19 Temmuz 2010 Pazartesi

Hormonlar, hissiyatlar....


Bu da yine herkese göre farklı gelişen şeylerden. Hatta bırakın herkesi, bir kişinin hali bile ay ay değişiyor. Kimi an çok sinirli, kimi an çok duygusal, kimi zaman umursamaz... Ama bir de genel değişiklikler var. Biraz ondan, biraz ondan anlatayım istedim.

İlk aylar, manik depresifti benim ruh halim. Sanırım maniklik bebeğin varlığından, depresiflik ise hormonlardan. Yine sanırım çok küçük bir neden de hayatın tümden bir değişikliğe uğramasının şoku. Hani şey gibi; Birisi eline vermiş 100 trilyonluk elması, al 9 ay sen saklayacaksın bunu, becerebilirsen senin olacak, beceremezsen sadece sen değil çevrendeki tüm sevdiklerin de kötü etkilenecek demiş gibi. Sıkıysa depresif olma. Bir yandan korku ya başına bir şey getirirsem diye, (ki maalesef çevrende bu korkunu tetikleyen, iyi niyetli de olsa onlarca insan) bir yandan “ya niye ben böyle bir sorumluluk taşıyorum ki şu an, niye bana kaldı ihale?” şaşkınlığı. O elmasın senin olacağı sevinci geri planda kalıyor ilk üç ay. Ben de öyle oldu daha doğrusu.

İnsan acayip yardıma ihtiyaç duyuyor o anlarda. Hayatımın en öyle zamanlarıydı. Bir arkadaşın arayıp “nasılsın?” diye sorması, tüm günü güzelleştirebiliyordu mesela. Başka bir arkadaşın yüzyüze karşılaştığımızda bile, eski günlerdeki gibi davranması, hamilelik hiç yokmuş gibi davranması ise o günü felaket hale getirebiliyordu. İki kelime ile hatır sormak dünyanın en sıradan ve basit şeyi olsa da, o anlarda, hissedilen “lan çok korkunç bir dönem yaşıyorum ben, desteğe en çok ihtiyacım olduğu zamanlarda, beni sormak inceliğini taşımıyorsa bir arkadaş, neyleyim ben onun arkadaşlığını.” şeklinde oluyordu.

Ha sonradan geçti mi bu hal, açıkçası geçmedi de makulleşti. Ota boka hissiyat geliştirmek yerine, genel olarak bir umursamazlık geldi üzerime. “Hayat 4 işlem aritmetikten ibaret, beni üzüyorsan, beni düşünmüyorsan sen de benim umurumda değilsin!” rahatlığına geçtim. Hakkaten rahatlık çünkü eskiden bir arkadaşımın, dostumun düşüncesizliği beni çok çok üzerken, artık minimum üzülmeye başladım. Yine eskiden böylesi bir durumda tepkilerim daha radikalken, mesela ilişkiyi kesmek, bu süreçte o kadar bile önem vermeyip, karşımdakini “bence artık sen de herkes gibisin” seviyesine getirmekle yetindim. Çevremde olup beni üzen, moralimi bozan herkesi uzaklaştırdım çevremden. Ve işte işin ilginci tüm bunları yaparken hiç acımadı içim. Hep şöyle geçti içimden; “O'nun ne kadar içi acıyor ki, seni ne kadar umursuyor ki sen onun için üzüleceksin.” Ha bu anlattıklarımdan beni dehşetli üzen, çok kötü insanlarla, sorun yaşadığım anlaşılmasın. Normal hayatta çok dert edilmeyecek durumlar bahsettiklerim. Bazen bana beni daraltacak sıkıntılarını anlatan bir akrabam oldu uzaklaştığım, bazen sert tartışmaların yaşandığı mail grubu oldu tümden sildiğim, bazen “çocuksuz, eğlenceli çift” iken haftada 3-5 gün arayıp, gelip, sorarken, artık “dertli zamanlar”a geçiş yapıldığından, arada bir bir “alo” demeyi arkadaşlık sananları sıradanlaştırdım beynimde. Ve yine eskiden bir tartışma esnasında kırık kere düşünüp bir kere yazarken, sürekli empati kurup karşımdakini anlamaya, kırmamaya çalışırken tüm bu süreçte, “eeeaaaah yeter huleyn” deyip öyle içimden geldiği gibi hareket ettim ki!
Haddini bilmeyip saçmalayanlara dert anlatmaktansa ağızlarının payını vermek hiçbir halta yaramasa bile en azından bana çok iyi geldi. Bu dediğim tabiki ekşi sözlük mesaj, abuk mail vs ortamları için. Yakın çevremden bu denli saçmalayan çok şükür yok.

