31 Temmuz 2010 Cumartesi

Geri Sayım 9

Bir doğumsuz gün daha... 
Dün gece Okan kaldı bizde. Bugün de onun şerefine işsiz, oyunlu bir gün geçirdik. Oynadığımız tabu sayesinde gün daha bir hızlı geçti. Güzel geçti. Gündüz hava da serindi. Ama şu an pek sıcak. Şimdi de Vedat, Aylin, ben oturuyoruz. Savaş'ı bekliyoruz. Eğer bir an önce inerse V for Vendetta izleyeceğiz. Tekrar izlemekten keyif duyacağım filmlerden. 
Bir gün daha bitti. Hala yaşıyorum. Ama yorgunluk had safhada. Belirsizliğin yarattığı endişe de. 
Devamını Oku »

30 Temmuz 2010 Cuma

Geri Sayım 10

Gitgide bir hüzün kaplıyor, böyle hüzün gibi de değil de, acayip bir şey. Gitgide işlevsizleşmek, yataktan kalkmak için bile yardıma ihtiyaç duymak, sürecin nasıl, ne zaman biteceğini bilmemek... Bu gece rüyamda bir doktor muayene ediyordu beni. “Burada bebek yok, psikolojik hamilelik sizinkisi. Üzgünüm.” diyordu. Sonra sabah bir uyandım, elimi karnıma götürdüm; göbek yok!!! Hemen, acaba rüya mı görüyorum diye düşündüğüm her an yaptığım gibi dudağımı ısırdım. Allah! Dudağım acıdı, demek ki rüya değildi. Hemen gözümü açıp, doğruldum. Meğer aylardır ilk kez uyurken sırt üstü yatabilmişim ve öyle uyanınca karnım baya düz halde duruyormuş. Ödüm koptu farkedene dek.
Sonra, gün içinde Aylin ile Savaş, derin temizlik işine gömülüyorlar. Buzdolapları çekiliyor, dip köşe her yan temizleniyor... Ben değil onlara yardım etmek, çoklukla yattığım yerden kalkmak için bile onlara ihtiyaç duyuyorum. Kitap okumayı, dizi-film izlemeyi, uyumayı geçtim, boş boş duvara bakmak gayet normal, rutin bir eylemim haline geldi. Bir yandan ağrı sızı, bir yandan sıcaklar...
Akşam Perihan geldi. Sohbet muhabbet bir gün daha geçti. Darısı yarına...
Devamını Oku »

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Geri Sayım 11

Bugün doktora gittik. Öncesinde Savaş, Aylin, ben eski fotoğraflara bakıp nostalji yaptık biraz. Sonrasında yola çıktık, güzel güzel vardık hastaneye. Benim ağrılar had safhada olduğundan umudum doktorun “Aaa doğum başlamış, hemen yatıralım.” demesiydi. Halbuki tam tersi, “Daha en az bir hafta gelmeye niyeti yok, kafa aşağı inmemiş, yüzü de yukarıda.” yorumunu duyduk. 
Kilosu 3.300, suyu iyi. Bir sıkıntısı yok. Benim çok ama sıkıntım. Hele dönüşte ağrıdan gözümden yaş geldi resmen. Bilmiyorum ne kadar süre daha dayanılır. Doktorda da minik can sıkıcı bir şey yaşadık. Moralimiz bozuldu ama geçti şimdi. Şimdi evdeyiz. Vedat geldi. Yemek yedik, sohbet muhabbet bir gün daha geçecek.
Çoook çabuk geçsin artık günler.  
(Her hastane ziyaretinde köprüden geçiyoruz. Hem Boğaz'ı yukarıdan izlemek, hem de köprüden geçerken püfür püfür esip serinleten rüzgar acayip mutlu ediyor beni.)
Devamını Oku »

C'est La Vie

Dün akşam saat 8 civarı, Aylin'le otururken kapı çaldı. Aylin “kim o” dedi. “Migros” demişler. “Allah allah” diyerek açtık aşağı kapıyı. Savo vantilatör almıştı o geldi aklıma, acaba onu mu göndertmişti? Ama böyle bir hizmeti yoktu bildiğim kadarıyla Migros'un. İki adam, elleri kolları poşet dolu geldiler kapıya. “Yanlış geldiniz herhalde, isim nedir?” dedik, benim ismimi söylediler. Poşette, 6 paket kocamanından bebek bezi, bebekler için ıslak mendiller, alt değiştirme örtüleri, bebe tırnak makası, bebe törpüsü, bebe şampuanları, bebe yağları, anne için göğüs pedi, bebe pudraları... daha neler neler... Poşetleri aldık, kağıtları inceledik yurt dışında yaşayan bir arkadaşımız internetten vermiş siparişi, tak diye kapımıza göndermiş ihtiyacımız olacak bilumum şeyi.

Nasıl duygulandığımı anlatmam zor. Anlık, sadece bu yaşanandan sebep bir duygulanma değil hissettiğim, tüm hamilelik boyunca yaşadığımız benzer bir sürü şey geldi gözümün önüne. Müjdat Gezen'in bir röportajda Zeki-Metin için söylediği bir söz var, sürekli hatırlarım; “Metin para biriktirir, Zeki dost biriktirir...” Biz de ne çok dost biriktirmişiz, sürekli söylediğimiz, yaşamımıza oturtmaya çalıştığımız paylaşma, dayanışma kültürünü ne güzel başarmışız ki hamileliğimin başından itibaren böyle güzel şeyler yaşıyoruz diye düşündüm.

Bebeğimizin odasını, çok sevgili bir çift arkadaşımız aldı. Kardeşin kardeşe bu denli içten destek olmadığı günümüzde, tak diye bin liraya oda aldılar kızımıza. Başka bir arkadaşımız “Bezler benden, biriktirmeye başlıyorum şimdiden.” deyip bez almaya başladı. Başka bir çift arkadaşımız tüm yorgunluk, daralmışlık, zamansızlık ve parasızlık anımızda tatile götürdü bizi. Başka biri Amerika'dan yaptığı alışverişle doldurdu kızımızın gardrobunu.Bebeğin perdesi, lambası, kıyafetleri, duvar stickerı, bebek arabası, küveti, ilk kitabı, oyuncağı, doğumda dağıtılacak bebek süsleri... daha neler neler. Bebeğin her şeyi tamken bizim aldığımız şeylerin sayısı 5'i bulmaz. Bizden önce düşünüp, bize bırakmadan her şeyi halletti arkadaşlarımız. Sadece maddi paylaşımdan da bahsetmiyorum, bir kısım arkadaşımız gelip evin temizliğini yaptılar, perde, tül ütülediler. Bir kısmı her daraldığımda ikiletmeden yanımda oldu. Kendi gelse de gelemese de çikolata, tatlı gönderip hayatımı tatlandıran oldu. İhtiyacımızı bilip, çevresini kastırıp, özel uğraşıp evden yapabilecek iş bulmamı sağlayanlar...

İşte hani klişe bir laf var ya “Bu dünyaya çocuk getirmek istemiyorum.” Savaş'la konuşuyoruz da, ne güzel bir dünya yaratmışız, başka bir dünyayı, tüm dünyaya olmasa da kendi hayatımıza ne güzel geçirmişiz, tam da böyle bir dünyaya çocuk getirmek isterdim, çocuğumuzu getirmek istediğimiz dünyayı yaratmışız.

Çok mutluyuz ailecek, paylaşım, dayanışma, kolektivizm hayal değil bunlar, “bireyci kültüre karşı direnirsen kazanırsın”. Para biriktirmemişiz ne çıkar, hayatı paylaşan dostlar biriktirmişiz biz.


Devamını Oku »

27 Temmuz 2010 Salı

Geri Sayım 12

Bugün itibariyle, 40 haftanın dolmasına, yani bebeğin beklenen gelişine 12 gün kaldı. Gerçi bu doktorların söylediği, beklenen günde doğan bebek istatiği %5. Geri kalanlar +5, -5. günlerde doğuyormuş genelde. Bakalım bizimki kaçıncı günde gelecek. Gerçi bugün feysbuka da yazdım, bizim kız her an gelecek de yolu bulamıyor bir türlü. 5 dakikada bir karnımın bir yerlerine hızla toslayıp duruyor. İttiriyor. Sonra oradan umudu kesmiş olacak ki bir 5 dakika sesi çıkmıyor, yeni arayışlara giriyor. Hoop ikinci atak geliyor. Hani eski savaşlarda koç başıyla kaleye girmeye çalışanları hatırlatıyor bana. Gözümün önüne kafasını uzatmış karnıma dan dan geçiren bir bebek görüntüsü geliyor. Komik.

Bugün yine minik ev çalışmaları sürüyor. Savaş'la Aylin tüm nevresimleri çıkarıyorlar şu an hepsi yıkansın diye. Sonra da balkon temizlenecek. Şunu farkettim ki iş denen şey asla bitmiyor. Tam bitti dediğin zaman ilk başladığın şey yeniden kirlendiği için hop başa dönüyorsun. Gıcık durumlar.

Dün gece şiddetli bel ve kasık ağrısı oldu. Hobaa gidiyoruz artık herhalde dedim. Ama kısa kısa değil, uzun süreli bir ağrıydı, sonra da geçti gitti. Hevesim kursağımda kaldı. Yarın kontrole gidiyoruz doktora, bakalım ne haldeyiz.

Bir değişiklik olmazsa yarın 11. günde görüşmek üzere efenim.  
Devamını Oku »

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Kolik bebek ve Dr. Harvey Karp

Bayadır haberim var Dr. Karp'tan. Bir çok konuda ufkumu açıp, bakış açımızı değiştirdi. Karp'a göre, kolik denen, bebeğin ilk üç ay sürekli ağlamasına neden olan illet, gaz vs sancısı değil, olması gerekenden 3 ay erken dünyaya gelen bebeklerin dünyaya alışamama isyanları. Evet Karp'a göre bebekler 12 ayda tam olarak dünyaya gelmeye hazır oluyorlar. Dolayısıyla 3 ay boyunca bebeğe anne rahmini hatırlatacak şekilde davranırsak bebeğin bir sorunu kalmaz. Bunun için de çeşitli önerileri var. En önemlisi bebeği çok sıkmadan, ayakları daha gevşek kalacak şekilde kundaklamak. Bebek ağladığında kulağına yüksek sesle şşşş'layıp anne rahmi sesini hatırlatmak (kurutma makinası, süpürge vs gibi sesler de bu işe yarıyor.) Bebeği yan ya da karnının üstüne yatırmak, bebek istediği sürece emzirmek, bebeği sarsmadan sallamak. 
Şimdi niye durduk yere hamilelik sonrası bir konudan bahsediyorum; çünkü geçen çarşamba kendisi burada paneldeydi, hakkında haberler, videolar, röportajlar varken paylaşayım istedim. Detaylar renkli kelimelerdeki linklerde. 
Devamını Oku »

38. Hafta

Bu hafta bol iş güçle geçti. Temizlik, düzenleme, tamirat, tadilat... Günlere bölünmüş şekilde ama yoğun. Kütüphanemizi tamamen baştan elden geçirdik, temizledik. Kapı, pencere, perdeler tüm evi temizledik, bebek odasının en ufacık bir eksiği bile kalmadı. Biz biz diyorum ama aslında benim katkım minimum. Savaş, Aylin, Neşe, Gökşen, İsmigül... Evi harika hale getirdiler. 


Aslında cuma gününe kadar performansım fena sayılmazdı. Kütüphane düzeltme, yemek yapma vs yine bir şeyler yapabiliyordum. Perşembe günü Meltem'e gittim, akşamında Ayşen ve Nisot geldiler. Gayet keyifli bir gündü. Cuma günü Savaş'la bir yarışmaya katıldık. Öğlen 12'de çıktık evden, gece 12.30da döndük. O gece baş ağrısı başladı fena. Hemen yattım, sonra da bir daha toparlayamadım. Cumartesi, özellikle de pazar sürekli yere paralel halde geçti. Bel, sırt, kasık ağrısı, göbekte yoğun ağırlık oturmayı, kalkmayı bile imkansız hale getirdi. Dün o yüzden yazıyı yazamadım, şu anda çok iyi sayılmam aslında. Göbeğimi taşıyamıyorum. Belim kopacak gibi. Çınar çok büyüdü, her hareketi feci can yakıyor. Artık bir an önce gelsin istiyorum. 


Savaş olmasa ne yapardım bilmiyorum. Her şeyi tık tık halledip, her şeye yetiyor. Hem baba hem sevgili hem dost hem marifetli bir usta.  


Eğer becerebilirsem bugünden sonra gün gün yazmaya çalışacağım. Şu an itibariyle 13 günümüz kaldı beklenen güne. 
Devamını Oku »

21 Temmuz 2010 Çarşamba

İç Karın Meselesi







Hamileliğin 5. ayı, dümdüz bir göbek.



Hamile olduğumu öğrendik, günler geçmeye başladı, enteresandır ki birbirine çok yakın zamanlarda 4-5 arkadaş birden hamile olduğumuzu öğrendik. Zaman içinde bu diğer arkadaşların karınlarını izliyorum, göbekler 4. aydan itibaren büyüyor, benimkinde çıt yok! 5. Ay oldu, annemle hastanedeyiz şeker testi için, benden başka bir sürü hamile var, yanımdakiyle konuşuyoruz, benle aynı aylık hamile ama karnı kocaman. Karşıda bir hamile daha var, neredeyse doğum yapacak gibi geliyor bana. Anneme dönüp “9 aylık vardır değil mi?” diye soruyorum. “Bilmem” diyor. Onunla da tanışıyoruz, sadece 6. aylık hamile olduğunu öğreniyoruz. Ben yine dertleniyorum.







6. ay


6,7... bu aylarda bile o kadar küçüktü ki göbeğim. Ancak dar tişörtler, elbiseler giyersem belli oluyordu hamileliğim. Kime kaç aylık hamile olduğumu söylesem, bir şaşırıp “yok canım” diyorlardı. Hamile olduğumu zaten bilmeyenlerse söylediğimde ona bile inanmıyorlardı. Doktora gittiğimde, doktor gelmeden, hastayı hazırlayan arkadaş “Ne sıkıntınız vardı?” dedi 6-7. ayımdayken. Yine 7. aylık hamileyken, bir süredir görüşmediğim bir eski dostumla karşılaştım İstiklal'de, “Sen kilo mu aldın?” diye sordu.

7. Ay 
Doktorlar için bunun sebebi açıktı: “İç karnın geniş.” Nasıl yani? “Kimi bünyelerde, -zayıf, orta, şişman farketmiyor- karnın içi, organlardan kalan boşluk geniş olur. Hamile kalındığında rahim rahat rahat genişler, büyümek için öne doğru çıkmaya ihtiyaç duymaz.”mış. Eh böyle bir açıklaması beni rahatlattı mı? Tabii ki hayır. Tam tersi çok ciddi dert edinmiştim bunu. Madem hamileyi ve şunca ay tüm sıkıntılarını çekiyorum, bu işin normali neyse, göbek burunda dolaşılacaksa dolaşılacak, niye belli olmuyor arkadaş!!

