Lilypie Second Birthday tickers

12 Ekim 2010 Salı

Ve Hayat Akıyor

Aze Çınar ilk kez bir düğüne gitti. Kırmızı elbisesiyle ilk kez uniseks olmayan bir elbise giymiş oldu. Saçları hariç, kız çocuğu kıvamına geldi ufaktan. Gerçi ne kadar düğüne gitti denebilir emin değilim. Yolda uyudu, vardık uyudu, bir ara uyanıp davula eşlik edercesine ellerini kaldırdı üç beş kez yukarı, sonra gene uyudu, babanneye giderken uyudu. 


Ve biz de bol bol süt sağıp, çıkmadan önce emzirip, yani gıda deposu hazırlayıp, kızımızı babanneye satıp 11 aydır ilk kez alkol almaya kaçtık. Kucağımda uyutup çıktığım ve sonrasında 23.00'e kadar her aradığımda hala uyuyor olduğu için, sonra uyanıp yemeğini yiyip tekrar uyuduğu için içimiz rahat bol bol eğlendik. Sonunda rakıyla hemhal olduk! Ayların verdiği özlemle hemencecik sarhoş oluruz herhalde diyorduk ama 4er kadeh rakı içmemize rağmen ne Savaş'ta ne bende tık yoktu. Savaş ne alaka diyecek olanlara; Savaş da benle birlikte rakı içmedi onca süre. 
20sini tanıyıp çok sevdiğimiz 25 kişilik bir grupla, bol oyunlu, bol halaylı, danslı, kahkahalı bir gece geçirdik. Bu kadar ayrılık anca böyle bir eğlenceyle kapanırdı öyle oldu. En ufak bir pürüz, can sıkıntısı yaşamadan eğlendik. Ara ara Aze Çınar'ın fotoğraflarına, videolarına baksak da "Mutlu bebek, mutlu anne babanın bebeğidir." diye birbirimize gaz verip devam ettik eğlenceye. 


Aze Çınar ertesi gün Ali dedesiyle tanıştı. Cuma günü de Kemal dedesiyle tanışacak. 
Kızçemizin genel keyfine gelince, boyumuz, kilomuz, sağlığımız fena değil. Huysuzluğu, huzursuzluğu ortalama bir bebek kadar. Bizi cinnet noktasına pek getirmedi sağolsun. Huzursuzlandığında, pc'den dinlemece ise Je veux ve Şino nino, eğer ben söylüyorsam  Menim nazlı yarim ve Gidenlerin Ardından ile sakinleşiyor. Bilumum Beşiktaş marşı, ağıt, Çav Bella ya da Avusturya İşçi Marşı gibi devrimci marş da yancı sakinleştiricilerimiz. Müzik seviyor kızımız. 


Ufak ufak eski kıyafetlerine sığmamaya başladı. Kucağımıza da... Son zamanlardaki en büyük eğlencem kahkaha atmaya çalışmasını izlemek. Ben ona bakıp güldüğümde önce gülümsüyor. "Kıha" gibi bir ses çıkarıp kahkaha atmaya çalışıyor. Olmayınca şöyle bir ciddileşiyor. Başlarda oyunu bitirdi sanıyordum ama meğer odaklanıyormuş zibidi kahkaha atmak için. Yine kıha gibi sesler çıkarıyor. Buna çabalarken tükürüğünü yutup öksürmeye başlıyor ve bu öksürüğü kahkaha sanıp, başardım diye gülmeye başlıyor :)) Elleri kolları iyice bilinçle kullanmaya başladı. Kucağımızdayken boynumuza, yüzümüze sürüyor ellerini. Altta kalan koluyla kolumuzu okşuyor. Bacağını omzuma atmaya falan çalışıyor. Kendisiyle birlikte ailedeki koala sayımız ikiye çıktı :)


Upuzun bir yazı yazıp, fotoğraf ekleyip göndere bastım ve yaptığım her şey kayboldu. Çok canım sıkıldı. Hatırlayabildiklerimi yeniden yazdım. Artık canımız sağolsun, napalım. 


Aze Hanım uyandı ve mızırdanıyor. Kendisinin yemek vakti. Bir dahaki yazıya kadar şimdilik bu kadar. 
Devamını Oku »

7 Ekim 2010 Perşembe

Aşı Günleri

Beni en çok hüzünlendiren şeyler, masum, güçsüz, kendi haklarını bile savunamayacak olanların halleridir. Mesela çocukların, hayvanların, akıl hastalarının... Avrupa Yakası'nı izlerken Gafur her sahne aldığında değil gülmek gözlerim dolardı benim mesela. Ya da bir bebeği manasızca gözlerini tavana dikip bakması. Bebeğin ne kadar sıkıcı, atıl, müdahale edemediği bir hayat yaşadığı düşüncesi de pek hüzünlendiriyor beni. Yani işte bu verdiğim örneklerdeki kadar uç şeyler bile beni bir kötü yaparken, ben kızımın aşı zamanlarında bir miktar kahroluyorum. 


Dün 3 aşı birden yaptılar. Bir omuzdan, iki bacaklardan. Omuzdan yaparlarken elini tuttum. Gözlerini dikip "Niye buna izin veriyorsun?" der gibi baktı içli içli ağlarken. "Şimdi geçecek tatlım, İlerde hasta olmayasın diye güzelim..." derken bitti omuz aşısı. Tam sakinledi, cart bacağına geçirdiler iğneyi. Çığlığı bastı. Bu seferki bakışı çok daha fenaydı. "Bir değil hem de iki kez haaaa, alçak kadın." der gibiydi bu kez de. Bu sefer ben de ağlamaya başladım. Savaş "Dur ben geçeyim yanına, ben tutayım elini" dedi ama izin veremezdim yarıda bırakıp, kaçmaya, belki daha da panik olmasına. 3. de "Allah sizi kahretsin" diyor olacak ki içinden, kahretti valla beni. Balık hafızalı oldukları için bebek milleti, on dakika sonra olanları ve bana kızgınlığını unutmuş, kafasını slingin içinde omzuma koymuş uykuya geçiyordu. Bu sefer de bu balık hafızalıklarına üzüldüm. Çok yazık bu bebek insanlara çok. 
Devamını Oku »

5 Ekim 2010 Salı

Aze Çınar'ın 2. ayına dair kısa kısa


Bunları kısa kısa yazayım ki unutmayalım ilerde;
  • Bilinçli gülüyor, kendince kahkaha atıyor!
  • Emziğini yarıya kadar serbest bırakıp, hoop geri çekebiliyor
  • Gözleriyle takip edebiliyor
  • Bilinçli sesler çıkarıyor

  • Bilinçli olarak el tutuyor, biberonu çekiyor, biberona yanaşan eli itiyor! Biberonu kendi tutabiliyor. Biraz obur.
  • Kafasını yukarıda tutuyor
  • Savaş'la beni tanıyor.
  • Şarkıları ayırt ediyor.
  • Yeni girdiği yerleri ayırt ediyor, dikkatle izliyor.
  • Tüm yumruğunu ağzına sokuyor. Oranın tadından sıkılınca bileğini yalıyor. Feci tükürük salgılıyor.
  • Farklı şekillerde ağlıyor. Çağırmak için ayrı, oyun için ayrı, yemek için ayrı.
Devamını Oku »

Aze Çınar'ın bir tanecik teyzesi

biz bu arkadaşla zamanında kekelik diye bir müessese icat ettik ve paylaşmaya başladık. iyi ki yapmışız. hayatımın en değerli şeylerinden biri kendisi. hele ki şu doğurduğum andan itibaren herkeslerden çok dünyamı güzelleştirdi. doğum öncesi süre tuttu, elimi tuttu, doğumda bulundu, gel dedim geldi. kendisine bir şey sormadan akıl vermeye, bilmişlik yapmaya kalkmadı. soru sorduğumda en doğrusunu bulup çözmeye çalıştı. hasta oldum bana baktı, hasta oldum aze çınar'a baktı. ben uyurken yemek yaptı, dert yandım, dedikodu yaptım dinledi. geyik yaptı, moral verdi. gelecek güzel günlerden bahsetti...

her an, her istediğimde yanımda olacağını bildiğim, kendimi ve kızımı gözü kapalı emanet edebileceğim, benim canım kekem Gökay seni çoooooooooooooook seviyorum lan.
Devamını Oku »

4 Ekim 2010 Pazartesi

Anne olunca anlarsın...




Anne insanları, üzerimize aşırı düştüklerinde, istedikleri her şeyi emir eri gibi yapmamızı beklediklerinde, bize tahayyül ettikleri geleceği dikte ettiklerinde, tüm hayatımızı belirlemeye çalıştıklarında biz itiraz edince verilen tepkileridir bu: Anne olunca anlarsın! Neyi anlamamızı bekliyorlar? Hayatlarımıza müdahale etmelerinin hakları olduğunu! Bize aslında istedikleri her şeyi yapmaları gerekirken bizim itiraz ederek öküzlük ettiğimizi. Bunu da ancak anne olunca anlayabileceğimizi söylüyorlar.

Anne oldum anladım, anlatmak istiyorum;

Bir kere anlamak hak vermeyi getirmiyor. Bu söz söylenirken kastedilen aslında “anne olunca bana hak vereceksin.” olduğu için, önce onu söyleyeyim. Benim anladığım onların anlamadığı ise şu: Hadise annelik gibi hayali, kutsal bir müessese değil, emek ve mülkiyetin yaşattıkları. Mülkün olan neye o kadar emek harcarsan, onda da o kadar hak iddia edersin. Tek fark, mülkün olan hiçbir şeyi karnında taşıyamazsın. Karnının içinde aylarca özenerek taşıdığın, hasar gelmesin diye uğraştığın, kimi zaman onun için kendini kısıtlayıp, isteklerini engellediğin bir şey elbette dünyadaki diğer kişilerden daha değerli oluyor. Doğduktan sonra kimseye değil sana o kadar muhtaç olan bir canlıyla kurduğun ilişki (eğer vicdanın varsa) elbette daha başka oluyor. Elbette o ihtiyaçlarını an be an karşılıyorsun.Yine kimi zaman kendinden taviz vererek. Dolayısıyla büyüyüp de senin istediğin dışında bir şey yaptığında ilk söylenen şey “sütüm sana haram olsun.” oluyor. Zira kurulan ilişki karşılıklılık ilişkisi. Ben sana çile çekerek süt verdiysem, seni taşıdıysam, sen de bugün benim istediğim gibi olmak zorundasın! Benim dediğimi yapmak zorundasın.” Yok ya? Böyle çıkarcı bir ilişki daha var mı? Karşılığı için mi doyurdun beni, o yüzden mi baktın? “Anne olunca anlarsın!”

Ve bir de mülk mevzusu işte, o bebeğin üzerinde kimse hak iddia edemez senden başka. O senin. Oh, hele ki Türkiye gibi bir ülkede, kadın olduğun için ikinci sınıf vatandaş sayılmışsın hep, bir tarafın hep ezik olmuş. Tamamen sana ait bir şeyin neredeyse hiç olmamış, ilişkilerinde hep bir korku var olmuş... Şimdi tammmameeen sana ait bir şeyin var. Al, yap, boz, yarat... İstediğin gibi şekillendir. Çünkü o SENİN. Yok ya? Oyuncak mı doğurdun kendine? Böyle bir hakkın yok. Senin çocuğun da olsa, kimse kimsenin değildir kardeşim!! “Anne olunca anlarsın...”

İddia ediyorum, bir kadına desen ki, “Karnındaki bu çocuğu doğur, sonra bize ver, garanti ediyoruz ki bu çocuğu yağla balla besleyeceğiz, dünyanın en iyi okullarında okutacağız, istediğ her şeyi sağlayacağız, dünyanın en mutlu kişisi yapacağız.” Vermez. “Hani en önemli şey onun sağlığı, mutluluydu?” Yok vermez. Çünkü onun olması onu kıymetli yapıyor. Ondan uzak olması onun kıymetini azaltır. Diyelim ki verdi. Onunlayken hissettiği değerde değildir artık. Bu yüzdendir ki annelerle babalar ayrıldığında çocuk kimde kaldıysa diğeri için daha değeri azdır artık. Bu yüzdendir ki bebek doğduğunda çıldıran babalar, boşandıktan sonra haftada bir, ayda bir görmekle yetinirler. Bu yüzdendir ki bir sonraki evliliklerinden olan çocukları daha değerlidir. Geride kalan onun değildir artık çünkü. Ve biz bizim olana veririz en çok değeri.

Bebeğim doğalı iki ay oldu. Şimdi biri gelip dese ki; “hastanede çocuklar karışmış, alın bu sizin, sizdekini bize vereceksiniz...” ölürüm herhalde. Kafayı yerim. Şu an içeride uyuyan minik dostumla öyle bir ilişki kurduk ki, öyle emek harcadım ve her saniyesiyle öyle ilişki kurdum ki, benim kanımdan olup olmaması değil, o emek ve paylaşım onu o kadar değerli kıldı ki, mühim olanın, “kutsal” olanın kan bağı ve “anne”lik olmadığı apaçık ortada benim için.

Anne oldum anladım ama hak vermiyorum size ey anneler; Kendi tercihimle doğurduğum çocuğuma, ne emek harcamış olursam olayım, Ona ne kadar düşkün olursam olayım, o bir birey ve hayatı dilediği gibi yaşar. Ben hayata bir kukla, bir oyuncak getirmedim. Dolayısıyla anne oldum sizi anlıyorum ama hala her bireyin kendi dilediği gibi yaşaması gerekliliğini savunuyorum.

Bunu anlamayan ve yıllar da geçse anlamayacak olanların çocuklarına da “allah kurtarsın.” diyorum ne diyeyim.
Devamını Oku »

30 Eylül 2010 Perşembe

Sling sen bizim herşeyimizsin!!




İlk nasıl keşfettim hatırlamıyorum ama muhtemelen blogcuannenin sitesinde gördüm. Önceleri çok emin olamadım bebekler içinde rahat mı, omurga gelişimini nasıl etkiler ama hakkında okudukça bebeğe ne kadar iyi geldiğini, anne kucağında hissiyatıyla bebeği rahatlattığını, gaz ağrısına iyi geldiğini, kangurular bebeğin tüm ağırlığını kalçaya yükleyip ilerisi için rahatsızlık oluşturabilecekken slinglerde böyle bir sorun olmadığını öğrendim. Önce ring sling adındaki şu fotoğrafta görülen kırmızı çeşidini aldık.

Sonra ise wrap sling adındaki şu yeşilini. Ring slingi daha çok yenidoğanlarda önerirlerken, wrap sling daha ilerki yaşlar için daha çok tercih ediliyormuş. O kadar rahat ki bunları kullanması anlatamam. Bebeğinizi kendinize en yakın şekilde taşırken bir yandan da iki elinizi birden kullanabiliyorsunuz. Ağırlık da çok dengeli dağıldığından omuz, bel ağrısı yaşanmıyor öyle kucakta taşır gibi.  Biz çok rahat ediyoruz size de tavsiye ederiz.

Daha detaylı bilgi için; http://blogcuanne.com/2010/08/17/ooo-piti-piti-hangi-sling-daha-iyi/
Devamını Oku »

28 Eylül 2010 Salı

Emzirmek ya da emzirememek bütün mesele bu değilmiş...

Hayatta neyi çok istesem, dünyanın en kolay işi bile olsa bin türlü zorluk çıkar benim karşıma genelde. Emzirme de böyle oldu. Taa yıllar öncesinde, bebek sahibi olmak gündemimde yokken bile, yıllardır bana zulüm olmuş göğüslerimi küçültmememdeki tek sebep, “yarın bir gün çocuk sahibi olmak istersem, anne sütü içmesi lazım, emmesi lazım, o yüzden sabret dokunma” diye düşünmemken, “6 ay değil en az bir, bir buçuk yıl emzirmek lazım” diye düşünürken, bu kadar önemsediğim bir şeyken, anca bu kadar burnumdan gelebilirdi bu emzirme olayı.