Hani insan karşındakinde kendisinin yapıp yapmayacaklarını bekler ya ilişki içersinde... Biz de (özellikle ben) sadece buna baktık süreç içinde. Biz hamile, çocuklu hiçbir arkadaşımızı görmekten imtina etmediğimiz gibi tam tersi desteğe, morale ihtiyaçları olur diye kendi isteğimizden fazla görmeye çalıştık. Rahat rahat içebileceğimiz, ertesi gün istediğimiz kadar uyuyabileceğimiz yerleri her zaman tercih edebilecekken, adına dostluk dediğimiz şeyin içini dolduruşumuz sebebiyle, keyif, dostlarla sıkıntılı halleri de eğlenceli hale getirmektir deyip dostlarımızın yanında olduk elimizden geldiğince. Dolayısıyla da şu durumumuzda da aynı özeni bekledik. Göstermeyenlere ise ilk şaşırmamız dışında hiç üzülmedik. Demin dediğim gibi, ne güzel ki hamilelik acayip bir umursamazlık verdi bana. Ve övünmek gibi olsun, Savaş'la ben öyle şahane dostlarız ki, bu süreçte yanımızda olmayanların bu tercihleri, sonrasında kendi kayıpları olacak.

Ya diğerleri? Beklediğimizden de fazlasını verenler? Biz ses etmeden kendileri bilumum ihtiyacı düşünme inceliği gösterip, bizi bizden çok düşünüp tüm süreçte yanımızda olanlar... Onlar da altın tornavidayla oyuldu hafızamızın derinliklerine. Kimilerinin inceliğinde kendi öküzlüğümü gördüğüm de oldu. “Dünya yıkılsa ben bunu düşünemezdim, inceliğe bak!” diye şok olduğum oldu. “İhtiyaç” denen şeyin herkesin görebildiği, somut, maddi, teknik şeylerin dışında olabileceğini algılayabilen, mesela “eğlenme”nin de bir ihtiyaç olduğunu düşünüp, kalkıp evden alıp, gezdirip, eve bırakan incelik karşısında ağzım dilim tutuldu bazen. Kendisi yaşamadan kimi ayrıntıları düşünemeyen kazma olabildiğim için çoklukla, tüm bunları yaşadıkça, geçmişte tanıdğım hamilelere ne kadar az hassas yaşadığımı farkettim. Hamilelik sürecimi kolaylaştırıp, güzelleştirdikleri gibi hayat algıma da farkındalıklar katmış oldular.

Bunun dışında benim sinirlilik halim ise ne acı ki hep çok yakınlarıma patladı. Şöyle bir şanssızlığım vardı gerçi, Savo sabah okula gidip, akşam işe gittiğinden, yani haftada epi topu 1 gün falan görüşebildiğimizden çok yalnız kalıyordum. Eh o 1 günde de beklentiler tavan yaptığından en ufak hayal kırıklığında o sinir çok fena çıkıyordu. Sanırım Savaş'tan sonra bu sinirimden en çok payını alan iki talihsiz de Özgün ile Perihan. Bir kez de burada minyonların huzurunda, Özgün'ü iki kez ağlattığım için kendisinden de özür dilerim :)))
Hamilelik konusunda ahkam kesip akıl verenlere kızdım,
Zamanında annelerimiz böyle miydi diyenlere kızdım,
İlk hamile sen misin diyenlere kızdım,
Kızmalarımı tartışanlara, “hamiledir, bi alttan alalım.” diyemedikleri için kızdım.
Diziporta çok kızdım, dizileri zamanında yayınlamadıklarında. Zira şunca ay boyunca en yakın arkadaşlarım dizilerdi.
Telekoma çok kızdım, adsl arızaları yaşandığında.


