeğe rutin gerek!






Aylardır aylardır Tracy Hogg'un E.A.S.Y yönteminden anladığımı, nasıl 
yaşadığımızı anlatacağım kısmet bugüneymiş. Takip edenler bilir Aze Çınar şahane bir bebeklik geçirdi. Yapısal, genetik, şans faktörlerini bilmem. Yüzde kaç onu da bilmem, ama illa bir faydası olduğuna eminim Tracy Hogg'un ve onun yöntemlerinin. Tam hakim olmak için lütfen kitaplarını okuyun, ben sadece fikir sahibi olup, ilginizi çekerse daha yakından bakın diye anladığım kadarını yazmak istedim. 




Tracy Ablaya göre, bebekler için en önemli şey rutin. Bebekler her ne kadar düzen bozucu, kaos yaratıcı görünseler de aslında bir düzenleri olsun istiyorlar. Ve hatta bunu ısrarla istiyorlar. Tracy Hogg da belli bir rutinde bu düzeni sağlarsanız hem bebek gelecek şeyi bilir ve bu onu rahat, güvende hissettirir, hem anne baba için yemek miydi? alt değiştirme miydi? uyku muydu? kafalar karışmadan düzen sağlanır ve bebek az zaman için bile olsa gözden kaçırılmış olmaz. Bu benim gibi dikkatsiz bakar kör insanlar için ekstra artı bir güzellik. Olanı tahmin etmeye gerek kalmadan saatle çözüyorsun her sıkıntıyı. Fakat bundan formüle bir ezber anlamı çıkarmayın. Tracy'nin en vurguladığı şeylerden biri de "Bebeğinizi tanıyın, gözlemleyin ve rutini ona göre kurun." 





 Bu düzen bizim anladığımız netlikte olmayabilir. Kendi içinde tutarlı olsun yeter. Mesela Aze'nin düzeni saat saat değildi. Sabah kalktığı saate saat eklenmesiyle oluşuyordu. Yani Saat 7 kahvaltı, 11 Uyku gibi değildi. Aze uyandı + 3 saat sonra uyku + 2 saat sonra yemek şeklindeydi. Hogg'un dediği gibi sabah belli saatte uyandırmıyorduk Aze'yi. Ya da "Uyuması lazım şu saatte" deyip evde kalmıyorduk. Uyuması gereken saatte, dışarıda arabasında uyutuyorduk.  Tracy abla mesela rutini olsun diye akşam uykusundan önce, banyo, bebe yağıyla masaj, pijama giydirimi, müzik falan önerir ama biz onu da yapmadık. Aze öyle masaj, yağ falan sevmedi hiç. Yani öyle çok katı bir düzen değil kastettiği. Bebeğinizle birlikte oluşturacağınız bir düzen.


E.A.S.Y kısmına gelemedim bir türlü. 


Eat  (Yemek)
Activity  (Aktivite)
Sleep  (Uyku) 
Your Time (Sizin -annenin- zamanı) 




Bu rutine göre (Yeni doğan) Bebek uyanır ve yemek yer öncelikle. (Yaklaşık 30 dakika) {Bebeği emzirerek, yedirerek uyutmak kesinlikle önerilmez. Bu davranış, bebeğin yemekle uykuyu bağdaştırmasına, geceleri uyanan bebeğin yemeden uykuya geçmemesine sebep olur.}
Yemeğin ardından  altını değiştirip, bebekle oynarsınız. (Yaklaşık 1 saat) 
Bebek uyur (Yaklaşık 1.30 saat) ve sizin zamanınız başlar. Bu döngü gece uykusuna kadar devam eder.






Bu döngüde demin de dediğim gibi 
robot usulü zamanı geldi diye davranmak değil, rutini izlerken bebeği sürekli izleyip, onun işaretlerine göre tavır almak gerekir. Üstte bahsettiğim örnek ilk üç ay zamanlamasına uygun mesela. Zaman ilerledikçe bebek Aktivite zamanını genişletmek ister. Toplam 3 saat süren rutin önce 4'e sonra 5'e çıkar.  Ve bunu siz değil bebek belirler. Yeter ki siz takip edin. Hani hep diyoruz ya tüm bebekler farklı diye... Aze'nin 4 saatlik rutine geçmek istediği yaşıyla aynı ayda olan bebeninki aynı olmadı, yine aynı şekilde 9 aylık bebelerin bazıları gündüz uykularını teke indirirken Aze Çınar 15 aylıkken daha yeni teke düşürmeye karar verdi. Ve bebeğimizin rutinini, genel alışkanlıklarını iyi bilen ve onu iyi tanıyan biz, bir değişiklik olduğunu, bir şeyler talep ettiğini hemen farkettik. O gelecek olanı bildiğinden rahat oldu hep. Değişiklik talep ettiğinde hemen anlaşıldığından hiç huzursuzlanmadı. Mız mız olmadı. Biz de rutin sayesinde çok sürprizle karşılaşmadığımızdan çok daha gerçekçi gözlemler yapabildik. Rutini olan bebek oyun oynarken huzursuzlandığında uykusu geldiğini tahmin etmek zor olmaz. Yeni uyanmış bebek panik gözüküyorsa çok acıktığını bilmek dünyanın en kolay işidir... Bebeğinizi rutinlere alıştırabilirseniz, uykuda da yemekde de, sokakta yaşamda da sorun çıkarmayan bir bebeğe sahip olursunuz. Sonuç: Mutlu anne baba, mutlu çocuk...


Tabii ki bebekler birbirinden farklıdır ve tabii ki hepsine aynı yaklaşım sökmez, hepsi farklı tepki verir yaklaşımlarınıza. Ama Tracy buna dair de bebekleri 


- Melek
- Kitap
- Hareketli
- Nazlı
- Huysuz 
olarak 5 kategoriye ayırır ve her birine rutin uygularken farklı yöntemler önerir. Açık söyleyeyim Aze melek bebek olduğundan, melek bebeğe de anne babanın sadece yeni bir şey denemesi yettiğinden, diğer bebek türlerine ne yapmak gerekir hiç bakmadım. Ama genel olarak rutin denen şeyi doğru oturtmak için not almak çok önemli. Aze'nin saat kaçta tuvaletini yaptığından, kaçta süt sağdığıma, kaç cc sağdığıma kadar bilumum detayları yazdığım defteri ölene kadar saklayacağım herhalde. Biraz sabır, biraz kararlılık da ayrıca gerek şart.


Bebek Bakım Sorunlarına Mucize Çözümler kitabını tüm anne-baba adaylarına ve yeni anne babalara öneririm. Bu kitapta rutin dışında, şurada anlattığım "Yatır kaldır" kendi kendine uyutma yöntemini, beslenme ve tuvalet alışkanlıklarıyla ilgili bilumum ipucunu bulabilirsiniz.


Şimdilerde Çocukluğa Geçiş Sorunlarına Mucize Çözümler okuyorum. Ondan da şahane ipuçları alıyorum. En kısa zamanda onu da yazacağım işşallah. 


Aze Çınar gibi güzel uyuyan, güzel yiyen, uyumlu çocuklarınız olsun dilerim.
Devamını Oku »

31 Ekim 2011 Pazartesi

Hayat ilerliyor

Tam şu saatlerde ben  doğmuşum 32 yıl önce (Bu satırı yazdığımda saat 16.00 idi). Dile kolay geliyor 32 deyince. Lise biteli 17, İlkokul biteli 23 yıl olmuş deyince ise dehşetengiz oluyor. Bundan 24 yıl önce Perincek'e aşıktım ben. Ya cinayet komiseri ya da başbakan olmak istiyordum. 26 yıl önce teyzemin gözlüğünü kırdığımda dünyanın en büyük kötülüğünü yaptığımı sanıp sabaha kadar hem ağlayıp hem de sabaha ölmüş olayım allahım diye dua etmiştim. Tek başıma ilk eyleme gidişim 2 Temmuz 95 idi, bundan 16 yıl önce. Üniversiteyi bitireli ve evleneli 8 yıl olmuş. Herkesin ilkokuldan vs kalan yıllardır arkadaşı var benim hiç yok diye üzülürken çat en iyi arkadaşım ile tanışalı 12 yıl olmuş. Velhasılıkelam yaşlanmışız beybi, ve işin kötü yanı yıllar geçer, beden çürürken, nesil hızla yetişkin hale gelirken sıklıkla sıklıkla farkediyorum ki zihin ve yürek taş çatlasın 23'te takılıp kalmış. Sorunlu bir şey bu, kulağa güzel geliyor olsa da. Öyle "içimdeki çocuk" klişesi falan da değil. Bildiğin adaptasyon sorunu. Yazmak için oturma sebebim bu değil. Gelmişken kendimi kutlayayım bari dedim, içimden "büyeyim lan artık" dileyeyim, kamuya karşı dilersem belki ses çok çıkar da tutar dua dedim.

Diğer şeylere gelince, Van Depremi üzerinden 8 gün geçti ve hala çadır ulaşamayan yerler var. Hala ufacık gıda yardımı bile almayan yerler. Valilik depolarda bekletiyor yardımların çoğunu. Mazeretleri "Organize olup dağıtacaklar" 8 gün oldu. 8, Sekiz, Organize olmak için ne bekleniyor hala hepimizin kendince bir cevabı var sanırım bu soruya. Dış ülkelerden gelen yardımları "Önce bir kendi gücümüzü görelim diye reddettik" diyen bakanlar, "ooo sarayda yaşıyorsunuz valla" diyenler yardımları da kim bilir neden bekletiyorlar. Çocuklar aç, özürlü iki kızı olan aile, dah dün sakıncalı bir evin girişinde barınıyordu, kadınlar düşük yapıyordu ve daha neler... Öyle boktan bir dünyanın öyle boktan bir ülkesinde yaşıyoruz ki, insan nefes aldığına utanacak durumda. Yaşadığına, bebeğini sıcak tutabildiğine... Son söyleyeceğim; unutmayalım. Zaten unutturmaya çok niyetli var, unutmayalım oraları, elimizden geldiğince destek olmaya, destek oldurtmaya çabalayalım.

Aile içine gelince, Aze Çınar 2 yaş krizini adım attı, anamızı ağlatmaya başladı. İnatlar, ağlama krizleri, uykusuzluktan ölürken uyumaya direnme, kıyameti kopartma, bizi dövmeye kalkma, resmen azarlama, ısırma... Hayır ne istediği belli olsa, yapalım diyeceğim, hanımefendi ne istediğini bilmiyor ki!! Bu yazıya 16.00 gibi başlayıp şu saati bulma sebebim arkadaşın uyku krizine girmesi. Tam 1.30 saat yat-kalk-ağlama krizine gir-anneyi döv döngüleri arasında kafayı yerken sıklıkla Kemal Sunal sahneleri gerçekleştirdik. Bebek ağlar arkadan baba ağlar... Arkasından üzülüp sarılıyor bana allahsız tosbağa, iki dakkaya yine kıyamet. En sonunda kucağımda uyudu dana :((
Bunun dışında yataktan kendi inmeye başladı, söylenen her şeyi anlıyor. Arkadaşlarını tanıyor, isimlerini biliyor. Derdini anlatmaya başladı iyice. Bir sürü daha kelime eklendi dağarcığına. Daha demin "benim benim" diyerek dolaşıyordu.