Aze Çınar ilk doğduğu andan itibaren başladı em-eme-me çilemiz. Meme büyük, bebek küçük bir türlü başedip ememedi. Hemşireler bile bir süre sonra pes ettiler. (Kilosu 3320 idi) Eve çıktığımızda, Ayşen şu silikon uçtan getirdi. Onunla emzirmeye başladım. Ama ona rağmen nasıl bir acı, nasıl bir acı anlatamam. Aralarda onsuz emzirmeyi deniyorum, arada bebeğin meme ucunu tutabildiği zamanlardaki acı ise çok daha fena. Bir süre sonra sütü şu pompayla sağıp (çok can yakıyor, şimdi olsa ondan almam) kaşıkla vermeye başladık. Sanmayın ki sağmaya başlayınca acı bitmiş olsun. Yok, o da gayet hallice acıtıyor insanın canını. Sağıyoruz, sonra bir saat süren tek tek kaşıkla verme süreci başlıyor. Haliyle Aze Çınar'ın her öğünü ayrı zorluk oluyor. Hem onun için hem bizim için... Kilosu 3510 oldu 1. ay dolduğunda.

Sonra böyle devam edersek memeyi çok zorlamayacak, kaşığı tercih edecek diye kaşığı kestik. Silikon Uç ile sürekli emzirmeye başladım. Ama o kadar gerilimli ve zordu ki anlatamam. Savaş her “Acıktı galiba.” dediğinde acayip öfkeleniyordum ona. Çünkü bu söylediği bana “Hadi işkencene başla.” demekti o an benim için. Mümkün mertebe emzirme aralarını açmaya çalışsam da vaktini çok da geçirmeden, ağlaya ağlaya (mecazen değil, cidden), dudaklarımı ısırıp yara yapa yapa, memeler kanaya kanaya emziriyordum. Bir yandan da küfrediyordum “Niye ben?” diye. Sonra öğrendim ki annelerin yüzde 80-90'ına yakını yaşıyordu bunları. Kimisininki 3 gün kimisininki 3 ay sürüyordu ama tamamına yakını yaşıyordu. Emziren anneler mail grubunda anlatılanlardan öğrendim. Anne olan ama daha önce hiç bunları konuşmadığımız kadınlardan öğrendim ve bir kez daha lanet ettim kadınların yaşadığı doğum-hamilelik-cinsellik gibi emzirmenin de yalan yanlış, eksik bilgilerle bilincimize eklenmiş oluşuna.Bİr kişi de söyleseydi be arkadaş "Hazırla kendini, emzirmek zor bir süreç. Ne bileyim krem falan sür" deseydi. Yemin ediyorum ki böyle bir emzirme sürecini yaşamaktansa on kez doğurmayı tercih ederim!

Sonra silikon ucu da bırakmanın vakti geldi. Hem sağlıklı değildi hem de bebek yeterince çok ve hızlı içemiyordu onunla. Bıraktım. Acı derecem 5 katına çıktı. 1,5 yıl emzireyim diyen ben “6 ayın dolmasına ne çok var allahım” diye gün sayar hale geldim. Ve sonra geçtiğimiz çarşamba (22 Eylül) günü doktora gittik kontrole. Kızımın kilosu 3240 çıktı!! Değil kilo almak, öyle vermişti ki doğum kilosunun bile altına düşmüştü kızımın kilosu. Biz sürekli görmekten herhalde hiç farketmemişiz. Zayıf olduğunu görüyorduk tabi ama boyu 54 cm olduğundan boyu hızlı uzuyor, o yüzden kilosunu göstermiyor herhalde diyorduk. Şok olduk. Günlerdir çocuğumuzu aç bırakıyor olduğumuz gerçeği bizi mahfetti. Doktor mama dedi. Artık itiraz edemedik. Eve gidince bir kez daha direndim. Mama vermeden, hem sağıp hem emzirmeye kastım. Olmadı. Hem canım çok acıdı hem de sütüm çok azalmıştı.

1 günlük direnişin ardından perşembe günü mamaya başladık. Çocuk o kadar aç kalmış ki, delirmiş gibi yedi. O halini görüp de ağlamamak mümkün değildi. Mama + Anne sütü şeklinde oluştu beslenmesi. Perşembe 15.00'den Cumartesi 09.00'a kadar geçen sürede, yani 42 saatte tam 240 gr. Alarak 3480 gr. Oldu Aze Çınar. Cumartesi yapılan tahlillerde mikrop çıktı kakasından. Daha kilosuna sevinemeden bu sefer buna üzüldük. O gece hem ben hem Aze halsiz, ağrılı ve ateşliydik. Buna rağmen Pazartesi yani dün kontrole gittiğimizde yine bir 260 gr aldı ve 3780 oldu. Yarın yine kaka tahlili yapılacak. Umuyoruz ki kullandığı ilaç işe yaramış ve iyileşmiş olsun.

Bu arada mama vermeye başladıktan sonra ben emzirmeyi bıraktım, direk sağıp veriyordum. Emzirme gerilimim olmadığından kızımla resmen sıfırdan ilişki kurdum. Onca gün içinde kızıma her baktığımda öncelikli hissiyatım “allahım her an acıkıp, canımı yakabilir.” gerilimi olduğundan neredeyse hiç o yoğun sevgi ve mutluluk halini yaşayamamışım. Geçtiğimiz perşembeden beri resmen insana döndüm. Bayrammış gibi geçiriyorum kızımla geçirdiğim anları. Hal böyle olunca, moralim düzelince o azalmış sütüm iki katına çıktı. Böylece kızımı minimum mama, maksimum anne sütü ile beslemeye başlamış olduk.

Ama bebek emmeyince yakında sütün sağmama rağmen azalma ihtimali, bebekler için emzirmenin sadece doyma değil duygusal yanının da olması gibi durumlar emzirmediğim için beni rahatsız etmeye devam ediyordu. Öte yandan Birkaç gündür memeler minimum acıyla o kadar rahat etmişti ki, yeniden o acıları yaşamayı düşünmek bile tüylerimi diken diken ediyordu. Erteleye erteleye bugüne geldik. Bu sabah artık nolursa olsun emzirmem lazım diyerek aldım Aze'yi kucağıma. Çocuğum 10 dakika uğraşıp debelense, dirense de bir türlü başaramadı emmeyi. Biberonun kolaylığına da alıştığından 2-3 çekmede beceremeyince sinirlenip ağlamaya başladı. 10 dakikanın sonunda daha fazla dayanamadım ağlamasına ve bıraktım. Bir sonraki öğününde tekrar denedim. Bu sefer başardı!! Daha da güzeli, canım o kadar az acıdı ki... Nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Şimdi iki öğündür sorunsuz meme emip, üzerine mama yiyor bizim kaşık suratlı minik fare. Emmeyi iyice oturtup, kiosunu da toparlarsa belki mamayı kesip sırf memeyle bile devam edebiliriz.

Son söz olarak diyeceğim o ki; Evet anne sütü, evet emzirmek ama bizimki gibi durumlarda neredeyse çocuğun fiziksel, annenin ruhsal sağlığını tehlikeye atmak, verilen mamadan daha zararlı değil de ne??? Biz bunu farkedemeden 50 gün karşılıklı çile çektik. Her şeyin fanatizmi zararmış kardeş :p
Tüm bu süreçte hep “Geçecek” diyen emziren-anneler google mail grubuna ve sakinliğiyle, sakinleştirişi ve her an yanımızda oluşuyla bizim delirmemizi engelleyen Doktor Erdem Gönüllü'ye çok çok teşekkür ederiz.
Oh be.

Devamını Oku »

16 Eylül 2010 Perşembe

Mucizeye Alışmak

İnsan evladının her şeye kolaycacık alışmasına alışmıştım ama mucizelere de bu kadar kolay alışılacağını düşünmezdim. Daha bir yıl geçmedi içimde bir insanın varlığının şokunu yaşadığımdan bu yana. İçimde bir sırt, bir kol, iki göz oluşması, içimde iki kalbin birden atması çok acayip şeylerdi. Ama hayat hızlı akışıyla bu şokları sindirmeye izin vermeden “kanıksatıverdi” hemen. Yine hamileyken, çevremdeki anne kadınlara ve çocuklarına şaşkınlıkla bakardım; “Ulan nasıl sakin bu kadınlar böyle, nasıl normal normal bakıyorlar çocuklarına? İçlerinden çıktı o insanlar ayol, ben annemin içinden çıktım, ne kadar normal karşılıyorlar, nasıl normal karşılanabiliyor, aloooo dünya çok çılgın bir yer olm!!!!” fikriyatı içindeyken, benim içimdeki çıktığında bunu normalize etmem iki günü bulmadı. Hani “benimmmmm” çocuğum oluşu ile bir farklılığı hissediliyor elbette de daha iki ay önce benim karnımı tekmeleyen canlı olduğu şoku çoktan unutuldu. Çünkü dedim ya demin de hayat pek hızlı akıyor. O şoku yaşayıp sindirmeye zaman yok. Karnının doyması, boşaltımını iyi yapması, temizliği, sağlığı, uykusu gibi konuların düşünülmesi gerekiyor. Tüm bunlar düşünülürken gündelik hayatın sürmesi gerekiyor. Kişinin kendini dinlendirmesi gerekiyor...

Bazı bazı, kucağımda sallarken ve o bana dikkatli dikkatli bakıp, parmağımı sımsıkı yakalamışken hatırıma geliyor karnımdayken onunla konuşmalarım. Gözlerim yaşarıyor. Nasıl o zamanki mucizeye, doğum ve karşıma gelmesi mucizesine alıştıysam, bundan sonraki her gün de normalleşecek gitgide ve işte koca dünyanın sıradanlaşmasının bir parçası oluverdik gitti... Çok süper şeyler oluyor bu hayatta ve de olabilir daha fazlası, iş ki biz beyinlerimizi zapteden sıradanlığımızı yıkalım.

Benim minik farem, sen koca bir mucizesin ve umarım ben bunu hiç unutmam.  
Devamını Oku »

14 Eylül 2010 Salı

Kırkımız Çıktıııı!




Doğduk da kırkımız bile çıktı biz hala bir yazı bile yazamadık çocuklu olmak, anne olmak üzerine. Çok yoğunluktan ve yorgunluktan mı derseniz, aslında değil. İlk zamanlardaki panik, tecrübesizlik ve gelen giden yoğunluğunu atlattıktan sonra bir rutin oturttuk ve çok çok yoğun falan da değiliz. Ama şöyle bir şey oluyor; hiçbir şey yapacak isteğim olmuyor. Ana kucağında yanımda uyuduğunda bol bol onu izliyorum, beşiğine koymuşsam boş boş televizyon izlemek istiyorum. Bilgisayar başına gelmek bile zor bir mesele haline geliyor.

Neyse gelelim geçen kırk günün özetine; Hastaneden çıktık, eve geldik. Baya bir süre gelen giden, zaten evde kalan ev çok kalabalıktı. Yeni doğmuş evde kalabalık pek yorgunluk yaratabiliyor. Hele ki gelenlerden, sorulmamasına rağmen sürekli akıl verenler çok olunca. Emzirme ile ilgili sıkıntı yaşadık. Hala da tam çözdük sayılmaz aslında. Hatta şöyle söyleyebilirim; doğurmak kesinlikle emzirmekten daha kolay. Bu ayrı yazı konusu... Evet hal böyle olunca yorumlar gırla haliyle; “Aç bu çocuk...”, “Mamaya mı başlasanız?”, “Kaşıkla yedirin anne sütünü”, “Biberonla yedirin”... Memelerin kamusallaşması ve her gelenin siz emzirirken gelip dibinizde emzirme hadisesini izlemeyi kendinde hak görmesi ise ayrı mevzu. Gelip gelemeyeceğini sorarak gelen yakın arkadaşları tenzih ederim... Neyse, emmesi, giyinmesi, yediği, içtiği, yattığı bu kadar çok kişiye dert olunca stres de epeyce oluyor haliyle. E bir de lohusalık diye bir halt var tabi. Hormonlar feci çıldırıyor. Hamileliğin kat be kat fazlası. Ağlama krizleri, deli sinirlenmeler... Umuyoruz ki en azından bu kısım bitti artık.

Bunun dışında annelik-babalık işi Ayşen ve Erdem'in te baştan dediği gibi tamamen pratik ve alışma işiymiş. İlk başlarda “aha şimdi boğacağım kızı” derken tişört giydirirken, şimdi saniyede tak tak giydirip çıkarılabiliyorum, banyo yaptırırken panik olmaca bitti. Geceleri uykudan uyanma, acayip zamanlarda yeniden uykuya dalma kolaylaştı. Gaz çıkarma, alt değiştirme çocuk oyuncağı gibi oldu. Ama sanırım ne kadar zaman geçerse geçsin, sebepsiz yere ağladığında oluşan panik hali hiç bitmeyecek. Kemal Sunal filmleri gibi; Aze Çınar ağlıyor, sonra biz oturup ağlıyoruz.

Doktor kontrolleri için evden çıktık, 2-3 kere Metrocity'e gittik, Babayı iş yerinde ziyaret ettik, Bir kez de Erdem, Ayşen, Nisan ve Güney'i ziyaret ettik. Şunca süreçte eskilerin söylediği manasız gözüken pek çok şeyin bir alt yapısı olduğunu bizzat görsek de kırkını beklemeden epey gezdik. Yoksa delirebilirdik, Savo'yu da delirtebilirdik. Sling diye bir taşıma aracı keşfettik. Bir rahat ettik bir rahat ettik o kadar olur. Çanta gibi taşıdık kızımızı. 

Annem, Aylin, Gökay, Neşe, Gökşen, Aylin geceleri yanımızda oldular değişik vakitlerde, Geriye kalanlarda Savaş bolca izin alıp evdeydi. Genelde çektirdik yanımızdakilere, Aze Çınar'ı sevdirip Derya'nın kaprislerini affettirmeyi denedik.

Çok yedik, hiç kilo almadık. Emzirmek hakkaten çok kalori yakıyormuş sevinerek gözlemledik. Çok güldük, çok ağladık. Birbirimize alıştık. Anne Derya ile Baba Savaş birbirlerine alıştı. Bebek her uyuduğunda anne olmayan Derya ile Baba olmayan Savaş çıktı gizlendikleri yerlerden. İki hali sentezleyip, eski hallerini unutmadan, yeni özelliklere alışmayı denedik, umduk, deniyoruz.

Aze Çınar'ı izlemeyi dünyanın en eğlenceli işlerinden biri bildik. Elleri, kolları, burnu, gözleri, oynattığı her yeri, yapmaya başladığı her yeni şey, bizi tanımaya başlaması, emmek için ortalığı ayağa kaldırması, elleriyle parmaklarımızı sıkıca kavraması, gülümsemesi dünyanın en eğlenceli ve şahane şeyleri oldular.

Kendi kendimize söz vermiştik kör olmuş anne baba algısıyla “bizim çocuk çok güzel, çok zeki” sayıklamalarına girişmeyeceğiz kimseye diye. Sözümüzü tutup yalnızken fısıldıyoruz birbirimize. Nazara pek inandık, ne zaman "şu da şöyle" desek, o şeyin hemen bozulduğunu gördük. Dolayısıyla pek bir öz anlatıyoruz artık her şeyi. Maşallah en çok kullanılan kelimemiz oldu. 

Pek şeker bir ev arkadaşımız oldu. Yeni kankamız. Şimdiye kadarki arkadaşlarımız içinde en eğlencelisi ne yalan söyleyelim. En şekeri. Şu ana kadar iyi anlaşıyoruz. Bakalım kiraya ne zaman ortak olacak....  

Devamını Oku »

8 Eylül 2010 Çarşamba

Eski bir Hamileden Yeni Hamileye Tüyolar...