                                                                     8. ay
Ta ki şu son bir aya kadar. Ne zaman ki göbek çıktı, dana kadar oldu, ne zaman ki o öne doğru çıkıntının ne kadar sıkıntılı, hayatı ne kadar zorlaştıran bir şey olduğunu farkettim o zaman rahatladım ve şükrettim son ana kadar büyümediğine. Ki son ay çıktı dediğim de aslında bir sürü hamilenin 7 aylıkken ki hali. Daha da büyük göbeği olanlar nasıl tahammül edip dayanıyorlar hiç anlayamadım.

                                                                     Doğuma 3 hafta kala
Demem o ki, eğer göbeği çok büyümemiş, erken dönem hamileyseniz üzülmeyin. Neredeyse kimse farketmeden bebek doğurabilecek olmanız biraz can sıkıcıysa da totalde aslında şanslısınız. 
Devamını Oku »

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Hormonlar, hissiyatlar....


Bu da yine herkese göre farklı gelişen şeylerden. Hatta bırakın herkesi, bir kişinin hali bile ay ay değişiyor. Kimi an çok sinirli, kimi an çok duygusal, kimi zaman umursamaz... Ama bir de genel değişiklikler var. Biraz ondan, biraz ondan anlatayım istedim.

İlk aylar, manik depresifti benim ruh halim. Sanırım maniklik bebeğin varlığından, depresiflik ise hormonlardan. Yine sanırım çok küçük bir neden de hayatın tümden bir değişikliğe uğramasının şoku. Hani şey gibi; Birisi eline vermiş 100 trilyonluk elması, al 9 ay sen saklayacaksın bunu, becerebilirsen senin olacak, beceremezsen sadece sen değil çevrendeki tüm sevdiklerin de kötü etkilenecek demiş gibi. Sıkıysa depresif olma. Bir yandan korku ya başına bir şey getirirsem diye, (ki maalesef çevrende bu korkunu tetikleyen, iyi niyetli de olsa onlarca insan) bir yandan “ya niye ben böyle bir sorumluluk taşıyorum ki şu an, niye bana kaldı ihale?” şaşkınlığı. O elmasın senin olacağı sevinci geri planda kalıyor ilk üç ay. Ben de öyle oldu daha doğrusu.

İnsan acayip yardıma ihtiyaç duyuyor o anlarda. Hayatımın en öyle zamanlarıydı. Bir arkadaşın arayıp “nasılsın?” diye sorması, tüm günü güzelleştirebiliyordu mesela. Başka bir arkadaşın yüzyüze karşılaştığımızda bile, eski günlerdeki gibi davranması, hamilelik hiç yokmuş gibi davranması ise o günü felaket hale getirebiliyordu. İki kelime ile hatır sormak dünyanın en sıradan ve basit şeyi olsa da, o anlarda, hissedilen “lan çok korkunç bir dönem yaşıyorum ben, desteğe en çok ihtiyacım olduğu zamanlarda, beni sormak inceliğini taşımıyorsa bir arkadaş, neyleyim ben onun arkadaşlığını.” şeklinde oluyordu.

Ha sonradan geçti mi bu hal, açıkçası geçmedi de makulleşti. Ota boka hissiyat geliştirmek yerine, genel olarak bir umursamazlık geldi üzerime. “Hayat 4 işlem aritmetikten ibaret, beni üzüyorsan, beni düşünmüyorsan sen de benim umurumda değilsin!” rahatlığına geçtim. Hakkaten rahatlık çünkü eskiden bir arkadaşımın, dostumun düşüncesizliği beni çok çok üzerken, artık minimum üzülmeye başladım. Yine eskiden böylesi bir durumda tepkilerim daha radikalken, mesela ilişkiyi kesmek, bu süreçte o kadar bile önem vermeyip, karşımdakini “bence artık sen de herkes gibisin” seviyesine getirmekle yetindim. Çevremde olup beni üzen, moralimi bozan herkesi uzaklaştırdım çevremden. Ve işte işin ilginci tüm bunları yaparken hiç acımadı içim. Hep şöyle geçti içimden; “O'nun ne kadar içi acıyor ki, seni ne kadar umursuyor ki sen onun için üzüleceksin.” Ha bu anlattıklarımdan beni dehşetli üzen, çok kötü insanlarla, sorun yaşadığım anlaşılmasın. Normal hayatta çok dert edilmeyecek durumlar bahsettiklerim. Bazen bana beni daraltacak sıkıntılarını anlatan bir akrabam oldu uzaklaştığım, bazen sert tartışmaların yaşandığı mail grubu oldu tümden sildiğim, bazen “çocuksuz, eğlenceli çift” iken haftada 3-5 gün arayıp, gelip, sorarken, artık “dertli zamanlar”a geçiş yapıldığından, arada bir bir “alo” demeyi arkadaşlık sananları sıradanlaştırdım beynimde. Ve yine eskiden bir tartışma esnasında kırık kere düşünüp bir kere yazarken, sürekli empati kurup karşımdakini anlamaya, kırmamaya çalışırken tüm bu süreçte, “eeeaaaah yeter huleyn” deyip öyle içimden geldiği gibi hareket ettim ki!
Haddini bilmeyip saçmalayanlara dert anlatmaktansa ağızlarının payını vermek hiçbir halta yaramasa bile en azından bana çok iyi geldi. Bu dediğim tabiki ekşi sözlük mesaj, abuk mail vs ortamları için. Yakın çevremden bu denli saçmalayan çok şükür yok.

Hani insan karşındakinde kendisinin yapıp yapmayacaklarını bekler ya ilişki içersinde... Biz de (özellikle ben) sadece buna baktık süreç içinde. Biz hamile, çocuklu hiçbir arkadaşımızı görmekten imtina etmediğimiz gibi tam tersi desteğe, morale ihtiyaçları olur diye kendi isteğimizden fazla görmeye çalıştık. Rahat rahat içebileceğimiz, ertesi gün istediğimiz kadar uyuyabileceğimiz yerleri her zaman tercih edebilecekken, adına dostluk dediğimiz şeyin içini dolduruşumuz sebebiyle, keyif, dostlarla sıkıntılı halleri de eğlenceli hale getirmektir deyip dostlarımızın yanında olduk elimizden geldiğince. Dolayısıyla da şu durumumuzda da aynı özeni bekledik. Göstermeyenlere ise ilk şaşırmamız dışında hiç üzülmedik. Demin dediğim gibi, ne güzel ki hamilelik acayip bir umursamazlık verdi bana. Ve övünmek gibi olsun, Savaş'la ben öyle şahane dostlarız ki, bu süreçte yanımızda olmayanların bu tercihleri, sonrasında kendi kayıpları olacak.

Ya diğerleri? Beklediğimizden de fazlasını verenler? Biz ses etmeden kendileri bilumum ihtiyacı düşünme inceliği gösterip, bizi bizden çok düşünüp tüm süreçte yanımızda olanlar... Onlar da altın tornavidayla oyuldu hafızamızın derinliklerine. Kimilerinin inceliğinde kendi öküzlüğümü gördüğüm de oldu. “Dünya yıkılsa ben bunu düşünemezdim, inceliğe bak!” diye şok olduğum oldu. “İhtiyaç” denen şeyin herkesin görebildiği, somut, maddi, teknik şeylerin dışında olabileceğini algılayabilen, mesela “eğlenme”nin de bir ihtiyaç olduğunu düşünüp, kalkıp evden alıp, gezdirip, eve bırakan incelik karşısında ağzım dilim tutuldu bazen. Kendisi yaşamadan kimi ayrıntıları düşünemeyen kazma olabildiğim için çoklukla, tüm bunları yaşadıkça, geçmişte tanıdğım hamilelere ne kadar az hassas yaşadığımı farkettim. Hamilelik sürecimi kolaylaştırıp, güzelleştirdikleri gibi hayat algıma da farkındalıklar katmış oldular.

Bunun dışında benim sinirlilik halim ise ne acı ki hep çok yakınlarıma patladı. Şöyle bir şanssızlığım vardı gerçi, Savo sabah okula gidip, akşam işe gittiğinden, yani haftada epi topu 1 gün falan görüşebildiğimizden çok yalnız kalıyordum. Eh o 1 günde de beklentiler tavan yaptığından en ufak hayal kırıklığında o sinir çok fena çıkıyordu. Sanırım Savaş'tan sonra bu sinirimden en çok payını alan iki talihsiz de Özgün ile Perihan. Bir kez de burada minyonların huzurunda, Özgün'ü iki kez ağlattığım için kendisinden de özür dilerim :)))
Hamilelik konusunda ahkam kesip akıl verenlere kızdım,
Zamanında annelerimiz böyle miydi diyenlere kızdım,
İlk hamile sen misin diyenlere kızdım,
Kızmalarımı tartışanlara, “hamiledir, bi alttan alalım.” diyemedikleri için kızdım.
Diziporta çok kızdım, dizileri zamanında yayınlamadıklarında. Zira şunca ay boyunca en yakın arkadaşlarım dizilerdi.
Telekoma çok kızdım, adsl arızaları yaşandığında.


Peki ya şu duygusallaşma, her şeye hüzünlenme hadisesi? Valla çok uzun süre normal Derya sınırlarında gitti her şey. Yani hamile değilken neye gözlerim doluyorsa, ağlıyorsam yine onlara ağlamaya devam ettim. Haberlerde, dizilerde, sokakta. Ta ki 6. aydan sonraya dek. Örnek için bakınız. En ufak şeyde dudağım büzülmeye, gözlerim yaşarmaya başladı. En çok Mavi Marmara'ya ağladım, hormonlardan bağımsız da ağlamamak mümkün değil ya olana bitene, hormonlarla iyice kahroldum. Gemideki bebek için ve Furkan için yıkıldım en çok. Bebek sağ salim dönsün istedim. Kızımla öyle bir gemiye binecek cesarette bir anne olmak istedim. Benden farklı bir ideolojide de olsa, Furkan gibi inançları uğruna mücadele edebilsin istedim. Ben dünyada bir tek kendi çocuğu varmış gibi yaşayan annelerden kızım da tek derdi kendi olan şımarık veletlerden olmasın istedim.


Gündelik olarak ise en son kardeşim, kızının plajdaki görüntüsünün videosunu yollamış. Bıdık, kumda yürüyor tıpış tıpış. Denize ulaşmaya çalışıyor. İkide bir de düşüyor! Sen misin düşen. Oturduğun yerden ağla ağla, “kızın ayakları yandı, mahfoldu, sen nasıl babasın yardım etseneeee” diye pc ekranına bağır. Savo şaşkın şaşkın, “ya Derya, yansa ayakları kendi ağlar, baksana gayet iyi.” diye sakinleştirmeye çalışsa da, on dakika ağlamadan kendime gelemedim. Demek ki neymiş, kimisinde ilk üç ay kimisinde 6-7. ay. Bu ağlama krizlerinin tarihleri de değişiyormuş.

Son dönemler ise, fena bir endişe hali. İlk aylar Birkaç kez Gökay ile konuşmuştuk, “Konservatuvara mı gitse, Anadolu Lisesi'ne mi?” diye. :) Bu alıklığım uzun sürmedi allahtan ama son aylarda, bunun daha makulu olan, bebek doğduğunda iyi bakamamak, ihtiyaçlarını karşılayamamak endişesi sardı bünyeyi. Bir yandan salaş, rahat bir anne olmaktan endişe edip, öte yandan baskıcı, annelerimiz gibi müdahaleci anne olmaktan acayip korkmak... Orta yolu bulamayıp, berbat bir çocuk yetiştirmekten endişe etmek... Bazen o kadar ileriye bile gidemeyip, “ya uykusunda nefes alamazsa ben farkedemezsem, ya aşısını unutursam” gibi korkulardan acayip gerilmek. Evin temizliği, bebeğin yemekleri.. bir sürü ayrıntıyla nasıl başedeceğini bilememek... Acayip geren şeyler bunlar. Tüm bunlarla paralel olarak da Savaş'a bir şey olabileceği korkusu. Tüm bu çocuklu hayata baştan beri Savaş'ın varlığı ile cesaret edebilmiş biri olarak onun başına bir şey gelmesi ihtimali en büyük korkum. Bu zaten normalde de en büyük korkumdu ancak bebekle birlikte var olan korku x100 hale geldi. Kaldı ki, anne forumlarını, mail gruplarını, internet sitelerini okudukça, bilumum kocanın şu hamilelik sürecini ne kadar sembolik ve yüzeysel paylaştığını gördükçe Savaş kat kat daha fazla kahramanım haline geldi.

Enteresan bir diğer şeyse ilk 7 ay boyunca var olan büyük heyecan, neredeyse sıfıra indi. İlk aylardan itibaren, mobilyaların yerlerini düşünmek, bebeğin elbiselerini yıkayıp ütülemek, perde seçmek, hastane valizi hazırlamak, heyecanla beklenen, fırsat buldukça adım atılan, yol alınan şeylerken, şu son bir aydır feci yaymış durumdayım. Ha bir sürü iş hallediyoruz, yatmıyoruz ama ne bunları yapmak için bir heves, heyecan var içimde, ne de “ayyyy çok az kaldı bitirmemiz gerek.” paniği. Ama muhtemelen hormonla falan değil direk feci sıcaklarla ilgilidir bu. Kolumu kaldıracak halim yok ayol.

Bu gibi yazıları Ekşi Sözlük'e yazarken, “lan fazla mı özel oldu acep?” diye düşündüğüm olurdu. Burada ne güzel ki zaten her şey özel. O yüzden içim rahat.
Evet, işte kaç ayın totali, hormonlar, hissiyatlar genellemesi böyle. Hamilelikten sonra hangi hissiyatlarım değişir, hangisi aynı kalır yüzde yüz emin değilim ama, biliyorum ki, duyguların yoğunluğu değişse de sonraya özü aynı kalacak. Tüm bu süreçte her ay, kimi zaman biraz derinliklerde bile olsa aynı kalan, hakim olan his ise yukardaki resmin anlattığı his. İki sevgili ve rahimdeki bir bebeğin verdiği huzur, güven ve mutluluk hissi. Zaten büyük ihtimalle o umursamazlığın ve az üzülmenin sebebi de o. Öyle bir mutluluk zinciri ki sahip olunan, onun dışında her şey önemsiz...  
Devamını Oku »

37. Hafta


37. Haftayı doldurduk. Başından itibaren 34. Haftaya gelebilsek büyük başarıydı benim için. Çünkü o haftadan sonra bebek ölmüyor, kilosuna göre prematüre bile sayılmayabiliyordu. İnsan bir kere bebek kaybedince, sonra hiçbir şeyin olumlu, düzgün geçeceğine inanamıyor. Şimdi de 40. haftayı geçip, 42'yi bulursa, sezaryen yapmak zorunda kalırlarsa... diye endişe başladı. Ama bu seferki endişe diğerleri gibi değil. İçimden bir ses o kadar beklemeyeceğini söylüyor. Sanki şu an hazırlıkları izliyor, her şey hazır olduğunda çıkıp gelecek.