Dün Maya Bambamızın doğum günüydü. Kendisini resmen Aze Çınar'ın kardeşi bellediğimizden düğün sahibi heyecanıyla koştuk doğum gününe. Mayakuş hastaydı ve pek keyif alamadı eğlenceden. Biz onun yerine bolca eğlendik :)


Önceki gün ise benim doğum günümü yaptık. Herrrrrrrrşeyiyle büyük bir dönüşümün simgesiydi doğum günüm. Önceden Nevizadelerde bol alkoller ardından sabah kadar dans etmeli doğumgünlerinin ardından: "Evde yaparsak hem aklımızdaki herkesi çağıramayız, hem bir sürü iş olur, yoruluruz. Dışarıda alkollü ortamda yapsak amaaan o daha yorucu." deyip nerede yaptı doğumgünün?? Özsüt'te! ahahah  Felaket rahat, felaket konforlu ve zorluksuzdu. Seneye bir huzurevi bahçesinden yapmayı planlıyorum :)))



Ve, böylesi bir duyurunun en uygun yeri sanırım sosyal medya. İş arıyorum sevgili Romalılar. Hamilelikten beri (evden ve geçici yaptığım işler dışında) süren işsizliğime artık bir son vermek istiyorum. En uzun süre yaptığım iş editörlük, metin yazarlığı ama internet içerik editörlüğü, medya planlama, reklam prodüksiyon, proje organizasyonu-koordinasyonu da yaptığım işler arasında. Fekat geldiğim noktada ne iş olsa yaparım abi sınırına da çok kalmadı. Konuyla ilgili iletişime geçmek isteyenler saryade@gmail.com adresinden ulaşabilirler. Sevgiler, saygılar.
Devamını Oku »

24 Ekim 2011 Pazartesi

Bir gün Sizi de Vurur

Hayır toplumsal mesaj falan vermeye çalışmayacağım. Duygu kısmından da bahsetmeyeceğim. İnsan olana, vicdanı olana çok söz söylemeye gerek yok: İnsanlar zor durumda, yardıma ihtiyaç var. Bu kadar basit. Yardım için yapabileceklerimizden, ulaşabileceklerimizden bahsedeceğim sadece. 


- Öncelikle akıl sağlığını korumaya, beyinsiz, şuursuzların olabileceği yerlerden uzak kalmaya çalışın. 


- Kadıköy, Beşiktaş, Şişli gibi bir çok belediye yardım topluyor. Bir kısmı gelip evden de alıyor. Belediyenizi arayabilirsiniz. 


- Acil İhtiyaçlar: 



  • Battaniye
  • İçme suyu (Pet, Damacana), Meyve suyu
  • Isıtıcı / Soba
  • Çadır / Mat / Uyku tulumu
  • El feneri / Pil
  • Katı gidalar (ekmek, kraker, kuruyemiş vb)
  • Jenerator
  • Kalın, Kışlık temiz giyecek (termal don, kazak, pantolon, palto, hırka, kalın çorap, bere, eldiven, atkı);
  • Kışlık ayakkabı
  • Kışlık çocuk kıyafetleri ve çocuk ayakkabısı
  • İç çamaşırı (erkek, kadın, çocuk)
  • Kadın pedi
  • Bebek bezi
  • Bisküvi, çikolata gibi soğukta enerji verecek yüksek kalorili yiyecekler (Tahin pekmez veya tahin helvası gibi)
  • Kağıt havlu / tuvalet kağıdı / islak mendil / antiseptik el temizleme malzemeleri
  • Sağlık ve Ecza malzemeleri (sargi bezi, yara bandı, tenturdiyot, oksijenli su v.b.)
  • Oyuncak
  • Muzik Çalar / Radyo



  • - Özellikle belirtmek isterim ki, göçük, enkaz haberlerini lütfen sosyal medyadan paylaşmak yerine Van Kriz Masası'nı arayın. Öteki türlü yaptığınızda haberi gören 5 kişi arasa haber vermek için bu en az 5 dakika telefonların meşgul edilmesi demek. Yapmayalım lütfen. 


    - Evsiz kalan aileleri sorun çözülene kadar evinizde misafir edebilirsiniz. 0212 455 56 75 ve 0212 455 56 84  bu numarayı aradım, 1 dakikada kaydımı aldılar. 


    - Mama, Hijyenik Ped, Bebek Bezi, Isıtıcı, Su vs, ihtiyaç olan ne varsa üreten firmaları arayıp, mail atıp Van'a yardım göndermeleri konusunda ısrar edebiliriz. 


    - Direk Van'dan birilerine ulaşmak için: 



    * Kriz Masasi Tel:  0-432-214-83-81
    * Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tel: 0 432 217 76 00
    * Ercis Sosyal Yardimlasma ve Dayanisma vakfi  Tel: 0-432-351-59-06
    * Enkaz Altinda Kalanlar Icin Yardim Tel: 0505 869 59 59
    * Van Kadın Derneği Tel: 0432 214 45 87

    - Diğer telefonlar: 
    * İHD: 0 554 652 27 02 ve 0 539 582 71 41.
    * Şişli Belediyesi: (0212 288 75 76) Mavi Masa ile yarın sabah bir yardım daha çıkaracak.
    * Pendik Belediyesi: 444 76 35
    * Ankara İL Afet ve Acil Yardım Müdürlüğü: 0 312 252 59 79 - 0 312 252 59 80
    * Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Cebeci Kampüsü : 05385492601
    Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi: 05464477373
    Sağlık Bilimleri Fakültesi. : 05434402636
    Ziraat Fakültesi: 05464668213
    * ODTÜ: 05532238667
    * Hacettepe Üniversitesi: 05546684209
    * Gazi Üniversitesi: 05343247562
    * İzmir Bornova Belediyesi - 0 232 388 29 64
    * Best Van Tur: 444 00 65
    * Van Gölü Turizm: 444 65 65 (EKN)


    Devamını Oku »

    20 Ekim 2011 Perşembe

    Ölmek, Öldürmek ne kolay...

    Dün bir alışveriş merkezindeydim "24 şehit" alt yazısını gördüğümde. Başımdan aşağı kaynar sular boşaldı. Bütün gün yüreğim sıkışık dolandım. Onca acıyı, onca ailenin yaşadıklarını tahayyül bile edemedim. Bunları söylemem lazım, üzüldüğümü söylemem lazım çünkü "faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir."* Çünkü önce terörü lanetleyip, ölenlere üzüldüğünü söylemeni emreder faşizanlar senin söylediğinin hükmü olsun diye, seni de terörist ilan etmemek için.Onlardan farklı düşündüğün için, "Kan istiyoruz." diye bağırmadığın için...

    Anlaşılmaz konuşuyorum farkındayım. Karmakarışık anlatıyorum. Çünkü zihnim karmakarışık, beynim yarı donuk, yarı çorba. Çünkü dünden beri her yerde "İntikam", "Öldürün", "Asın" çığlıkları görmekten ambale olmuş durumdayım. Ekşi Sözlük'te Kürtlerden alışveriş etmeyin diye başlık açabilecek şuursuzlar olduğunu gördüm. Facebook'ta "Atatürk "Menemen'i yakın" dedi, Atatürk'üz özledik." yazabilen ve fakat Menemen'de neler olduğundan bile habersiz olduğunu düşündüğüm bir sürü şuursuz gördüm. Menemen'de olaylar bittiğinde sadece olan bitene engel olmadığı için tüm yöreyi yok etmek istemeyi doğru bulanlar, İnönü engel olunca da kötünün iyisi onlarca kişiyi asmayı, isyancıların zorla ip aldığı yahudiyi bile asmayı doğru bulacaklardır gerçi detayları bilseler de... Zira vicdanları, gözleri, beyinleri çalışmıyor binlerce insanın. Nurturia'da Yıldırım Türker'in "Barışı ancak Kürtler ve Türkler birlikte getirir." yazısına katıldığım için, "İlle de barış" dediğim için ne vatan hainliğim ne alçaklığım ne orospu çocukluğum kaldı. Bir tanesi mesajla "Bütün kürtler katildir." derken, bir diğeri "Bütün doğuyu havaya uçurmak lazım." diyordu. Bir başkası "Önce Türküm de, Ne mutlu Türküm Diyene" diyemiyorsan konuşma" diyordu. "Kürtler virüs gibi, onlarca ürüyorlar.", "Biz hastane, okul veriyoruz, onların yaptığına bak" diyordu lütfetmişler gibi... "Sen ne cesaretle bunları söylüyorsun?" diyordu başkası. Doğru, bizim hep korkmamız gerekiyordu çoğunluktan.Toplu akıl tutulması bu denli korkunç bir şeydi ve insanı dehşete düşürüyordu.

    "Bunca insan ölmüşken nasıl barış dersiniz?" diyordu biri, sanırım barış ne demek bilmiyordu çoğu gibi çünkü ne zaman barış desek "Apo'yla mı kucaklaşacağız?" diyenler pek boldu. Bir başka trajikomiği "Bugün barış deme günü değil, bugün ağlama günü" diyordu. Barış demedikçe ağlamayı bitiremeyeceğimizi anlamayarak.

    Benim beynim Aze'nin bulamacı gibi. İnsanlar nasıl olur da bu kadar kolay "ölsünler, öldürsünler" diyebiliyor, insanlar nasıl oluyor da kendilerine öğretilen kalıplardan, ezberlerden azade birazcık ama birazcık düşünmeyi başaramıyor? Bu kanın durması için ancak ve ancak konuşmamız gerektiğini, dinlememiz gerektiğini, bugüne kadar sürekli "Kana kan" dendiğini ve bunun hiçbir şeyi çözmediğini... Hep garibanların öldüğünü, bu işte bir yanlışlık olduğunu, birilerinin birilerini kullandığını...

    Ben her ölüme içime bıçak batmışçasına üzülüyorum. Bunu söylemek zorundayım ki faşizmin beni terörist ilan etmesi zorlaşsın. Onun ne yaptığı beni terörist ilan ettiği beni ilgilendirmez ya, onun yanındaki onun kadar kalbi taşlaşmamış olan da maalesef bu referansı istediğinden önce bunu söylemeliyim. Acının terazisi olmaz ya Allah sizi inandırsın üzülüyorum! Ve buna rağmen TEK YOL BARIŞ! diyorum. "Susturun silahlarınızı yoksa bu kan hepimizi boğacak!"*


    * Roland Barthes
    * Birgün gazetesi manşeyi
    Devamını Oku »

    19 Ocak 2012 Perşembe

    Mini Yarışma

    Tam şimdi, şu an, Savaş ile Aze Çınar içeride uyurlarken, ben koltuğa uzanmış Bones izlerken, çat diye bir fikir geldi aklıma. Size de olur mu hiç? (Demiştim kaç gün önce, yazının tamamını yazmak neredeyse haftaları buldu.)
    Şu son zamanlar içim içime sığmıyor. Her şey çok güzel gidiyor bir süredir ve daha da güzelleşecek, çok şahane şeyler olacak hissi var. Yeni yeni bir şeyler yapasım, çok çalışasım çok uğraşasım var bir şeylerle. Bunlardan biri de sevgili blogum. Blogumun adını değiştiresim, şeklini değiştiresim, logosunu değiştiresim var.
    Şu an aklıma gelense (Yani neredeyse 20 gün önce aklıma gelen) minik bir logo yarışması yapmak. Biliyorum ki okurlarım arasında grafikerler, art direktörler, amatör dizaynırlar var. Halihazırdaki logoyu yapan arkadaşım Gökay ve geçenlerde konuştuğum Dilek'ten biliyorum ki benden ücret almaya pek yanaşmıyorlar çoğu (Gerçi Gökay verdin de almadık mı diyebilir.). Ben de madem öyle küçük bir hediye vereyim blogumuzun logosunu yapana istedim.