Eski bir Hamileden Yeni Hamileye Tüyolar...

  • Bol bol su için. Mümkünse en başından itibaren. Minimumda kilo alıp, ödem, varis hiçbirini yaşamadıysam en birinci sebebi günde en az 3-4 litre su içmemdi herhalde.
  • Mümkün mertebe çok okuyun. Hamileliğin aşamaları, doğum, diğer hamilelerin blogları... ne kadar çok şey bilirseniz o kadar iyi, güvende hissedersiniz kendinizi.
  • Tatlı seviyorsanız, ilk tercihinizin dondurma olmasına kasın. En az zararlı ve hatta kısmen faydalı tatlı.
  • Hamilelik boyunca mutlaka almanız gereken besinleri sevmiyorsanız, eş değerlerini bulun. Mesela; süt sevmiyorsanız meyveli, nesquikli süt, balık sevmiyorsanız, ceviz, semizotu gibi omega içeren muadillerini tüketin.
  • Şu emzirme için önerilen koltuklar sadece emzirme için değil, hamileliğin son günlerinde, rahat birkaç saat oturabilmek için de şahaneymiş. Öyle çok pahalısına da hacet yok. İkea'nınkiler gayet iş görüyor.
  • Herkesin hamileliğinin kendine has olduğunu, sizin herkesten “başka hamile” olduğunuzu sakın unutmayın. Başka bir hamilenin, gücü, kilosu, sağlığı, bebeğin kilosu, boyu vs hiçbir şeyle kendinizi ve bebeğinizi kıyaslamayın. Benzer şeyleri benzer zamanlarda yaşamayı beklemeyin.
  • Hamileliğin ilk anları birden çocuk sevgisiyle dolup taşmıyorsanız paniğe kapılmayın. Yalan o anlatılanlar, makul bir zaman gerekiyor her yeni şeye alışmamız için makul bir zaman gerektiği gibi.
  • Spor yapın, özellikle kol çalışın. Doğumdan sonra o bebeği sürekli taşımak, sallamak, gaz çıkarmak için güçlü kollara ihtiyacınız olacak.
  • Sancılarınız başladığında hastaneye gitmek için acele etmeyin. Ne kadar erken giderseniz o kadar zor, stresli bir doğum yaşarsınız.
  • Fotoğraf makinası, kamerayı unutmayın. Doğuma girecek olan eşiniz/arkadaşınıza yüz kere tekrar edin her anı çekmesini. O an unutmaya çok müsait bir an.
  • Blog yazın. Dert ettiğiniz bir çok şeyin yazdıktan sonra hafiflediğini göreceksiniz. Sizin gibi başkalarıyla tanışabileceksiniz. İnsan beyni çabuk unutuyor, yıllar sonra dönüp bakabileceğiniz, bugünleri hatırlayabileceğiniz bir günlük sahibi olmuş olacaksınız. Bebeğiniz büyüdüğünde ona süper bir hediye vermiş olacaksınız.
  • Hamileliğinizin son ayından itibaren göğüs uçlarınıza çatlak önleyici krem sürün. Yoksa çok çekersiniz emzirme esnasında. Yaşadım da söylüyorum. Krem önerim; Lansinoh.
  • Bebek alışverişi yaparken şu cafcaflı hastane çıkışlarına, bebek takımlarına kanmayın. 1 adet alın yeter. Çok kullanışsızlar. Onlar yerine bol bol çıtçıtlı badi ve uzun kollu tulumlardan alın. Uzun kollu ne alırsanız alın ellerinin istendiğinde eldiven olabilme özelliği taşımasına dikkat edin. Bebeler normal eldivenleri atıyorlar ellerinden.
    Mothercare'de 3 tanesini 56 liraya satıyorlar.
  • Doktorunuzu ve hastanenizi iyi seçin. Son pişmanlık fayda etmez.
  • Vallahi de billahi de normal doğum sezaryenden daha kolay.

Aklıma geldikçe eklerim ben daha.

Devamını Oku »

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Çınar

Pek sevgili Kevser Ruhi teyzesinden Aze Çınar'a hediye;


"ezgi’nin çınar ağacı da bu gölün hemen yanındaydı. yaz tatilinin en güzel günleri küçük gölün yanındaki büyük çınar ağacının kovuğunda evcilik oynadığı günlerdi. ağacın gövdesi o kadar büyüktü ki beş altı çocuk el ele tutuşursa etrafını sarabiliyorlardı. dedesinin anlattıklarından biliyordu ezgi, çınar ağacı çok eski zamanlardan beri buradaydı. ağacın yaşı üç yüz belki dört yüzden bile büyüktü. çınara baktığında onun heybetli görüntüsünden ürküyor sonra “kim bilir neler gördün? neler yaşadın sen?” diye soruyordu ağaca. yaprakları el gibiydi. meyve vermiyordu ama kocaman dallarının oluşturduğu gölgeden herkes faydalanıyordu. dedesi ezgi’nin bu çınar ağacına olan ilgisini biliyor, ona zaman zaman ağaç hakkında açıklayıcı bilgiler veriyordu. bir gün “suyu çok sever bu ağaç, sulak yerlerde büyür. öyle hızlı büyür ki, hızına yetişmek mümkün olmaz” derdi örneğin. ezgi hayalinde küçücük bir dal iken sabahtan akşama, hızla büyüyen ağaç hayal eder, şaşırır kalırdı.
“canım hızla büyür dediysem, yıldırım hızıyla değil tabii” derdi dedesi. “başka ağaçlarla kıyaslama yaparsak çınar daha hızlı büyür.”
“asırlık ağaçtır bu, yıllardır ayaktadır. yıkılmaz. güçlüdür.”
ezgi tuhaf bir şekilde dedesini benzetirdi bu çınar ağacına. dedesi de sanki asırlardır yıkılmadan ayakta kalan bir insandı. çınarın dalları gibi kolları vardı. elleri çınar ağacının yapraklarına benziyordu. yoksa çınar ağacının yaprakları mı dedesinin ellerini andırıyordu? ağacı tam dedesine benzetirken dedesi döner şöyle derdi ezgi’ye: “çınar ağacı gibisin sen de. naz yapmıyorsun her koşula dayanıyorsun.” “nasıl ?” diye sorardı dedesine. “ben bir çocuğum bu ağaç senden bile ne kadar yaşlı!”
dedesi gülerdi: “çınar nazlanmayan ağaçtır demiştim ya. bu yüzden diyorum. yoksa sen olsan olsan küçücük bir fidan olabilirsin” der, bu defa köklerini anlatmaya başlardı. “çınarın kökleri çok derine inmez, yanlara doğru yayılır. bak görüyorsun ne kadar uzağa gitmiş bu senin çınar ağacının kökleri…” 
ezgi çınarın köklerine bakardı. toprağın üstünde yayılmış kökler sanki bıraksalar buradan kasabaya kadar gideceklerdi.
dedesi ezgi’ye ağacın özelliklerini anlatırken şunu da söylemişti:
“bu ağacı sen bana benzetiyorsun ben de sana.”
“daha çok sana benziyor; senin gibi koskocaman…”
“evet yavrucuğum yaşlı olması ile bana benziyor. kaprisli ve nazlı olmadığı için de sana benziyor.”





hem atalarına hem de kendi torunlarına sevgisi yeten bir insan olsun aze çınar.

sevgiler "
Devamını Oku »

Aze Çınar




Aze; Çerkesce kafasına koyduğunu yapan, iyi yapan demekmiş. Zazacada ise maya.
Çınar bildiğim en uzun yaşayan, en güçlü, en ulu ağaç. Suyu seven, hızlı büyüyen bir ağaç.

Kızımızın adını Aze Çınar koyduk. İstedik ki mayası sağlam olsun. Kafasına koyduğunu yapsın, suyu sevsin, çabuk büyüsün. Uzun ömürlü olsun, ulu, heybetli olsun. Güçlü olsun. Çevresindeki herkese gölge olsun. Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçe yaşasın.

Kendi iradesiyle doğmaya karar verişiyle, hamileliğin ilk zamanları kendinden büyük uru yenip, hayata sımsıkı tutunuşuyla, hayata geliş şekliyle, dünyaya geldiğinden beri ne zaman emeceğine, ne zaman uyuyacağına kendisinin karar verişiyle, misafir varken illllla salonda bizimle oturmak istemesine, yalancı emziği bazen illa istemesine bazen “hıh ne bu bee” dercesine atıp, klasik bebe hallerindeki gibi ya sevip ya reddetme hallerine girmemesine kadar bildiğini okuyan, kafasına koyduğunu yapan bir kız oldu hakkaten Aze Çınar. Her ne kadar tüm sevdiklerime müdahale edip, en doğruyu bildiğimi sanan bir ukala isem de çatır çatır kavga etme pahasına kızım birey olabilsin diye dua ettim hep. Çatır çatır kavga edebilmek ve yine de birbirini sevebilmek, ilişki sürdürebilmek dünyanın en büyük şanslarındandır hem. Şimdilik gayet birey Aze Hanım, Çınar Hanım. Umarım hep böyle gider.

O an deli gibi ağlıyorsa bile vücuduna su değer değmez susacak kadar suyu seven bir bebek oldu. Baba da anne de zehirlenip fena hastalandığında bana mısın demeden hayata devam edecek güçte...

Ömrünü, heybetini, gölgesini ilerleyen yaşlarda göreceğiz de umarım onlar da gönlümüzdeki gibi olur. En önemlisi umarım insan olur. Politik yönelimi ne olur çok derdim değil. Ama umarım herhangi bir politik yönelimi olur. Herhangi bir politik yönelimi olacak kadar önemser dünyayı, insanları, kendisini.

Geliş yolculuğu rüya gibiydi. Gelme anı yine öyle. Geldi, gönlümüze, hayatımıza girdi. Pek yordu bizi. Yormaya da devam ediyor. Öyle ki şu yazıya 20 gün önce başladım ancak bitirebiliyorum. Geleli 26 gün oldu, 26 gündür 1 kez kendisi olmadan dünyayla temasım oldu. Maillerimi gazını alırken ayakta, uzaktan okuyabildim. Hiç cevap verdiğim oldu mu hatırlamıyorum. Sadece 1 adet film izleyebildim. Emzirirken sıkıntıdan ölmemek için televizyon izlemeye başladım. Hiç kitap okuyamadım, sıkça yemek yemeyi unutuyorum, kesintisiz uyumak sanki hiç gerçek olmamış bir şey gibi. Ama bunların hiçbiri zerre dert değil hacım. Düzgün emip, sorunsuz uyudu mu, göbeği iltihaplanmadan, arıza çıkarmadan düştü mü, boyu uzayıp, kilo aldı mı, hiç ağlamadan banyo yaptı mı, gözlerini dikip gözlerime bana baktı mı, emerken parmağımı tutup, öyle uyudu mu, başını omzuma tam yerleştirip orada uyuyakaldı mı... olay bitmiştir. Dünyanın en keyifli şeyleri bunlar. Kitap okumak, film izlemek, dışarı çıkmak biraz daha bekleyebilir.

O kadar çok şey vardı ki yazacağım... Bu yazının başı, sonu, şekli her şeyi tasarlıydı kafamda bir ara... Ötelene ötelene, parça parça yazıla yazıla böyle bütünlüksüz, karışık bir hal aldı. Neyse. Varsın bu yazı da karmaşık olsun. Aze Çınar öğretti ki bazen karmaşık da güzeldir.

Son sözüm sana Aze'm Çınar'ım, nar'ım, balım, peteğim, balığım... İyi ki hayatımıza gelmeye karar verdin. Seni çok çok çok seviyorum.

Devamını Oku »

15 Ağustos 2010 Pazar

Acayip bir doğum hikayesi

Dört gözle bekliyordum doğum hikayemi yazacağım zamanı. Doğum sonrası yazmanın biraz zaman alacağı, benim de hiç acele etmeyeceğimi düşünememişim. Bugün kızımın 11. günü ancak zaman ve yeterli motivasyonu sağlayıp oturuyorum bilgisayar başına.

3 Ağustos salı öğlen, eşimle kalkıp rutin muayenemize gittik hastaneye. 39 hafta 3 günlüktü hamileliğim. Doktorumuz vajinal muayene yaptı. Son söylediğinde olduğu gibi bebeğin doğum yoluna hala girmediğini, rahim ağzının arkaya dönük olduğunu, pazardan önce bebeğin gelmesinin zor olduğunu söyledi. Bir yandan canım sıkıldı bekleme işi devam edecek diye bir yandan da tam zamanında gelecek diye sevindim. Doktorumla pazarlık yaptık. O “cuma gel kontrole” dedi. Ben “Çok yoruluyorum geldiğimde, pazartesi geleyim yaa, arada doğum olursa gelirim işte.” dedim. En ufak tuhaf şeyde kontrole geleceğime söz verdikten sonra pazartesi gününde anlaştık.

Dönüşte Savo'yla kafeinsiz kahve içmek istedim, Beşiktaş'ta Starbucks'a gittik. Ferah ferah içtim kahvemi. Savo'nun daha vakti vardı ama eve arkadaşlar gelecek diye ben erken kalktım, karşıdan da mahallenin otobüsünü görünce, ışık mışık düşünmeden koştur koştur geçtim durağa. O denli iyi hissediyordum kendimi yani.

Eve geldim, arkadaşlar vardı, bloğa yazmıştım, o akşam baya arkadaş gelip gitti. Farklı bir ağrım vardı ama aklıma gelmedi doğum zira en erken pazar demişti doktor. Saat 21.00 suları tuvalete gittim. Kırmızı, regl akıntısına benzer bir şeyler geldi. “Aha nişan mı yoksa?” diye heyecanlandım. Doktoru aradım. “Vajinal muayeneden sebep olmuştur o. Doğum olması mümkün değil.” dedi. Pöffleyerek kapadım telefonu. Bir yandan da sancılarım artmaya, düzenli hale gelmeye başlamıştı. “Emziren Anneler” mail grubuna mail atıp sordum. “Şöyle bir sıvı geldi, şöyle sancılarım var acaba nedir nedir?” diyerek. Gelen cevapların hepsi, büyük ihtimalle doğumun başladığı yönündeydi. Hamileliğimin ortalarından beri bloğunu (Blogcu Anne) takip ettiğim Elif'le telefonda konuştuk. Bu arada sancı aralarım ilk zaman tuttuğumuzda 6-7 dakika gibiydi ve öncesini çok ağır hissetmeden bu aralıkla başlamış olması bana mümkün değilmiş gibi geliyordu. Elif de zaman tutmaya devam etmemi, düzenli giderse, doktoru aramamı, büyük ihtimalle doğumun başladığını söyledi.

Çok kısa süre sonra sancı araları 4-5 dakikaya düşmüştü bile. Halimiz çok komikti. Evde en yakın arkadaşım Gökay ve Savo'nun kız kardeşi Aylin vardı. Sancı başlayınca ben “geldi” diyorum, Gökay bir yandan kronometre tutarken, bir yandan tutunmam için bir kolunu bana uzatıyor, Ben eğilip kitaplığın bir rafından destek alıyorum, Aylin'se belime masaj yapıyor. :) Sancı araları ise daha da komik. Yemek yiyoruz, ben evi toparlıyorum, dondurma yiyorum, güzel güzel duşumu alıyorum, gülüp eğleniyorum falan. Tam hayal ettiğim gibi ilerleyebiliyor her şey. Tek yapamadığım oturmak. Saat 21.30'dan gece 01.00'e kadar neredeyse hiç oturmadım. O kadar iyi hazırlanmıştım ki bu sürece, o kadar iyi eğitmiştim ki kendimi en iyi nasıl yaşanabileceğine dair, olabilecek ennnn şahane şekilde geçirebildim. Sakin, fonksiyonel, başarılı.