Peki ne kaldı hazırlık? Aslında çok bir şey değil. Bebek odamız, tülümüz hariç hazır. Tül de çarşamba geliyor. Hastane çantamız, hem onunki hem benimki hazır. Çarşamba günü arkadaşlarla evi ayrıntılı bir temizleyeceğiz, halıları yıkamaya vereceğiz ve artık yapacak hiçbir şey kalmayacak. Ha bir de bizim yatağımızın yanına koyacağımız minik beşiği alınacak.

Bu haftaya annane ile başladık. Annem pazartesi sabah geldi, gecesinde geri döndü. Günübirlik de olsa anneyi görmek keyifliydi. Salı günü hiiç ama hiiiç bir şey yapmadan ER izleyerek geçti. Çarşamba günü Savo ile önce Okmeydanı'na oradan da Amerikan Hastanesi'nin hamilelik eğitimine gittik. Akşam Peri geldi. Perşembe doktor kontrolümüze gittik. Her şey normal. Çınar'ın kilosu 2960 gr. Plasenta, kordon, su her şey olması gerektiği gibi.Doktorumuz önümüzdeki hafta tatilde. Gökşen, Gökay, Sibel herkes bir yerlerde. O yüzden bu hafta gelmemesi gerekiyor. Ama bana benziyorsa da kesinlikle bu hafta gelir ahaha, bütün huzurumuz için genel olarak da en büyük umudumuz tümüyle Savo'ya benzemesi.

Doktordan sonra Capitol'de yemek yedik. Son gidişimin üzerinden neredeyse 15 yıl geçmiş. Nostalji oldu. Şunu mutlaka söylemek istiyorum; Burada Bilakis diye bir yer var. Makarna, salata yapıyor. Yediğim en şahane salata ve makarna idi. Kesinlikle tavsiye ederim.

Cuma akşam Oya geldi. Elinde kendi boyu kadar 3 paket bebek bezi! Çınarcığın yaklaşık 2-3 haftalık ilk bezleri de hazır olmuş oldu böylece. Cumartesi Okan, pazar yani bu sabah da Murat bizimleydi. Yanisi bol arkadaşlı, dolayısıyla az sıkıntılı, hızlı bir hafta geçirmiş olduk. Savaş'la Çınar'ın perdelerine perde düğmesi diktik, astık, çarşafını ütüledik, beşiğe yerleştirdik. Oda neredeyse hazır. Tek sıkıntımız, bebek doğana kadar kirlenmesi endişesi.

Genel hamile durumuna gelince; çok sıcak arkadaş! Doğru orantıda da sivrisinekli. İlaç sıkamıyorum, anti sinek kremlerinden süremiyorum. Haliyle her yerim ısırık içinde. Günde 2-3 kere duş alacağım üşenmesem. Şimdilik 1 ile sınırlıyorum. O da tabiki soğuk duş. Cuma akşamı ilk kez sahte doğum sancılarını hissettim. 27-8. haftalarında hisseden bile var. Doğuma kadar hissetmeyen de. Doğum da bunlara benzer olacaksa, çok zorlu geçmeyecek gibi. Umarım öyle olur.

Çino dönüp durmaya devam ediyor. Bol dirsek, diz, bol hıçkırık, bol popo ittirmesi... Kasık, bel, sırt, kaburga ağrısı maksimumda devam ediyor. Son 2-3 hafta sabret diye diye dayanmaya çalışıyorum.

İşte böyle. Gün içinde sürekli farklı şeylerle ilgili yazasım geliyor ama bilgisayarın başına oturduğumda elim gitmiyor bir türlü yazmaya. Sıcak çok fena. Du bakalım.  
Devamını Oku »

16 Temmuz 2010 Cuma

Doğum

Geldik son günlerde en ahkam kesmeye bayıldığım konuya; Doğumun kendisi. Ne zaman çevremde biri “Hiii şimdi doğum sancın başlasa, ben tek başıma yetiştiremem seni, naparız?” gibi cümleler kursa, “ ha ha gel bakiim sen, ben aydınlandım seni de bir aydınlatayım.” deyip başlıyorum anlatmaya. Aynı şey “Hamile kalmak” konusunda da geçerli. Yani aslında televizyonlardan, kitaplardan yanlış öğrendiğimiz, anca başımıza gelince araştırmışsak öğrendiğimiz konularda.

Bu yaşımıza kadar gördüğümüz kadarıyla doğum, birden şiddetli ağrılarla başlayan, acele hareket edip hastaneye yetişemezsen, evde, yolda, arabada yapmak zorunda kalabileceğin bir hadise. Halbuki doğum farklı aşamaları olan, sıradışı, istisna bir hal olmadıkça yolda belde gerçekleştiremeyeceğiniz bir şey.

Teknik olarak doğumu 4 safhaya ayırıyorlar.

  1. Evre:
  • Pasif Faz: Suyun ya da nişanın gelmesi ya da ağrıların başlaması bu fazda gerçekleşiyor. Bu faz en az (istisnai durumlar dışında) 1-2 saat sürüyor zaten. Hastaneye gitmeye çalışmanın gereği bile yok.
  • Aktif Faz: Ağrıların sıklaştığı, düzenli hale geldiği, bebeğin çıkabilmesi için rahim ağzının 10 cm açıklığa ulaşmasının beklendiği an. Bu faz da kadından kadına değişmekle birlikte, 2-3 saat ile 10-12 saat arası sürebiliyor. Hele ki suyunuz gelmişse, bu fazda hastanede olmakta fayda var.
  • Taçlanma: Rahim ağzının yeterli açıklığa ulaştığı, bebeğin doğum kanalına girdiği faz. Çok kısa sürer.

  1. Evre:
    Bebeğin başının gözüküp, bebeğin dışarı çıkmasına kadar olan süredir. Ortalama 30-45 dakika arası sürüyor. Özel hastanelerin bir kısmında, anne adayı 1. evrenin hangi aşamasında hastaneye gelirse gelsin, 2. evreye kadar kendi odalarında kalıyorlar, 2. evrede doğumhaneye alınıyorlar. Böylece ağrılı ilk aşamayı, istediğiniz herkes yanınızdayken, daha rahat ve sakin tamamlayabiliyorsunuz. Kimi özel hastanelerde ve devlet hastanelerinde ise, ilk aşamada sizi sancı odası adı verilen, başka hamilelerin de olabildiği, tek başına olduğunuz, diğer hamilelerin sesleriyle gerilebileceğiniz ve kendinizi yalnız hissedebileceğiniz yere alıyorlar. Eğer psikolojiniz çabuk etkileniyorsa dış ortamdan, hastanenizin ilk anlattığım gibi olmasına dikkat edin derim.

  1. Evre:
    Bebek dışarı çıktıktan sonra, bir de içinizdeki, hamilelik boyunca bebeği besleyen plasentanın da dışarı çıkması gerekiyor. Doğumdan plasentanın dışarı çıkmasına kadar olan evre 3. Evre. Bu evre de genelde 15 dakikayı geçmiyormuş.

  1. Evre:
    Plasenta çıktıktan, doğum işlemi tamamen bittikten 4 saat sonrasına kadar olan süreye verilen isim. Bu 4 saatte, sağlık ekibi, kanamanızı kontrol ediyor, rahme masaj yapıyor (bu nasıl yapılıyor henüz bilmiyorum.) Normal halinize dönmenizi hızlandırıyor.

Daha düz anlatmak gerekirse, çat diye olmuyor o doğum işi kardeşim. Yavaş yavaş oluyor, hazırlayarak oluyor. Nişan gelmesi, suyun gelmesi, sancılar hangisi ilk gelirse gelsin hemen doktoru aramanız gerektiğini söylüyor tüm otoriteler. Doktor sizi en iyi bildiğinden o yönlendiriyor ne yapmanız gerektiğini. Ama genelde, siz doğumun başladığını anladığınız andan, doğum sancılarının 5 dakikada 1'e düştüğü ana dek panik yapmaya gerek yok. Hatta özellikle bu ana dek beklerseniz (tabi hemen gitmenizi gerektiren tıbbi bir sebep yoksa) daha iyi, çünkü hastanenin o steril ortamındansa kendi evinizde o süreci yaşamak daha sakin olur sanki.

O filmlerdeki korkunç doğum görüntülerine de aldanmamak lazım. Zaten o görüntüler yüzünden hepimiz korkmuyor muyuz doğumdan? Halbuki o kadar çok güzel geçmiş doğum hikayesi var ki. Ne kadar az korkarsa, psikolojisi ne kadar iyi olursa o kadar da iyi geçiyor-muş insanın doğumu. Bir sürü örneğin anlatımından öğrendiğimi söylüyorum.

Eğer bir zorunluluk yoksa, anne de bebek de normal doğum için uygunlarsa, sezaryen gerekliliği yoksa en şahanesi normal doğum. Doğumun ertesinde hiçbir şikayetin olmuyor, sütün daha çabuk geliyor, bebeğini hemen kucağına alıyorsun. Umuyorum ki bir aksilik olmasın, Çınar bebek fazla iri, pozisyonu ters vs olmasın, zamanını geçirmesin de normal normal atlatalım bu süreci ameliyatlara gerek kalmadan.  
Devamını Oku »

15 Temmuz 2010 Perşembe

Doğuma Hazırlık – Anestezi Yöntemleri



Efenim bir doğuma hazırlık eğitimini daha geride bıraktık. Daha önce bahsetmiştim;  İstanbul'da pek çok hastanede, ücretsiz, doğuma hazırlık – doğum sonrası eğitimler var. Ben Amerikan Hastanesi'nin eğitimlerine gidiyorum ikidir. Ama bu sefer kesin emin oldum ki boşuna kendimi yoruyorum. Hamileliğimi 5. haftada öğrendiğimi varsayarsak, 31 haftadır öyle çok okumuşum ki, anlatılanların hepsini fazlasıyla biliyorum artık. Bir faydası olduysa, bana ikidir konu başlığı ile derli toplu yazma fırsatı vermesi oldu. Bu haftaki başlık Anestezi Yöntemleri ve Doğum, Nefes yöntemleri idi. Doğum kısmını ayrıca yazacağım, şimdi anestezi yöntemlerini toparlayayım biraz:

Şimdi efenim Epidural, Medikal-ilaçlı, Genel olmak üzere 3 ana başlığı var anestezik yöntemlerin.

Medikal ilaçlı yöntem; normal doğum esnasında, ağrıyı azaltmak için, damar içine, kas içine ya da solunumla anne adayına ağrı kesici verilmesi demek. Bu yöntem hem ağrıyı çok fazla kesmediği için hem de kullanılan ilaçların bebeğe de geçmesi sebebiyle pek tercih edilen bir yöntem değil.

Genel Anestezi; Sezaryen ameliyatlarda (bütün ameliyatlarda) kişinin tamamen uyutulmasını sağlayan anestezidir. Önce damardan bir ilaç veriyorlar. Ardından boğazınızdan bir tüp yutturuyorlar ve ameliyat bitene kadar nefes alıp vermenizi bir makine sağlıyor.

Epidural, Spinal Anestezi; Omurların arasına iğne yoluyla anestezik madde zerkedilmesine deniyor epidural anestezi. Önce omurlar arasına bir kateter yerleştiriliyor. Ardından ihtiyaç oldukça, kateter yardımıyla anestezi veriliyor vücuda. Omurların arasında değil de omurların arasındaki zarın direk içine zerk ediliyorsa, Spinal Anestezi oluyor. Spinal anestezi daha etkili, kimi yerlerde epidural ve spinal anestezi kombo şekilde uygulanıyor. Spinalin yan etkileri epidurale göre daha fazla. Zarın içindeki beyin sıvısı dışarı akarsa, şiddetli baş ağrısı yaşanması muhtemel. Epiduralin dozu kişinin ağrı eşiğine göre ayarlanabiliyor. Epidural ve spinal anestezi yöntemleri sezaryen ameliyatlar esnasında da kullanılabiliyor ama normal doğumda kullanılan dozlardan çok fazlası kullanılıyor. Bu yüzden de


  • Baş ağrısı

  • Bel ağrısı

  • Hipotansiyon

  • Bulantı – kusma

  • Titreme

gibi yan etkiler, normal doğumdan ziyade, sezaryen ameliyat sonrasında sıklıkla görülebiliyor. 

Ben kendi adıma eğer bir aksilik olmazsa normal doğum istiyorum. Epidurali de hemen değil de, önce bir kendimi yoklayıp, ağrılar çok çok dayanılmaz ise en düşük dozdan başlayarak almayı düşünüyorum. Bu işler plana programa pek bakmaz gerçi ama umarım bir aksilik olmaz da, en minimal zararı olanla atlatırız tüm hamileler. 
Devamını Oku »

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Bebek Hareketleri


Sanırım 4. ay bitmek üzereydi ilk hareketlenmeleri hissettiğimde. Sanki minicik bir kelebek içimde kanat çırpıyor gibiydi. Bazen de yine minicik bir balık yüzüyor gibi. Bir iki ay boyunca aynı hareket etme biçimi sürdü ama boyut arttırarak. Minik kelebek büyüdü, minik serçe oldu. Balık japon balığından istavrit kıvamına geldi. Ama dediğim gibi hareket biçimi aynı şekilde devam etti.

6. ayın ardından ilk olarak hıçkırıklar geldi farklı şekilde. Böyle rutin, aynı aralıklarla, mesela 10 saniyede bir, içinde bir tenis topu zıplıyor, göbeğime çarpıp oynatıp geriye iniyor gibi. Bir yandan da artık kafası mı, kolu mu ayağı mı emin olamadığım bir yerleri göbeğime sürtünmeye başladı.
Yine kısa bir süre sonra ise tekme adı verilen şeyin tam olarak ne olduğunu anladım. Çotaaaa diye öyle bir geçiriyor ki anlamamak mümkün değil zaten.

Ama tüm bu hareketler içinde en çok yaptığı, en enteresan olan kesinlikle karnınıza teğet geçerek yaptığı yer değişiklikleri. Benim iç karnım geniş olduğundan bebek daha çok iç tarafımda olmasına rağmen bu ittirerek yer değiştirmeler esnasında sanki şimdi karnımı delip çıkacak gibi hissetmişken, diğer hamileler bu süreçte ne hissediyorlar çok merak ediyorum. Yine aynı sebepten ben karnımda belirgin bir ayak, el izi görmedim, görmeyeceğim ama bir arkadaşımın annesi arkadaşıma hamileyken, karnına bakarak arkadaşımın el, ayak parmaklarını sayabiliyormuş. O derece belirginmiş el ayaklar.