    Blogumuzun yeni adı "Başka Anne", sloganı "Başka Bir Annelik Mümkün!..."  Daha detaylı bilgi için baskaanne@gmail.com adresinden bana ulaşabilirsiniz.

    Minik hediyelerim ise seçmeli. Kazanan arkadaşım hangi ikisini isterse onu alacak.

    1- Kalemimin Sapını Gülle Donattım - Ferhan Şensoy
    2- Resimde gördüğünüz turuncu kolye:


    3-  Aklından Bir Sayı Tut John Verdon

    4- Aşağıda gördüğünüz, bizim evin her yerine süsleyen, (Bu daha paketinde) sevgili Mavi İkea çerçevesi



    İşte böyle minik hediyelerim. Maksat blog usülleri olsun. Haydeeee buyrun yarışmaya.
    Not: Yeni siteyi pazartesi açmayı düşündüğüm için 22'si pazar son gün yarışma için.

    13 Ocak 2012 Cuma

    selam blog naber?

    Epey ara oldu di mi yine. Bir türlü yazasım gelmiyor. Çok yoruluyorum son günlerde. Ki eskiye göre fiziksel olarak daha az yoruluyorum. Ama stresli günler arttı. Stres çok daha fazla yoruyor insanı. Ööööyle yatasım dizi, magazin izleyesim, uyuyasım oluyor sadece evdeyken. Halbuki anlatacak çok şey var.

    Fakat yine erteleyeceğim, bugün sadece bir etkinlikten bahsedeceğim. Prima Premium Care'in düzenlediği bir etkinlik. Linkte gördüğünüz kitap Bebeğinizin İlk Yılında Sizi Ne Beklerin yazarlarından biri Heidi Murkoff Prima tarafından davet edilmiş. Biz de bugün bazı blogcu anneler ve bir blogcu baba, bizzat kendisiyle tanışıp, sorularımızı bizzat sorma şansını bulduk. Çok sıcakkanlı ve sempatik bir insan olan yazarı "tanısanız siz de çok seversiniz."
    Bir çok konuda özellikle bebek eğitiminde iş bölüşümü konusunda benzer düşünüyoruz. Yazar da anneliğin iç güdüsel olmadığını babalıkla aynı şekilde öğrenilen bir şey olduğunu düşünüyor. Ve çocuk büyütürken anneye de babaya da eş sorumluluk düştüğünü.
    Çocuk büyütürken olmazsa olmazı çocuklarının sağlıklı beslenmesi. Ben o konuda pek ısrarcı değilim :)
    Daha da önemlisi; Çocuklarının iyi bir insan olması en önemsediği şey. Tutkularının peşinden gidebilmeleri de bir diğeri.

    Kitap yazma sebebi de çok önemsediğim bir şey: Sorun yaşayan kadının "Benim gibi biri daha var" hissi yaşaması çok önemli. Kitabımda, twitter'da, Facebook'ta denk gelen bir kadın bile daha iyi hissediyorsa bu yeterli.

    Dinlemekten kısacık alabildiğim notlarsa şöyle; Depresyondaki bir kadının hamile kalmaması gerektiğiğini düşündüğünü söyledi. Hamileyken haftada  6 kez yenen az miktardaki bitter çikolatanın kan şekerini düzenlediği, elbette mutluluk verdiği, bebeğin doğduktan sonra daha mutlu olacağı, daha güzel uyuyacağı kanıtlanmışmış mesela.
    Başka önemli bir vurgusu da ebeveynlerin takım halinde çalışması gerektiği, iktidar kavgasının asla olmaması gerektiği, ya uzlaşmak ya yetkin olanın kararına bırakmak gerektiği oldu.

    Sevdim ben. Sıcaklığını, tavrını vs.


    Bu arada tam bir hafta oldu ama yine de yazmadan geçmeyeyim, ilk ona kaldığım Turkcell Blog Ödülleri Töreni geçen hafta gerçekleşti.  Aile blogları kategorisinde birinciliği  Defne'nin Annesi aldı. İkinci Slingomom, Üçüncü Blogcu Anne oldu. Kimse kırılmasın birinciliği Blogcu Anne'nin hakettiğini düşünüyorum.

    Pek sevdiğim özgün ve faydalı içerik dolu teknolojik anne blogu ise kadın blogları kategorisinde birinci olarak beni hiç şaşırtmadı.
    Cancişim Gökhan, spor kategorisinde, Pek sevdiğim Erdal Kaplanseren ise teknoloji bloglarında birinci oldu. Bütün ödülleri topladık geldik anlayacağınız. Pek mutlu bir geceydi.

    Bir süre hayata kısa bir ara veriyorum sevgili blog okurları. Sağ salim yakında görüşmek dileğiyle. Hep güldüğünüz hayatlar dilerim.

    28 Aralık 2011 Çarşamba

    2011 Üzülme Ben seni sevdim

    2011 bir çok arkadaşım için zor bir yıl olmuş. Twitter'da, facebook'ta, bloglarda hep “Git artık 2011” içerikli iletiler gördüm. Benim içinse dipte başlayıp yukarı doğru yükselen bir yıl oldu. Şu an ise ennn tepe noktadayım bir çok açıdan. Hem iş hem aile hem eş dost...

    Fakat bunların hepsinden önemli bir yanı oldu 2011'in. Benim için dark side'a geçişte kocaman bir pencere oldu. Hayatımda ikinci ve umarım son geçiş oldu bu.
    İlki üniversitede olmuştu. Öncesinde köylü kızı diye dalga geçilecek kadar saftım. Kötü insanlar filmlerde olur, başka dünyalarda yaşarlar ve biz çok dikkatli olursak asla bizim hayatlarımıza yanaşamazlar sanıyordum. Yıllarca küçük alevi cemaatinde, sıfır kötülükle yaşamanın acı sonuçlarıydı bunlar.

    Sonra kötü insanlarla ve hepsinden kötüsü faşizmle tanıştım. İki gün önce, solcu arkadaşıma saf saf (çekinmeyin gerzek gerzek deyin) savunduğum, mhpli ama iyi bir insan, insanları görüşlerine göre değil karakterlerine göre ayırmak lazım diye kendimce koruduğum sınıf arkadaşımın(!) iki gün sonra okuldaki bir gerilim ve arbede sonrası gözümün içine baka baka bana taş sallaması ve dizime aldığım ilk darbe ile yaşadım kozamdan çıkıp gerçek hayatla karşı karşıya kalışımı. Kötülerin bizim hayatımıza da gayet değebilecekleri gerçeğiyle biraz geç tanıştım.

    Fakat bu geçişle gerzeklik aşamasından çıksam da “normal” aşamasına geçemedim. Hayatta iki uç var sanmaya çok uzun zaman devam ettim: İyiler ayrıdır kötüler ayrıdır. Kötü olmayan insanlar ise hata yapabilir, yanlış yapabilir, ama önemli olan niyettir. Ben anlaşamasam da o insan hala iyi olabilir. Hem kimbilir belki ben onun koşullarında olsaydım, onun sahip olduğu aileye doğsaydım ne bileyim öyle çocuklarım olsaydı, öyle sevgilim olsaydı, öyle çalışma şartlarına sahip olsaydım belki ben de onun gibi davranırdım. Yazıktı insanlara, sistem insanları çok tuhaf davranmak zorunda bırakabiliyordu. Empati herkese lazımdı. Ne olursa olsun insanlara küsebilirdik, kızabilirdik ama yine o insanlar kendilerince iyilerdi ve bir selam olsun verebilirdik, biz iyi niyetli olmaya devam edebilirdik, hayatımızın bir yerinde barındırmaya devam edebilirdik, anlayışla karşılayabilirdik, dik, dik, dik, dik...

    Geçenlerde bir sorun çözmeye çalışıyorduk. Muhattaplarımız Savaş'la değil benle görüşmek istediler. Ben saftiriğin önde gideniyim çünkü. Bana iki güler yüz gösterin ben yaptığınız her pisliği unuturum. Araya biraz zaman girsin, size torpil geçer kendimi özeleştiriyle mahfeder bir şekil iletişirim sizinle. Aynen de düşündükleri gibi oldu. Savaş'a hayatta kabul ettiremeyecekleri şeyi bana kabul ettirip, giderken de tekme atıp gittiler. Tanışabileceğiniz en salak insanım ben çünkü. Herkesi anlamaya çalışmamız, anlayış göstermemiz, hep ilkeli ve doğru davranmak gerekir çünkü.

    2011 tüm bu gerzek bakış açıma şunu dememi sağladı: Hassiktir lan ordan!
    Blogumu okuyanlar ve herkesten önce blogumun sahibi kızım Aze'm kusura bakmasınlar kabalığım için. Üstelik de dilde seksizmin bu kadar karşısındayken bu lafı ettiğim için öncelikle ben kendimin kusuruna bakmayayım. Ya da kim bakarsa baksın: Umurumda değil. Aydım ben sevgili okur. En yakın arkadaşım Darth Vader artık benim. Dark Side'a yanınıza geldim panpalar. Güzelmiş burada havalar.

    Paragrafımızın başına dönersek, herkesin aklı var vicdanı var kardeşim. Kader mader hayat ne getirmişse, aklını, vicdanını kullanıp ona göre davranır insan. Geri kalan hep mazeret hep çıkar amaçlı terör örgütü... İnsanlığı sevmek gerzeklikmiş hacı, hakeden insanı çok çok sevecekmişsin, gerisi yalanmış.

    Empatim yok huzurum var kardeşim. Canımı acıtan, koşullarından sebep değil beni önemsemediği için acıtıyor canımı bu kadar net. Bu denli bencil, özensiz, çıkarcı olabilen insanlar ise mazeretsiz sebepsiz kötü işte. Tutmayacaksın hayatında. Selam bile vermeyeceksin tartışmasız. Sırtında yük etmeyeceksin kimseyi, yan yana olduğun, kimsenin kimseyi taşımadığı ilişkidir ilişki olan.

    Ben evim konusunda da böyleydim. 15 yıl önce yazılmış bir mektup, 18 yıl önce hediye edilmiş bir toka, maç biletleri, konser, sinema biletleri, 20 yıllık defterler.... Vefa işini fazla abarttım ben. Eskiye, eskiden sevdiğime bağlılık işini çok abarttım. Miadı dolan atılır ve yola devam edilir. Bunu yüzlerce kez gözlediğim halde anlayamadım. 32'yi bekledim bunları anlamak için şapşal beni!

    2011 çok işime yaradı a dostlar. Yukarıda dediğim gibi sırtımdaki yüklerin hepsini attım. Yıllarca yüreğimde taşıdığım yaralarımı söküp attım. Değil iyileştirmek, hiç olmamışçasına söktüm attım. “Acaba başka türlü olabilir miydi?”, “Acaba bir gün çözülür mü, halledilir mi?” dediğim, içimi acıtan ne varsa hepsini attım. Zerre acıtmaz mı artık arkadaş? Zerre acıtmaz mı? İnsan o kadar acının üzerine birdenbire hiç mi bir şey hissetmez artık. Yok hissetmiyorum. Umurum bile değil.
    Şu 2 yıldır tüm yaşadıklarım beni bambaşka bir insan yaptı. Hayatımdaki çok şahane insanların aslında düşündüğümden de şahane olduklarını gördüm. Tam anlamıyla bilemediğim kıymetlerini elimden geldiğince bilmeye çalıştım. Hem para sahibi olup hem insan olunamayacağına neredeyse ikna gibiyken birileri yaptıklarıyla, yaşadıklarıyla “yok olabiliniyormuş” diye içimi serinletti.