Savaş'ı aradım. “Sakin ol, büyük ihtimalle doğum başladı, ama idare ediyorum, sancı araları 2 dakikaya falan düşünce ararız doktoru.” dedim. O da sakin kaldı gerçekten :) Saat 24.00'te evde oldu. Bana kalsa hala doktoru aramayacaktım ama Savaş çok ısrarcı oldu. Doktoru arayıp, “sancı araları neredeyse 2 dakkaya düştü” deyince, “hastaneye gelin” dedi.

Aylar öncesinden hazır olan valizimizi aldık, toparlandık, o esnada Neşe ve Gökşen geldi, kalabalık bir ordu halinde, yola koyulduk. Boğaz Köprüsü'ne nazır sancılarımızı yaşamak ayrı keyifliydi. Hastaneye vardık. Hızla acile aldılar. İşte orada doğumumun en şahane şeyi ile karşılaştık: Elif Ebe. Hiç incitmeden yaptığı vajinal muayenelerden, verdiği morallere, güler yüzüne, ilgisine resmen çok büyük lütuf oldu tüm gece boyunca bizim için. Elif Ebe beni odaya aldı, herkesi çıkardı. Muayeneyi yaptı, bu arada benim kalbim duracak; “Ya doktorun dediği gibi gündüz ki muayene yüzündense tüm bu ağrılar falan, ya doğum başlamadıysa, ya şimdi kös kös eve dönmemiz gerekirse...” derken Elif Ebe müjdeyi verdi: “Oo süper, doğum çoktan başlamış, rahim ağzı açıklığı 5-6 cm'ye varmış. Şahanesiniz.” Hoba bende bir sevinç bir sevinç... Millet içeri girdi, müjdeyi verdim, bizimkiler boş bulunup bir alkışlama... hastane çalışanları gelip kafayı uzatıyorlar “ne oluyor” diye! Biz hep beraber gülüyoruz, Elif Ebe şaşkın; “Sancı çekerken böyle gülen hamile ilk kez görüyorum.” Tam o ara aha!! haftalardır beklenen şey; suyum geliyor!!! Endişeliydim hep, “Ya geldiyse de ben farketmediysem? Nasıl bir şey ki bu? Ne kadar geliyor ki?” Dedikleri kadar var. Geldiğinde farketmemek mümkün değil. Rahat bir iki kilo su!!

Yatışımız yapılıyor. Bizi üst kata alıyorlar, tam odaya giriyoruz, hobaa bir daha su geliyor. Elif Ebe bakıyor, Eyvah, bebek kakasını yapmış içerde, suda yeşil renk var. Eğer bebeğin kalp atışları düşerse acil sezaryen gerekebilir! İşte o an paniklemeye başlıyoruz biraz. O safhaya kadar güzel güzel gelmişken, sezaryenle bitmesin süreç! En başından itibaren hep normal doğum istedim. 9 ay taşıdıktan sonra, ben uyurken dünyaya gelsin, başkaları karşılasın ben saatler sonra göreyim istemedim. Süt geldi mi gelecek mi endişesi yaşamak istemedim. Normal gelişmesi gereken, bin yıllardır böyle gelişen bir sürece müdahale edip, çocuğu doğurmak değil, müdahaleyle “aldırmak” istemedim.

Doktorumuz geliyor o ara. Muayene ediyor. NST'ye bağlatıyor bebeğin kalp atışlarını duyabilmek için. Şu hamilelik boyunca en kıl olduğum şey NST'ye bağlanmak. Evde sancıları ayakta daha rahat karşılamışken hastanede yatağa bağlı olmak beni rahatsız ediyor. Bu esnada Ayşen geliyor hastaneye. Biz de sanırım gecenin 2'sinde, hastaneye doğuma en kalabalık gelen tiplemeler rekorunu kırıyoruz böylece.

Rutin işlemler yapılıyor. Sırada doğumdan çok korktuğum iki şey var: Lavman ve epidural için kateter takılması. Lavman Elif Ebe'nin mahareti sayesinde çok kolay halloluyor. Sonra epidural için ameliyathanye alıyorlar. Doktorum, sezaryen olma ihtimaline karşı ilaç yaptırtmıyor. Sadece kateter takılacak. Benim talebim de eğer normal doğum olacaksa en düşük doz epidural almak. Çünkü hem doğum uzun sürerse bebeği etkilemesinden korkuyorum hem de epidural yüksek olursa doğum esnasında sancılrı hissedemeyip, yeterli ıkınamamaktan, doğumu zorlaştırmaktan. Ameliyathaneye tek başıma indiriyorlar. Korkutucu. Anestezist tatlı bir kadın. Ama ne kadar tatlı olursa olsun, ameliyat masasında çene karında, dizler o hamile göbeğin izin verdiğince karna çekili, nefes alamaz halde ve sancılar gelip giderken kıpırdamadan durmak çok zor. Doktorun ikizlerinden birinin adı Çınar'mış, Hemşireninse soyismi Çınar'mış. Bunlar konuşulurken olup bitiyor kateter takma işi.

Tekrar yukarı çıkarıyorlar. Savaş dışındakileri de dışarı çıkarıyorlar, artık doğma anı yaklaşıyor diye. Savaş, ben, Elif Ebe odada başbaşayız. Sancılar gitgide daha çok hissediliyor. Doktor geliyor, bebeğin kalp atışları normal. “Böyle giderse normal doğumla halledeceğiz.” diyor. Seviniyoruz. En düşüğünden epidural yapılıyor. Savaş elimi tutuyor. Gözü bebeğin kalp atışlarının olduğu ekranda, sürekli hatırlatıyor bana: “Hadi hayatım öğrendiğin gibi, derin nefes al, yavaş yavaş bırak.” Ben sancılarla gergin, “Almayacaaam” şımarıklığı yaptığımda hatırlatıyor: “Bak kalp atışı düşüyor Çınar'ın sen derin nefes almayınca, sezaryen mi olsun istiyorsun? Hadi bir derin nefes... Hah bak arttı şimdi, aferin.”

Sancılar maksimuma ulaştığında geldi doktorum. Muayene etti ve “Açıklık tamam, haydi doğumhaneye gidiyoruz.” dedi. Henüz beklemiyordum. Ama artık sancılar da çok zorlamaya başlamıştı. Bir de ben basınç hissini vajinada yaşayacağım sanıyordum. Halbuki tuvalete çıkma daha doğrusu çıkamama, kabızlık hissinin, ziplenmiş haliymiş tamemen.

Doğumhaneye aldılar, sancılarla ıkınma süreci başladı. Saat 05.05. Tam okuduğum hikayelerdeki gibi, her sancıda ıkınıyorum ama hiçbir gelişme yok, hiçbir ilerleme yok gibi geliyor bana. Boşu boşuna uğraşıyorum ve doğum asla bitmeyecek, birazdan doktor “Olmayacak haydi sezaryene.” diyecek gibi geliyor. Bir yandan bebeği ittirirken tüm gücümle bir yandan da Savaş'a bakıyorum, öyle heyecanlı, öyle panik ki... Son gücümle ittiriyorum ve Savaş “Derya bak doğdu.” diyor. Saat 05.19. İçimden kocaman bir ağırlık çekiliyor dışarı. Göbeğini kesiyor doktor. Bebeği yan masayı alıyorlar. Savaş'a bakıyorum, yeşil ameliyat kıyafeti, bonesi içinde gözleri dolu dolu, öyle mutlu ve güzel ki. Herkes “Bebeğimi görür görmez tüm acılarımı unuttum.” der, ben Savaş'ı öyle görünce tüm acılarımı unuttum. Mümkün olmaz sanardım ya o ana kadar ki sevgimin yüz katını hissetmeye başlıyorum o anda sevgilime karşı.

Bu arada bebeğimiz ağlamadı. Doktora sordum. “Normal, her zaman ağlamazlar, biz de ağlatmıyoruz” dedi. İnce bir hortumla ağzını, burnunu temizlediler. O zaman minik bir “uvveaaa” sesi geldi. Sonrasında hemen kucağıma verdiler.

Bebeği temizleyip giydirirlerken (Biz heyecanlı, hemşireler daha heyecanlı bebeğimin şapkası başka takımdan, zıbını başka, altı başka. Ama kimin umurunda?!) , benden plasentayı aldılar. Dikiş tamamlandı. Bebeğimle beraber odaya çıkardılar.

9 aydır heyecanla ve merakla beklenen süreç tamamlanıyor. Normal doğum sayesinde, hiç akış bozulmadan, kesintiye uğramadan... İstese bizi sezaryene yönlendirebilecekken yapmayan doktorum, Sürekli beni destekleyip, moral veren sevgilim ve çok sevgili arkadaşlarımın da büyük katkılarıyla.

Tüm hamile kadınlara öneririm normal doğumu. Bir süre yaşayacağınız yoğun acı, bir ömür gülümseyerek, şahane hatırlayacağınız ana değiyor.  
Devamını Oku »

5 Ağustos 2010 Perşembe

Aze Çınar Doğdu

4 Ağustos 2010 Çarşamba, :)))
Saat: 05:19 'da doğdu. Her ikisi de sağlıklı. Normal doğum ile dünyaya geldi Aze.
3.350 kg,
50 cm.
Ben Baba Savaş
Derya zaman bulduğunda daha ayrıntılı yazacak.
Devamını Oku »

3 Ağustos 2010 Salı

Geri Sayım 5

Dün yazmayınca "Aha doğurdu" diye meraklanıp arayan arkadaşlar oldu. Hiç düşünmemişim böyle düşünülebileceğini. Çok halsizdim, yazasım yoktu hiç aklımdan çıkıp gitmiş. Bugün sabah da doktora gittik. Öncesinde Sibel geldi. Sohbet muhabbet. Doktor geçen haftakilerin aynısını söyledi. Henüz kanala girmemiş. Eve geldim, Funda ve Melisa evdeydi, onlar çıktı Gökşen ve Funda Abla geldiler, Gökay geldi onlar çıktılar baya kalabalıktı yani bugün evimiz. Keyifli, güzel bir gündü. 


Bir saattir falan da enteresan ağrılarım var. Sanki gelesi var bugün Çınar'ın gibi hissediyorum. 
Bakalım ne olacak. 
Devamını Oku »

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Aylin


Aylin bizim kardeşimiz, Aze Çınar'ın halası. Onunla tanıştığımda henüz 9 yaşındaydı. Acayip güzel, şirin, dünya tatlısı bir kız çocuğu. İlk tanıdığım andan itibaren çok sevdim onu. Minik kardeş gibi. Şimdi 18 yaşında.

İki hafta önce bize geldi, bana yardımcı olmak, yalnız kalmamamı sağlamak için. Bu süreç içinde yaptığı temizlikler, yemekler, tatlılar, incelikler hepsi bir yana, ne kadar büyüdüğünü, ne kadar olgunlaştığını, nasıl bize benzer düşünüp, hayata, insanlara duyarlı olduğunu görmek acayip mutlu etti bizi. 2 haftadır hiç sıkılmadan muhabbet edip, iyi vakit geçiriyoruz. Bazen siyaset konuşuyoruz, bazen herkes kendi istediği gibi takılıyor, bazen film izleyip tartışıyoruz.
Ben zorumdur. Hele ki herhangi biriyle iki hafta hiç ayrılmadan, hiç sorun yaşamadan beraber geçirmem çok çok zordur. Aylin'le en ufak bir sıkıntı yaşamadan bulduk iki haftayı. O olmasa şu iki hafta, şu yaşadığımdan kat kat daha fena geçerdi.

Şu iki diyalog beni çok mutlu eden hadiselere iki örnek olsun;

Ben: Hüff hıçkırık tuttu yine Çınar'ı
Aylin: Ayyyy acıkmıştır şimdi o, halası gidip yemek yapsın hemen.


Ben: Ya Aylin, sen olmasan ben ne yapardım, çok yoruldun, mahfoldun.
Aylin: Aşk olsun Derya abla, böyle zamanlarda yardım etmeyeceğiz ne zaman edeceğiz birbirimize?

İyi ki varsın Aylin  
Devamını Oku »

1 Ağustos 2010 Pazar

Geri Sayım 7

Bugün bir enerjik kalktım bir enerjik kalktım sormayın. Genelde sabahları fena kalkmıyorum, kahvaltı hazırlığına bile yardım ediyorum, kahvaltı sonuna doğru hem enerjim bitmiş oluyor hem ağrılar bastırıyor ama bugün diğer sabahlardan bile iyi kalktım. Öyle ki kahvaltıdan sonra Savaş'la Aylin'e yardım edip, salondaki süs eşyalarının, vitrinin vs tozunu bile aldım. Bugüne kadar okuduğum bilumum hamile-anne bloğunda, doğurulacak gün annelerin pek bir enerjikleştiği bilgisini edinmiş olduğumdan bir umutlandım bugün doğum başlar mı diye ama hiçbir şey de olmadı. Yine de biraz işe yaramak bana iyi geldi.

Akşam Aylin eve gitti, yarın ya da ertesi gün gelecek. Savo Salı akşama kadar evde zaten. Akşam da Ayşen, Erdem ve ikizler geldiler. Onlar da pek iyi geldiler. Zaten Savo'nun akşam işe gitmeyeceği, hele hele yarın da gitmeyeceği bir durumda moral kendiliğinden iyi oluyorken bugün pek bi üst üste geldi iyi şeyler. Bölünüp geleydiler hafta çabuk geçerdi aslında. :)

Bugün tam doldurduk 39'u. Hamileliğin başında Kyle XY izliyordum. Çocuk rahimde ne kadar kalırsa o kadar daha zeki, becerikli vs olur kurgusundan hareketle “oh oh 41'e, 42'ye kadar kalsa benim ki de, olur ya belki doğrudur teori, akla sığıyor neticede.” diye düşündüğümü, Savaş'ın güldüğünü hatırlıyorum :) Sonrasında da “Ayh 37'yi geçsin başka bir şey istemiyorum. Yeter ki erken doğum olmasın.” dediğimi. Şimdi ise üç gün daha dert çekmeye gelemeyip, doğsun diye dua ediyorum işte. Sürekli kendime bunları hatırlatıp, şu “bir an önce doğsun” bekleyişinden çıkmam lazım. Daha 40'ı bile doldurmadı çocuk, ben sanki normal doğum zamanını çoktan geçirmiş modundayım.

Salı günü doktordayız yine. Bakalım ne hallerdeyiz.  
Devamını Oku »

Geri Sayım 8

Vay be, 8. güne kadar gelmişim de bir de pöfflüyorum hadi artık gelsin diye. Paranoyamın şekli değişmiş de bu sefer de "ya 41'i, 42. haftayı buluruz ve yine de gelmezse, ya sezaryen gerekirse" olmuş. İnsan evladı bir acayip, her durumda kendine endişelenecek bir şey buluyor işte. Durup durup gebelik.org'taki 39. hafta yorumunu okuyorum kendime moral olsun diye: "Gebeliğinizi bu haftaya kadar getirdiğiniz için büyük bir takdiri hak ediyorsunuz. Bu ve takipeden hafta içinde doğum yapma olasılığınız oldukça yüksek. Geçen haftalardaki önerilerimiz aynen devam etmektedir: doğum sabır işidir ve bu sabrın sonunda bebeğinizi kucağınıza alıp onu emzirmeye başladığınızda ne kadar mükemmel bir iş başardığınızı göreceksiniz."
Ağrı sızı durumları devam ediyor. Vantilatör hayatı kolaylaştırdı biraz. İki gündür televizyon izlemeye başladım. Sıkıntının boyutlarını tahmin edin. 
Sabah Selin geldi, Vedat zati bizdeydi. Savaş, Aylin hep bir kahvaltı yaptık. Bir yandan sohbet muhabbet bir yandan yine temizlik halleri, saat 17.00'yi bulduğunda yine uyuklamaya başlamıştım. 18.30 gibiden beri de tv izliyorum boş boş. Kafamdan da onlarca doğum şekli hayali geçiyor. 