8. Aya özellikle 9.a geldiğimde tüm bu saydığım hareketlenmeleri gayet yoğun ve hızlı şekilde hissediyordum. Kilosu ve boyu artıp, karna sığmamaya başlayınca, ne yapsın bebek tüm vücuduyla abanıyor dört bir yandan. Daha önce de bir yazıda söylemiştim. Bazen kaburgaları öyle bir zorluyor ki sanki barfiks çekiyor.
Beni en çok rahatsız eden ise hıçkırıkları. Bazen öyle oluyor ki on-onbeş dakika sürüyor bitmesi. O kadar süre boyunca içinizde ritmik bir şeyin tık tık ediyor oluşu ise çin işkencesi gibi oluyor. E tekme vs gibi de değil ki şekil değiştirip, durdurabilesiniz... Ha bunu demişken enteresan bir şey daha söyleyeyim; Bizim kız babasının elini tanıyor! Ben ya da başkar herhangi biri karnıma dokunduğunda o an ne yapıyorsa onu yapmaya devam eden Çınar Hanım, babası dokunduğunda derhal durarak, sanırım o da ona dokunuyor. Artık napıyor tam olarak bilemiyorum tabi ama hareketsiz kaldığı kesin. O yüzden şu bağırış çok duyuluyor bizim evde: “Savaaaaaaş ya gel dokun da dursun iki dakika lütfeeeeeen.”

Esas sloganımızla bitirelim: “Herkesin hamileliği kendine, herkes başka türlü bir hamile” diyorum ya sürekli, bunda da öyle, sıralama, şekil vs böyle cereyan etmeyecek muhtemelen sizde. Bu anlattıklarımdan fazla ya da az olması hiçbir şeyin göstergesi değil. Bebekler nasıl karakter olarak birbirinden farklı olacaksa, karnımızdaki davranışları da farklı olacak tabi.

Her ne kadar çileli de olsa şu hareketler, özellikle son aylarda hareketliliğin olmaması tehlike işareti olabileceğinden, bol bebek hareketli günler dileriz efenim.  
Devamını Oku »

11 Temmuz 2010 Pazar

36. Hafta


Bu haftaya yüzerek başladık. Yani mutlu... Hamilelik için havuz jübilemizi de yapmış olduk. O günün akşamında edebiyat atölyesi vardı. Meltem Arıkan'ın Yeter Tenimi Acıtmayın'ını konuştuk. Çok keyifliydi o da. Hafta ortası, kalabalık bir ekipçek, bebek odası için son ihtiyaçları aldık. Perde, avize, raf, dekoratif bir iki şey... İlk doğduğunda yatacağı, yatak odasına koyacağımız minik beşiği dışında neredeyse her şeyi tamam artık.
Hafta sonu da, avizesi, cibinliği, rafı bir iki usta işini halletti Savaş. O da tam oda gibi gözüküyor şimdi. Önümüzdeki günlerde bebek odası ile ilgili de bir şeyler yazacağım.
Ağzımda küçük bir yara var on gündür. Eleviti kesmekten sebep vitamin azalmasından olmuş olabilir diye düşünmüştük. Bir türlü geçmeyince cildiyeciye gittik. İki ayrı krem aldık. Geçmesini bekliyoruz. Yemek yemesi vs acı veriyor.
Hafta sonuna doğru, Aylin, Sinan ve Özlem geldiler. Aylin sağolsun bana bir hayli yardımcı oldu. Sinan'ların geldiği gün, hamilelik içersindeki 3. kusmam gerçekleşti. Sebebi yine mideyi bozmak. Sürekli hafif yerken o gün yediklerim ağır geldi sanırım. Kusma, halsizlik vs cuma akşamı zor geçti.
Ve Cumartesi ve KPSS. Haftalardır beklediğimiz gün geldi de geçti bile. Üzücü oldu ama benim için. Hem sık tuvalet molası hem de tekme, ağrı dikkat dağıtıcıları süreyi iyi kullanamama sebep oldu. Genel kültür bölümünden bir sürü hiç okumadığım soru kaldı. Sonuç çok çok kötü olmaz ama hedeflediğim puan da zor gözüküyor.

Aze Çınar'a gelince; Çınar artık yuvarlanıyor içimde tüm bedenime teğet bir biçimde. Dolayısıyla içimde kocaman bir top dönerek dışarı çıkmaya çalışıyor gibi hissediyorum. Bol hıçkırık, bol tekme de devam ediyor tabi. Haftanın ilk yarısında mide yanması da feci eziyetti. Ancak bir iki Rennie ile kesildi. Artık dört gözle aşağı inmesini ve mide yanması ve çarpıntıyı sonlandırmasını bekliyorum.

Bu haftalarda neler oluyor bilimsel takip etmek için: http://www.gebelik.org/dosyalar/haftalar/hafta36.html
Devamını Oku »

6 Temmuz 2010 Salı

35. Hafta (Doktor Kontrolü)

İnanılır gibi değil ama 35. haftayı da doldurduk. Başından itibaren hiç inanmıyordum bu kadar gelebileceğimize. Geldik, daha da gidiyoruz bakalım hayırlısı.

Bu hafta doktor kontrolümüze gittik. Aze Çınar'ın kilosu 2520 gram. Boyu ise yaklaşık 49 cm. Kilonun çok olmasından korkuyorduk, normal çıktı. Yavaşlamış kilo alımı. Başı sağ kasığımda, poposu göbeğimin üstünde, ayakları sol yanımda, istenene pek yakın duruyor. Suyu iyi, plasentası iyi. Şimdilik bir sıkıntı yok.

Bana soracak olursanız ise, her an sıkıntı :) On dakikadan fazla bir pozisyonda duramamak, oturamamak, yatamamak, yürüyememek ciddi sıkıntı. Çınar'ın tekmeleri o kadar sert ki her gün başka yerim ezik acısı yaşıyor. Uykuya dalmak, aralıksız uyumak pek mümkün değil. Mide asiti de başka dert. Rennie bile kar etmiyor artık. İlginçtir, dizi falan da keyif vermiyor artık. KPSS için tarih okuyorum, hemen uykum gelmese ondan keyif alıyorum şu ara, delirdim sanıyorum. Dün faktöriyellere bakınırken sinirlendim baya, kitaba küsüp bıraktım çalışmayı :) Kendim delirdiğim gibi Savaş'ı delirtmek için yoğun çalışmaları sürdürsem de, Savaş hala sinirlenme kısmında makul sınırları aşmadı :)

Başka ne yaptık bu hafta; bir önceki yazıda söylediğim gibi, Amerikan Hastanesi'nin ücretsiz hamile eğitimlerinden birine katıldık. Bu ay ki kafeinsiz kahvemi içtim. (hamilelikte minimum kafein almakta fayda var.) Kahvenin kokusu bile acayip mutlu etti beni. Sonra Ness geldi hafta içi bizi ziyarete. Pek de şahane bir haber verdi. Gökay ve Tayfun geldiler. Sonunda Kill Bill'i izledik Gökay'la, ama biraz hayal kırıklığı yaşadık. Yüzdüm. Her zamanki gibi güzeldi. Savaş'la bol bol dizi ve film izledik.

Savaş genelde evde olduğu için pek keyifliydi bu hafta. Su gibi akıp geçti. Darısı diğer haftaların başına.  
Devamını Oku »

2 Temmuz 2010 Cuma

Gebelik - Doğuma Hazırlık - Bebek Eğitimi



Daha önce kimi dergilerde, dizilerde, filmlerde denk geldiğim bir şeydi gebe eğitimleri. Gördüğüm kadarıyla bu eğitimlerde doğum esnasında nasıl nefes alınacağı, doğumu kolaylaştırmak için egzersizler, bebek doğduktan sonra nasıl emzireceğiniz, altını nasıl bağlayacağınız, sağlığını nasıl takip edeceğinize kadar bilumum şey öğretiliyordu. Açıkçası bu eğitimlerin gayet pahalı olduğunu düşünüyordum. Ki aslında evet, çoğu çok pahalıydı. Ama okuduğum bloglardan öğrendim ki kimi hastanelerin ücretsiz eğitimleri vardı. Öğrendiğim iki tanesi Amerikan Hastanesi ve Acıbadem Hastanesi. Amerikan Hastanesi daha yakın olduğundan ona kayıt yaptırdım ve çarşamba günü (30 Haziran) ilk kez gittik Savaş'la. Aslında internet araştırmalarım o denli yoğun ve ayrıntılı ki, teorik olarak fazlasıyla her şeyi öğrendiğimden emindim ama pratiği görmek ve özellikle de doğum esnasında doğumu kolaylaştıran nefes egzersizlerini öğrenmek için gitmek istedim.

Benim dikkatsizliğim sonucu, eğitim 17.30da başlamışken biz o saatlerde vakit geçiriyorduk Savaş'la, 18.30da sandığım eğitime erken gitmeyelim diye. Allahtan son ana bırakmadık 18.10 gibi oradaydık. Gittiğimizde yenidoğanlarda en çok görülen rahatsızlardan bahsediyordu.

Bildiğim çoğu şeyi not almadım ama aldıklarımı, hatırladıklarımla birlikte paylaşmak isterim;

Pamukçuk: Çok olağanüstü bir şey değil olması, çok zararlı da değil. Ama bebeğin süt içişini etkileyebilir. Miktarı ve kaliteyi azaltabilir. Karbonatlı su ile bebeğin ağzını silmek büyük ihtimalle iyi gelecek. İyi gelmezse doktora tabii ki.
Çapak: Uyandığında az miktarda çapak normal. Ama sürekli kendini tekrar eden çapak varsa göz dibine, burun dibine (göz yaşı kesesi burun dibinde olurmuş ve tıkanması çapak yapabilirmiş) masaj öneriyorlar. Çapağın temizlenmesi içinse ılık su ve pamuk. Başa çıkılamazsa bittabi yine doktor.
Burun tıkanması: Serum fizyolojik ile burun içi ıslatılır, pamuk tek yöne çevrilerek burun temizlenir.

Bebeğin ateşi 36,5 – 37 arasında olmalı. Kol altından 37,3, makattan 38 bebek için ateş sayılıyor. Bebek derecesi için ilk üç- dört ay kulak derecesi önermiyorlar. Kol altı ya da makat dereceleri sağlıklı. İlk üç ay ateş olduğunda hemen hastaneye gitmek gerekirmiş.

Emzik; ilk bir ay kullanılmamasını öneriyorlar. Zira bebek meme emmek istemeyebilir daha memeğe alışmadan emziğe alışırsa. Bir ay sonra memeden süt emmeyi iyice öğrenip, alıştıktan sonra emzik verilebilir.

Bebek kontrolleri; Doğduktan bir hafta sonra genel kontrol, bir ay sonra kalça ultrasonu, 2. ay sarılık aşısı için mutlaka doktora götürmek gerek dediler.

Yenidoğan bezi: 3-6 kilo için olan 2 numara yenidoğan bezleri önerdiler. 1 numara bebeği sıkabilirmiş. Bezin dokusu da petekli değil pamuklu olmalıymış.

Pişik; Pişik çoklukla bebeğin altı iyi kurulanmadığında ve havasız kaldığında oluyor. Altını temizledikten sonra, özellikle ilk üç ay ıslak mendillerle değil ılık sulu pamukla temizleyip, sonra bir havluyla iyice kurulamak gerekiyor. Mümkün oldukça da bebeğin poposunu açık bırakıp hava almasını sağlamak. Pişik için Decidin adı verilen kremi öneriyorlar.
Bir de alt değiştirirken, özellikle kız çocuklarında önden arkaya doğru silmek gerekiyor. Yoksa kakayı alıp direk idrar yollarına yerleştirmek işten değil.

Göbek; henüz karar veremediğim bir soru vardı; Bebeğin göbeği düşmeden bebek yıkanır mı yıkanmaz mı? Şöyle cevaplıyorlar bu soruyu; Orada önemli olan göbeğin ıslanmaması, ıslanmayan göbek daha çabuk düşer, ıslanan göbek mikrop oluşturabilir. Bu yüzden ilk gün daha göbek ıslakken yıkanabilir bebek, sonra göbek düşene kadar silinmesinde fayda var. Göbek düşene kadar da günde iki kez alkol ile göbeği temizlemek gerekiyor. Temizlemek için başka maddeler de kullanılabilir ama bebeğin kıyafetlerinin temizliği için en güzeli alkol. Eğer göbekte akıntı varsa tehlikeli. Derhal doktora götürmek gerekiyor.

Banyo: Göbek düştü, artık rahatız. İstersek bebek rahat etsin, rahat uyusun diye bebeği her gün yıkayabiliriz. Ama şampuanlamayı haftada ikiden fazla yapmamakta fayda var. Saat olarak da bebeğin uykuya yakın olduğu akşam saatlerinin rutini haline getirirsek hem bebek rahat bir uyku uyur hem de banyo yaptığında uyuyacağını anlayacağından kendini hazırlayıp çok sorun da çıkarmaz. Banyo esnasında bebek toksa kusabilir, açsa durmayabilir o yüzden ne aç ne tok olduğu bir an yıkayıp, emzirip yatırmak en iyisidir. Su ısısı 36,5 – 37 vücut ısısında olmalı.

Tırnak kesimi: Tırnak en erken 15 gün sonra kesilecek. Tırnak makası içi plastik koruması olanlardan olmalı. Tırnağı önce küt kesip sonra bebe törpüsüyle yuvarlamak gerekirmiş.

Yastık: ilk üç ay yastık önermiyorlar. Bebeğin kafası vücudundan ağır olduğu için yastığın kaldırdığı kafa öne eğilir, boynu kapanır, nefes alamayabilirmiş bebek. Yan yastığı kullanılabilirmiş bleine ve karnına.

Gaz; Şimdi bu gaz ağrısını önlemek için iki aşama varmış. Bir benim aradaki farkı bilmediğim, omza alıp, kürek kemiklerinin ortasına pıt pıt vurduğumuz aşama. Bu esnada gaz henüz bebeğin bağırsaklarına inmemişmiş biz inmesin de inmeden ağızdan çıksın, ağrı yapmasın diye vuruyormuşuz, ineni popodan çıkarsın diye değil. Bağırsağa inen gazı ise – ki çoklukla bebeği ağlayarak uyandıran, şiddetli ağrıya sebep olan bu- karnına, beline sıcak havlu koyup, karnına masaj yaparak, bacaklarını geri iterek çıkartıyoruz. Bebeği yüzüstü yatırmak da faydalı olabilirmiş. Anne ne kadar az gazlı yiyip içerse bebek de o kadar az gazlı olurmuş.

Bebeğin vücuduna direk değen kıyafetin pamuklu olmasına dikkat etmek gerekirmiş.

Not aldıklarım bu kadar. Aslında çok şey vardı. Ama not aldıklarım ve hatırladıklarım bu kadar. Başkaca hatırladığım olursa, önümüzdeki günlerde gittiğim eğitimden aklımda kalanları yazarken eklerim.