    2011 çok hoş gelmedi ama çok şahane gidiyor. İroni yapmıyorum, sarkazm hiç yapmıyorum. Gerçekten böyle düşünüyorum. Hayatıma bir dönem giren kimi insanların en kötü hallerini gördüğüm şu son bir ay gerçekten hayatımın en mutlu zamanlarından biri oldu. Sağolsunlar özgürleşmemi sağladılar. Sağolsunlar ve hayatımdan uzak dursunlar.

    2012'den de daha umutluyum. Bu yükseliş gitgide artacak eminim. Yıllardır takıldığım binlerce şeye değil önüme baktığım günler daha çoooook güzel şeyler getirecek. Eminim. Bir süredir görüyorum böyle olduğunu, gitgide daha iyi olacağını da biliyorum.
    Sağlıklı, huzurlu, mutlu bir hayat diliyorum tüm sevdiklerime, tüm kendilerinden başkalarını da bir nebze olsun düşünenlere. Hepimizin hayatları dolu dolu olsun. O kadar işimizle, gücümüzle, sevdiklerimizle meşgul olalım ki, hayatın küçük kirleri dikkatimizi bile çekemeden kaybolsun gitsin hayatımızdan. Sevdiklerimizle hep dertsiz olalım.
    Sevdiğim insanlar sayınız çok az ama sizi çok seviyorum. 2012'de de 2062'de de birlikte olmayı diliyorum.

    23 Aralık 2011 Cuma

    Dillerini yediğim...

    Bizim kız bülbül oldu a dostlar! Kime benzediyse bi geveze oldu bi geveze oldu sormayın! Bir kere duyduğu her şeyi tekrar ediyor. Bugün asansör dedi mesela (asansö olarak) . Onun dışında her bir haltı anlıyor, çoklukla da söylüyor. Yani tek tek yazayım desem geçen günkü yazıda olduğu gibi sayfalarca sürecek. Enteresanları söyleyecek olursam; montu çıkar, şapkayı tak diyor, Zeynel zeyzi iken zennel oldu. Kulak kuak oldu. Hayvanlara inek möö ile eklendi. Horoz üüüüü ile. Goygoy Gökay; Gokku oldu. Aaaba eklendi mis gibi. Balığa bakka diyor fekat genel olarak mama diyor akvaryumda bile görse. Biraz obur bi kızımız var.
    Sevgili Deniz ve OİP'in Fil'in Banyosu'na hasta. Telefonu gösterip "fi, fi" diyor. Hello diyen fili taklit ederek "hüllüüooo" diyor.

    Gelelim en enteresanına; hani şimdiki zaman eki -yor'dur ya, ingilizce'de -ing , kürtçe'de -kir... fiilin sonuna ekleriz ve zamanlı yüklem yaparız. Azoçka buna kendince bir yol bulmuş. Sanırım bizim cümlelerde "yor"u duymuş, genelde kelimelerden son harfi atma eğiliminde olduğu için son harfi atmış, önüne gelen kelimeye ekleyerek yeni anlamlar kazandırmış.

    - Mamayo : mama yiyoruz /yiyelim/yedim (arada boşluklu olursa mamaya hayır demek oluyor: mama? yoooooo)
    - Eeeyo : Uyuyalım/ Uyuyoruz / Uyudum
    - Nanayoo : Müzik açıyoruz/  Müzik açtık/ En çok da: Müzik açsanıza ulan!
    - Gityo: Gidelim / Gidiyoruz
    - Anneyoooo : Anne gelmiş, anne gelsin...
    - Haydeyooo: Kazım Koyuncu'dan Hayde'yi açın. ahhaha evet valla bu demek. Kazım'ın fotoğrafını görünce de Hayde diyor zaten.


    12 kilo, Boy 80 küsur cm. tam bilmiyorum kaç oldu. İştahı eskiye göre azaldı epey. Çok güzel sarılıyor. Öpüyor. Babası şahane öğretmiş; bezini götürüp çöpe atıyor, eve döndüğünde ayakkabısını çıkarıp ayakkabılığa, montunu odasındaki askıya asıyor. müzik aletleriyle arası şahane, davul, melodika, org, zil, mızıka, bağlama haşır neşir olduğu aletler. Dans etmeye bayılıyor. "Nana" diyerek müziği açtırıyor, nanayo diyerek oynuyor. Kendi oynamakla kalmıyor, odada kim varsa tek tek kaldırıp oynatıyor.
    Kitaplarıyla da arası iyi. Bizim kütüphanedeki bir raf onun. Oradaki kitaplarını alıyo, okuyo, geri koyuyor yerine. Bizimkilere dokunmuyor. Arada bir el edecek olduğunda "Ama o annenin kızım seninkiler nerede?" deyince kendininkilere yöneliyor hemen.

    Azı dişleri geliyor sanırım çok kaşınıyor damakları. Şu ana kadar hiçbir dişte sıkıntı yaşamamıştı. Ama bu sefer pek kastırdı.
    Kalabalık mekanlarda genelde pek kopup gitmiyor. Bir iki yürüyor, duruyor ama durduğu, gittiği yerden bizi gözetliyor sürekli. Biz gider gibi yapıyoruz bazen, kontrollü bir şekilde arkadan arkadan geliyor. Dün Koçtaş'ta bizim döndüğümüz köşeyi kaçırıp bir önceki köşeden döndü. Ortada kısa raflar olduğundan biz görebiliyoruz onun olduğu koridoru. O bizi göremiyor. Bir iki adım attı, bizi göremeyince hızlandı ve şahane bir şekilde bağırdı: Babaaaaaaaaaaaaaa . Ahahahha hatırladıkça gülüyorum çok tatlıydı. Tabii ki üzmedik daha fazla hemen ses ettik de rahatladı.

    Bu arada artık dikili iki ağacımız var. Biri Aze'nin biri benim:



    Benim iş saatlerim yavaş yavaş oturuyor. Aze de çalışıyor olmama alışıyor. Geçirdiğimiz vakit artıyor. Şu an herkes halinden memnun.
    16. Ay da böyle geçti işte.

    Bu arada bir şey duyurmak isterim: Van'daki çocuklara, kadınlara, erkeklere batının 3-5 katı soğukta üşümemeleri için örgü örüyoruz kampanyası başladı. Patik, şapka, bere, yelek, hırka neyi yapabilirseniz hepsine ihtiyaç var. Detaylı bilgiler ve hatta örgü tarifleri bu adreste: http://vanicinoruyoruz.com/

    20 Aralık 2011 Salı

    Ek Gıdaya Geçiş

    Ek gıdaya geçiş bir çok aile için sıkıntılı oluyor.

    Emen bebekler için ayrı, mama alan bebekler için ayrı, az emen, çok emen, iştahlı, iştahsız bebekler için ayrı ayrı şeyler öneriyor doktorlar. Detaylı ek gıdaya geçme yöntemlerini mutlaka doktorunuzla konuşmalısınız ama ben bizim deneyimlediğimiz kimi ipuçlarını, tüyoları anlatacağım. Ama önce mutlaka söylemek isterim: Olabiliyorsa ilk 6 ay mutlaka anne sütü vermenin yanısıra, ek gıdaya geçişten sonra da emzirmeye devam edilmesi yanlısıyım. Zaten 6. ay verilen gıdalar anne sütünün yanında tanışması için. Doyma işini yine sütle yapmalı bebek. 


    Bir çok doktorun ortaklaştığı ilk yemek evde mayalanmış yoğurt. 
    Hemmen bir tarifini yapalım: 


    Pastorize 1 Litre sütü, tencerede ısıtın. Parmağınızı koyduğunuzda 5-6 saniye çekmeden durabileceğiniz sıcaklıkta olsun. Sonra bir kaseye mayalık bir çorba kaşığı yoğurdu koyun. Bizim doktorumuz prebiyotik yoğurt önermişti. Bazen onu kullandık. Bazen doğal yoğurt ya da baby mix kullandık. Kendi mayaladığımız yoğurdu kullandık tabi sürekli. Farketmeden tüm yoğurdu tükettiğimiz zamanlar falan kullandık yukarıda saydıklarımı. 
    Sonra kaseye çorba kaşığı ile ısıttığımız sütten koyup karıştıralım. İyice sıvılaşınca tüm mayayı tencereye boşaltalım, karıştırıp kapağını kapatalım. İyice sarıp sarmalayıp sıcak bir yerde 6-7 saat bekletelim. Örtüleri açtıktan sonra da buzdolabına koyalım. Afiyet olsun. 


    - Bizim doktorumuz bir hafta yoğurdu denedikten sonra çorbalara ve meyvelere geçmemizi önerdi. Her ilk verdiğimiz yiyeceği 3-5 kaşıkla başlatıp, gün geçtikçe miktarını arttırmamızı, yeni gıdaya alıştıktan sonra yeni sebzeye geçmemizi önerdi. 


    Bir iki çorba tarifi:


    Sebze çorbasının hazırlanışı;
    1 orta boy patates, 1 küçük boy havuç, kabak ve 1 silme tatlı kaşığı pirinç iyice yıkayın.
    Soyulduktan sonra küçük küçük doğrayıp tencereye 1-2 bardak su koyun içine.
    sebzeleri ve pirinci ilave edin. Duruma göre 1 çay kaşığı irmik ilave edilebilir. Tencerenin kapağı kapatıp sebzeler yumuşayıncaya kadar 10-15 dakika pişirin. Daha sonra içindeki su ile tahta kaşık kullanılarak iyice ezin. Tel süzgeçten geçirin. Bu karışıma her 2-3 günde bir mevsimlik, taze bir sebze ekleyebilirsiniz. Sebzenin alerji yapıp yapmadığına bakın. Eğer sebze alerji yapıyorsa menüden çıkarın ve çorbaya başka sebze ilave edin. 1. haftada bir tatlı kaşığı zeytin yağı eklemeye başlayabilirsiniz. Yemek pişmek üzereyken koyun. 

    Yoğurt çorbası
    1 kepçe yoğurt (125cc)
    1 orta boy patates
    1 yemek kasığı pirinç veya buğday unu (Bu mesela çocuğun kilosuna göre. Aze'nin kilosu iyi olduğundan pirinç unu vs kullandırtmadı doktorumuz) 
    1 tatlı kasığı zeytinyağı
    Bir tencereye yoğurt konur. Az su ile sulandırılır. 1 yemek kaşığı buğday unu (silme) veya pirinç,
    rendelenmiş patates ilave edilir ve pişirilir. 1 tatlı kaşığı sıvı yağ ilave edilerek servis yapılır.

    Acısız tarhana çorbası 

    1 yemek kaşığı ev yapımı tarhana
    1 su bardağı su 
    1 tatlı kaşığı zeytinyağı
    Değişik sebzeler
    1 su bardağı su ile tarhana pişirilir. 1 tatlı kaşığı sıvı yağ ilave edilerek servis yapılır.
    Bir tencereye tarhana konur, az su ile sulandırılır. Üzerine 1 çay bardağı su, 1 küçük boy havuç,
    patates (rendelenmiş) ve zeytinyağı eklenerek pişirilir.