Pöff böyle işte. Bir gün daha bitti. Bayülgen'in saçları da iğrenç. 
Devamını Oku »

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Geri Sayım 9

Bir doğumsuz gün daha... 
Dün gece Okan kaldı bizde. Bugün de onun şerefine işsiz, oyunlu bir gün geçirdik. Oynadığımız tabu sayesinde gün daha bir hızlı geçti. Güzel geçti. Gündüz hava da serindi. Ama şu an pek sıcak. Şimdi de Vedat, Aylin, ben oturuyoruz. Savaş'ı bekliyoruz. Eğer bir an önce inerse V for Vendetta izleyeceğiz. Tekrar izlemekten keyif duyacağım filmlerden. 
Bir gün daha bitti. Hala yaşıyorum. Ama yorgunluk had safhada. Belirsizliğin yarattığı endişe de. 
Devamını Oku »

30 Temmuz 2010 Cuma

Geri Sayım 10

Gitgide bir hüzün kaplıyor, böyle hüzün gibi de değil de, acayip bir şey. Gitgide işlevsizleşmek, yataktan kalkmak için bile yardıma ihtiyaç duymak, sürecin nasıl, ne zaman biteceğini bilmemek... Bu gece rüyamda bir doktor muayene ediyordu beni. “Burada bebek yok, psikolojik hamilelik sizinkisi. Üzgünüm.” diyordu. Sonra sabah bir uyandım, elimi karnıma götürdüm; göbek yok!!! Hemen, acaba rüya mı görüyorum diye düşündüğüm her an yaptığım gibi dudağımı ısırdım. Allah! Dudağım acıdı, demek ki rüya değildi. Hemen gözümü açıp, doğruldum. Meğer aylardır ilk kez uyurken sırt üstü yatabilmişim ve öyle uyanınca karnım baya düz halde duruyormuş. Ödüm koptu farkedene dek.
Sonra, gün içinde Aylin ile Savaş, derin temizlik işine gömülüyorlar. Buzdolapları çekiliyor, dip köşe her yan temizleniyor... Ben değil onlara yardım etmek, çoklukla yattığım yerden kalkmak için bile onlara ihtiyaç duyuyorum. Kitap okumayı, dizi-film izlemeyi, uyumayı geçtim, boş boş duvara bakmak gayet normal, rutin bir eylemim haline geldi. Bir yandan ağrı sızı, bir yandan sıcaklar...
Akşam Perihan geldi. Sohbet muhabbet bir gün daha geçti. Darısı yarına...
Devamını Oku »

12 Ekim 2010 Salı

Ve Hayat Akıyor

Aze Çınar ilk kez bir düğüne gitti. Kırmızı elbisesiyle ilk kez uniseks olmayan bir elbise giymiş oldu. Saçları hariç, kız çocuğu kıvamına geldi ufaktan. Gerçi ne kadar düğüne gitti denebilir emin değilim. Yolda uyudu, vardık uyudu, bir ara uyanıp davula eşlik edercesine ellerini kaldırdı üç beş kez yukarı, sonra gene uyudu, babanneye giderken uyudu. 


Ve biz de bol bol süt sağıp, çıkmadan önce emzirip, yani gıda deposu hazırlayıp, kızımızı babanneye satıp 11 aydır ilk kez alkol almaya kaçtık. Kucağımda uyutup çıktığım ve sonrasında 23.00'e kadar her aradığımda hala uyuyor olduğu için, sonra uyanıp yemeğini yiyip tekrar uyuduğu için içimiz rahat bol bol eğlendik. Sonunda rakıyla hemhal olduk! Ayların verdiği özlemle hemencecik sarhoş oluruz herhalde diyorduk ama 4er kadeh rakı içmemize rağmen ne Savaş'ta ne bende tık yoktu. Savaş ne alaka diyecek olanlara; Savaş da benle birlikte rakı içmedi onca süre. 
20sini tanıyıp çok sevdiğimiz 25 kişilik bir grupla, bol oyunlu, bol halaylı, danslı, kahkahalı bir gece geçirdik. Bu kadar ayrılık anca böyle bir eğlenceyle kapanırdı öyle oldu. En ufak bir pürüz, can sıkıntısı yaşamadan eğlendik. Ara ara Aze Çınar'ın fotoğraflarına, videolarına baksak da "Mutlu bebek, mutlu anne babanın bebeğidir." diye birbirimize gaz verip devam ettik eğlenceye. 


Aze Çınar ertesi gün Ali dedesiyle tanıştı. Cuma günü de Kemal dedesiyle tanışacak. 
Kızçemizin genel keyfine gelince, boyumuz, kilomuz, sağlığımız fena değil. Huysuzluğu, huzursuzluğu ortalama bir bebek kadar. Bizi cinnet noktasına pek getirmedi sağolsun. Huzursuzlandığında, pc'den dinlemece ise Je veux ve Şino nino, eğer ben söylüyorsam  Menim nazlı yarim ve Gidenlerin Ardından ile sakinleşiyor. Bilumum Beşiktaş marşı, ağıt, Çav Bella ya da Avusturya İşçi Marşı gibi devrimci marş da yancı sakinleştiricilerimiz. Müzik seviyor kızımız. 


Ufak ufak eski kıyafetlerine sığmamaya başladı. Kucağımıza da... Son zamanlardaki en büyük eğlencem kahkaha atmaya çalışmasını izlemek. Ben ona bakıp güldüğümde önce gülümsüyor. "Kıha" gibi bir ses çıkarıp kahkaha atmaya çalışıyor. Olmayınca şöyle bir ciddileşiyor. Başlarda oyunu bitirdi sanıyordum ama meğer odaklanıyormuş zibidi kahkaha atmak için. Yine kıha gibi sesler çıkarıyor. Buna çabalarken tükürüğünü yutup öksürmeye başlıyor ve bu öksürüğü kahkaha sanıp, başardım diye gülmeye başlıyor :)) Elleri kolları iyice bilinçle kullanmaya başladı. Kucağımızdayken boynumuza, yüzümüze sürüyor ellerini. Altta kalan koluyla kolumuzu okşuyor. Bacağını omzuma atmaya falan çalışıyor. Kendisiyle birlikte ailedeki koala sayımız ikiye çıktı :)


Upuzun bir yazı yazıp, fotoğraf ekleyip göndere bastım ve yaptığım her şey kayboldu. Çok canım sıkıldı. Hatırlayabildiklerimi yeniden yazdım. Artık canımız sağolsun, napalım. 


Aze Hanım uyandı ve mızırdanıyor. Kendisinin yemek vakti. Bir dahaki yazıya kadar şimdilik bu kadar. 

7 Ekim 2010 Perşembe

Aşı Günleri

Beni en çok hüzünlendiren şeyler, masum, güçsüz, kendi haklarını bile savunamayacak olanların halleridir. Mesela çocukların, hayvanların, akıl hastalarının... Avrupa Yakası'nı izlerken Gafur her sahne aldığında değil gülmek gözlerim dolardı benim mesela. Ya da bir bebeği manasızca gözlerini tavana dikip bakması. Bebeğin ne kadar sıkıcı, atıl, müdahale edemediği bir hayat yaşadığı düşüncesi de pek hüzünlendiriyor beni. Yani işte bu verdiğim örneklerdeki kadar uç şeyler bile beni bir kötü yaparken, ben kızımın aşı zamanlarında bir miktar kahroluyorum. 


Dün 3 aşı birden yaptılar. Bir omuzdan, iki bacaklardan. Omuzdan yaparlarken elini tuttum. Gözlerini dikip "Niye buna izin veriyorsun?" der gibi baktı içli içli ağlarken. "Şimdi geçecek tatlım, İlerde hasta olmayasın diye güzelim..." derken bitti omuz aşısı. Tam sakinledi, cart bacağına geçirdiler iğneyi. Çığlığı bastı. Bu seferki bakışı çok daha fenaydı. "Bir değil hem de iki kez haaaa, alçak kadın." der gibiydi bu kez de. Bu sefer ben de ağlamaya başladım. Savaş "Dur ben geçeyim yanına, ben tutayım elini" dedi ama izin veremezdim yarıda bırakıp, kaçmaya, belki daha da panik olmasına. 3. de "Allah sizi kahretsin" diyor olacak ki içinden, kahretti valla beni. Balık hafızalı oldukları için bebek milleti, on dakika sonra olanları ve bana kızgınlığını unutmuş, kafasını slingin içinde omzuma koymuş uykuya geçiyordu. Bu sefer de bu balık hafızalıklarına üzüldüm. Çok yazık bu bebek insanlara çok. 

5 Ekim 2010 Salı

Aze Çınar'ın 2. ayına dair kısa kısa


Bunları kısa kısa yazayım ki unutmayalım ilerde;
  • Bilinçli gülüyor, kendince kahkaha atıyor!
  • Emziğini yarıya kadar serbest bırakıp, hoop geri çekebiliyor
  • Gözleriyle takip edebiliyor
  • Bilinçli sesler çıkarıyor

  • Bilinçli olarak el tutuyor, biberonu çekiyor, biberona yanaşan eli itiyor! Biberonu kendi tutabiliyor. Biraz obur.
  • Kafasını yukarıda tutuyor
  • Savaş'la beni tanıyor.
  • Şarkıları ayırt ediyor.
  • Yeni girdiği yerleri ayırt ediyor, dikkatle izliyor.
  • Tüm yumruğunu ağzına sokuyor. Oranın tadından sıkılınca bileğini yalıyor. Feci tükürük salgılıyor.
  • Farklı şekillerde ağlıyor. Çağırmak için ayrı, oyun için ayrı, yemek için ayrı.

Aze Çınar'ın bir tanecik teyzesi

biz bu arkadaşla zamanında kekelik diye bir müessese icat ettik ve paylaşmaya başladık. iyi ki yapmışız. hayatımın en değerli şeylerinden biri kendisi. hele ki şu doğurduğum andan itibaren herkeslerden çok dünyamı güzelleştirdi. doğum öncesi süre tuttu, elimi tuttu, doğumda bulundu, gel dedim geldi. kendisine bir şey sormadan akıl vermeye, bilmişlik yapmaya kalkmadı. soru sorduğumda en doğrusunu bulup çözmeye çalıştı. hasta oldum bana baktı, hasta oldum aze çınar'a baktı. ben uyurken yemek yaptı, dert yandım, dedikodu yaptım dinledi. geyik yaptı, moral verdi. gelecek güzel günlerden bahsetti...

her an, her istediğimde yanımda olacağını bildiğim, kendimi ve kızımı gözü kapalı emanet edebileceğim, benim canım kekem Gökay seni çoooooooooooooook seviyorum lan.

4 Ekim 2010 Pazartesi

Anne olunca anlarsın...




Anne insanları, üzerimize aşırı düştüklerinde, istedikleri her şeyi emir eri gibi yapmamızı beklediklerinde, bize tahayyül ettikleri geleceği dikte ettiklerinde, tüm hayatımızı belirlemeye çalıştıklarında biz itiraz edince verilen tepkileridir bu: Anne olunca anlarsın! Neyi anlamamızı bekliyorlar? Hayatlarımıza müdahale etmelerinin hakları olduğunu! Bize aslında istedikleri her şeyi yapmaları gerekirken bizim itiraz ederek öküzlük ettiğimizi. Bunu da ancak anne olunca anlayabileceğimizi söylüyorlar.

Anne oldum anladım, anlatmak istiyorum;

Bir kere anlamak hak vermeyi getirmiyor. Bu söz söylenirken kastedilen aslında “anne olunca bana hak vereceksin.” olduğu için, önce onu söyleyeyim. Benim anladığım onların anlamadığı ise şu: Hadise annelik gibi hayali, kutsal bir müessese değil, emek ve mülkiyetin yaşattıkları. Mülkün olan neye o kadar emek harcarsan, onda da o kadar hak iddia edersin. Tek fark, mülkün olan hiçbir şeyi karnında taşıyamazsın. Karnının içinde aylarca özenerek taşıdığın, hasar gelmesin diye uğraştığın, kimi zaman onun için kendini kısıtlayıp, isteklerini engellediğin bir şey elbette dünyadaki diğer kişilerden daha değerli oluyor. Doğduktan sonra kimseye değil sana o kadar muhtaç olan bir canlıyla kurduğun ilişki (eğer vicdanın varsa) elbette daha başka oluyor. Elbette o ihtiyaçlarını an be an karşılıyorsun.Yine kimi zaman kendinden taviz vererek. Dolayısıyla büyüyüp de senin istediğin dışında bir şey yaptığında ilk söylenen şey “sütüm sana haram olsun.” oluyor. Zira kurulan ilişki karşılıklılık ilişkisi. Ben sana çile çekerek süt verdiysem, seni taşıdıysam, sen de bugün benim istediğim gibi olmak zorundasın! Benim dediğimi yapmak zorundasın.” Yok ya? Böyle çıkarcı bir ilişki daha var mı? Karşılığı için mi doyurdun beni, o yüzden mi baktın? “Anne olunca anlarsın!”

Ve bir de mülk mevzusu işte, o bebeğin üzerinde kimse hak iddia edemez senden başka. O senin. Oh, hele ki Türkiye gibi bir ülkede, kadın olduğun için ikinci sınıf vatandaş sayılmışsın hep, bir tarafın hep ezik olmuş. Tamamen sana ait bir şeyin neredeyse hiç olmamış, ilişkilerinde hep bir korku var olmuş... Şimdi tammmameeen sana ait bir şeyin var. Al, yap, boz, yarat... İstediğin gibi şekillendir. Çünkü o SENİN. Yok ya? Oyuncak mı doğurdun kendine? Böyle bir hakkın yok. Senin çocuğun da olsa, kimse kimsenin değildir kardeşim!! “Anne olunca anlarsın...”

İddia ediyorum, bir kadına desen ki, “Karnındaki bu çocuğu doğur, sonra bize ver, garanti ediyoruz ki bu çocuğu yağla balla besleyeceğiz, dünyanın en iyi okullarında okutacağız, istediğ her şeyi sağlayacağız, dünyanın en mutlu kişisi yapacağız.” Vermez. “Hani en önemli şey onun sağlığı, mutluluydu?” Yok vermez. Çünkü onun olması onu kıymetli yapıyor. Ondan uzak olması onun kıymetini azaltır. Diyelim ki verdi. Onunlayken hissettiği değerde değildir artık. Bu yüzdendir ki annelerle babalar ayrıldığında çocuk kimde kaldıysa diğeri için daha değeri azdır artık. Bu yüzdendir ki bebek doğduğunda çıldıran babalar, boşandıktan sonra haftada bir, ayda bir görmekle yetinirler. Bu yüzdendir ki bir sonraki evliliklerinden olan çocukları daha değerlidir. Geride kalan onun değildir artık çünkü. Ve biz bizim olana veririz en çok değeri.

Bebeğim doğalı iki ay oldu. Şimdi biri gelip dese ki; “hastanede çocuklar karışmış, alın bu sizin, sizdekini bize vereceksiniz...” ölürüm herhalde. Kafayı yerim. Şu an içeride uyuyan minik dostumla öyle bir ilişki kurduk ki, öyle emek harcadım ve her saniyesiyle öyle ilişki kurdum ki, benim kanımdan olup olmaması değil, o emek ve paylaşım onu o kadar değerli kıldı ki, mühim olanın, “kutsal” olanın kan bağı ve “anne”lik olmadığı apaçık ortada benim için.

Anne oldum anladım ama hak vermiyorum size ey anneler; Kendi tercihimle doğurduğum çocuğuma, ne emek harcamış olursam olayım, Ona ne kadar düşkün olursam olayım, o bir birey ve hayatı dilediği gibi yaşar. Ben hayata bir kukla, bir oyuncak getirmedim. Dolayısıyla anne oldum sizi anlıyorum ama hala her bireyin kendi dilediği gibi yaşaması gerekliliğini savunuyorum.

Bunu anlamayan ve yıllar da geçse anlamayacak olanların çocuklarına da “allah kurtarsın.” diyorum ne diyeyim.