Peki ya şu duygusallaşma, her şeye hüzünlenme hadisesi? Valla çok uzun süre normal Derya sınırlarında gitti her şey. Yani hamile değilken neye gözlerim doluyorsa, ağlıyorsam yine onlara ağlamaya devam ettim. Haberlerde, dizilerde, sokakta. Ta ki 6. aydan sonraya dek. Örnek için bakınız. En ufak şeyde dudağım büzülmeye, gözlerim yaşarmaya başladı. En çok Mavi Marmara'ya ağladım, hormonlardan bağımsız da ağlamamak mümkün değil ya olana bitene, hormonlarla iyice kahroldum. Gemideki bebek için ve Furkan için yıkıldım en çok. Bebek sağ salim dönsün istedim. Kızımla öyle bir gemiye binecek cesarette bir anne olmak istedim. Benden farklı bir ideolojide de olsa, Furkan gibi inançları uğruna mücadele edebilsin istedim. Ben dünyada bir tek kendi çocuğu varmış gibi yaşayan annelerden kızım da tek derdi kendi olan şımarık veletlerden olmasın istedim.


Gündelik olarak ise en son kardeşim, kızının plajdaki görüntüsünün videosunu yollamış. Bıdık, kumda yürüyor tıpış tıpış. Denize ulaşmaya çalışıyor. İkide bir de düşüyor! Sen misin düşen. Oturduğun yerden ağla ağla, “kızın ayakları yandı, mahfoldu, sen nasıl babasın yardım etseneeee” diye pc ekranına bağır. Savo şaşkın şaşkın, “ya Derya, yansa ayakları kendi ağlar, baksana gayet iyi.” diye sakinleştirmeye çalışsa da, on dakika ağlamadan kendime gelemedim. Demek ki neymiş, kimisinde ilk üç ay kimisinde 6-7. ay. Bu ağlama krizlerinin tarihleri de değişiyormuş.

Son dönemler ise, fena bir endişe hali. İlk aylar Birkaç kez Gökay ile konuşmuştuk, “Konservatuvara mı gitse, Anadolu Lisesi'ne mi?” diye. :) Bu alıklığım uzun sürmedi allahtan ama son aylarda, bunun daha makulu olan, bebek doğduğunda iyi bakamamak, ihtiyaçlarını karşılayamamak endişesi sardı bünyeyi. Bir yandan salaş, rahat bir anne olmaktan endişe edip, öte yandan baskıcı, annelerimiz gibi müdahaleci anne olmaktan acayip korkmak... Orta yolu bulamayıp, berbat bir çocuk yetiştirmekten endişe etmek... Bazen o kadar ileriye bile gidemeyip, “ya uykusunda nefes alamazsa ben farkedemezsem, ya aşısını unutursam” gibi korkulardan acayip gerilmek. Evin temizliği, bebeğin yemekleri.. bir sürü ayrıntıyla nasıl başedeceğini bilememek... Acayip geren şeyler bunlar. Tüm bunlarla paralel olarak da Savaş'a bir şey olabileceği korkusu. Tüm bu çocuklu hayata baştan beri Savaş'ın varlığı ile cesaret edebilmiş biri olarak onun başına bir şey gelmesi ihtimali en büyük korkum. Bu zaten normalde de en büyük korkumdu ancak bebekle birlikte var olan korku x100 hale geldi. Kaldı ki, anne forumlarını, mail gruplarını, internet sitelerini okudukça, bilumum kocanın şu hamilelik sürecini ne kadar sembolik ve yüzeysel paylaştığını gördükçe Savaş kat kat daha fazla kahramanım haline geldi.

Enteresan bir diğer şeyse ilk 7 ay boyunca var olan büyük heyecan, neredeyse sıfıra indi. İlk aylardan itibaren, mobilyaların yerlerini düşünmek, bebeğin elbiselerini yıkayıp ütülemek, perde seçmek, hastane valizi hazırlamak, heyecanla beklenen, fırsat buldukça adım atılan, yol alınan şeylerken, şu son bir aydır feci yaymış durumdayım. Ha bir sürü iş hallediyoruz, yatmıyoruz ama ne bunları yapmak için bir heves, heyecan var içimde, ne de “ayyyy çok az kaldı bitirmemiz gerek.” paniği. Ama muhtemelen hormonla falan değil direk feci sıcaklarla ilgilidir bu. Kolumu kaldıracak halim yok ayol.