    Mercimek çorbası - 8. Aydan İtibaren
    1 yemek kaşığı mercimek
    1/2 havuç
    1/2 patates
    1 yemek kaşığı sıvı yağ
    1 su bardağı su
    Bir tencereye 1 su bardağı su, 1 yemek kaşığı mercimek konur ve havuç ile patates rendelenerek ilave
    edilir. 1 yemek kaşığı sıvı yağ konularak pişirilir. Tel süzgeçten geçirilir. 


    - Bebek 7 aylık olduktan sonra bu karışıma 1 köfte kadar (30gr) 2 kere çekilmiş yağsız, sinirsiz kıyma ekleyebilirsiniz. Tavuklar çok hormonlu oluyor diye biz pek tavuk vermedik Aze'ye. Bir iki kere organik tavuk aldık. ama hala pek veriyor sayılmayız.

    - Ezme işini iyi yaparsanız pütürler boğzaında kalmaz. Başlangıçta öğürebilir. Korkmayın, boğazlarında kalmıyor, öyle öyle öğreniyorlar, korkup blenderdan geçirirseniz çok zorlanırsınız. 2.5 yaşına gelip de hala her şeyi blenderdan geçirilen çok çocuk var. 

    - Meyveye elma ile başlamak öneriliyor genelde. Armut da ilk meyvelerden. Şeftali, muz da hafif meyveler. Ama kabızlığa meyli olan bebeklere çok olgun muz dışında muz vermeseniz iyi olur. Narenciye grubu ise asidik olduğundan 9. aydan önce vermeseniz iyi olur.

    - Turp, şalgam, bakla, patlıcan, ıspanak 1 yaştan önce verilmesi önerilmeyen sebzeler. Hepsinin farklı negatif etkisi varmış. Karnıbahar ve nohut, kuru fasulye gibi yiyecekleri de çok gaz yaptığı için vermeseniz iyi olur.

    - Böyle minicik tencereler var, bir kase yemek anca alıyor. mümkünse onlarda ve az suyla yapın ki yemeklerin değeri düşmesin. 

    - Kahvaltıyı bulamaç verdik başlangıçta. Yağsız peyniri bir gece önce suya koyduk ki tuzu gitsin. Sabah, yarım kibrit kadar peyniri, bir çay kaşığı keçi boynuzu-harnup pekmezini, yumurtanın (Başlangıçta 8/1i kadar) sarısını, minik minik böldüğünüz yarım dilim tam buğday ekmeği içini ezin, 30-40 cc anne sütü ya da formül mama ile iyice karıştırıp bulamaç hale getirin. 8. ay başında bu karışıma yarım ceviz ezip ekleyebilirsiniz. 9. ayda tam ceviz ve bir çay kaşığı tereyağı eklenebilir. Ben şimdilerde süt ya da mama yerine ıhlamur-kuru erik-kuru üzüm-kayısı kaynatıp onu ekliyorum, kış için çok işlevsel oluyor.


    - Bal, tuz, şeker 1 yaşına kadar yok. 

    - Yumurta sakın hepsini birden vermeyin. Alerji riski çok yüksek. O yüzden ilk bşata mutlaka 8/1 kadarını verip gözlemlemek lazım.
    En az beş dakika kaynatın. Beyazı 1 yaşa kadar yok. Sarısını da önce 8/1ini verin 3-4 gün sonra 4/1 3-4 gün sonra yarısını bi 3-4 gün sonra ise tam sarı verin. 1 yaşa kadar böyle, 1 yaştan sonra beyazı da var. Zaten o zaman bulamaçtan normal kahvaltıya geçmiş olmak lazım.

    - Biz kabızlık durumunda direk z.yağı verdik doktor önerisiyle. Bir çay kaşığı içirdik. Kayısı kompostosu da verebilirsiniz.

    - Tahıllı mama bence çok şart değil. onun yerine pirinç unundan muhallebi de yapabilirsiniz.


    - Tropikal sebze ve meyveler bebeklere ağır kaçabiliyor. O yüzden 1 yaştan önce denememekte fayda var.


    - Bebeğinize ilk verdiğiniz yiyeceği aç karnına verin. Sevmediği yiyecekleri de 1-2 hafta sonra tekrar deneyin. 

    Bir de hakkaten bebeği dinlemek gerekiyor, bebek bir şeyi şiddetle reddediyorsa belki alerjisi olduğundan olabiliyor, ne bileyim o an verdiğin şey bayat ve kokuyor olabilir ama sen ben anlamıyor olabiliriz... Bu bebeler manyak olabiliyor hissedebiliyor :)) O yüzden ısrar etmemek gerekiyor. aslında hiçbir an yemek için ısrar etmemek gerekiyor. Yoksa bebek tepki duyabiliyor. Biz Aze ne zaman yok dese durduk . Kısa aralıklarla teklif ettik, birini yemezse başka bir şey denedik, onu da istemezse tekrar diğeri... acıkınca mecbur yedi. Şimdi maşallah en ufak yeme sorunumuz yok. Darısı tüm bebelerin başına.  



    16 Aralık 2011 Cuma

    Tıngır Mıngır

    Saat 07:24 . Aze Çınar uyuyor. Savaş uyuyor. Annem bizde o da uyuyor. İş yok. Yani en erken saat 10.00'da sevgili Erdal'la kızımın adaşının babasıyla bir çekimimiz var. Peki bu saatte ne işim var ayakta? Cevap: Vücuduım delirdi.
    Kendisini son zamanlarda biraz hor kullanıyorum. Televizyonculuğun yoruculuğu, düzensiz saatleri yetmezmiş gibi ikinci bir televizyon işine kalkıştım. Üstelik tam da eski işimin ekibini ve saatlerini ayarlamışken. Bir düzene girmişken.İkinci iş Aze'yi de, beni de, Savaş'ı da çok etkilemeyecek diye düşünmüştük. Geceleri bir tv programının 1 bölümüne metin (ortalama 3-4 saat) yazacaktım. Aze zaten geceleri uyuyordu. Savaş'la da bir yandan sohbetimi de ederdim, gerekirse dizimi bile izlerdim. Fakat ulusal medyanın söylediği gibi işleyeceğine boşuna güvenmişim. Bir gecede 2 metin istemeler, "sabah 8'e çok acil"lerden sebep saat 06.00'da kalkmalar ki bi gece önce 02.00'de yatmışken... Daha o günün uykusunu uyayamadan, o gece iş yapmamanız konuşulmuşken İKİ iş daha istemeler bünyemi biraz delirtti. Sabahın köründe kalkmalar, reglin 20 gün gecikmesi, boğaz acısından konuşamamak, göz acısı... Tüm bunlara rağmen istifa etmeyecektim de başından beri hem Savaş hem annem hiç sıcak bakmadı bu işe. Halihazırda aldığım maaşın iki katını veriyor olmalarına rağmen hem de.

    Bunları niye anlatıyorum? Çünkü dün gece Twitter'da da yazdığım gibi ben istifa etmeyi sevmiyorum. Bunun yerine kovulmayı 10 kat daha tercih ederim. İstifayı sık yapıyorum. Fakat bu bana kendimi kötü hissettiriyor. Zor olandan kaçıyormuşum gibi geliyor. Somut durumun somut tahlili çok açık: İnsanlar kimi şeyleri kabul edemez. Bu kimi zaman fiziksel sebepli olur kimi zaman manevi sebepli. Ama işte çok istifadan sebep artık içim rahat etmiyor. Size anlatırken kendimi bir kez daha ikna etmeye çalışıyorum.

    Bugün gidip konuşacağım 2. yerle. "Böyle olmuyor." diyeceğim. Bir bakarsınız ikna ederler beni ve yine haftalarca görüşmeyiz ya da tam tersi bünye artık uyumayı reddettiği için abuk saatlerde daha sık yazmaya başlarım.

    Yalnız şunu bir kez daha anladım ki para ile kurulan her ilişki baş ağrıtıyor.
    Saat 07:42 Gidip Aze Çınar'ı mı uyandırıp sevsem acaba.

    12 Aralık 2011 Pazartesi

    Blog Ödülleri

    Ya o kadar yoğun çalışıyorum ki içim gidiyor bloga yazmaya ama bir türlü zaman bulamıyorum. Şimdi Twitter'da gördüm, Turkcell Blog Ödülleri 2011'de ilk ona kalmışım. Diğer tüm arkadaşlar da çok sevdiğim arkadaşlar. Yani her halukarda hep bir kazandık nezdimde.
    Ne kadar mutlu oldum anlatamam.
    Jüri oylaması da 5 Ocak'ta açıklanıyormuş.

    Oy veren, destekleyen herkese çok teşekkür ederim.

    24 Kasım 2011 Perşembe

    Turkcell Blog Ödülleri 2011

    Daha önce bir kaç kez cürmüme bakayım diye bir iki blog ödülüne adaylığını koymuştum blogun. Bu sefer ise öylesine değil de gerçekten yarışan olarak katılmak istedim. Turkcell Blog Ödüllerinde Aile kategorisinde aday oldum. Ve fakat bu seferki yarışmanın oy verme süreci ömür törpüsü çıktı, bir sürü insan oy verdiğini sanarken aslında vermedi. Kayıt istendi, tel. no istendi. Facebook hesabıyla giriş yapıldığında kayıt istemiyor aslında. Sadece cep telefonuna gelen onay kodunu soruyor. Ona da "Niye telefon numaramı vereyim kardeşim?" diyecek olanlara "Eyvallah abi" deyip susarım neydeyim.


    En önemli sebebim blogun daha da tanınmasını sağlamak, dolayısıyla bu yazıyı da bulunduğunuz sosyal medyada paylaşırsanız ayrıca sevinirim.

    Tüm zahmete rağmen oy vermek isteyen olursa, bloguma https://www.blogodulleri.com/Ara/312 adresinden ulaşabilirler. Oy ver dedikten telefon numarası verip, sonra da telefona gelen onay kodunun yazılmasıyla son bulan kayıt süreci bitmeden verilen oy saylanmıyor onu söyleyeyim. Okuyan, eden, beğenen, oy veren, veremeyen herkese şimdiden çok teşekkürler. Kazanmak değil katılmak önemliydi ühühühühü.

    20 Kasım 2011 Pazar

    Aze Çınar ne alemde?

    Yine epey ara verdim yazmaya. Bu sefer güzel bir sebebim var. Tam istediğim gibi bir iş buldum. Mutlu mesut çalışıyorum. İş saatleri biraz bana bağlı. Yetiştirilmesi gereken işler olduğunda bazen sabahlamak gerekebilecekken bazense işe öğlen gideceğim. İşi seviyorum, yerini seviyorum. Keyifler bu anlamda iyi anlayacağınız. Şu ara bir çok şeye vakit ayıramadım ama. Emzirme reformu ile ilgili yapmam gereken işler vardı yapamadım. Sevgili Peri sağolsun benim işimi yaparak üzüntümü azalttı. Onun dışında iş öncesinde neredeyse her gün görüştüğüm arkadaşlarımla görüşmelerimiz azaldı. Bir kaç gün sabah 4'te geldim eve, Neredeyse anne baba blogger toplantısına da gidemeyecektim ki işle eğlenceyi birleştirip, daha sonra gündemde olan bloggerlarla röportajı organize ederek buluşmaya gidebildim :)) Kızımı bu hafta çok az gördüğümden, hem Bebek'teki buluşmaya hem diğer yerlere getirdi babası. Bu arada hem şahane ikramları vesüt hediyeleri için hem güler yüzleri için, üstüne üstlük çekim yapmamız için tüm kolaylıkları gösterdikleri için L'era Fresca'ya da ayrıca teşekkür ederiz. 
    Akşam da babanneye gittik bir tam günü beraber geçirmiş olduk doya doya. 