Siz de İnternetten size yakın, ücretsiz hastane eğitimleri bulup, telefonla kayıt yaptırabilirsiniz.  
Devamını Oku »

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Geri Sayım 9

Bir doğumsuz gün daha... 
Dün gece Okan kaldı bizde. Bugün de onun şerefine işsiz, oyunlu bir gün geçirdik. Oynadığımız tabu sayesinde gün daha bir hızlı geçti. Güzel geçti. Gündüz hava da serindi. Ama şu an pek sıcak. Şimdi de Vedat, Aylin, ben oturuyoruz. Savaş'ı bekliyoruz. Eğer bir an önce inerse V for Vendetta izleyeceğiz. Tekrar izlemekten keyif duyacağım filmlerden. 
Bir gün daha bitti. Hala yaşıyorum. Ama yorgunluk had safhada. Belirsizliğin yarattığı endişe de. 

30 Temmuz 2010 Cuma

Geri Sayım 10

Gitgide bir hüzün kaplıyor, böyle hüzün gibi de değil de, acayip bir şey. Gitgide işlevsizleşmek, yataktan kalkmak için bile yardıma ihtiyaç duymak, sürecin nasıl, ne zaman biteceğini bilmemek... Bu gece rüyamda bir doktor muayene ediyordu beni. “Burada bebek yok, psikolojik hamilelik sizinkisi. Üzgünüm.” diyordu. Sonra sabah bir uyandım, elimi karnıma götürdüm; göbek yok!!! Hemen, acaba rüya mı görüyorum diye düşündüğüm her an yaptığım gibi dudağımı ısırdım. Allah! Dudağım acıdı, demek ki rüya değildi. Hemen gözümü açıp, doğruldum. Meğer aylardır ilk kez uyurken sırt üstü yatabilmişim ve öyle uyanınca karnım baya düz halde duruyormuş. Ödüm koptu farkedene dek.
Sonra, gün içinde Aylin ile Savaş, derin temizlik işine gömülüyorlar. Buzdolapları çekiliyor, dip köşe her yan temizleniyor... Ben değil onlara yardım etmek, çoklukla yattığım yerden kalkmak için bile onlara ihtiyaç duyuyorum. Kitap okumayı, dizi-film izlemeyi, uyumayı geçtim, boş boş duvara bakmak gayet normal, rutin bir eylemim haline geldi. Bir yandan ağrı sızı, bir yandan sıcaklar...
Akşam Perihan geldi. Sohbet muhabbet bir gün daha geçti. Darısı yarına...

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Geri Sayım 11

Bugün doktora gittik. Öncesinde Savaş, Aylin, ben eski fotoğraflara bakıp nostalji yaptık biraz. Sonrasında yola çıktık, güzel güzel vardık hastaneye. Benim ağrılar had safhada olduğundan umudum doktorun “Aaa doğum başlamış, hemen yatıralım.” demesiydi. Halbuki tam tersi, “Daha en az bir hafta gelmeye niyeti yok, kafa aşağı inmemiş, yüzü de yukarıda.” yorumunu duyduk. 
Kilosu 3.300, suyu iyi. Bir sıkıntısı yok. Benim çok ama sıkıntım. Hele dönüşte ağrıdan gözümden yaş geldi resmen. Bilmiyorum ne kadar süre daha dayanılır. Doktorda da minik can sıkıcı bir şey yaşadık. Moralimiz bozuldu ama geçti şimdi. Şimdi evdeyiz. Vedat geldi. Yemek yedik, sohbet muhabbet bir gün daha geçecek.
Çoook çabuk geçsin artık günler.  
(Her hastane ziyaretinde köprüden geçiyoruz. Hem Boğaz'ı yukarıdan izlemek, hem de köprüden geçerken püfür püfür esip serinleten rüzgar acayip mutlu ediyor beni.)

C'est La Vie

Dün akşam saat 8 civarı, Aylin'le otururken kapı çaldı. Aylin “kim o” dedi. “Migros” demişler. “Allah allah” diyerek açtık aşağı kapıyı. Savo vantilatör almıştı o geldi aklıma, acaba onu mu göndertmişti? Ama böyle bir hizmeti yoktu bildiğim kadarıyla Migros'un. İki adam, elleri kolları poşet dolu geldiler kapıya. “Yanlış geldiniz herhalde, isim nedir?” dedik, benim ismimi söylediler. Poşette, 6 paket kocamanından bebek bezi, bebekler için ıslak mendiller, alt değiştirme örtüleri, bebe tırnak makası, bebe törpüsü, bebe şampuanları, bebe yağları, anne için göğüs pedi, bebe pudraları... daha neler neler... Poşetleri aldık, kağıtları inceledik yurt dışında yaşayan bir arkadaşımız internetten vermiş siparişi, tak diye kapımıza göndermiş ihtiyacımız olacak bilumum şeyi.

Nasıl duygulandığımı anlatmam zor. Anlık, sadece bu yaşanandan sebep bir duygulanma değil hissettiğim, tüm hamilelik boyunca yaşadığımız benzer bir sürü şey geldi gözümün önüne. Müjdat Gezen'in bir röportajda Zeki-Metin için söylediği bir söz var, sürekli hatırlarım; “Metin para biriktirir, Zeki dost biriktirir...” Biz de ne çok dost biriktirmişiz, sürekli söylediğimiz, yaşamımıza oturtmaya çalıştığımız paylaşma, dayanışma kültürünü ne güzel başarmışız ki hamileliğimin başından itibaren böyle güzel şeyler yaşıyoruz diye düşündüm.

Bebeğimizin odasını, çok sevgili bir çift arkadaşımız aldı. Kardeşin kardeşe bu denli içten destek olmadığı günümüzde, tak diye bin liraya oda aldılar kızımıza. Başka bir arkadaşımız “Bezler benden, biriktirmeye başlıyorum şimdiden.” deyip bez almaya başladı. Başka bir çift arkadaşımız tüm yorgunluk, daralmışlık, zamansızlık ve parasızlık anımızda tatile götürdü bizi. Başka biri Amerika'dan yaptığı alışverişle doldurdu kızımızın gardrobunu.Bebeğin perdesi, lambası, kıyafetleri, duvar stickerı, bebek arabası, küveti, ilk kitabı, oyuncağı, doğumda dağıtılacak bebek süsleri... daha neler neler. Bebeğin her şeyi tamken bizim aldığımız şeylerin sayısı 5'i bulmaz. Bizden önce düşünüp, bize bırakmadan her şeyi halletti arkadaşlarımız. Sadece maddi paylaşımdan da bahsetmiyorum, bir kısım arkadaşımız gelip evin temizliğini yaptılar, perde, tül ütülediler. Bir kısmı her daraldığımda ikiletmeden yanımda oldu. Kendi gelse de gelemese de çikolata, tatlı gönderip hayatımı tatlandıran oldu. İhtiyacımızı bilip, çevresini kastırıp, özel uğraşıp evden yapabilecek iş bulmamı sağlayanlar...

İşte hani klişe bir laf var ya “Bu dünyaya çocuk getirmek istemiyorum.” Savaş'la konuşuyoruz da, ne güzel bir dünya yaratmışız, başka bir dünyayı, tüm dünyaya olmasa da kendi hayatımıza ne güzel geçirmişiz, tam da böyle bir dünyaya çocuk getirmek isterdim, çocuğumuzu getirmek istediğimiz dünyayı yaratmışız.

Çok mutluyuz ailecek, paylaşım, dayanışma, kolektivizm hayal değil bunlar, “bireyci kültüre karşı direnirsen kazanırsın”. Para biriktirmemişiz ne çıkar, hayatı paylaşan dostlar biriktirmişiz biz.


27 Temmuz 2010 Salı

Geri Sayım 12

Bugün itibariyle, 40 haftanın dolmasına, yani bebeğin beklenen gelişine 12 gün kaldı. Gerçi bu doktorların söylediği, beklenen günde doğan bebek istatiği %5. Geri kalanlar +5, -5. günlerde doğuyormuş genelde. Bakalım bizimki kaçıncı günde gelecek. Gerçi bugün feysbuka da yazdım, bizim kız her an gelecek de yolu bulamıyor bir türlü. 5 dakikada bir karnımın bir yerlerine hızla toslayıp duruyor. İttiriyor. Sonra oradan umudu kesmiş olacak ki bir 5 dakika sesi çıkmıyor, yeni arayışlara giriyor. Hoop ikinci atak geliyor. Hani eski savaşlarda koç başıyla kaleye girmeye çalışanları hatırlatıyor bana. Gözümün önüne kafasını uzatmış karnıma dan dan geçiren bir bebek görüntüsü geliyor. Komik.

Bugün yine minik ev çalışmaları sürüyor. Savaş'la Aylin tüm nevresimleri çıkarıyorlar şu an hepsi yıkansın diye. Sonra da balkon temizlenecek. Şunu farkettim ki iş denen şey asla bitmiyor. Tam bitti dediğin zaman ilk başladığın şey yeniden kirlendiği için hop başa dönüyorsun. Gıcık durumlar.

Dün gece şiddetli bel ve kasık ağrısı oldu. Hobaa gidiyoruz artık herhalde dedim. Ama kısa kısa değil, uzun süreli bir ağrıydı, sonra da geçti gitti. Hevesim kursağımda kaldı. Yarın kontrole gidiyoruz doktora, bakalım ne haldeyiz.

Bir değişiklik olmazsa yarın 11. günde görüşmek üzere efenim.  

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Kolik bebek ve Dr. Harvey Karp

Bayadır haberim var Dr. Karp'tan. Bir çok konuda ufkumu açıp, bakış açımızı değiştirdi. Karp'a göre, kolik denen, bebeğin ilk üç ay sürekli ağlamasına neden olan illet, gaz vs sancısı değil, olması gerekenden 3 ay erken dünyaya gelen bebeklerin dünyaya alışamama isyanları. Evet Karp'a göre bebekler 12 ayda tam olarak dünyaya gelmeye hazır oluyorlar. Dolayısıyla 3 ay boyunca bebeğe anne rahmini hatırlatacak şekilde davranırsak bebeğin bir sorunu kalmaz. Bunun için de çeşitli önerileri var. En önemlisi bebeği çok sıkmadan, ayakları daha gevşek kalacak şekilde kundaklamak. Bebek ağladığında kulağına yüksek sesle şşşş'layıp anne rahmi sesini hatırlatmak (kurutma makinası, süpürge vs gibi sesler de bu işe yarıyor.) Bebeği yan ya da karnının üstüne yatırmak, bebek istediği sürece emzirmek, bebeği sarsmadan sallamak. 
Şimdi niye durduk yere hamilelik sonrası bir konudan bahsediyorum; çünkü geçen çarşamba kendisi burada paneldeydi, hakkında haberler, videolar, röportajlar varken paylaşayım istedim. Detaylar renkli kelimelerdeki linklerde. 

38. Hafta

Bu hafta bol iş güçle geçti. Temizlik, düzenleme, tamirat, tadilat... Günlere bölünmüş şekilde ama yoğun. Kütüphanemizi tamamen baştan elden geçirdik, temizledik. Kapı, pencere, perdeler tüm evi temizledik, bebek odasının en ufacık bir eksiği bile kalmadı. Biz biz diyorum ama aslında benim katkım minimum. Savaş, Aylin, Neşe, Gökşen, İsmigül... Evi harika hale getirdiler. 


Aslında cuma gününe kadar performansım fena sayılmazdı. Kütüphane düzeltme, yemek yapma vs yine bir şeyler yapabiliyordum. Perşembe günü Meltem'e gittim, akşamında Ayşen ve Nisot geldiler. Gayet keyifli bir gündü. Cuma günü Savaş'la bir yarışmaya katıldık. Öğlen 12'de çıktık evden, gece 12.30da döndük. O gece baş ağrısı başladı fena. Hemen yattım, sonra da bir daha toparlayamadım. Cumartesi, özellikle de pazar sürekli yere paralel halde geçti. Bel, sırt, kasık ağrısı, göbekte yoğun ağırlık oturmayı, kalkmayı bile imkansız hale getirdi. Dün o yüzden yazıyı yazamadım, şu anda çok iyi sayılmam aslında. Göbeğimi taşıyamıyorum. Belim kopacak gibi. Çınar çok büyüdü, her hareketi feci can yakıyor. Artık bir an önce gelsin istiyorum. 


Savaş olmasa ne yapardım bilmiyorum. Her şeyi tık tık halledip, her şeye yetiyor. Hem baba hem sevgili hem dost hem marifetli bir usta.  


Eğer becerebilirsem bugünden sonra gün gün yazmaya çalışacağım. Şu an itibariyle 13 günümüz kaldı beklenen güne. 

21 Temmuz 2010 Çarşamba

İç Karın Meselesi







Hamileliğin 5. ayı, dümdüz bir göbek.



Hamile olduğumu öğrendik, günler geçmeye başladı, enteresandır ki birbirine çok yakın zamanlarda 4-5 arkadaş birden hamile olduğumuzu öğrendik. Zaman içinde bu diğer arkadaşların karınlarını izliyorum, göbekler 4. aydan itibaren büyüyor, benimkinde çıt yok! 5. Ay oldu, annemle hastanedeyiz şeker testi için, benden başka bir sürü hamile var, yanımdakiyle konuşuyoruz, benle aynı aylık hamile ama karnı kocaman. Karşıda bir hamile daha var, neredeyse doğum yapacak gibi geliyor bana. Anneme dönüp “9 aylık vardır değil mi?” diye soruyorum. “Bilmem” diyor. Onunla da tanışıyoruz, sadece 6. aylık hamile olduğunu öğreniyoruz. Ben yine dertleniyorum.







6. ay


6,7... bu aylarda bile o kadar küçüktü ki göbeğim. Ancak dar tişörtler, elbiseler giyersem belli oluyordu hamileliğim. Kime kaç aylık hamile olduğumu söylesem, bir şaşırıp “yok canım” diyorlardı. Hamile olduğumu zaten bilmeyenlerse söylediğimde ona bile inanmıyorlardı. Doktora gittiğimde, doktor gelmeden, hastayı hazırlayan arkadaş “Ne sıkıntınız vardı?” dedi 6-7. ayımdayken. Yine 7. aylık hamileyken, bir süredir görüşmediğim bir eski dostumla karşılaştım İstiklal'de, “Sen kilo mu aldın?” diye sordu.

7. Ay 
Doktorlar için bunun sebebi açıktı: “İç karnın geniş.” Nasıl yani? “Kimi bünyelerde, -zayıf, orta, şişman farketmiyor- karnın içi, organlardan kalan boşluk geniş olur. Hamile kalındığında rahim rahat rahat genişler, büyümek için öne doğru çıkmaya ihtiyaç duymaz.”mış. Eh böyle bir açıklaması beni rahatlattı mı? Tabii ki hayır. Tam tersi çok ciddi dert edinmiştim bunu. Madem hamileyi ve şunca ay tüm sıkıntılarını çekiyorum, bu işin normali neyse, göbek burunda dolaşılacaksa dolaşılacak, niye belli olmuyor arkadaş!!