30 Eylül 2010 Perşembe

Sling sen bizim herşeyimizsin!!




İlk nasıl keşfettim hatırlamıyorum ama muhtemelen blogcuannenin sitesinde gördüm. Önceleri çok emin olamadım bebekler içinde rahat mı, omurga gelişimini nasıl etkiler ama hakkında okudukça bebeğe ne kadar iyi geldiğini, anne kucağında hissiyatıyla bebeği rahatlattığını, gaz ağrısına iyi geldiğini, kangurular bebeğin tüm ağırlığını kalçaya yükleyip ilerisi için rahatsızlık oluşturabilecekken slinglerde böyle bir sorun olmadığını öğrendim. Önce ring sling adındaki şu fotoğrafta görülen kırmızı çeşidini aldık.

Sonra ise wrap sling adındaki şu yeşilini. Ring slingi daha çok yenidoğanlarda önerirlerken, wrap sling daha ilerki yaşlar için daha çok tercih ediliyormuş. O kadar rahat ki bunları kullanması anlatamam. Bebeğinizi kendinize en yakın şekilde taşırken bir yandan da iki elinizi birden kullanabiliyorsunuz. Ağırlık da çok dengeli dağıldığından omuz, bel ağrısı yaşanmıyor öyle kucakta taşır gibi.  Biz çok rahat ediyoruz size de tavsiye ederiz.

Daha detaylı bilgi için; http://blogcuanne.com/2010/08/17/ooo-piti-piti-hangi-sling-daha-iyi/

28 Eylül 2010 Salı

Emzirmek ya da emzirememek bütün mesele bu değilmiş...

Hayatta neyi çok istesem, dünyanın en kolay işi bile olsa bin türlü zorluk çıkar benim karşıma genelde. Emzirme de böyle oldu. Taa yıllar öncesinde, bebek sahibi olmak gündemimde yokken bile, yıllardır bana zulüm olmuş göğüslerimi küçültmememdeki tek sebep, “yarın bir gün çocuk sahibi olmak istersem, anne sütü içmesi lazım, emmesi lazım, o yüzden sabret dokunma” diye düşünmemken, “6 ay değil en az bir, bir buçuk yıl emzirmek lazım” diye düşünürken, bu kadar önemsediğim bir şeyken, anca bu kadar burnumdan gelebilirdi bu emzirme olayı.

Aze Çınar ilk doğduğu andan itibaren başladı em-eme-me çilemiz. Meme büyük, bebek küçük bir türlü başedip ememedi. Hemşireler bile bir süre sonra pes ettiler. (Kilosu 3320 idi) Eve çıktığımızda, Ayşen şu silikon uçtan getirdi. Onunla emzirmeye başladım. Ama ona rağmen nasıl bir acı, nasıl bir acı anlatamam. Aralarda onsuz emzirmeyi deniyorum, arada bebeğin meme ucunu tutabildiği zamanlardaki acı ise çok daha fena. Bir süre sonra sütü şu pompayla sağıp (çok can yakıyor, şimdi olsa ondan almam) kaşıkla vermeye başladık. Sanmayın ki sağmaya başlayınca acı bitmiş olsun. Yok, o da gayet hallice acıtıyor insanın canını. Sağıyoruz, sonra bir saat süren tek tek kaşıkla verme süreci başlıyor. Haliyle Aze Çınar'ın her öğünü ayrı zorluk oluyor. Hem onun için hem bizim için... Kilosu 3510 oldu 1. ay dolduğunda.

Sonra böyle devam edersek memeyi çok zorlamayacak, kaşığı tercih edecek diye kaşığı kestik. Silikon Uç ile sürekli emzirmeye başladım. Ama o kadar gerilimli ve zordu ki anlatamam. Savaş her “Acıktı galiba.” dediğinde acayip öfkeleniyordum ona. Çünkü bu söylediği bana “Hadi işkencene başla.” demekti o an benim için. Mümkün mertebe emzirme aralarını açmaya çalışsam da vaktini çok da geçirmeden, ağlaya ağlaya (mecazen değil, cidden), dudaklarımı ısırıp yara yapa yapa, memeler kanaya kanaya emziriyordum. Bir yandan da küfrediyordum “Niye ben?” diye. Sonra öğrendim ki annelerin yüzde 80-90'ına yakını yaşıyordu bunları. Kimisininki 3 gün kimisininki 3 ay sürüyordu ama tamamına yakını yaşıyordu. Emziren anneler mail grubunda anlatılanlardan öğrendim. Anne olan ama daha önce hiç bunları konuşmadığımız kadınlardan öğrendim ve bir kez daha lanet ettim kadınların yaşadığı doğum-hamilelik-cinsellik gibi emzirmenin de yalan yanlış, eksik bilgilerle bilincimize eklenmiş oluşuna.Bİr kişi de söyleseydi be arkadaş "Hazırla kendini, emzirmek zor bir süreç. Ne bileyim krem falan sür" deseydi. Yemin ediyorum ki böyle bir emzirme sürecini yaşamaktansa on kez doğurmayı tercih ederim!

Sonra silikon ucu da bırakmanın vakti geldi. Hem sağlıklı değildi hem de bebek yeterince çok ve hızlı içemiyordu onunla. Bıraktım. Acı derecem 5 katına çıktı. 1,5 yıl emzireyim diyen ben “6 ayın dolmasına ne çok var allahım” diye gün sayar hale geldim. Ve sonra geçtiğimiz çarşamba (22 Eylül) günü doktora gittik kontrole. Kızımın kilosu 3240 çıktı!! Değil kilo almak, öyle vermişti ki doğum kilosunun bile altına düşmüştü kızımın kilosu. Biz sürekli görmekten herhalde hiç farketmemişiz. Zayıf olduğunu görüyorduk tabi ama boyu 54 cm olduğundan boyu hızlı uzuyor, o yüzden kilosunu göstermiyor herhalde diyorduk. Şok olduk. Günlerdir çocuğumuzu aç bırakıyor olduğumuz gerçeği bizi mahfetti. Doktor mama dedi. Artık itiraz edemedik. Eve gidince bir kez daha direndim. Mama vermeden, hem sağıp hem emzirmeye kastım. Olmadı. Hem canım çok acıdı hem de sütüm çok azalmıştı.

1 günlük direnişin ardından perşembe günü mamaya başladık. Çocuk o kadar aç kalmış ki, delirmiş gibi yedi. O halini görüp de ağlamamak mümkün değildi. Mama + Anne sütü şeklinde oluştu beslenmesi. Perşembe 15.00'den Cumartesi 09.00'a kadar geçen sürede, yani 42 saatte tam 240 gr. Alarak 3480 gr. Oldu Aze Çınar. Cumartesi yapılan tahlillerde mikrop çıktı kakasından. Daha kilosuna sevinemeden bu sefer buna üzüldük. O gece hem ben hem Aze halsiz, ağrılı ve ateşliydik. Buna rağmen Pazartesi yani dün kontrole gittiğimizde yine bir 260 gr aldı ve 3780 oldu. Yarın yine kaka tahlili yapılacak. Umuyoruz ki kullandığı ilaç işe yaramış ve iyileşmiş olsun.

Bu arada mama vermeye başladıktan sonra ben emzirmeyi bıraktım, direk sağıp veriyordum. Emzirme gerilimim olmadığından kızımla resmen sıfırdan ilişki kurdum. Onca gün içinde kızıma her baktığımda öncelikli hissiyatım “allahım her an acıkıp, canımı yakabilir.” gerilimi olduğundan neredeyse hiç o yoğun sevgi ve mutluluk halini yaşayamamışım. Geçtiğimiz perşembeden beri resmen insana döndüm. Bayrammış gibi geçiriyorum kızımla geçirdiğim anları. Hal böyle olunca, moralim düzelince o azalmış sütüm iki katına çıktı. Böylece kızımı minimum mama, maksimum anne sütü ile beslemeye başlamış olduk.

Ama bebek emmeyince yakında sütün sağmama rağmen azalma ihtimali, bebekler için emzirmenin sadece doyma değil duygusal yanının da olması gibi durumlar emzirmediğim için beni rahatsız etmeye devam ediyordu. Öte yandan Birkaç gündür memeler minimum acıyla o kadar rahat etmişti ki, yeniden o acıları yaşamayı düşünmek bile tüylerimi diken diken ediyordu. Erteleye erteleye bugüne geldik. Bu sabah artık nolursa olsun emzirmem lazım diyerek aldım Aze'yi kucağıma. Çocuğum 10 dakika uğraşıp debelense, dirense de bir türlü başaramadı emmeyi. Biberonun kolaylığına da alıştığından 2-3 çekmede beceremeyince sinirlenip ağlamaya başladı. 10 dakikanın sonunda daha fazla dayanamadım ağlamasına ve bıraktım. Bir sonraki öğününde tekrar denedim. Bu sefer başardı!! Daha da güzeli, canım o kadar az acıdı ki... Nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Şimdi iki öğündür sorunsuz meme emip, üzerine mama yiyor bizim kaşık suratlı minik fare. Emmeyi iyice oturtup, kiosunu da toparlarsa belki mamayı kesip sırf memeyle bile devam edebiliriz.

Son söz olarak diyeceğim o ki; Evet anne sütü, evet emzirmek ama bizimki gibi durumlarda neredeyse çocuğun fiziksel, annenin ruhsal sağlığını tehlikeye atmak, verilen mamadan daha zararlı değil de ne??? Biz bunu farkedemeden 50 gün karşılıklı çile çektik. Her şeyin fanatizmi zararmış kardeş :p
Tüm bu süreçte hep “Geçecek” diyen emziren-anneler google mail grubuna ve sakinliğiyle, sakinleştirişi ve her an yanımızda oluşuyla bizim delirmemizi engelleyen Doktor Erdem Gönüllü'ye çok çok teşekkür ederiz.
Oh be.

16 Eylül 2010 Perşembe

Mucizeye Alışmak

İnsan evladının her şeye kolaycacık alışmasına alışmıştım ama mucizelere de bu kadar kolay alışılacağını düşünmezdim. Daha bir yıl geçmedi içimde bir insanın varlığının şokunu yaşadığımdan bu yana. İçimde bir sırt, bir kol, iki göz oluşması, içimde iki kalbin birden atması çok acayip şeylerdi. Ama hayat hızlı akışıyla bu şokları sindirmeye izin vermeden “kanıksatıverdi” hemen. Yine hamileyken, çevremdeki anne kadınlara ve çocuklarına şaşkınlıkla bakardım; “Ulan nasıl sakin bu kadınlar böyle, nasıl normal normal bakıyorlar çocuklarına? İçlerinden çıktı o insanlar ayol, ben annemin içinden çıktım, ne kadar normal karşılıyorlar, nasıl normal karşılanabiliyor, aloooo dünya çok çılgın bir yer olm!!!!” fikriyatı içindeyken, benim içimdeki çıktığında bunu normalize etmem iki günü bulmadı. Hani “benimmmmm” çocuğum oluşu ile bir farklılığı hissediliyor elbette de daha iki ay önce benim karnımı tekmeleyen canlı olduğu şoku çoktan unutuldu. Çünkü dedim ya demin de hayat pek hızlı akıyor. O şoku yaşayıp sindirmeye zaman yok. Karnının doyması, boşaltımını iyi yapması, temizliği, sağlığı, uykusu gibi konuların düşünülmesi gerekiyor. Tüm bunlar düşünülürken gündelik hayatın sürmesi gerekiyor. Kişinin kendini dinlendirmesi gerekiyor...

Bazı bazı, kucağımda sallarken ve o bana dikkatli dikkatli bakıp, parmağımı sımsıkı yakalamışken hatırıma geliyor karnımdayken onunla konuşmalarım. Gözlerim yaşarıyor. Nasıl o zamanki mucizeye, doğum ve karşıma gelmesi mucizesine alıştıysam, bundan sonraki her gün de normalleşecek gitgide ve işte koca dünyanın sıradanlaşmasının bir parçası oluverdik gitti... Çok süper şeyler oluyor bu hayatta ve de olabilir daha fazlası, iş ki biz beyinlerimizi zapteden sıradanlığımızı yıkalım.

Benim minik farem, sen koca bir mucizesin ve umarım ben bunu hiç unutmam.  

14 Eylül 2010 Salı

Kırkımız Çıktıııı!




Doğduk da kırkımız bile çıktı biz hala bir yazı bile yazamadık çocuklu olmak, anne olmak üzerine. Çok yoğunluktan ve yorgunluktan mı derseniz, aslında değil. İlk zamanlardaki panik, tecrübesizlik ve gelen giden yoğunluğunu atlattıktan sonra bir rutin oturttuk ve çok çok yoğun falan da değiliz. Ama şöyle bir şey oluyor; hiçbir şey yapacak isteğim olmuyor. Ana kucağında yanımda uyuduğunda bol bol onu izliyorum, beşiğine koymuşsam boş boş televizyon izlemek istiyorum. Bilgisayar başına gelmek bile zor bir mesele haline geliyor.

Neyse gelelim geçen kırk günün özetine; Hastaneden çıktık, eve geldik. Baya bir süre gelen giden, zaten evde kalan ev çok kalabalıktı. Yeni doğmuş evde kalabalık pek yorgunluk yaratabiliyor. Hele ki gelenlerden, sorulmamasına rağmen sürekli akıl verenler çok olunca. Emzirme ile ilgili sıkıntı yaşadık. Hala da tam çözdük sayılmaz aslında. Hatta şöyle söyleyebilirim; doğurmak kesinlikle emzirmekten daha kolay. Bu ayrı yazı konusu... Evet hal böyle olunca yorumlar gırla haliyle; “Aç bu çocuk...”, “Mamaya mı başlasanız?”, “Kaşıkla yedirin anne sütünü”, “Biberonla yedirin”... Memelerin kamusallaşması ve her gelenin siz emzirirken gelip dibinizde emzirme hadisesini izlemeyi kendinde hak görmesi ise ayrı mevzu. Gelip gelemeyeceğini sorarak gelen yakın arkadaşları tenzih ederim... Neyse, emmesi, giyinmesi, yediği, içtiği, yattığı bu kadar çok kişiye dert olunca stres de epeyce oluyor haliyle. E bir de lohusalık diye bir halt var tabi. Hormonlar feci çıldırıyor. Hamileliğin kat be kat fazlası. Ağlama krizleri, deli sinirlenmeler... Umuyoruz ki en azından bu kısım bitti artık.

Bunun dışında annelik-babalık işi Ayşen ve Erdem'in te baştan dediği gibi tamamen pratik ve alışma işiymiş. İlk başlarda “aha şimdi boğacağım kızı” derken tişört giydirirken, şimdi saniyede tak tak giydirip çıkarılabiliyorum, banyo yaptırırken panik olmaca bitti. Geceleri uykudan uyanma, acayip zamanlarda yeniden uykuya dalma kolaylaştı. Gaz çıkarma, alt değiştirme çocuk oyuncağı gibi oldu. Ama sanırım ne kadar zaman geçerse geçsin, sebepsiz yere ağladığında oluşan panik hali hiç bitmeyecek. Kemal Sunal filmleri gibi; Aze Çınar ağlıyor, sonra biz oturup ağlıyoruz.

Doktor kontrolleri için evden çıktık, 2-3 kere Metrocity'e gittik, Babayı iş yerinde ziyaret ettik, Bir kez de Erdem, Ayşen, Nisan ve Güney'i ziyaret ettik. Şunca süreçte eskilerin söylediği manasız gözüken pek çok şeyin bir alt yapısı olduğunu bizzat görsek de kırkını beklemeden epey gezdik. Yoksa delirebilirdik, Savo'yu da delirtebilirdik. Sling diye bir taşıma aracı keşfettik. Bir rahat ettik bir rahat ettik o kadar olur. Çanta gibi taşıdık kızımızı. 