    Son görüştüğümüzden beri Maya'mızın doğumgünü oldu. Mayakuş doomgünüsünde pek hastaydı, hiç eğlenemedi. 



    Bayadır Aze'nin gelişimi ile ilgili de yazmıyordum. Aze'nin boyu uzuyor fekat kilosu 12 civarı sabitlendi. İyice ince bir kız oldu. Öndeki göbeği saymıyoruz. Neredeyse her söyleneni anlıyor, yapıyor. İstediğimiz şeyleri getiriyor, götürüyor. İsimlerini söyleyip şunu götür dediğimiz kişiye götürüyor. Herkesi tanıyor yani. Derdini anlatıyor iyiden iyiye. Söylenen hemen her şeyi taklitle tekrar ediyor. Anlamını bilerek söyledikleri ise aklıma geldiğince şöyle: 

    Su : Şu
    Onu: Onnuu
    Mama
    Balon: Buluun
    Maymun: Mamuun
    Ada
    Maya
    Mumu: Mommoo
    Gel: Gel
    Git: git
    Anne
    Baba
    Derya
    Savaş: Şaaş
    Dede
    Dayı: Dayi 
    Hala: Haya
    Köpek: how how
    Kedi: Miaaağw 
    Kuş: Gak 
    Üzüm: üjüm
    Burun: Buyun
    Göz
    Kulak: kukku
    Gökay: goygoy
    Zeynel: Zeyzi
    Zeytin: zetti
    Alo: Ayo (Herşeyi ama her şeyi telefon olarak kullanabiliyor. Kibriti de, kalemi de, anahtarı da kulağına götürüp "Ayoooo" diyor) (Aynı şekilde çatal, düdük, kalem, cezve sapı her şeyi ağzına sokup flüt muamelesi yapıyor elleriyle.) 
    Müzik: Nanana  (Şirinlerin şarkısının ilk üç notasını doğru söylüyor. Çalan müziği tanıyınca içinden kelimeler söylüyor. Mesela Ali, mesela denni:deniz)
    Uyku: Eeee eee (bebeklerini uyutmaya çalışıyor eee eee diyerek. Bir de pış pışlıyor. Geçen gün birini ayağına koymuş sallıyordu. Ki biz onu hiç ayakta sallamadık. Ayakta sallanan bir çocuk da hiç görmedi.) 
    Kitap: Kipa (Alıyor okuyor, okutuyor, kendi kendine bir şeyler sallıyor okuyormuş gibi) 
    Benim: Mennim
    Merhaba: Memaaa (elini uzatıp uzatılan eli sıkıp sallıyor) 
    Makina: Maanna
    Dıgıdık dıgıdık
    At
    Top: gol
    bitttiiiii
    Neden: dedeeen


    Halay çekiyor, tey tey diyor. 
    Acıkınca, mama sandalyesine götürüyor bizi, "Haydi mutfağa götürüp beni doyurun" mesajı veriyor.
    Öpüyor, bay bay yapıyor, eliyle öpücük gönderiyor. 
    Sarılıyor, beni özleyince babasına telefonu götürüp aramasını istiyor. Müzik isteyince de telefonu uzatıyor. Dans etmeye bayılıyor. Uykusu gelince salonun kapısına gidip el sallıyor. 


    Uykusunu teke düşürdü bu ay. Akşam 20.30 civarı uyuyor. Sabah 08.30 civarı kalkıyor. Saat 13.00 gibi uyuyup 2 saat sonra kalkıyor. Her gün çorbasını, ev yoğurdunu, etini, ortalama 250 cc formül mamasını, meyvesini, pekmez, yumurta, ıhlamur, ceviz, tereyağ, zeytin, buğday ekmeği, peynirden oluşan kahvaltısını yapmaya devam ediyor. 

    İnanılmaz eğlenceli bir insan oldu. Kendi kendine oynamasını da bildiği için ortada takılıyor, bize dinlenme fırsatı da tanıyor bolca. Zaman zaman inat, sinir, ağlama krizleri de yaşanmıyor değil. Fekat hala 2 yaş krizi düzeyine gelmediği için çabuk atlatıyoruz. 

    Böyle işte. Aze Çınar Büyüyor. 

    Hayat Akıyor Dostum

    Şu mutluluk denen şeyin tanımlı, net bir şey olmaması tüm insanlık için büyük bir kayıp bence. Aslında komple hayatın tarifli, aşamalı, net bir halde olmaması da öyle. Oyunlar gibi levelli olsaydı, levelleri bitirip bir sonraki aşamaya geçseydik ya da geçemeyip "tüh yeni baştan, şuraya dikkat etmeliyim" diyebilseydik, en önemlisi "135. Levelde bitecek oyun, hayde bakalım hayatımızın amacı 135. levele kadar mümkün olduğunca çok puan kazanmak" gibi bir bilgiye sahip olsaydık... İnanın bana hayat çok daha kolay ve çok daha mutlu olurdu. Bunca bilinmeyenli, kaotik, çelişkili ve kimi zaman olabildiğince anlamsızlık çok can sıkıcı.

    Tanımlı olmayınca şeyler, ne kadar haz verdiğini geçtikten sonra anlayabiliyor insan. Yarın bir hastalık, bir ayrılık, bir acı, bir sevgi bitmesi ile karşılaştığında dün ne kadar mutlu olduğunu fark ediyor. Kimi zamansa sorunsuz, mutlu bir hayat sıkıcı ve anlamsızlaşabiliyor somut bir hedef olmayınca.

    Tüm bu bahsettiğim tanımsızlığın benim için en büyük handikapıysa öncelikler belirleyemiyor olmak. Yorulmadan, kasılmadan, minimum acı ve zorlukla hayatı tamamlamaksa amaç oh pek şahane başarıyorum bunu gerçekten. İnsana, özellikle ben gibi yeni nesil "çocuklarım çok başarılı olacak" ana babalarının evlatlarında çoklukla gözüken, "Üretmeliyim, yaratmalıyım, yazmalı, çizmeli, şarkı söylemeli, sanat tarihine bu iş nasıl yapılır göstermeliyim" zihniyetini ne yapmalıyım bunu bilemiyorum mesela.

    Çok yazasım var. Yazasım var derken yazma potansiyelim, okunma potansiyelim ve bunlar birleşse ne güzel olur hissiyatım var. Girişimlerim var. Bir tanesi Derya normlarına göre epey ilerledi bile. Kendimce bu yazma işleminin toplumsal faydalarına bile inandım. Fakat gel gör ki "Ne manası var?" sorusundan asla kurtulamıyorum. Bazen bir cafede, önümde laptop birbirimize bakarken, bazen şu an olduğu gibi Savaş yazayım diye Aze'yi dışarıda gezdirirken, bir yandan yazacaklarımı otomatik tık tık yazarken diğer yandan da  "Neden?" diye düşünüyorum. Neden yapmaya çalışıyorum bunu? Kişisel tatmin mi? Para kazanmanın bir yolu mu? "Çünkü yapabiliyorum" mu?

    Aze Çınar'ım, gülüm dalım iyice büyüdü. Yani anne babaya kökten bağımlılık kısmı neredeyse bitti. Dolayısıyla 14-5 aydır süren ulvi misyon yürütücülüğü işi sona erdi. Ben karışmasam da kendi kendine yaşayabilir artık. Üstüne üstlük bir iş buldum. Üstelik hani bana deselerdi ki "Otur yaz nasıl bir iş istiyorsun, içeriği ne olsun, koşulları ne olsun, tanımı ne olsun, maaşı ne olsun, adresi ne olsun" oturup şu an bulduğum işin detaylarını yazardım aynen. O derece müthiş gelişti süreç. Çat çat çat oldu her şey. Yani 2 yıllık "çocuk üreticiliği ve geliştiriciliği" işimden emekli olup görevimi Savaş'a devrettim afili bir törenle. Yani şu an milyonlarca insanın hayal edeceği-ettiği, dilediği bir hayat döneminden geçiyorum. Çok iyi, mutlu olduğum bir işim var, başımızı sokacak bir evim, sağlıklı, neşeli, zeki, çok eğlenceli bir kızım var. İşten sebep yakın zamanda maddi olarak da rahata çıkacağız. Yanisi somut olarak hiç dert yok şu aralar ortalıkta.

    Ve fakat insan evladının doğası sanırım bu, anlamsal kıllıklar yaratmaya başladı zihnim. Hayatta olanlar, olması yakınlar değil olmayanlar ve olup olmamasının faydalarının bilinmediği durumlar kaplamaya başladı zihnimi. Önümde eşim, dostum, yakınım, uzağım, sadece tanıdığım, gördüğüm, duyduğum, okuduğum hayatlar var. Bunların kısmı eğlenceli kimi gerekli kimi naif kimi afili kimi şık kimi kuul kimi uzak durulası kimi irrite edici kimi zorlayıcı görünüyor durduğum yerden. Fakat esas soru şu ki bu görünenlerin benle ilişkisi ne? Yani benim istediğim hayat bunlardan hangilerinden oluşuyor.

    Tüm bunları düşünürken şunu farkettim sevgili okur, ben neredeyse hiçbir şekilde kendime detaylı ömür hayali kurmamışım, üzerinde düşünüp adımlar atmamışım. Üniversite seçerken, giderken, bitirdiğimde, sonrasında toplumsal bir hayal ile yetinip kendiminkini akışına bırakmışım ne yana giderse o yana kabulümsün diyerek. Ama şimdi Aze'nin varlığı ile "normalize" olan ve düzenlileşen hayatımın kişisel talebini düşündüğümde boşluğa düşme bulantısı yaşıyorum. Durum şu ki: Ne istediğimi kesinlikle bilmiyorum.

    Ne istemediklerimi gayet iyi biliyorum. Ömrümün her aşamasında olduğu gibi. Hayatının merkezinde kendisi, eşi ve çocukları olan, afili anne/iş kadınlarından olmayı istemediğimi biliyorum mesela. Çalışmayı sevmediğim bir alanda çalışmayacağımı bildiğim gibi. Derdim "Bakın nasıl da şahane bir insanım, ne kadar ilkeliyim, ulviyim" demek olmadığından daha onlarca böyle şeyi saymayacağım. Demeye çalıştığım şu ki, ne istemediğini bilip, ne istediğini bilmemek hiçbir halt bilmemekle eş değer aslında.

    İşte bu yüzden yazının en başında yazdığım şeyler olsaydı keşke hayatta. Neyi niye yapacağımız, amaçlarımız belli olsaydı keşke. Oyunun ne olduğunu, oyun sahnelerini yine biz seçseydik tamam ama somut bir amaç ve yol olsaydı be arkadaş.