Bu gibi yazıları Ekşi Sözlük'e yazarken, “lan fazla mı özel oldu acep?” diye düşündüğüm olurdu. Burada ne güzel ki zaten her şey özel. O yüzden içim rahat.
Evet, işte kaç ayın totali, hormonlar, hissiyatlar genellemesi böyle. Hamilelikten sonra hangi hissiyatlarım değişir, hangisi aynı kalır yüzde yüz emin değilim ama, biliyorum ki, duyguların yoğunluğu değişse de sonraya özü aynı kalacak. Tüm bu süreçte her ay, kimi zaman biraz derinliklerde bile olsa aynı kalan, hakim olan his ise yukardaki resmin anlattığı his. İki sevgili ve rahimdeki bir bebeğin verdiği huzur, güven ve mutluluk hissi. Zaten büyük ihtimalle o umursamazlığın ve az üzülmenin sebebi de o. Öyle bir mutluluk zinciri ki sahip olunan, onun dışında her şey önemsiz...  

2 yorum:

Duygu dedi ki...

Öyle güzel anlatmışsın ruh hallerini.Henüz 2 aylık hamile olmama rağmen haberi aldığım ilk anda beri hissettiğim korku şaşkınlık hala geçmedi.Eşim bile şaşırıyor halime çünkü ben deliler gibi anne olmak isterdim tabii hala istiyorum ama öyle melankolik bir ruh hali içindeyim ki!Ama yazını okuyunca rahatladım yalnız değilim demek.Bu ilk ayları böyle geçireceğim sanırım.Minicikler ama şimdiden nasıl da etkiliyorlar bizleri.

Sevgiler...

DeryAze dedi ki...

Teşekkür ederim Duygu. Yine yazarken yaşadığım hormonsal dalgalanmalardan tam anlatamadım bile aslında :)

Yorum Gönder

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Hormonlar, hissiyatlar....


Bu da yine herkese göre farklı gelişen şeylerden. Hatta bırakın herkesi, bir kişinin hali bile ay ay değişiyor. Kimi an çok sinirli, kimi an çok duygusal, kimi zaman umursamaz... Ama bir de genel değişiklikler var. Biraz ondan, biraz ondan anlatayım istedim.

İlk aylar, manik depresifti benim ruh halim. Sanırım maniklik bebeğin varlığından, depresiflik ise hormonlardan. Yine sanırım çok küçük bir neden de hayatın tümden bir değişikliğe uğramasının şoku. Hani şey gibi; Birisi eline vermiş 100 trilyonluk elması, al 9 ay sen saklayacaksın bunu, becerebilirsen senin olacak, beceremezsen sadece sen değil çevrendeki tüm sevdiklerin de kötü etkilenecek demiş gibi. Sıkıysa depresif olma. Bir yandan korku ya başına bir şey getirirsem diye, (ki maalesef çevrende bu korkunu tetikleyen, iyi niyetli de olsa onlarca insan) bir yandan “ya niye ben böyle bir sorumluluk taşıyorum ki şu an, niye bana kaldı ihale?” şaşkınlığı. O elmasın senin olacağı sevinci geri planda kalıyor ilk üç ay. Ben de öyle oldu daha doğrusu.

İnsan acayip yardıma ihtiyaç duyuyor o anlarda. Hayatımın en öyle zamanlarıydı. Bir arkadaşın arayıp “nasılsın?” diye sorması, tüm günü güzelleştirebiliyordu mesela. Başka bir arkadaşın yüzyüze karşılaştığımızda bile, eski günlerdeki gibi davranması, hamilelik hiç yokmuş gibi davranması ise o günü felaket hale getirebiliyordu. İki kelime ile hatır sormak dünyanın en sıradan ve basit şeyi olsa da, o anlarda, hissedilen “lan çok korkunç bir dönem yaşıyorum ben, desteğe en çok ihtiyacım olduğu zamanlarda, beni sormak inceliğini taşımıyorsa bir arkadaş, neyleyim ben onun arkadaşlığını.” şeklinde oluyordu.