                                                                     8. ay
Ta ki şu son bir aya kadar. Ne zaman ki göbek çıktı, dana kadar oldu, ne zaman ki o öne doğru çıkıntının ne kadar sıkıntılı, hayatı ne kadar zorlaştıran bir şey olduğunu farkettim o zaman rahatladım ve şükrettim son ana kadar büyümediğine. Ki son ay çıktı dediğim de aslında bir sürü hamilenin 7 aylıkken ki hali. Daha da büyük göbeği olanlar nasıl tahammül edip dayanıyorlar hiç anlayamadım.

                                                                     Doğuma 3 hafta kala
Demem o ki, eğer göbeği çok büyümemiş, erken dönem hamileyseniz üzülmeyin. Neredeyse kimse farketmeden bebek doğurabilecek olmanız biraz can sıkıcıysa da totalde aslında şanslısınız. 

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Hormonlar, hissiyatlar....


Bu da yine herkese göre farklı gelişen şeylerden. Hatta bırakın herkesi, bir kişinin hali bile ay ay değişiyor. Kimi an çok sinirli, kimi an çok duygusal, kimi zaman umursamaz... Ama bir de genel değişiklikler var. Biraz ondan, biraz ondan anlatayım istedim.

İlk aylar, manik depresifti benim ruh halim. Sanırım maniklik bebeğin varlığından, depresiflik ise hormonlardan. Yine sanırım çok küçük bir neden de hayatın tümden bir değişikliğe uğramasının şoku. Hani şey gibi; Birisi eline vermiş 100 trilyonluk elması, al 9 ay sen saklayacaksın bunu, becerebilirsen senin olacak, beceremezsen sadece sen değil çevrendeki tüm sevdiklerin de kötü etkilenecek demiş gibi. Sıkıysa depresif olma. Bir yandan korku ya başına bir şey getirirsem diye, (ki maalesef çevrende bu korkunu tetikleyen, iyi niyetli de olsa onlarca insan) bir yandan “ya niye ben böyle bir sorumluluk taşıyorum ki şu an, niye bana kaldı ihale?” şaşkınlığı. O elmasın senin olacağı sevinci geri planda kalıyor ilk üç ay. Ben de öyle oldu daha doğrusu.

İnsan acayip yardıma ihtiyaç duyuyor o anlarda. Hayatımın en öyle zamanlarıydı. Bir arkadaşın arayıp “nasılsın?” diye sorması, tüm günü güzelleştirebiliyordu mesela. Başka bir arkadaşın yüzyüze karşılaştığımızda bile, eski günlerdeki gibi davranması, hamilelik hiç yokmuş gibi davranması ise o günü felaket hale getirebiliyordu. İki kelime ile hatır sormak dünyanın en sıradan ve basit şeyi olsa da, o anlarda, hissedilen “lan çok korkunç bir dönem yaşıyorum ben, desteğe en çok ihtiyacım olduğu zamanlarda, beni sormak inceliğini taşımıyorsa bir arkadaş, neyleyim ben onun arkadaşlığını.” şeklinde oluyordu.

Ha sonradan geçti mi bu hal, açıkçası geçmedi de makulleşti. Ota boka hissiyat geliştirmek yerine, genel olarak bir umursamazlık geldi üzerime. “Hayat 4 işlem aritmetikten ibaret, beni üzüyorsan, beni düşünmüyorsan sen de benim umurumda değilsin!” rahatlığına geçtim. Hakkaten rahatlık çünkü eskiden bir arkadaşımın, dostumun düşüncesizliği beni çok çok üzerken, artık minimum üzülmeye başladım. Yine eskiden böylesi bir durumda tepkilerim daha radikalken, mesela ilişkiyi kesmek, bu süreçte o kadar bile önem vermeyip, karşımdakini “bence artık sen de herkes gibisin” seviyesine getirmekle yetindim. Çevremde olup beni üzen, moralimi bozan herkesi uzaklaştırdım çevremden. Ve işte işin ilginci tüm bunları yaparken hiç acımadı içim. Hep şöyle geçti içimden; “O'nun ne kadar içi acıyor ki, seni ne kadar umursuyor ki sen onun için üzüleceksin.” Ha bu anlattıklarımdan beni dehşetli üzen, çok kötü insanlarla, sorun yaşadığım anlaşılmasın. Normal hayatta çok dert edilmeyecek durumlar bahsettiklerim. Bazen bana beni daraltacak sıkıntılarını anlatan bir akrabam oldu uzaklaştığım, bazen sert tartışmaların yaşandığı mail grubu oldu tümden sildiğim, bazen “çocuksuz, eğlenceli çift” iken haftada 3-5 gün arayıp, gelip, sorarken, artık “dertli zamanlar”a geçiş yapıldığından, arada bir bir “alo” demeyi arkadaşlık sananları sıradanlaştırdım beynimde. Ve yine eskiden bir tartışma esnasında kırık kere düşünüp bir kere yazarken, sürekli empati kurup karşımdakini anlamaya, kırmamaya çalışırken tüm bu süreçte, “eeeaaaah yeter huleyn” deyip öyle içimden geldiği gibi hareket ettim ki!
Haddini bilmeyip saçmalayanlara dert anlatmaktansa ağızlarının payını vermek hiçbir halta yaramasa bile en azından bana çok iyi geldi. Bu dediğim tabiki ekşi sözlük mesaj, abuk mail vs ortamları için. Yakın çevremden bu denli saçmalayan çok şükür yok.

Hani insan karşındakinde kendisinin yapıp yapmayacaklarını bekler ya ilişki içersinde... Biz de (özellikle ben) sadece buna baktık süreç içinde. Biz hamile, çocuklu hiçbir arkadaşımızı görmekten imtina etmediğimiz gibi tam tersi desteğe, morale ihtiyaçları olur diye kendi isteğimizden fazla görmeye çalıştık. Rahat rahat içebileceğimiz, ertesi gün istediğimiz kadar uyuyabileceğimiz yerleri her zaman tercih edebilecekken, adına dostluk dediğimiz şeyin içini dolduruşumuz sebebiyle, keyif, dostlarla sıkıntılı halleri de eğlenceli hale getirmektir deyip dostlarımızın yanında olduk elimizden geldiğince. Dolayısıyla da şu durumumuzda da aynı özeni bekledik. Göstermeyenlere ise ilk şaşırmamız dışında hiç üzülmedik. Demin dediğim gibi, ne güzel ki hamilelik acayip bir umursamazlık verdi bana. Ve övünmek gibi olsun, Savaş'la ben öyle şahane dostlarız ki, bu süreçte yanımızda olmayanların bu tercihleri, sonrasında kendi kayıpları olacak.

Ya diğerleri? Beklediğimizden de fazlasını verenler? Biz ses etmeden kendileri bilumum ihtiyacı düşünme inceliği gösterip, bizi bizden çok düşünüp tüm süreçte yanımızda olanlar... Onlar da altın tornavidayla oyuldu hafızamızın derinliklerine. Kimilerinin inceliğinde kendi öküzlüğümü gördüğüm de oldu. “Dünya yıkılsa ben bunu düşünemezdim, inceliğe bak!” diye şok olduğum oldu. “İhtiyaç” denen şeyin herkesin görebildiği, somut, maddi, teknik şeylerin dışında olabileceğini algılayabilen, mesela “eğlenme”nin de bir ihtiyaç olduğunu düşünüp, kalkıp evden alıp, gezdirip, eve bırakan incelik karşısında ağzım dilim tutuldu bazen. Kendisi yaşamadan kimi ayrıntıları düşünemeyen kazma olabildiğim için çoklukla, tüm bunları yaşadıkça, geçmişte tanıdğım hamilelere ne kadar az hassas yaşadığımı farkettim. Hamilelik sürecimi kolaylaştırıp, güzelleştirdikleri gibi hayat algıma da farkındalıklar katmış oldular.

Bunun dışında benim sinirlilik halim ise ne acı ki hep çok yakınlarıma patladı. Şöyle bir şanssızlığım vardı gerçi, Savo sabah okula gidip, akşam işe gittiğinden, yani haftada epi topu 1 gün falan görüşebildiğimizden çok yalnız kalıyordum. Eh o 1 günde de beklentiler tavan yaptığından en ufak hayal kırıklığında o sinir çok fena çıkıyordu. Sanırım Savaş'tan sonra bu sinirimden en çok payını alan iki talihsiz de Özgün ile Perihan. Bir kez de burada minyonların huzurunda, Özgün'ü iki kez ağlattığım için kendisinden de özür dilerim :)))
Hamilelik konusunda ahkam kesip akıl verenlere kızdım,
Zamanında annelerimiz böyle miydi diyenlere kızdım,
İlk hamile sen misin diyenlere kızdım,
Kızmalarımı tartışanlara, “hamiledir, bi alttan alalım.” diyemedikleri için kızdım.
Diziporta çok kızdım, dizileri zamanında yayınlamadıklarında. Zira şunca ay boyunca en yakın arkadaşlarım dizilerdi.
Telekoma çok kızdım, adsl arızaları yaşandığında.


Peki ya şu duygusallaşma, her şeye hüzünlenme hadisesi? Valla çok uzun süre normal Derya sınırlarında gitti her şey. Yani hamile değilken neye gözlerim doluyorsa, ağlıyorsam yine onlara ağlamaya devam ettim. Haberlerde, dizilerde, sokakta. Ta ki 6. aydan sonraya dek. Örnek için bakınız. En ufak şeyde dudağım büzülmeye, gözlerim yaşarmaya başladı. En çok Mavi Marmara'ya ağladım, hormonlardan bağımsız da ağlamamak mümkün değil ya olana bitene, hormonlarla iyice kahroldum. Gemideki bebek için ve Furkan için yıkıldım en çok. Bebek sağ salim dönsün istedim. Kızımla öyle bir gemiye binecek cesarette bir anne olmak istedim. Benden farklı bir ideolojide de olsa, Furkan gibi inançları uğruna mücadele edebilsin istedim. Ben dünyada bir tek kendi çocuğu varmış gibi yaşayan annelerden kızım da tek derdi kendi olan şımarık veletlerden olmasın istedim.


Gündelik olarak ise en son kardeşim, kızının plajdaki görüntüsünün videosunu yollamış. Bıdık, kumda yürüyor tıpış tıpış. Denize ulaşmaya çalışıyor. İkide bir de düşüyor! Sen misin düşen. Oturduğun yerden ağla ağla, “kızın ayakları yandı, mahfoldu, sen nasıl babasın yardım etseneeee” diye pc ekranına bağır. Savo şaşkın şaşkın, “ya Derya, yansa ayakları kendi ağlar, baksana gayet iyi.” diye sakinleştirmeye çalışsa da, on dakika ağlamadan kendime gelemedim. Demek ki neymiş, kimisinde ilk üç ay kimisinde 6-7. ay. Bu ağlama krizlerinin tarihleri de değişiyormuş.

Son dönemler ise, fena bir endişe hali. İlk aylar Birkaç kez Gökay ile konuşmuştuk, “Konservatuvara mı gitse, Anadolu Lisesi'ne mi?” diye. :) Bu alıklığım uzun sürmedi allahtan ama son aylarda, bunun daha makulu olan, bebek doğduğunda iyi bakamamak, ihtiyaçlarını karşılayamamak endişesi sardı bünyeyi. Bir yandan salaş, rahat bir anne olmaktan endişe edip, öte yandan baskıcı, annelerimiz gibi müdahaleci anne olmaktan acayip korkmak... Orta yolu bulamayıp, berbat bir çocuk yetiştirmekten endişe etmek... Bazen o kadar ileriye bile gidemeyip, “ya uykusunda nefes alamazsa ben farkedemezsem, ya aşısını unutursam” gibi korkulardan acayip gerilmek. Evin temizliği, bebeğin yemekleri.. bir sürü ayrıntıyla nasıl başedeceğini bilememek... Acayip geren şeyler bunlar. Tüm bunlarla paralel olarak da Savaş'a bir şey olabileceği korkusu. Tüm bu çocuklu hayata baştan beri Savaş'ın varlığı ile cesaret edebilmiş biri olarak onun başına bir şey gelmesi ihtimali en büyük korkum. Bu zaten normalde de en büyük korkumdu ancak bebekle birlikte var olan korku x100 hale geldi. Kaldı ki, anne forumlarını, mail gruplarını, internet sitelerini okudukça, bilumum kocanın şu hamilelik sürecini ne kadar sembolik ve yüzeysel paylaştığını gördükçe Savaş kat kat daha fazla kahramanım haline geldi.

Enteresan bir diğer şeyse ilk 7 ay boyunca var olan büyük heyecan, neredeyse sıfıra indi. İlk aylardan itibaren, mobilyaların yerlerini düşünmek, bebeğin elbiselerini yıkayıp ütülemek, perde seçmek, hastane valizi hazırlamak, heyecanla beklenen, fırsat buldukça adım atılan, yol alınan şeylerken, şu son bir aydır feci yaymış durumdayım. Ha bir sürü iş hallediyoruz, yatmıyoruz ama ne bunları yapmak için bir heves, heyecan var içimde, ne de “ayyyy çok az kaldı bitirmemiz gerek.” paniği. Ama muhtemelen hormonla falan değil direk feci sıcaklarla ilgilidir bu. Kolumu kaldıracak halim yok ayol.

Bu gibi yazıları Ekşi Sözlük'e yazarken, “lan fazla mı özel oldu acep?” diye düşündüğüm olurdu. Burada ne güzel ki zaten her şey özel. O yüzden içim rahat.
Evet, işte kaç ayın totali, hormonlar, hissiyatlar genellemesi böyle. Hamilelikten sonra hangi hissiyatlarım değişir, hangisi aynı kalır yüzde yüz emin değilim ama, biliyorum ki, duyguların yoğunluğu değişse de sonraya özü aynı kalacak. Tüm bu süreçte her ay, kimi zaman biraz derinliklerde bile olsa aynı kalan, hakim olan his ise yukardaki resmin anlattığı his. İki sevgili ve rahimdeki bir bebeğin verdiği huzur, güven ve mutluluk hissi. Zaten büyük ihtimalle o umursamazlığın ve az üzülmenin sebebi de o. Öyle bir mutluluk zinciri ki sahip olunan, onun dışında her şey önemsiz...  

37. Hafta


37. Haftayı doldurduk. Başından itibaren 34. Haftaya gelebilsek büyük başarıydı benim için. Çünkü o haftadan sonra bebek ölmüyor, kilosuna göre prematüre bile sayılmayabiliyordu. İnsan bir kere bebek kaybedince, sonra hiçbir şeyin olumlu, düzgün geçeceğine inanamıyor. Şimdi de 40. haftayı geçip, 42'yi bulursa, sezaryen yapmak zorunda kalırlarsa... diye endişe başladı. Ama bu seferki endişe diğerleri gibi değil. İçimden bir ses o kadar beklemeyeceğini söylüyor. Sanki şu an hazırlıkları izliyor, her şey hazır olduğunda çıkıp gelecek.