Annem, Aylin, Gökay, Neşe, Gökşen, Aylin geceleri yanımızda oldular değişik vakitlerde, Geriye kalanlarda Savaş bolca izin alıp evdeydi. Genelde çektirdik yanımızdakilere, Aze Çınar'ı sevdirip Derya'nın kaprislerini affettirmeyi denedik.

Çok yedik, hiç kilo almadık. Emzirmek hakkaten çok kalori yakıyormuş sevinerek gözlemledik. Çok güldük, çok ağladık. Birbirimize alıştık. Anne Derya ile Baba Savaş birbirlerine alıştı. Bebek her uyuduğunda anne olmayan Derya ile Baba olmayan Savaş çıktı gizlendikleri yerlerden. İki hali sentezleyip, eski hallerini unutmadan, yeni özelliklere alışmayı denedik, umduk, deniyoruz.

Aze Çınar'ı izlemeyi dünyanın en eğlenceli işlerinden biri bildik. Elleri, kolları, burnu, gözleri, oynattığı her yeri, yapmaya başladığı her yeni şey, bizi tanımaya başlaması, emmek için ortalığı ayağa kaldırması, elleriyle parmaklarımızı sıkıca kavraması, gülümsemesi dünyanın en eğlenceli ve şahane şeyleri oldular.

Kendi kendimize söz vermiştik kör olmuş anne baba algısıyla “bizim çocuk çok güzel, çok zeki” sayıklamalarına girişmeyeceğiz kimseye diye. Sözümüzü tutup yalnızken fısıldıyoruz birbirimize. Nazara pek inandık, ne zaman "şu da şöyle" desek, o şeyin hemen bozulduğunu gördük. Dolayısıyla pek bir öz anlatıyoruz artık her şeyi. Maşallah en çok kullanılan kelimemiz oldu. 

Pek şeker bir ev arkadaşımız oldu. Yeni kankamız. Şimdiye kadarki arkadaşlarımız içinde en eğlencelisi ne yalan söyleyelim. En şekeri. Şu ana kadar iyi anlaşıyoruz. Bakalım kiraya ne zaman ortak olacak....  

8 Eylül 2010 Çarşamba

Eski bir Hamileden Yeni Hamileye Tüyolar...

Eski bir Hamileden Yeni Hamileye Tüyolar...

  • Bol bol su için. Mümkünse en başından itibaren. Minimumda kilo alıp, ödem, varis hiçbirini yaşamadıysam en birinci sebebi günde en az 3-4 litre su içmemdi herhalde.
  • Mümkün mertebe çok okuyun. Hamileliğin aşamaları, doğum, diğer hamilelerin blogları... ne kadar çok şey bilirseniz o kadar iyi, güvende hissedersiniz kendinizi.
  • Tatlı seviyorsanız, ilk tercihinizin dondurma olmasına kasın. En az zararlı ve hatta kısmen faydalı tatlı.
  • Hamilelik boyunca mutlaka almanız gereken besinleri sevmiyorsanız, eş değerlerini bulun. Mesela; süt sevmiyorsanız meyveli, nesquikli süt, balık sevmiyorsanız, ceviz, semizotu gibi omega içeren muadillerini tüketin.
  • Şu emzirme için önerilen koltuklar sadece emzirme için değil, hamileliğin son günlerinde, rahat birkaç saat oturabilmek için de şahaneymiş. Öyle çok pahalısına da hacet yok. İkea'nınkiler gayet iş görüyor.
  • Herkesin hamileliğinin kendine has olduğunu, sizin herkesten “başka hamile” olduğunuzu sakın unutmayın. Başka bir hamilenin, gücü, kilosu, sağlığı, bebeğin kilosu, boyu vs hiçbir şeyle kendinizi ve bebeğinizi kıyaslamayın. Benzer şeyleri benzer zamanlarda yaşamayı beklemeyin.
  • Hamileliğin ilk anları birden çocuk sevgisiyle dolup taşmıyorsanız paniğe kapılmayın. Yalan o anlatılanlar, makul bir zaman gerekiyor her yeni şeye alışmamız için makul bir zaman gerektiği gibi.
  • Spor yapın, özellikle kol çalışın. Doğumdan sonra o bebeği sürekli taşımak, sallamak, gaz çıkarmak için güçlü kollara ihtiyacınız olacak.
  • Sancılarınız başladığında hastaneye gitmek için acele etmeyin. Ne kadar erken giderseniz o kadar zor, stresli bir doğum yaşarsınız.
  • Fotoğraf makinası, kamerayı unutmayın. Doğuma girecek olan eşiniz/arkadaşınıza yüz kere tekrar edin her anı çekmesini. O an unutmaya çok müsait bir an.
  • Blog yazın. Dert ettiğiniz bir çok şeyin yazdıktan sonra hafiflediğini göreceksiniz. Sizin gibi başkalarıyla tanışabileceksiniz. İnsan beyni çabuk unutuyor, yıllar sonra dönüp bakabileceğiniz, bugünleri hatırlayabileceğiniz bir günlük sahibi olmuş olacaksınız. Bebeğiniz büyüdüğünde ona süper bir hediye vermiş olacaksınız.
  • Hamileliğinizin son ayından itibaren göğüs uçlarınıza çatlak önleyici krem sürün. Yoksa çok çekersiniz emzirme esnasında. Yaşadım da söylüyorum. Krem önerim; Lansinoh.
  • Bebek alışverişi yaparken şu cafcaflı hastane çıkışlarına, bebek takımlarına kanmayın. 1 adet alın yeter. Çok kullanışsızlar. Onlar yerine bol bol çıtçıtlı badi ve uzun kollu tulumlardan alın. Uzun kollu ne alırsanız alın ellerinin istendiğinde eldiven olabilme özelliği taşımasına dikkat edin. Bebeler normal eldivenleri atıyorlar ellerinden.
    Mothercare'de 3 tanesini 56 liraya satıyorlar.
  • Doktorunuzu ve hastanenizi iyi seçin. Son pişmanlık fayda etmez.
  • Vallahi de billahi de normal doğum sezaryenden daha kolay.

Aklıma geldikçe eklerim ben daha.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Çınar

Pek sevgili Kevser Ruhi teyzesinden Aze Çınar'a hediye;


"ezgi’nin çınar ağacı da bu gölün hemen yanındaydı. yaz tatilinin en güzel günleri küçük gölün yanındaki büyük çınar ağacının kovuğunda evcilik oynadığı günlerdi. ağacın gövdesi o kadar büyüktü ki beş altı çocuk el ele tutuşursa etrafını sarabiliyorlardı. dedesinin anlattıklarından biliyordu ezgi, çınar ağacı çok eski zamanlardan beri buradaydı. ağacın yaşı üç yüz belki dört yüzden bile büyüktü. çınara baktığında onun heybetli görüntüsünden ürküyor sonra “kim bilir neler gördün? neler yaşadın sen?” diye soruyordu ağaca. yaprakları el gibiydi. meyve vermiyordu ama kocaman dallarının oluşturduğu gölgeden herkes faydalanıyordu. dedesi ezgi’nin bu çınar ağacına olan ilgisini biliyor, ona zaman zaman ağaç hakkında açıklayıcı bilgiler veriyordu. bir gün “suyu çok sever bu ağaç, sulak yerlerde büyür. öyle hızlı büyür ki, hızına yetişmek mümkün olmaz” derdi örneğin. ezgi hayalinde küçücük bir dal iken sabahtan akşama, hızla büyüyen ağaç hayal eder, şaşırır kalırdı.
“canım hızla büyür dediysem, yıldırım hızıyla değil tabii” derdi dedesi. “başka ağaçlarla kıyaslama yaparsak çınar daha hızlı büyür.”
“asırlık ağaçtır bu, yıllardır ayaktadır. yıkılmaz. güçlüdür.”
ezgi tuhaf bir şekilde dedesini benzetirdi bu çınar ağacına. dedesi de sanki asırlardır yıkılmadan ayakta kalan bir insandı. çınarın dalları gibi kolları vardı. elleri çınar ağacının yapraklarına benziyordu. yoksa çınar ağacının yaprakları mı dedesinin ellerini andırıyordu? ağacı tam dedesine benzetirken dedesi döner şöyle derdi ezgi’ye: “çınar ağacı gibisin sen de. naz yapmıyorsun her koşula dayanıyorsun.” “nasıl ?” diye sorardı dedesine. “ben bir çocuğum bu ağaç senden bile ne kadar yaşlı!”
dedesi gülerdi: “çınar nazlanmayan ağaçtır demiştim ya. bu yüzden diyorum. yoksa sen olsan olsan küçücük bir fidan olabilirsin” der, bu defa köklerini anlatmaya başlardı. “çınarın kökleri çok derine inmez, yanlara doğru yayılır. bak görüyorsun ne kadar uzağa gitmiş bu senin çınar ağacının kökleri…” 
ezgi çınarın köklerine bakardı. toprağın üstünde yayılmış kökler sanki bıraksalar buradan kasabaya kadar gideceklerdi.
dedesi ezgi’ye ağacın özelliklerini anlatırken şunu da söylemişti:
“bu ağacı sen bana benzetiyorsun ben de sana.”
“daha çok sana benziyor; senin gibi koskocaman…”
“evet yavrucuğum yaşlı olması ile bana benziyor. kaprisli ve nazlı olmadığı için de sana benziyor.”





hem atalarına hem de kendi torunlarına sevgisi yeten bir insan olsun aze çınar.

sevgiler "

Aze Çınar




Aze; Çerkesce kafasına koyduğunu yapan, iyi yapan demekmiş. Zazacada ise maya.
Çınar bildiğim en uzun yaşayan, en güçlü, en ulu ağaç. Suyu seven, hızlı büyüyen bir ağaç.

Kızımızın adını Aze Çınar koyduk. İstedik ki mayası sağlam olsun. Kafasına koyduğunu yapsın, suyu sevsin, çabuk büyüsün. Uzun ömürlü olsun, ulu, heybetli olsun. Güçlü olsun. Çevresindeki herkese gölge olsun. Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçe yaşasın.

Kendi iradesiyle doğmaya karar verişiyle, hamileliğin ilk zamanları kendinden büyük uru yenip, hayata sımsıkı tutunuşuyla, hayata geliş şekliyle, dünyaya geldiğinden beri ne zaman emeceğine, ne zaman uyuyacağına kendisinin karar verişiyle, misafir varken illllla salonda bizimle oturmak istemesine, yalancı emziği bazen illa istemesine bazen “hıh ne bu bee” dercesine atıp, klasik bebe hallerindeki gibi ya sevip ya reddetme hallerine girmemesine kadar bildiğini okuyan, kafasına koyduğunu yapan bir kız oldu hakkaten Aze Çınar. Her ne kadar tüm sevdiklerime müdahale edip, en doğruyu bildiğimi sanan bir ukala isem de çatır çatır kavga etme pahasına kızım birey olabilsin diye dua ettim hep. Çatır çatır kavga edebilmek ve yine de birbirini sevebilmek, ilişki sürdürebilmek dünyanın en büyük şanslarındandır hem. Şimdilik gayet birey Aze Hanım, Çınar Hanım. Umarım hep böyle gider.

O an deli gibi ağlıyorsa bile vücuduna su değer değmez susacak kadar suyu seven bir bebek oldu. Baba da anne de zehirlenip fena hastalandığında bana mısın demeden hayata devam edecek güçte...

Ömrünü, heybetini, gölgesini ilerleyen yaşlarda göreceğiz de umarım onlar da gönlümüzdeki gibi olur. En önemlisi umarım insan olur. Politik yönelimi ne olur çok derdim değil. Ama umarım herhangi bir politik yönelimi olur. Herhangi bir politik yönelimi olacak kadar önemser dünyayı, insanları, kendisini.

Geliş yolculuğu rüya gibiydi. Gelme anı yine öyle. Geldi, gönlümüze, hayatımıza girdi. Pek yordu bizi. Yormaya da devam ediyor. Öyle ki şu yazıya 20 gün önce başladım ancak bitirebiliyorum. Geleli 26 gün oldu, 26 gündür 1 kez kendisi olmadan dünyayla temasım oldu. Maillerimi gazını alırken ayakta, uzaktan okuyabildim. Hiç cevap verdiğim oldu mu hatırlamıyorum. Sadece 1 adet film izleyebildim. Emzirirken sıkıntıdan ölmemek için televizyon izlemeye başladım. Hiç kitap okuyamadım, sıkça yemek yemeyi unutuyorum, kesintisiz uyumak sanki hiç gerçek olmamış bir şey gibi. Ama bunların hiçbiri zerre dert değil hacım. Düzgün emip, sorunsuz uyudu mu, göbeği iltihaplanmadan, arıza çıkarmadan düştü mü, boyu uzayıp, kilo aldı mı, hiç ağlamadan banyo yaptı mı, gözlerini dikip gözlerime bana baktı mı, emerken parmağımı tutup, öyle uyudu mu, başını omzuma tam yerleştirip orada uyuyakaldı mı... olay bitmiştir. Dünyanın en keyifli şeyleri bunlar. Kitap okumak, film izlemek, dışarı çıkmak biraz daha bekleyebilir.

O kadar çok şey vardı ki yazacağım... Bu yazının başı, sonu, şekli her şeyi tasarlıydı kafamda bir ara... Ötelene ötelene, parça parça yazıla yazıla böyle bütünlüksüz, karışık bir hal aldı. Neyse. Varsın bu yazı da karmaşık olsun. Aze Çınar öğretti ki bazen karmaşık da güzeldir.

Son sözüm sana Aze'm Çınar'ım, nar'ım, balım, peteğim, balığım... İyi ki hayatımıza gelmeye karar verdin. Seni çok çok çok seviyorum.

15 Ağustos 2010 Pazar

Acayip bir doğum hikayesi

Dört gözle bekliyordum doğum hikayemi yazacağım zamanı. Doğum sonrası yazmanın biraz zaman alacağı, benim de hiç acele etmeyeceğimi düşünememişim. Bugün kızımın 11. günü ancak zaman ve yeterli motivasyonu sağlayıp oturuyorum bilgisayar başına.

3 Ağustos salı öğlen, eşimle kalkıp rutin muayenemize gittik hastaneye. 39 hafta 3 günlüktü hamileliğim. Doktorumuz vajinal muayene yaptı. Son söylediğinde olduğu gibi bebeğin doğum yoluna hala girmediğini, rahim ağzının arkaya dönük olduğunu, pazardan önce bebeğin gelmesinin zor olduğunu söyledi. Bir yandan canım sıkıldı bekleme işi devam edecek diye bir yandan da tam zamanında gelecek diye sevindim. Doktorumla pazarlık yaptık. O “cuma gel kontrole” dedi. Ben “Çok yoruluyorum geldiğimde, pazartesi geleyim yaa, arada doğum olursa gelirim işte.” dedim. En ufak tuhaf şeyde kontrole geleceğime söz verdikten sonra pazartesi gününde anlaştık.

Dönüşte Savo'yla kafeinsiz kahve içmek istedim, Beşiktaş'ta Starbucks'a gittik. Ferah ferah içtim kahvemi. Savo'nun daha vakti vardı ama eve arkadaşlar gelecek diye ben erken kalktım, karşıdan da mahallenin otobüsünü görünce, ışık mışık düşünmeden koştur koştur geçtim durağa. O denli iyi hissediyordum kendimi yani.