Ha sonradan geçti mi bu hal, açıkçası geçmedi de makulleşti. Ota boka hissiyat geliştirmek yerine, genel olarak bir umursamazlık geldi üzerime. “Hayat 4 işlem aritmetikten ibaret, beni üzüyorsan, beni düşünmüyorsan sen de benim umurumda değilsin!” rahatlığına geçtim. Hakkaten rahatlık çünkü eskiden bir arkadaşımın, dostumun düşüncesizliği beni çok çok üzerken, artık minimum üzülmeye başladım. Yine eskiden böylesi bir durumda tepkilerim daha radikalken, mesela ilişkiyi kesmek, bu süreçte o kadar bile önem vermeyip, karşımdakini “bence artık sen de herkes gibisin” seviyesine getirmekle yetindim. Çevremde olup beni üzen, moralimi bozan herkesi uzaklaştırdım çevremden. Ve işte işin ilginci tüm bunları yaparken hiç acımadı içim. Hep şöyle geçti içimden; “O'nun ne kadar içi acıyor ki, seni ne kadar umursuyor ki sen onun için üzüleceksin.” Ha bu anlattıklarımdan beni dehşetli üzen, çok kötü insanlarla, sorun yaşadığım anlaşılmasın. Normal hayatta çok dert edilmeyecek durumlar bahsettiklerim. Bazen bana beni daraltacak sıkıntılarını anlatan bir akrabam oldu uzaklaştığım, bazen sert tartışmaların yaşandığı mail grubu oldu tümden sildiğim, bazen “çocuksuz, eğlenceli çift” iken haftada 3-5 gün arayıp, gelip, sorarken, artık “dertli zamanlar”a geçiş yapıldığından, arada bir bir “alo” demeyi arkadaşlık sananları sıradanlaştırdım beynimde. Ve yine eskiden bir tartışma esnasında kırık kere düşünüp bir kere yazarken, sürekli empati kurup karşımdakini anlamaya, kırmamaya çalışırken tüm bu süreçte, “eeeaaaah yeter huleyn” deyip öyle içimden geldiği gibi hareket ettim ki!
Haddini bilmeyip saçmalayanlara dert anlatmaktansa ağızlarının payını vermek hiçbir halta yaramasa bile en azından bana çok iyi geldi. Bu dediğim tabiki ekşi sözlük mesaj, abuk mail vs ortamları için. Yakın çevremden bu denli saçmalayan çok şükür yok.

Hani insan karşındakinde kendisinin yapıp yapmayacaklarını bekler ya ilişki içersinde... Biz de (özellikle ben) sadece buna baktık süreç içinde. Biz hamile, çocuklu hiçbir arkadaşımızı görmekten imtina etmediğimiz gibi tam tersi desteğe, morale ihtiyaçları olur diye kendi isteğimizden fazla görmeye çalıştık. Rahat rahat içebileceğimiz, ertesi gün istediğimiz kadar uyuyabileceğimiz yerleri her zaman tercih edebilecekken, adına dostluk dediğimiz şeyin içini dolduruşumuz sebebiyle, keyif, dostlarla sıkıntılı halleri de eğlenceli hale getirmektir deyip dostlarımızın yanında olduk elimizden geldiğince. Dolayısıyla da şu durumumuzda da aynı özeni bekledik. Göstermeyenlere ise ilk şaşırmamız dışında hiç üzülmedik. Demin dediğim gibi, ne güzel ki hamilelik acayip bir umursamazlık verdi bana. Ve övünmek gibi olsun, Savaş'la ben öyle şahane dostlarız ki, bu süreçte yanımızda olmayanların bu tercihleri, sonrasında kendi kayıpları olacak.