Peki ne kaldı hazırlık? Aslında çok bir şey değil. Bebek odamız, tülümüz hariç hazır. Tül de çarşamba geliyor. Hastane çantamız, hem onunki hem benimki hazır. Çarşamba günü arkadaşlarla evi ayrıntılı bir temizleyeceğiz, halıları yıkamaya vereceğiz ve artık yapacak hiçbir şey kalmayacak. Ha bir de bizim yatağımızın yanına koyacağımız minik beşiği alınacak.

Bu haftaya annane ile başladık. Annem pazartesi sabah geldi, gecesinde geri döndü. Günübirlik de olsa anneyi görmek keyifliydi. Salı günü hiiç ama hiiiç bir şey yapmadan ER izleyerek geçti. Çarşamba günü Savo ile önce Okmeydanı'na oradan da Amerikan Hastanesi'nin hamilelik eğitimine gittik. Akşam Peri geldi. Perşembe doktor kontrolümüze gittik. Her şey normal. Çınar'ın kilosu 2960 gr. Plasenta, kordon, su her şey olması gerektiği gibi.Doktorumuz önümüzdeki hafta tatilde. Gökşen, Gökay, Sibel herkes bir yerlerde. O yüzden bu hafta gelmemesi gerekiyor. Ama bana benziyorsa da kesinlikle bu hafta gelir ahaha, bütün huzurumuz için genel olarak da en büyük umudumuz tümüyle Savo'ya benzemesi.

Doktordan sonra Capitol'de yemek yedik. Son gidişimin üzerinden neredeyse 15 yıl geçmiş. Nostalji oldu. Şunu mutlaka söylemek istiyorum; Burada Bilakis diye bir yer var. Makarna, salata yapıyor. Yediğim en şahane salata ve makarna idi. Kesinlikle tavsiye ederim.

Cuma akşam Oya geldi. Elinde kendi boyu kadar 3 paket bebek bezi! Çınarcığın yaklaşık 2-3 haftalık ilk bezleri de hazır olmuş oldu böylece. Cumartesi Okan, pazar yani bu sabah da Murat bizimleydi. Yanisi bol arkadaşlı, dolayısıyla az sıkıntılı, hızlı bir hafta geçirmiş olduk. Savaş'la Çınar'ın perdelerine perde düğmesi diktik, astık, çarşafını ütüledik, beşiğe yerleştirdik. Oda neredeyse hazır. Tek sıkıntımız, bebek doğana kadar kirlenmesi endişesi.

Genel hamile durumuna gelince; çok sıcak arkadaş! Doğru orantıda da sivrisinekli. İlaç sıkamıyorum, anti sinek kremlerinden süremiyorum. Haliyle her yerim ısırık içinde. Günde 2-3 kere duş alacağım üşenmesem. Şimdilik 1 ile sınırlıyorum. O da tabiki soğuk duş. Cuma akşamı ilk kez sahte doğum sancılarını hissettim. 27-8. haftalarında hisseden bile var. Doğuma kadar hissetmeyen de. Doğum da bunlara benzer olacaksa, çok zorlu geçmeyecek gibi. Umarım öyle olur.

Çino dönüp durmaya devam ediyor. Bol dirsek, diz, bol hıçkırık, bol popo ittirmesi... Kasık, bel, sırt, kaburga ağrısı maksimumda devam ediyor. Son 2-3 hafta sabret diye diye dayanmaya çalışıyorum.

İşte böyle. Gün içinde sürekli farklı şeylerle ilgili yazasım geliyor ama bilgisayarın başına oturduğumda elim gitmiyor bir türlü yazmaya. Sıcak çok fena. Du bakalım.  

16 Temmuz 2010 Cuma

Doğum

Geldik son günlerde en ahkam kesmeye bayıldığım konuya; Doğumun kendisi. Ne zaman çevremde biri “Hiii şimdi doğum sancın başlasa, ben tek başıma yetiştiremem seni, naparız?” gibi cümleler kursa, “ ha ha gel bakiim sen, ben aydınlandım seni de bir aydınlatayım.” deyip başlıyorum anlatmaya. Aynı şey “Hamile kalmak” konusunda da geçerli. Yani aslında televizyonlardan, kitaplardan yanlış öğrendiğimiz, anca başımıza gelince araştırmışsak öğrendiğimiz konularda.

Bu yaşımıza kadar gördüğümüz kadarıyla doğum, birden şiddetli ağrılarla başlayan, acele hareket edip hastaneye yetişemezsen, evde, yolda, arabada yapmak zorunda kalabileceğin bir hadise. Halbuki doğum farklı aşamaları olan, sıradışı, istisna bir hal olmadıkça yolda belde gerçekleştiremeyeceğiniz bir şey.

Teknik olarak doğumu 4 safhaya ayırıyorlar.

  1. Evre:
  • Pasif Faz: Suyun ya da nişanın gelmesi ya da ağrıların başlaması bu fazda gerçekleşiyor. Bu faz en az (istisnai durumlar dışında) 1-2 saat sürüyor zaten. Hastaneye gitmeye çalışmanın gereği bile yok.
  • Aktif Faz: Ağrıların sıklaştığı, düzenli hale geldiği, bebeğin çıkabilmesi için rahim ağzının 10 cm açıklığa ulaşmasının beklendiği an. Bu faz da kadından kadına değişmekle birlikte, 2-3 saat ile 10-12 saat arası sürebiliyor. Hele ki suyunuz gelmişse, bu fazda hastanede olmakta fayda var.
  • Taçlanma: Rahim ağzının yeterli açıklığa ulaştığı, bebeğin doğum kanalına girdiği faz. Çok kısa sürer.

  1. Evre:
    Bebeğin başının gözüküp, bebeğin dışarı çıkmasına kadar olan süredir. Ortalama 30-45 dakika arası sürüyor. Özel hastanelerin bir kısmında, anne adayı 1. evrenin hangi aşamasında hastaneye gelirse gelsin, 2. evreye kadar kendi odalarında kalıyorlar, 2. evrede doğumhaneye alınıyorlar. Böylece ağrılı ilk aşamayı, istediğiniz herkes yanınızdayken, daha rahat ve sakin tamamlayabiliyorsunuz. Kimi özel hastanelerde ve devlet hastanelerinde ise, ilk aşamada sizi sancı odası adı verilen, başka hamilelerin de olabildiği, tek başına olduğunuz, diğer hamilelerin sesleriyle gerilebileceğiniz ve kendinizi yalnız hissedebileceğiniz yere alıyorlar. Eğer psikolojiniz çabuk etkileniyorsa dış ortamdan, hastanenizin ilk anlattığım gibi olmasına dikkat edin derim.

  1. Evre:
    Bebek dışarı çıktıktan sonra, bir de içinizdeki, hamilelik boyunca bebeği besleyen plasentanın da dışarı çıkması gerekiyor. Doğumdan plasentanın dışarı çıkmasına kadar olan evre 3. Evre. Bu evre de genelde 15 dakikayı geçmiyormuş.

  1. Evre:
    Plasenta çıktıktan, doğum işlemi tamamen bittikten 4 saat sonrasına kadar olan süreye verilen isim. Bu 4 saatte, sağlık ekibi, kanamanızı kontrol ediyor, rahme masaj yapıyor (bu nasıl yapılıyor henüz bilmiyorum.) Normal halinize dönmenizi hızlandırıyor.

Daha düz anlatmak gerekirse, çat diye olmuyor o doğum işi kardeşim. Yavaş yavaş oluyor, hazırlayarak oluyor. Nişan gelmesi, suyun gelmesi, sancılar hangisi ilk gelirse gelsin hemen doktoru aramanız gerektiğini söylüyor tüm otoriteler. Doktor sizi en iyi bildiğinden o yönlendiriyor ne yapmanız gerektiğini. Ama genelde, siz doğumun başladığını anladığınız andan, doğum sancılarının 5 dakikada 1'e düştüğü ana dek panik yapmaya gerek yok. Hatta özellikle bu ana dek beklerseniz (tabi hemen gitmenizi gerektiren tıbbi bir sebep yoksa) daha iyi, çünkü hastanenin o steril ortamındansa kendi evinizde o süreci yaşamak daha sakin olur sanki.

O filmlerdeki korkunç doğum görüntülerine de aldanmamak lazım. Zaten o görüntüler yüzünden hepimiz korkmuyor muyuz doğumdan? Halbuki o kadar çok güzel geçmiş doğum hikayesi var ki. Ne kadar az korkarsa, psikolojisi ne kadar iyi olursa o kadar da iyi geçiyor-muş insanın doğumu. Bir sürü örneğin anlatımından öğrendiğimi söylüyorum.

Eğer bir zorunluluk yoksa, anne de bebek de normal doğum için uygunlarsa, sezaryen gerekliliği yoksa en şahanesi normal doğum. Doğumun ertesinde hiçbir şikayetin olmuyor, sütün daha çabuk geliyor, bebeğini hemen kucağına alıyorsun. Umuyorum ki bir aksilik olmasın, Çınar bebek fazla iri, pozisyonu ters vs olmasın, zamanını geçirmesin de normal normal atlatalım bu süreci ameliyatlara gerek kalmadan.  

15 Temmuz 2010 Perşembe

Doğuma Hazırlık – Anestezi Yöntemleri



Efenim bir doğuma hazırlık eğitimini daha geride bıraktık. Daha önce bahsetmiştim;  İstanbul'da pek çok hastanede, ücretsiz, doğuma hazırlık – doğum sonrası eğitimler var. Ben Amerikan Hastanesi'nin eğitimlerine gidiyorum ikidir. Ama bu sefer kesin emin oldum ki boşuna kendimi yoruyorum. Hamileliğimi 5. haftada öğrendiğimi varsayarsak, 31 haftadır öyle çok okumuşum ki, anlatılanların hepsini fazlasıyla biliyorum artık. Bir faydası olduysa, bana ikidir konu başlığı ile derli toplu yazma fırsatı vermesi oldu. Bu haftaki başlık Anestezi Yöntemleri ve Doğum, Nefes yöntemleri idi. Doğum kısmını ayrıca yazacağım, şimdi anestezi yöntemlerini toparlayayım biraz:

Şimdi efenim Epidural, Medikal-ilaçlı, Genel olmak üzere 3 ana başlığı var anestezik yöntemlerin.

Medikal ilaçlı yöntem; normal doğum esnasında, ağrıyı azaltmak için, damar içine, kas içine ya da solunumla anne adayına ağrı kesici verilmesi demek. Bu yöntem hem ağrıyı çok fazla kesmediği için hem de kullanılan ilaçların bebeğe de geçmesi sebebiyle pek tercih edilen bir yöntem değil.

Genel Anestezi; Sezaryen ameliyatlarda (bütün ameliyatlarda) kişinin tamamen uyutulmasını sağlayan anestezidir. Önce damardan bir ilaç veriyorlar. Ardından boğazınızdan bir tüp yutturuyorlar ve ameliyat bitene kadar nefes alıp vermenizi bir makine sağlıyor.

Epidural, Spinal Anestezi; Omurların arasına iğne yoluyla anestezik madde zerkedilmesine deniyor epidural anestezi. Önce omurlar arasına bir kateter yerleştiriliyor. Ardından ihtiyaç oldukça, kateter yardımıyla anestezi veriliyor vücuda. Omurların arasında değil de omurların arasındaki zarın direk içine zerk ediliyorsa, Spinal Anestezi oluyor. Spinal anestezi daha etkili, kimi yerlerde epidural ve spinal anestezi kombo şekilde uygulanıyor. Spinalin yan etkileri epidurale göre daha fazla. Zarın içindeki beyin sıvısı dışarı akarsa, şiddetli baş ağrısı yaşanması muhtemel. Epiduralin dozu kişinin ağrı eşiğine göre ayarlanabiliyor. Epidural ve spinal anestezi yöntemleri sezaryen ameliyatlar esnasında da kullanılabiliyor ama normal doğumda kullanılan dozlardan çok fazlası kullanılıyor. Bu yüzden de


  • Baş ağrısı

  • Bel ağrısı

  • Hipotansiyon

  • Bulantı – kusma

  • Titreme

gibi yan etkiler, normal doğumdan ziyade, sezaryen ameliyat sonrasında sıklıkla görülebiliyor. 

Ben kendi adıma eğer bir aksilik olmazsa normal doğum istiyorum. Epidurali de hemen değil de, önce bir kendimi yoklayıp, ağrılar çok çok dayanılmaz ise en düşük dozdan başlayarak almayı düşünüyorum. Bu işler plana programa pek bakmaz gerçi ama umarım bir aksilik olmaz da, en minimal zararı olanla atlatırız tüm hamileler. 

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Bebek Hareketleri


Sanırım 4. ay bitmek üzereydi ilk hareketlenmeleri hissettiğimde. Sanki minicik bir kelebek içimde kanat çırpıyor gibiydi. Bazen de yine minicik bir balık yüzüyor gibi. Bir iki ay boyunca aynı hareket etme biçimi sürdü ama boyut arttırarak. Minik kelebek büyüdü, minik serçe oldu. Balık japon balığından istavrit kıvamına geldi. Ama dediğim gibi hareket biçimi aynı şekilde devam etti.

6. ayın ardından ilk olarak hıçkırıklar geldi farklı şekilde. Böyle rutin, aynı aralıklarla, mesela 10 saniyede bir, içinde bir tenis topu zıplıyor, göbeğime çarpıp oynatıp geriye iniyor gibi. Bir yandan da artık kafası mı, kolu mu ayağı mı emin olamadığım bir yerleri göbeğime sürtünmeye başladı.
Yine kısa bir süre sonra ise tekme adı verilen şeyin tam olarak ne olduğunu anladım. Çotaaaa diye öyle bir geçiriyor ki anlamamak mümkün değil zaten.

Ama tüm bu hareketler içinde en çok yaptığı, en enteresan olan kesinlikle karnınıza teğet geçerek yaptığı yer değişiklikleri. Benim iç karnım geniş olduğundan bebek daha çok iç tarafımda olmasına rağmen bu ittirerek yer değiştirmeler esnasında sanki şimdi karnımı delip çıkacak gibi hissetmişken, diğer hamileler bu süreçte ne hissediyorlar çok merak ediyorum. Yine aynı sebepten ben karnımda belirgin bir ayak, el izi görmedim, görmeyeceğim ama bir arkadaşımın annesi arkadaşıma hamileyken, karnına bakarak arkadaşımın el, ayak parmaklarını sayabiliyormuş. O derece belirginmiş el ayaklar.