    Önümde çok acayip bir süreç var. 32 yaşında kazık kadar olmuşken bu hayatı niye yaşadığımı, kişisel olarak ne beklediğimi ne istediğimi düşünmem gerekecek. Yıllar boyu kişisel olarak tek derdim borç harç olmadan yaşamak iken bunu hallettiğim anda anca farkettim mevzunun sadece bu olmadığını. Ve sıkılıyorum. Yani bunu düşünmem, karar vermem ve hareket etmem gerektiği için sıkılıyorum. Buna nasıl karar verilir bilmiyorum. Düşünmek enerjimi alıyor, enerjim azaldıkça hiç düşünemiyorum. Belki kitap yazmam, müzikle ilgilenmem, iyi bir blog yazarı olmam, x'lerle görüşmem, y'lerde gezmekten hoşlanmam falan gerekmiyordur. Ya da ön yargılı olduğum kişiler ya da yerlerdir esas keyif alarak olmak istediklerim. Belki sadece budur işte hayat, ailemle sorunsuz bir ömür geçirmek. Bilimsel bir icat yapmam gerek yoktur. Bu denli basittir.

    Ezberleri bozmak, öğretilenleri sorgulamak gerektiğinin farkına varalı epey olmuştu. Ama bunu yaparken kişi olarak "olmalı" üzerinden davranıp ne istediğimi hiç düşünmediğimi farketmem yeni oldu. Ki bu da boş iş. Kaç level sonra bitecek bu oyun biri bana onun bilgisini verse??

    4 Kasım 2011 Cuma

    E.A.S.Y Bebeğe rutin gerek!






    Aylardır aylardır Tracy Hogg'un E.A.S.Y yönteminden anladığımı, nasıl 
    yaşadığımızı anlatacağım kısmet bugüneymiş. Takip edenler bilir Aze Çınar şahane bir bebeklik geçirdi. Yapısal, genetik, şans faktörlerini bilmem. Yüzde kaç onu da bilmem, ama illa bir faydası olduğuna eminim Tracy Hogg'un ve onun yöntemlerinin. Tam hakim olmak için lütfen kitaplarını okuyun, ben sadece fikir sahibi olup, ilginizi çekerse daha yakından bakın diye anladığım kadarını yazmak istedim. 




    Tracy Ablaya göre, bebekler için en önemli şey rutin. Bebekler her ne kadar düzen bozucu, kaos yaratıcı görünseler de aslında bir düzenleri olsun istiyorlar. Ve hatta bunu ısrarla istiyorlar. Tracy Hogg da belli bir rutinde bu düzeni sağlarsanız hem bebek gelecek şeyi bilir ve bu onu rahat, güvende hissettirir, hem anne baba için yemek miydi? alt değiştirme miydi? uyku muydu? kafalar karışmadan düzen sağlanır ve bebek az zaman için bile olsa gözden kaçırılmış olmaz. Bu benim gibi dikkatsiz bakar kör insanlar için ekstra artı bir güzellik. Olanı tahmin etmeye gerek kalmadan saatle çözüyorsun her sıkıntıyı. Fakat bundan formüle bir ezber anlamı çıkarmayın. Tracy'nin en vurguladığı şeylerden biri de "Bebeğinizi tanıyın, gözlemleyin ve rutini ona göre kurun." 





     Bu düzen bizim anladığımız netlikte olmayabilir. Kendi içinde tutarlı olsun yeter. Mesela Aze'nin düzeni saat saat değildi. Sabah kalktığı saate saat eklenmesiyle oluşuyordu. Yani Saat 7 kahvaltı, 11 Uyku gibi değildi. Aze uyandı + 3 saat sonra uyku + 2 saat sonra yemek şeklindeydi. Hogg'un dediği gibi sabah belli saatte uyandırmıyorduk Aze'yi. Ya da "Uyuması lazım şu saatte" deyip evde kalmıyorduk. Uyuması gereken saatte, dışarıda arabasında uyutuyorduk.  Tracy abla mesela rutini olsun diye akşam uykusundan önce, banyo, bebe yağıyla masaj, pijama giydirimi, müzik falan önerir ama biz onu da yapmadık. Aze öyle masaj, yağ falan sevmedi hiç. Yani öyle çok katı bir düzen değil kastettiği. Bebeğinizle birlikte oluşturacağınız bir düzen.


    E.A.S.Y kısmına gelemedim bir türlü. 


    Eat  (Yemek)
    Activity  (Aktivite)
    Sleep  (Uyku) 
    Your Time (Sizin -annenin- zamanı) 




    Bu rutine göre (Yeni doğan) Bebek uyanır ve yemek yer öncelikle. (Yaklaşık 30 dakika) {Bebeği emzirerek, yedirerek uyutmak kesinlikle önerilmez. Bu davranış, bebeğin yemekle uykuyu bağdaştırmasına, geceleri uyanan bebeğin yemeden uykuya geçmemesine sebep olur.}
    Yemeğin ardından  altını değiştirip, bebekle oynarsınız. (Yaklaşık 1 saat) 
    Bebek uyur (Yaklaşık 1.30 saat) ve sizin zamanınız başlar. Bu döngü gece uykusuna kadar devam eder.






    Bu döngüde demin de dediğim gibi 
    robot usulü zamanı geldi diye davranmak değil, rutini izlerken bebeği sürekli izleyip, onun işaretlerine göre tavır almak gerekir. Üstte bahsettiğim örnek ilk üç ay zamanlamasına uygun mesela. Zaman ilerledikçe bebek Aktivite zamanını genişletmek ister. Toplam 3 saat süren rutin önce 4'e sonra 5'e çıkar.  Ve bunu siz değil bebek belirler. Yeter ki siz takip edin. Hani hep diyoruz ya tüm bebekler farklı diye... Aze'nin 4 saatlik rutine geçmek istediği yaşıyla aynı ayda olan bebeninki aynı olmadı, yine aynı şekilde 9 aylık bebelerin bazıları gündüz uykularını teke indirirken Aze Çınar 15 aylıkken daha yeni teke düşürmeye karar verdi. Ve bebeğimizin rutinini, genel alışkanlıklarını iyi bilen ve onu iyi tanıyan biz, bir değişiklik olduğunu, bir şeyler talep ettiğini hemen farkettik. O gelecek olanı bildiğinden rahat oldu hep. Değişiklik talep ettiğinde hemen anlaşıldığından hiç huzursuzlanmadı. Mız mız olmadı. Biz de rutin sayesinde çok sürprizle karşılaşmadığımızdan çok daha gerçekçi gözlemler yapabildik. Rutini olan bebek oyun oynarken huzursuzlandığında uykusu geldiğini tahmin etmek zor olmaz. Yeni uyanmış bebek panik gözüküyorsa çok acıktığını bilmek dünyanın en kolay işidir... Bebeğinizi rutinlere alıştırabilirseniz, uykuda da yemekde de, sokakta yaşamda da sorun çıkarmayan bir bebeğe sahip olursunuz. Sonuç: Mutlu anne baba, mutlu çocuk...


    Tabii ki bebekler birbirinden farklıdır ve tabii ki hepsine aynı yaklaşım sökmez, hepsi farklı tepki verir yaklaşımlarınıza. Ama Tracy buna dair de bebekleri 


    - Melek
    - Kitap
    - Hareketli
    - Nazlı
    - Huysuz 
    olarak 5 kategoriye ayırır ve her birine rutin uygularken farklı yöntemler önerir. Açık söyleyeyim Aze melek bebek olduğundan, melek bebeğe de anne babanın sadece yeni bir şey denemesi yettiğinden, diğer bebek türlerine ne yapmak gerekir hiç bakmadım. Ama genel olarak rutin denen şeyi doğru oturtmak için not almak çok önemli. Aze'nin saat kaçta tuvaletini yaptığından, kaçta süt sağdığıma, kaç cc sağdığıma kadar bilumum detayları yazdığım defteri ölene kadar saklayacağım herhalde. Biraz sabır, biraz kararlılık da ayrıca gerek şart.


    Bebek Bakım Sorunlarına Mucize Çözümler kitabını tüm anne-baba adaylarına ve yeni anne babalara öneririm. Bu kitapta rutin dışında, şurada anlattığım "Yatır kaldır" kendi kendine uyutma yöntemini, beslenme ve tuvalet alışkanlıklarıyla ilgili bilumum ipucunu bulabilirsiniz.


    Şimdilerde Çocukluğa Geçiş Sorunlarına Mucize Çözümler okuyorum. Ondan da şahane ipuçları alıyorum. En kısa zamanda onu da yazacağım işşallah. 


    Aze Çınar gibi güzel uyuyan, güzel yiyen, uyumlu çocuklarınız olsun dilerim.

    31 Ekim 2011 Pazartesi

    Hayat ilerliyor

    Tam şu saatlerde ben  doğmuşum 32 yıl önce (Bu satırı yazdığımda saat 16.00 idi). Dile kolay geliyor 32 deyince. Lise biteli 17, İlkokul biteli 23 yıl olmuş deyince ise dehşetengiz oluyor. Bundan 24 yıl önce Perincek'e aşıktım ben. Ya cinayet komiseri ya da başbakan olmak istiyordum. 26 yıl önce teyzemin gözlüğünü kırdığımda dünyanın en büyük kötülüğünü yaptığımı sanıp sabaha kadar hem ağlayıp hem de sabaha ölmüş olayım allahım diye dua etmiştim. Tek başıma ilk eyleme gidişim 2 Temmuz 95 idi, bundan 16 yıl önce. Üniversiteyi bitireli ve evleneli 8 yıl olmuş. Herkesin ilkokuldan vs kalan yıllardır arkadaşı var benim hiç yok diye üzülürken çat en iyi arkadaşım ile tanışalı 12 yıl olmuş. Velhasılıkelam yaşlanmışız beybi, ve işin kötü yanı yıllar geçer, beden çürürken, nesil hızla yetişkin hale gelirken sıklıkla sıklıkla farkediyorum ki zihin ve yürek taş çatlasın 23'te takılıp kalmış. Sorunlu bir şey bu, kulağa güzel geliyor olsa da. Öyle "içimdeki çocuk" klişesi falan da değil. Bildiğin adaptasyon sorunu. Yazmak için oturma sebebim bu değil. Gelmişken kendimi kutlayayım bari dedim, içimden "büyeyim lan artık" dileyeyim, kamuya karşı dilersem belki ses çok çıkar da tutar dua dedim.

    Diğer şeylere gelince, Van Depremi üzerinden 8 gün geçti ve hala çadır ulaşamayan yerler var. Hala ufacık gıda yardımı bile almayan yerler. Valilik depolarda bekletiyor yardımların çoğunu. Mazeretleri "Organize olup dağıtacaklar" 8 gün oldu. 8, Sekiz, Organize olmak için ne bekleniyor hala hepimizin kendince bir cevabı var sanırım bu soruya. Dış ülkelerden gelen yardımları "Önce bir kendi gücümüzü görelim diye reddettik" diyen bakanlar, "ooo sarayda yaşıyorsunuz valla" diyenler yardımları da kim bilir neden bekletiyorlar. Çocuklar aç, özürlü iki kızı olan aile, dah dün sakıncalı bir evin girişinde barınıyordu, kadınlar düşük yapıyordu ve daha neler... Öyle boktan bir dünyanın öyle boktan bir ülkesinde yaşıyoruz ki, insan nefes aldığına utanacak durumda. Yaşadığına, bebeğini sıcak tutabildiğine... Son söyleyeceğim; unutmayalım. Zaten unutturmaya çok niyetli var, unutmayalım oraları, elimizden geldiğince destek olmaya, destek oldurtmaya çabalayalım.