Ya diğerleri? Beklediğimizden de fazlasını verenler? Biz ses etmeden kendileri bilumum ihtiyacı düşünme inceliği gösterip, bizi bizden çok düşünüp tüm süreçte yanımızda olanlar... Onlar da altın tornavidayla oyuldu hafızamızın derinliklerine. Kimilerinin inceliğinde kendi öküzlüğümü gördüğüm de oldu. “Dünya yıkılsa ben bunu düşünemezdim, inceliğe bak!” diye şok olduğum oldu. “İhtiyaç” denen şeyin herkesin görebildiği, somut, maddi, teknik şeylerin dışında olabileceğini algılayabilen, mesela “eğlenme”nin de bir ihtiyaç olduğunu düşünüp, kalkıp evden alıp, gezdirip, eve bırakan incelik karşısında ağzım dilim tutuldu bazen. Kendisi yaşamadan kimi ayrıntıları düşünemeyen kazma olabildiğim için çoklukla, tüm bunları yaşadıkça, geçmişte tanıdğım hamilelere ne kadar az hassas yaşadığımı farkettim. Hamilelik sürecimi kolaylaştırıp, güzelleştirdikleri gibi hayat algıma da farkındalıklar katmış oldular.

Bunun dışında benim sinirlilik halim ise ne acı ki hep çok yakınlarıma patladı. Şöyle bir şanssızlığım vardı gerçi, Savo sabah okula gidip, akşam işe gittiğinden, yani haftada epi topu 1 gün falan görüşebildiğimizden çok yalnız kalıyordum. Eh o 1 günde de beklentiler tavan yaptığından en ufak hayal kırıklığında o sinir çok fena çıkıyordu. Sanırım Savaş'tan sonra bu sinirimden en çok payını alan iki talihsiz de Özgün ile Perihan. Bir kez de burada minyonların huzurunda, Özgün'ü iki kez ağlattığım için kendisinden de özür dilerim :)))
Hamilelik konusunda ahkam kesip akıl verenlere kızdım,
Zamanında annelerimiz böyle miydi diyenlere kızdım,
İlk hamile sen misin diyenlere kızdım,
Kızmalarımı tartışanlara, “hamiledir, bi alttan alalım.” diyemedikleri için kızdım.
Diziporta çok kızdım, dizileri zamanında yayınlamadıklarında. Zira şunca ay boyunca en yakın arkadaşlarım dizilerdi.
Telekoma çok kızdım, adsl arızaları yaşandığında.


Peki ya şu duygusallaşma, her şeye hüzünlenme hadisesi? Valla çok uzun süre normal Derya sınırlarında gitti her şey. Yani hamile değilken neye gözlerim doluyorsa, ağlıyorsam yine onlara ağlamaya devam ettim. Haberlerde, dizilerde, sokakta. Ta ki 6. aydan sonraya dek. Örnek için bakınız. En ufak şeyde dudağım büzülmeye, gözlerim yaşarmaya başladı. En çok Mavi Marmara'ya ağladım, hormonlardan bağımsız da ağlamamak mümkün değil ya olana bitene, hormonlarla iyice kahroldum. Gemideki bebek için ve Furkan için yıkıldım en çok. Bebek sağ salim dönsün istedim. Kızımla öyle bir gemiye binecek cesarette bir anne olmak istedim. Benden farklı bir ideolojide de olsa, Furkan gibi inançları uğruna mücadele edebilsin istedim. Ben dünyada bir tek kendi çocuğu varmış gibi yaşayan annelerden kızım da tek derdi kendi olan şımarık veletlerden olmasın istedim.


Gündelik olarak ise en son kardeşim, kızının plajdaki görüntüsünün videosunu yollamış. Bıdık, kumda yürüyor tıpış tıpış. Denize ulaşmaya çalışıyor. İkide bir de düşüyor! Sen misin düşen. Oturduğun yerden ağla ağla, “kızın ayakları yandı, mahfoldu, sen nasıl babasın yardım etseneeee” diye pc ekranına bağır. Savo şaşkın şaşkın, “ya Derya, yansa ayakları kendi ağlar, baksana gayet iyi.” diye sakinleştirmeye çalışsa da, on dakika ağlamadan kendime gelemedim. Demek ki neymiş, kimisinde ilk üç ay kimisinde 6-7. ay. Bu ağlama krizlerinin tarihleri de değişiyormuş.