8. Aya özellikle 9.a geldiğimde tüm bu saydığım hareketlenmeleri gayet yoğun ve hızlı şekilde hissediyordum. Kilosu ve boyu artıp, karna sığmamaya başlayınca, ne yapsın bebek tüm vücuduyla abanıyor dört bir yandan. Daha önce de bir yazıda söylemiştim. Bazen kaburgaları öyle bir zorluyor ki sanki barfiks çekiyor.
Beni en çok rahatsız eden ise hıçkırıkları. Bazen öyle oluyor ki on-onbeş dakika sürüyor bitmesi. O kadar süre boyunca içinizde ritmik bir şeyin tık tık ediyor oluşu ise çin işkencesi gibi oluyor. E tekme vs gibi de değil ki şekil değiştirip, durdurabilesiniz... Ha bunu demişken enteresan bir şey daha söyleyeyim; Bizim kız babasının elini tanıyor! Ben ya da başkar herhangi biri karnıma dokunduğunda o an ne yapıyorsa onu yapmaya devam eden Çınar Hanım, babası dokunduğunda derhal durarak, sanırım o da ona dokunuyor. Artık napıyor tam olarak bilemiyorum tabi ama hareketsiz kaldığı kesin. O yüzden şu bağırış çok duyuluyor bizim evde: “Savaaaaaaş ya gel dokun da dursun iki dakika lütfeeeeeen.”

Esas sloganımızla bitirelim: “Herkesin hamileliği kendine, herkes başka türlü bir hamile” diyorum ya sürekli, bunda da öyle, sıralama, şekil vs böyle cereyan etmeyecek muhtemelen sizde. Bu anlattıklarımdan fazla ya da az olması hiçbir şeyin göstergesi değil. Bebekler nasıl karakter olarak birbirinden farklı olacaksa, karnımızdaki davranışları da farklı olacak tabi.

Her ne kadar çileli de olsa şu hareketler, özellikle son aylarda hareketliliğin olmaması tehlike işareti olabileceğinden, bol bebek hareketli günler dileriz efenim.  

11 Temmuz 2010 Pazar

36. Hafta


Bu haftaya yüzerek başladık. Yani mutlu... Hamilelik için havuz jübilemizi de yapmış olduk. O günün akşamında edebiyat atölyesi vardı. Meltem Arıkan'ın Yeter Tenimi Acıtmayın'ını konuştuk. Çok keyifliydi o da. Hafta ortası, kalabalık bir ekipçek, bebek odası için son ihtiyaçları aldık. Perde, avize, raf, dekoratif bir iki şey... İlk doğduğunda yatacağı, yatak odasına koyacağımız minik beşiği dışında neredeyse her şeyi tamam artık.
Hafta sonu da, avizesi, cibinliği, rafı bir iki usta işini halletti Savaş. O da tam oda gibi gözüküyor şimdi. Önümüzdeki günlerde bebek odası ile ilgili de bir şeyler yazacağım.
Ağzımda küçük bir yara var on gündür. Eleviti kesmekten sebep vitamin azalmasından olmuş olabilir diye düşünmüştük. Bir türlü geçmeyince cildiyeciye gittik. İki ayrı krem aldık. Geçmesini bekliyoruz. Yemek yemesi vs acı veriyor.
Hafta sonuna doğru, Aylin, Sinan ve Özlem geldiler. Aylin sağolsun bana bir hayli yardımcı oldu. Sinan'ların geldiği gün, hamilelik içersindeki 3. kusmam gerçekleşti. Sebebi yine mideyi bozmak. Sürekli hafif yerken o gün yediklerim ağır geldi sanırım. Kusma, halsizlik vs cuma akşamı zor geçti.
Ve Cumartesi ve KPSS. Haftalardır beklediğimiz gün geldi de geçti bile. Üzücü oldu ama benim için. Hem sık tuvalet molası hem de tekme, ağrı dikkat dağıtıcıları süreyi iyi kullanamama sebep oldu. Genel kültür bölümünden bir sürü hiç okumadığım soru kaldı. Sonuç çok çok kötü olmaz ama hedeflediğim puan da zor gözüküyor.

Aze Çınar'a gelince; Çınar artık yuvarlanıyor içimde tüm bedenime teğet bir biçimde. Dolayısıyla içimde kocaman bir top dönerek dışarı çıkmaya çalışıyor gibi hissediyorum. Bol hıçkırık, bol tekme de devam ediyor tabi. Haftanın ilk yarısında mide yanması da feci eziyetti. Ancak bir iki Rennie ile kesildi. Artık dört gözle aşağı inmesini ve mide yanması ve çarpıntıyı sonlandırmasını bekliyorum.

Bu haftalarda neler oluyor bilimsel takip etmek için: http://www.gebelik.org/dosyalar/haftalar/hafta36.html

6 Temmuz 2010 Salı

35. Hafta (Doktor Kontrolü)

İnanılır gibi değil ama 35. haftayı da doldurduk. Başından itibaren hiç inanmıyordum bu kadar gelebileceğimize. Geldik, daha da gidiyoruz bakalım hayırlısı.

Bu hafta doktor kontrolümüze gittik. Aze Çınar'ın kilosu 2520 gram. Boyu ise yaklaşık 49 cm. Kilonun çok olmasından korkuyorduk, normal çıktı. Yavaşlamış kilo alımı. Başı sağ kasığımda, poposu göbeğimin üstünde, ayakları sol yanımda, istenene pek yakın duruyor. Suyu iyi, plasentası iyi. Şimdilik bir sıkıntı yok.

Bana soracak olursanız ise, her an sıkıntı :) On dakikadan fazla bir pozisyonda duramamak, oturamamak, yatamamak, yürüyememek ciddi sıkıntı. Çınar'ın tekmeleri o kadar sert ki her gün başka yerim ezik acısı yaşıyor. Uykuya dalmak, aralıksız uyumak pek mümkün değil. Mide asiti de başka dert. Rennie bile kar etmiyor artık. İlginçtir, dizi falan da keyif vermiyor artık. KPSS için tarih okuyorum, hemen uykum gelmese ondan keyif alıyorum şu ara, delirdim sanıyorum. Dün faktöriyellere bakınırken sinirlendim baya, kitaba küsüp bıraktım çalışmayı :) Kendim delirdiğim gibi Savaş'ı delirtmek için yoğun çalışmaları sürdürsem de, Savaş hala sinirlenme kısmında makul sınırları aşmadı :)

Başka ne yaptık bu hafta; bir önceki yazıda söylediğim gibi, Amerikan Hastanesi'nin ücretsiz hamile eğitimlerinden birine katıldık. Bu ay ki kafeinsiz kahvemi içtim. (hamilelikte minimum kafein almakta fayda var.) Kahvenin kokusu bile acayip mutlu etti beni. Sonra Ness geldi hafta içi bizi ziyarete. Pek de şahane bir haber verdi. Gökay ve Tayfun geldiler. Sonunda Kill Bill'i izledik Gökay'la, ama biraz hayal kırıklığı yaşadık. Yüzdüm. Her zamanki gibi güzeldi. Savaş'la bol bol dizi ve film izledik.

Savaş genelde evde olduğu için pek keyifliydi bu hafta. Su gibi akıp geçti. Darısı diğer haftaların başına.  

2 Temmuz 2010 Cuma

Gebelik - Doğuma Hazırlık - Bebek Eğitimi



Daha önce kimi dergilerde, dizilerde, filmlerde denk geldiğim bir şeydi gebe eğitimleri. Gördüğüm kadarıyla bu eğitimlerde doğum esnasında nasıl nefes alınacağı, doğumu kolaylaştırmak için egzersizler, bebek doğduktan sonra nasıl emzireceğiniz, altını nasıl bağlayacağınız, sağlığını nasıl takip edeceğinize kadar bilumum şey öğretiliyordu. Açıkçası bu eğitimlerin gayet pahalı olduğunu düşünüyordum. Ki aslında evet, çoğu çok pahalıydı. Ama okuduğum bloglardan öğrendim ki kimi hastanelerin ücretsiz eğitimleri vardı. Öğrendiğim iki tanesi Amerikan Hastanesi ve Acıbadem Hastanesi. Amerikan Hastanesi daha yakın olduğundan ona kayıt yaptırdım ve çarşamba günü (30 Haziran) ilk kez gittik Savaş'la. Aslında internet araştırmalarım o denli yoğun ve ayrıntılı ki, teorik olarak fazlasıyla her şeyi öğrendiğimden emindim ama pratiği görmek ve özellikle de doğum esnasında doğumu kolaylaştıran nefes egzersizlerini öğrenmek için gitmek istedim.

Benim dikkatsizliğim sonucu, eğitim 17.30da başlamışken biz o saatlerde vakit geçiriyorduk Savaş'la, 18.30da sandığım eğitime erken gitmeyelim diye. Allahtan son ana bırakmadık 18.10 gibi oradaydık. Gittiğimizde yenidoğanlarda en çok görülen rahatsızlardan bahsediyordu.

Bildiğim çoğu şeyi not almadım ama aldıklarımı, hatırladıklarımla birlikte paylaşmak isterim;

Pamukçuk: Çok olağanüstü bir şey değil olması, çok zararlı da değil. Ama bebeğin süt içişini etkileyebilir. Miktarı ve kaliteyi azaltabilir. Karbonatlı su ile bebeğin ağzını silmek büyük ihtimalle iyi gelecek. İyi gelmezse doktora tabii ki.
Çapak: Uyandığında az miktarda çapak normal. Ama sürekli kendini tekrar eden çapak varsa göz dibine, burun dibine (göz yaşı kesesi burun dibinde olurmuş ve tıkanması çapak yapabilirmiş) masaj öneriyorlar. Çapağın temizlenmesi içinse ılık su ve pamuk. Başa çıkılamazsa bittabi yine doktor.
Burun tıkanması: Serum fizyolojik ile burun içi ıslatılır, pamuk tek yöne çevrilerek burun temizlenir.

Bebeğin ateşi 36,5 – 37 arasında olmalı. Kol altından 37,3, makattan 38 bebek için ateş sayılıyor. Bebek derecesi için ilk üç- dört ay kulak derecesi önermiyorlar. Kol altı ya da makat dereceleri sağlıklı. İlk üç ay ateş olduğunda hemen hastaneye gitmek gerekirmiş.

Emzik; ilk bir ay kullanılmamasını öneriyorlar. Zira bebek meme emmek istemeyebilir daha memeğe alışmadan emziğe alışırsa. Bir ay sonra memeden süt emmeyi iyice öğrenip, alıştıktan sonra emzik verilebilir.

Bebek kontrolleri; Doğduktan bir hafta sonra genel kontrol, bir ay sonra kalça ultrasonu, 2. ay sarılık aşısı için mutlaka doktora götürmek gerek dediler.

Yenidoğan bezi: 3-6 kilo için olan 2 numara yenidoğan bezleri önerdiler. 1 numara bebeği sıkabilirmiş. Bezin dokusu da petekli değil pamuklu olmalıymış.

Pişik; Pişik çoklukla bebeğin altı iyi kurulanmadığında ve havasız kaldığında oluyor. Altını temizledikten sonra, özellikle ilk üç ay ıslak mendillerle değil ılık sulu pamukla temizleyip, sonra bir havluyla iyice kurulamak gerekiyor. Mümkün oldukça da bebeğin poposunu açık bırakıp hava almasını sağlamak. Pişik için Decidin adı verilen kremi öneriyorlar.
Bir de alt değiştirirken, özellikle kız çocuklarında önden arkaya doğru silmek gerekiyor. Yoksa kakayı alıp direk idrar yollarına yerleştirmek işten değil.

Göbek; henüz karar veremediğim bir soru vardı; Bebeğin göbeği düşmeden bebek yıkanır mı yıkanmaz mı? Şöyle cevaplıyorlar bu soruyu; Orada önemli olan göbeğin ıslanmaması, ıslanmayan göbek daha çabuk düşer, ıslanan göbek mikrop oluşturabilir. Bu yüzden ilk gün daha göbek ıslakken yıkanabilir bebek, sonra göbek düşene kadar silinmesinde fayda var. Göbek düşene kadar da günde iki kez alkol ile göbeği temizlemek gerekiyor. Temizlemek için başka maddeler de kullanılabilir ama bebeğin kıyafetlerinin temizliği için en güzeli alkol. Eğer göbekte akıntı varsa tehlikeli. Derhal doktora götürmek gerekiyor.

Banyo: Göbek düştü, artık rahatız. İstersek bebek rahat etsin, rahat uyusun diye bebeği her gün yıkayabiliriz. Ama şampuanlamayı haftada ikiden fazla yapmamakta fayda var. Saat olarak da bebeğin uykuya yakın olduğu akşam saatlerinin rutini haline getirirsek hem bebek rahat bir uyku uyur hem de banyo yaptığında uyuyacağını anlayacağından kendini hazırlayıp çok sorun da çıkarmaz. Banyo esnasında bebek toksa kusabilir, açsa durmayabilir o yüzden ne aç ne tok olduğu bir an yıkayıp, emzirip yatırmak en iyisidir. Su ısısı 36,5 – 37 vücut ısısında olmalı.

Tırnak kesimi: Tırnak en erken 15 gün sonra kesilecek. Tırnak makası içi plastik koruması olanlardan olmalı. Tırnağı önce küt kesip sonra bebe törpüsüyle yuvarlamak gerekirmiş.

Yastık: ilk üç ay yastık önermiyorlar. Bebeğin kafası vücudundan ağır olduğu için yastığın kaldırdığı kafa öne eğilir, boynu kapanır, nefes alamayabilirmiş bebek. Yan yastığı kullanılabilirmiş bleine ve karnına.

Gaz; Şimdi bu gaz ağrısını önlemek için iki aşama varmış. Bir benim aradaki farkı bilmediğim, omza alıp, kürek kemiklerinin ortasına pıt pıt vurduğumuz aşama. Bu esnada gaz henüz bebeğin bağırsaklarına inmemişmiş biz inmesin de inmeden ağızdan çıksın, ağrı yapmasın diye vuruyormuşuz, ineni popodan çıkarsın diye değil. Bağırsağa inen gazı ise – ki çoklukla bebeği ağlayarak uyandıran, şiddetli ağrıya sebep olan bu- karnına, beline sıcak havlu koyup, karnına masaj yaparak, bacaklarını geri iterek çıkartıyoruz. Bebeği yüzüstü yatırmak da faydalı olabilirmiş. Anne ne kadar az gazlı yiyip içerse bebek de o kadar az gazlı olurmuş.

Bebeğin vücuduna direk değen kıyafetin pamuklu olmasına dikkat etmek gerekirmiş.

Not aldıklarım bu kadar. Aslında çok şey vardı. Ama not aldıklarım ve hatırladıklarım bu kadar. Başkaca hatırladığım olursa, önümüzdeki günlerde gittiğim eğitimden aklımda kalanları yazarken eklerim.

Siz de İnternetten size yakın, ücretsiz hastane eğitimleri bulup, telefonla kayıt yaptırabilirsiniz.  

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...