    Aile içine gelince, Aze Çınar 2 yaş krizini adım attı, anamızı ağlatmaya başladı. İnatlar, ağlama krizleri, uykusuzluktan ölürken uyumaya direnme, kıyameti kopartma, bizi dövmeye kalkma, resmen azarlama, ısırma... Hayır ne istediği belli olsa, yapalım diyeceğim, hanımefendi ne istediğini bilmiyor ki!! Bu yazıya 16.00 gibi başlayıp şu saati bulma sebebim arkadaşın uyku krizine girmesi. Tam 1.30 saat yat-kalk-ağlama krizine gir-anneyi döv döngüleri arasında kafayı yerken sıklıkla Kemal Sunal sahneleri gerçekleştirdik. Bebek ağlar arkadan baba ağlar... Arkasından üzülüp sarılıyor bana allahsız tosbağa, iki dakkaya yine kıyamet. En sonunda kucağımda uyudu dana :((
    Bunun dışında yataktan kendi inmeye başladı, söylenen her şeyi anlıyor. Arkadaşlarını tanıyor, isimlerini biliyor. Derdini anlatmaya başladı iyice. Bir sürü daha kelime eklendi dağarcığına. Daha demin "benim benim" diyerek dolaşıyordu.

    Dün Maya Bambamızın doğum günüydü. Kendisini resmen Aze Çınar'ın kardeşi bellediğimizden düğün sahibi heyecanıyla koştuk doğum gününe. Mayakuş hastaydı ve pek keyif alamadı eğlenceden. Biz onun yerine bolca eğlendik :)


    Önceki gün ise benim doğum günümü yaptık. Herrrrrrrrşeyiyle büyük bir dönüşümün simgesiydi doğum günüm. Önceden Nevizadelerde bol alkoller ardından sabah kadar dans etmeli doğumgünlerinin ardından: "Evde yaparsak hem aklımızdaki herkesi çağıramayız, hem bir sürü iş olur, yoruluruz. Dışarıda alkollü ortamda yapsak amaaan o daha yorucu." deyip nerede yaptı doğumgünün?? Özsüt'te! ahahah  Felaket rahat, felaket konforlu ve zorluksuzdu. Seneye bir huzurevi bahçesinden yapmayı planlıyorum :)))



    Ve, böylesi bir duyurunun en uygun yeri sanırım sosyal medya. İş arıyorum sevgili Romalılar. Hamilelikten beri (evden ve geçici yaptığım işler dışında) süren işsizliğime artık bir son vermek istiyorum. En uzun süre yaptığım iş editörlük, metin yazarlığı ama internet içerik editörlüğü, medya planlama, reklam prodüksiyon, proje organizasyonu-koordinasyonu da yaptığım işler arasında. Fekat geldiğim noktada ne iş olsa yaparım abi sınırına da çok kalmadı. Konuyla ilgili iletişime geçmek isteyenler saryade@gmail.com adresinden ulaşabilirler. Sevgiler, saygılar.

    24 Ekim 2011 Pazartesi

    Bir gün Sizi de Vurur

    Hayır toplumsal mesaj falan vermeye çalışmayacağım. Duygu kısmından da bahsetmeyeceğim. İnsan olana, vicdanı olana çok söz söylemeye gerek yok: İnsanlar zor durumda, yardıma ihtiyaç var. Bu kadar basit. Yardım için yapabileceklerimizden, ulaşabileceklerimizden bahsedeceğim sadece. 


    - Öncelikle akıl sağlığını korumaya, beyinsiz, şuursuzların olabileceği yerlerden uzak kalmaya çalışın. 


    - Kadıköy, Beşiktaş, Şişli gibi bir çok belediye yardım topluyor. Bir kısmı gelip evden de alıyor. Belediyenizi arayabilirsiniz. 


    - Acil İhtiyaçlar: 



  • Battaniye
  • İçme suyu (Pet, Damacana), Meyve suyu
  • Isıtıcı / Soba
  • Çadır / Mat / Uyku tulumu
  • El feneri / Pil
  • Katı gidalar (ekmek, kraker, kuruyemiş vb)
  • Jenerator
  • Kalın, Kışlık temiz giyecek (termal don, kazak, pantolon, palto, hırka, kalın çorap, bere, eldiven, atkı);
  • Kışlık ayakkabı
  • Kışlık çocuk kıyafetleri ve çocuk ayakkabısı
  • İç çamaşırı (erkek, kadın, çocuk)
  • Kadın pedi
  • Bebek bezi
  • Bisküvi, çikolata gibi soğukta enerji verecek yüksek kalorili yiyecekler (Tahin pekmez veya tahin helvası gibi)
  • Kağıt havlu / tuvalet kağıdı / islak mendil / antiseptik el temizleme malzemeleri
  • Sağlık ve Ecza malzemeleri (sargi bezi, yara bandı, tenturdiyot, oksijenli su v.b.)
  • Oyuncak
  • Muzik Çalar / Radyo



  • - Özellikle belirtmek isterim ki, göçük, enkaz haberlerini lütfen sosyal medyadan paylaşmak yerine Van Kriz Masası'nı arayın. Öteki türlü yaptığınızda haberi gören 5 kişi arasa haber vermek için bu en az 5 dakika telefonların meşgul edilmesi demek. Yapmayalım lütfen. 


    - Evsiz kalan aileleri sorun çözülene kadar evinizde misafir edebilirsiniz. 0212 455 56 75 ve 0212 455 56 84  bu numarayı aradım, 1 dakikada kaydımı aldılar. 


    - Mama, Hijyenik Ped, Bebek Bezi, Isıtıcı, Su vs, ihtiyaç olan ne varsa üreten firmaları arayıp, mail atıp Van'a yardım göndermeleri konusunda ısrar edebiliriz. 


    - Direk Van'dan birilerine ulaşmak için: 



    * Kriz Masasi Tel:  0-432-214-83-81
    * Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tel: 0 432 217 76 00
    * Ercis Sosyal Yardimlasma ve Dayanisma vakfi  Tel: 0-432-351-59-06
    * Enkaz Altinda Kalanlar Icin Yardim Tel: 0505 869 59 59
    * Van Kadın Derneği Tel: 0432 214 45 87

    - Diğer telefonlar: 
    * İHD: 0 554 652 27 02 ve 0 539 582 71 41.
    * Şişli Belediyesi: (0212 288 75 76) Mavi Masa ile yarın sabah bir yardım daha çıkaracak.
    * Pendik Belediyesi: 444 76 35
    * Ankara İL Afet ve Acil Yardım Müdürlüğü: 0 312 252 59 79 - 0 312 252 59 80
    * Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Cebeci Kampüsü : 05385492601
    Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi: 05464477373
    Sağlık Bilimleri Fakültesi. : 05434402636
    Ziraat Fakültesi: 05464668213
    * ODTÜ: 05532238667
    * Hacettepe Üniversitesi: 05546684209
    * Gazi Üniversitesi: 05343247562
    * İzmir Bornova Belediyesi - 0 232 388 29 64
    * Best Van Tur: 444 00 65
    * Van Gölü Turizm: 444 65 65 (EKN)


    20 Ekim 2011 Perşembe

    Ölmek, Öldürmek ne kolay...

    Dün bir alışveriş merkezindeydim "24 şehit" alt yazısını gördüğümde. Başımdan aşağı kaynar sular boşaldı. Bütün gün yüreğim sıkışık dolandım. Onca acıyı, onca ailenin yaşadıklarını tahayyül bile edemedim. Bunları söylemem lazım, üzüldüğümü söylemem lazım çünkü "faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir."* Çünkü önce terörü lanetleyip, ölenlere üzüldüğünü söylemeni emreder faşizanlar senin söylediğinin hükmü olsun diye, seni de terörist ilan etmemek için.Onlardan farklı düşündüğün için, "Kan istiyoruz." diye bağırmadığın için...

    Anlaşılmaz konuşuyorum farkındayım. Karmakarışık anlatıyorum. Çünkü zihnim karmakarışık, beynim yarı donuk, yarı çorba. Çünkü dünden beri her yerde "İntikam", "Öldürün", "Asın" çığlıkları görmekten ambale olmuş durumdayım. Ekşi Sözlük'te Kürtlerden alışveriş etmeyin diye başlık açabilecek şuursuzlar olduğunu gördüm. Facebook'ta "Atatürk "Menemen'i yakın" dedi, Atatürk'üz özledik." yazabilen ve fakat Menemen'de neler olduğundan bile habersiz olduğunu düşündüğüm bir sürü şuursuz gördüm. Menemen'de olaylar bittiğinde sadece olan bitene engel olmadığı için tüm yöreyi yok etmek istemeyi doğru bulanlar, İnönü engel olunca da kötünün iyisi onlarca kişiyi asmayı, isyancıların zorla ip aldığı yahudiyi bile asmayı doğru bulacaklardır gerçi detayları bilseler de... Zira vicdanları, gözleri, beyinleri çalışmıyor binlerce insanın. Nurturia'da Yıldırım Türker'in "Barışı ancak Kürtler ve Türkler birlikte getirir." yazısına katıldığım için, "İlle de barış" dediğim için ne vatan hainliğim ne alçaklığım ne orospu çocukluğum kaldı. Bir tanesi mesajla "Bütün kürtler katildir." derken, bir diğeri "Bütün doğuyu havaya uçurmak lazım." diyordu. Bir başkası "Önce Türküm de, Ne mutlu Türküm Diyene" diyemiyorsan konuşma" diyordu. "Kürtler virüs gibi, onlarca ürüyorlar.", "Biz hastane, okul veriyoruz, onların yaptığına bak" diyordu lütfetmişler gibi... "Sen ne cesaretle bunları söylüyorsun?" diyordu başkası. Doğru, bizim hep korkmamız gerekiyordu çoğunluktan.Toplu akıl tutulması bu denli korkunç bir şeydi ve insanı dehşete düşürüyordu.

    "Bunca insan ölmüşken nasıl barış dersiniz?" diyordu biri, sanırım barış ne demek bilmiyordu çoğu gibi çünkü ne zaman barış desek "Apo'yla mı kucaklaşacağız?" diyenler pek boldu. Bir başka trajikomiği "Bugün barış deme günü değil, bugün ağlama günü" diyordu. Barış demedikçe ağlamayı bitiremeyeceğimizi anlamayarak.

    Benim beynim Aze'nin bulamacı gibi. İnsanlar nasıl olur da bu kadar kolay "ölsünler, öldürsünler" diyebiliyor, insanlar nasıl oluyor da kendilerine öğretilen kalıplardan, ezberlerden azade birazcık ama birazcık düşünmeyi başaramıyor? Bu kanın durması için ancak ve ancak konuşmamız gerektiğini, dinlememiz gerektiğini, bugüne kadar sürekli "Kana kan" dendiğini ve bunun hiçbir şeyi çözmediğini... Hep garibanların öldüğünü, bu işte bir yanlışlık olduğunu, birilerinin birilerini kullandığını...

    Ben her ölüme içime bıçak batmışçasına üzülüyorum. Bunu söylemek zorundayım ki faşizmin beni terörist ilan etmesi zorlaşsın. Onun ne yaptığı beni terörist ilan ettiği beni ilgilendirmez ya, onun yanındaki onun kadar kalbi taşlaşmamış olan da maalesef bu referansı istediğinden önce bunu söylemeliyim. Acının terazisi olmaz ya Allah sizi inandırsın üzülüyorum! Ve buna rağmen TEK YOL BARIŞ! diyorum. "Susturun silahlarınızı yoksa bu kan hepimizi boğacak!"*


    * Roland Barthes
    * Birgün gazetesi manşeyi

    LinkWithin

    Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...