Son dönemler ise, fena bir endişe hali. İlk aylar Birkaç kez Gökay ile konuşmuştuk, “Konservatuvara mı gitse, Anadolu Lisesi'ne mi?” diye. :) Bu alıklığım uzun sürmedi allahtan ama son aylarda, bunun daha makulu olan, bebek doğduğunda iyi bakamamak, ihtiyaçlarını karşılayamamak endişesi sardı bünyeyi. Bir yandan salaş, rahat bir anne olmaktan endişe edip, öte yandan baskıcı, annelerimiz gibi müdahaleci anne olmaktan acayip korkmak... Orta yolu bulamayıp, berbat bir çocuk yetiştirmekten endişe etmek... Bazen o kadar ileriye bile gidemeyip, “ya uykusunda nefes alamazsa ben farkedemezsem, ya aşısını unutursam” gibi korkulardan acayip gerilmek. Evin temizliği, bebeğin yemekleri.. bir sürü ayrıntıyla nasıl başedeceğini bilememek... Acayip geren şeyler bunlar. Tüm bunlarla paralel olarak da Savaş'a bir şey olabileceği korkusu. Tüm bu çocuklu hayata baştan beri Savaş'ın varlığı ile cesaret edebilmiş biri olarak onun başına bir şey gelmesi ihtimali en büyük korkum. Bu zaten normalde de en büyük korkumdu ancak bebekle birlikte var olan korku x100 hale geldi. Kaldı ki, anne forumlarını, mail gruplarını, internet sitelerini okudukça, bilumum kocanın şu hamilelik sürecini ne kadar sembolik ve yüzeysel paylaştığını gördükçe Savaş kat kat daha fazla kahramanım haline geldi.

Enteresan bir diğer şeyse ilk 7 ay boyunca var olan büyük heyecan, neredeyse sıfıra indi. İlk aylardan itibaren, mobilyaların yerlerini düşünmek, bebeğin elbiselerini yıkayıp ütülemek, perde seçmek, hastane valizi hazırlamak, heyecanla beklenen, fırsat buldukça adım atılan, yol alınan şeylerken, şu son bir aydır feci yaymış durumdayım. Ha bir sürü iş hallediyoruz, yatmıyoruz ama ne bunları yapmak için bir heves, heyecan var içimde, ne de “ayyyy çok az kaldı bitirmemiz gerek.” paniği. Ama muhtemelen hormonla falan değil direk feci sıcaklarla ilgilidir bu. Kolumu kaldıracak halim yok ayol.

Bu gibi yazıları Ekşi Sözlük'e yazarken, “lan fazla mı özel oldu acep?” diye düşündüğüm olurdu. Burada ne güzel ki zaten her şey özel. O yüzden içim rahat.
Evet, işte kaç ayın totali, hormonlar, hissiyatlar genellemesi böyle. Hamilelikten sonra hangi hissiyatlarım değişir, hangisi aynı kalır yüzde yüz emin değilim ama, biliyorum ki, duyguların yoğunluğu değişse de sonraya özü aynı kalacak. Tüm bu süreçte her ay, kimi zaman biraz derinliklerde bile olsa aynı kalan, hakim olan his ise yukardaki resmin anlattığı his. İki sevgili ve rahimdeki bir bebeğin verdiği huzur, güven ve mutluluk hissi. Zaten büyük ihtimalle o umursamazlığın ve az üzülmenin sebebi de o. Öyle bir mutluluk zinciri ki sahip olunan, onun dışında her şey önemsiz...  

2 yorum:

  1. Öyle güzel anlatmışsın ruh hallerini.Henüz 2 aylık hamile olmama rağmen haberi aldığım ilk anda beri hissettiğim korku şaşkınlık hala geçmedi.Eşim bile şaşırıyor halime çünkü ben deliler gibi anne olmak isterdim tabii hala istiyorum ama öyle melankolik bir ruh hali içindeyim ki!Ama yazını okuyunca rahatladım yalnız değilim demek.Bu ilk ayları böyle geçireceğim sanırım.Minicikler ama şimdiden nasıl da etkiliyorlar bizleri.

    Sevgiler...

    YanıtlaSil
  2. Teşekkür ederim Duygu. Yine yazarken yaşadığım hormonsal dalgalanmalardan tam anlatamadım bile aslında :)

    YanıtlaSil

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...