Eve geldim, arkadaşlar vardı, bloğa yazmıştım, o akşam baya arkadaş gelip gitti. Farklı bir ağrım vardı ama aklıma gelmedi doğum zira en erken pazar demişti doktor. Saat 21.00 suları tuvalete gittim. Kırmızı, regl akıntısına benzer bir şeyler geldi. “Aha nişan mı yoksa?” diye heyecanlandım. Doktoru aradım. “Vajinal muayeneden sebep olmuştur o. Doğum olması mümkün değil.” dedi. Pöffleyerek kapadım telefonu. Bir yandan da sancılarım artmaya, düzenli hale gelmeye başlamıştı. “Emziren Anneler” mail grubuna mail atıp sordum. “Şöyle bir sıvı geldi, şöyle sancılarım var acaba nedir nedir?” diyerek. Gelen cevapların hepsi, büyük ihtimalle doğumun başladığı yönündeydi. Hamileliğimin ortalarından beri bloğunu (Blogcu Anne) takip ettiğim Elif'le telefonda konuştuk. Bu arada sancı aralarım ilk zaman tuttuğumuzda 6-7 dakika gibiydi ve öncesini çok ağır hissetmeden bu aralıkla başlamış olması bana mümkün değilmiş gibi geliyordu. Elif de zaman tutmaya devam etmemi, düzenli giderse, doktoru aramamı, büyük ihtimalle doğumun başladığını söyledi.

Çok kısa süre sonra sancı araları 4-5 dakikaya düşmüştü bile. Halimiz çok komikti. Evde en yakın arkadaşım Gökay ve Savo'nun kız kardeşi Aylin vardı. Sancı başlayınca ben “geldi” diyorum, Gökay bir yandan kronometre tutarken, bir yandan tutunmam için bir kolunu bana uzatıyor, Ben eğilip kitaplığın bir rafından destek alıyorum, Aylin'se belime masaj yapıyor. :) Sancı araları ise daha da komik. Yemek yiyoruz, ben evi toparlıyorum, dondurma yiyorum, güzel güzel duşumu alıyorum, gülüp eğleniyorum falan. Tam hayal ettiğim gibi ilerleyebiliyor her şey. Tek yapamadığım oturmak. Saat 21.30'dan gece 01.00'e kadar neredeyse hiç oturmadım. O kadar iyi hazırlanmıştım ki bu sürece, o kadar iyi eğitmiştim ki kendimi en iyi nasıl yaşanabileceğine dair, olabilecek ennnn şahane şekilde geçirebildim. Sakin, fonksiyonel, başarılı.

Savaş'ı aradım. “Sakin ol, büyük ihtimalle doğum başladı, ama idare ediyorum, sancı araları 2 dakikaya falan düşünce ararız doktoru.” dedim. O da sakin kaldı gerçekten :) Saat 24.00'te evde oldu. Bana kalsa hala doktoru aramayacaktım ama Savaş çok ısrarcı oldu. Doktoru arayıp, “sancı araları neredeyse 2 dakkaya düştü” deyince, “hastaneye gelin” dedi.

Aylar öncesinden hazır olan valizimizi aldık, toparlandık, o esnada Neşe ve Gökşen geldi, kalabalık bir ordu halinde, yola koyulduk. Boğaz Köprüsü'ne nazır sancılarımızı yaşamak ayrı keyifliydi. Hastaneye vardık. Hızla acile aldılar. İşte orada doğumumun en şahane şeyi ile karşılaştık: Elif Ebe. Hiç incitmeden yaptığı vajinal muayenelerden, verdiği morallere, güler yüzüne, ilgisine resmen çok büyük lütuf oldu tüm gece boyunca bizim için. Elif Ebe beni odaya aldı, herkesi çıkardı. Muayeneyi yaptı, bu arada benim kalbim duracak; “Ya doktorun dediği gibi gündüz ki muayene yüzündense tüm bu ağrılar falan, ya doğum başlamadıysa, ya şimdi kös kös eve dönmemiz gerekirse...” derken Elif Ebe müjdeyi verdi: “Oo süper, doğum çoktan başlamış, rahim ağzı açıklığı 5-6 cm'ye varmış. Şahanesiniz.” Hoba bende bir sevinç bir sevinç... Millet içeri girdi, müjdeyi verdim, bizimkiler boş bulunup bir alkışlama... hastane çalışanları gelip kafayı uzatıyorlar “ne oluyor” diye! Biz hep beraber gülüyoruz, Elif Ebe şaşkın; “Sancı çekerken böyle gülen hamile ilk kez görüyorum.” Tam o ara aha!! haftalardır beklenen şey; suyum geliyor!!! Endişeliydim hep, “Ya geldiyse de ben farketmediysem? Nasıl bir şey ki bu? Ne kadar geliyor ki?” Dedikleri kadar var. Geldiğinde farketmemek mümkün değil. Rahat bir iki kilo su!!

Yatışımız yapılıyor. Bizi üst kata alıyorlar, tam odaya giriyoruz, hobaa bir daha su geliyor. Elif Ebe bakıyor, Eyvah, bebek kakasını yapmış içerde, suda yeşil renk var. Eğer bebeğin kalp atışları düşerse acil sezaryen gerekebilir! İşte o an paniklemeye başlıyoruz biraz. O safhaya kadar güzel güzel gelmişken, sezaryenle bitmesin süreç! En başından itibaren hep normal doğum istedim. 9 ay taşıdıktan sonra, ben uyurken dünyaya gelsin, başkaları karşılasın ben saatler sonra göreyim istemedim. Süt geldi mi gelecek mi endişesi yaşamak istemedim. Normal gelişmesi gereken, bin yıllardır böyle gelişen bir sürece müdahale edip, çocuğu doğurmak değil, müdahaleyle “aldırmak” istemedim.

Doktorumuz geliyor o ara. Muayene ediyor. NST'ye bağlatıyor bebeğin kalp atışlarını duyabilmek için. Şu hamilelik boyunca en kıl olduğum şey NST'ye bağlanmak. Evde sancıları ayakta daha rahat karşılamışken hastanede yatağa bağlı olmak beni rahatsız ediyor. Bu esnada Ayşen geliyor hastaneye. Biz de sanırım gecenin 2'sinde, hastaneye doğuma en kalabalık gelen tiplemeler rekorunu kırıyoruz böylece.

Rutin işlemler yapılıyor. Sırada doğumdan çok korktuğum iki şey var: Lavman ve epidural için kateter takılması. Lavman Elif Ebe'nin mahareti sayesinde çok kolay halloluyor. Sonra epidural için ameliyathanye alıyorlar. Doktorum, sezaryen olma ihtimaline karşı ilaç yaptırtmıyor. Sadece kateter takılacak. Benim talebim de eğer normal doğum olacaksa en düşük doz epidural almak. Çünkü hem doğum uzun sürerse bebeği etkilemesinden korkuyorum hem de epidural yüksek olursa doğum esnasında sancılrı hissedemeyip, yeterli ıkınamamaktan, doğumu zorlaştırmaktan. Ameliyathaneye tek başıma indiriyorlar. Korkutucu. Anestezist tatlı bir kadın. Ama ne kadar tatlı olursa olsun, ameliyat masasında çene karında, dizler o hamile göbeğin izin verdiğince karna çekili, nefes alamaz halde ve sancılar gelip giderken kıpırdamadan durmak çok zor. Doktorun ikizlerinden birinin adı Çınar'mış, Hemşireninse soyismi Çınar'mış. Bunlar konuşulurken olup bitiyor kateter takma işi.

Tekrar yukarı çıkarıyorlar. Savaş dışındakileri de dışarı çıkarıyorlar, artık doğma anı yaklaşıyor diye. Savaş, ben, Elif Ebe odada başbaşayız. Sancılar gitgide daha çok hissediliyor. Doktor geliyor, bebeğin kalp atışları normal. “Böyle giderse normal doğumla halledeceğiz.” diyor. Seviniyoruz. En düşüğünden epidural yapılıyor. Savaş elimi tutuyor. Gözü bebeğin kalp atışlarının olduğu ekranda, sürekli hatırlatıyor bana: “Hadi hayatım öğrendiğin gibi, derin nefes al, yavaş yavaş bırak.” Ben sancılarla gergin, “Almayacaaam” şımarıklığı yaptığımda hatırlatıyor: “Bak kalp atışı düşüyor Çınar'ın sen derin nefes almayınca, sezaryen mi olsun istiyorsun? Hadi bir derin nefes... Hah bak arttı şimdi, aferin.”

Sancılar maksimuma ulaştığında geldi doktorum. Muayene etti ve “Açıklık tamam, haydi doğumhaneye gidiyoruz.” dedi. Henüz beklemiyordum. Ama artık sancılar da çok zorlamaya başlamıştı. Bir de ben basınç hissini vajinada yaşayacağım sanıyordum. Halbuki tuvalete çıkma daha doğrusu çıkamama, kabızlık hissinin, ziplenmiş haliymiş tamemen.

Doğumhaneye aldılar, sancılarla ıkınma süreci başladı. Saat 05.05. Tam okuduğum hikayelerdeki gibi, her sancıda ıkınıyorum ama hiçbir gelişme yok, hiçbir ilerleme yok gibi geliyor bana. Boşu boşuna uğraşıyorum ve doğum asla bitmeyecek, birazdan doktor “Olmayacak haydi sezaryene.” diyecek gibi geliyor. Bir yandan bebeği ittirirken tüm gücümle bir yandan da Savaş'a bakıyorum, öyle heyecanlı, öyle panik ki... Son gücümle ittiriyorum ve Savaş “Derya bak doğdu.” diyor. Saat 05.19. İçimden kocaman bir ağırlık çekiliyor dışarı. Göbeğini kesiyor doktor. Bebeği yan masayı alıyorlar. Savaş'a bakıyorum, yeşil ameliyat kıyafeti, bonesi içinde gözleri dolu dolu, öyle mutlu ve güzel ki. Herkes “Bebeğimi görür görmez tüm acılarımı unuttum.” der, ben Savaş'ı öyle görünce tüm acılarımı unuttum. Mümkün olmaz sanardım ya o ana kadar ki sevgimin yüz katını hissetmeye başlıyorum o anda sevgilime karşı.

Bu arada bebeğimiz ağlamadı. Doktora sordum. “Normal, her zaman ağlamazlar, biz de ağlatmıyoruz” dedi. İnce bir hortumla ağzını, burnunu temizlediler. O zaman minik bir “uvveaaa” sesi geldi. Sonrasında hemen kucağıma verdiler.

Bebeği temizleyip giydirirlerken (Biz heyecanlı, hemşireler daha heyecanlı bebeğimin şapkası başka takımdan, zıbını başka, altı başka. Ama kimin umurunda?!) , benden plasentayı aldılar. Dikiş tamamlandı. Bebeğimle beraber odaya çıkardılar.

9 aydır heyecanla ve merakla beklenen süreç tamamlanıyor. Normal doğum sayesinde, hiç akış bozulmadan, kesintiye uğramadan... İstese bizi sezaryene yönlendirebilecekken yapmayan doktorum, Sürekli beni destekleyip, moral veren sevgilim ve çok sevgili arkadaşlarımın da büyük katkılarıyla.

Tüm hamile kadınlara öneririm normal doğumu. Bir süre yaşayacağınız yoğun acı, bir ömür gülümseyerek, şahane hatırlayacağınız ana değiyor.  

5 Ağustos 2010 Perşembe

Aze Çınar Doğdu

4 Ağustos 2010 Çarşamba, :)))
Saat: 05:19 'da doğdu. Her ikisi de sağlıklı. Normal doğum ile dünyaya geldi Aze.
3.350 kg,
50 cm.
Ben Baba Savaş
Derya zaman bulduğunda daha ayrıntılı yazacak.

3 Ağustos 2010 Salı

Geri Sayım 5

Dün yazmayınca "Aha doğurdu" diye meraklanıp arayan arkadaşlar oldu. Hiç düşünmemişim böyle düşünülebileceğini. Çok halsizdim, yazasım yoktu hiç aklımdan çıkıp gitmiş. Bugün sabah da doktora gittik. Öncesinde Sibel geldi. Sohbet muhabbet. Doktor geçen haftakilerin aynısını söyledi. Henüz kanala girmemiş. Eve geldim, Funda ve Melisa evdeydi, onlar çıktı Gökşen ve Funda Abla geldiler, Gökay geldi onlar çıktılar baya kalabalıktı yani bugün evimiz. Keyifli, güzel bir gündü. 


Bir saattir falan da enteresan ağrılarım var. Sanki gelesi var bugün Çınar'ın gibi hissediyorum. 
Bakalım ne olacak. 

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Aylin


Aylin bizim kardeşimiz, Aze Çınar'ın halası. Onunla tanıştığımda henüz 9 yaşındaydı. Acayip güzel, şirin, dünya tatlısı bir kız çocuğu. İlk tanıdığım andan itibaren çok sevdim onu. Minik kardeş gibi. Şimdi 18 yaşında.

İki hafta önce bize geldi, bana yardımcı olmak, yalnız kalmamamı sağlamak için. Bu süreç içinde yaptığı temizlikler, yemekler, tatlılar, incelikler hepsi bir yana, ne kadar büyüdüğünü, ne kadar olgunlaştığını, nasıl bize benzer düşünüp, hayata, insanlara duyarlı olduğunu görmek acayip mutlu etti bizi. 2 haftadır hiç sıkılmadan muhabbet edip, iyi vakit geçiriyoruz. Bazen siyaset konuşuyoruz, bazen herkes kendi istediği gibi takılıyor, bazen film izleyip tartışıyoruz.
Ben zorumdur. Hele ki herhangi biriyle iki hafta hiç ayrılmadan, hiç sorun yaşamadan beraber geçirmem çok çok zordur. Aylin'le en ufak bir sıkıntı yaşamadan bulduk iki haftayı. O olmasa şu iki hafta, şu yaşadığımdan kat kat daha fena geçerdi.

Şu iki diyalog beni çok mutlu eden hadiselere iki örnek olsun;

Ben: Hüff hıçkırık tuttu yine Çınar'ı
Aylin: Ayyyy acıkmıştır şimdi o, halası gidip yemek yapsın hemen.


Ben: Ya Aylin, sen olmasan ben ne yapardım, çok yoruldun, mahfoldun.
Aylin: Aşk olsun Derya abla, böyle zamanlarda yardım etmeyeceğiz ne zaman edeceğiz birbirimize?

İyi ki varsın Aylin  

1 Ağustos 2010 Pazar

Geri Sayım 7

Bugün bir enerjik kalktım bir enerjik kalktım sormayın. Genelde sabahları fena kalkmıyorum, kahvaltı hazırlığına bile yardım ediyorum, kahvaltı sonuna doğru hem enerjim bitmiş oluyor hem ağrılar bastırıyor ama bugün diğer sabahlardan bile iyi kalktım. Öyle ki kahvaltıdan sonra Savaş'la Aylin'e yardım edip, salondaki süs eşyalarının, vitrinin vs tozunu bile aldım. Bugüne kadar okuduğum bilumum hamile-anne bloğunda, doğurulacak gün annelerin pek bir enerjikleştiği bilgisini edinmiş olduğumdan bir umutlandım bugün doğum başlar mı diye ama hiçbir şey de olmadı. Yine de biraz işe yaramak bana iyi geldi.

Akşam Aylin eve gitti, yarın ya da ertesi gün gelecek. Savo Salı akşama kadar evde zaten. Akşam da Ayşen, Erdem ve ikizler geldiler. Onlar da pek iyi geldiler. Zaten Savo'nun akşam işe gitmeyeceği, hele hele yarın da gitmeyeceği bir durumda moral kendiliğinden iyi oluyorken bugün pek bi üst üste geldi iyi şeyler. Bölünüp geleydiler hafta çabuk geçerdi aslında. :)

Bugün tam doldurduk 39'u. Hamileliğin başında Kyle XY izliyordum. Çocuk rahimde ne kadar kalırsa o kadar daha zeki, becerikli vs olur kurgusundan hareketle “oh oh 41'e, 42'ye kadar kalsa benim ki de, olur ya belki doğrudur teori, akla sığıyor neticede.” diye düşündüğümü, Savaş'ın güldüğünü hatırlıyorum :) Sonrasında da “Ayh 37'yi geçsin başka bir şey istemiyorum. Yeter ki erken doğum olmasın.” dediğimi. Şimdi ise üç gün daha dert çekmeye gelemeyip, doğsun diye dua ediyorum işte. Sürekli kendime bunları hatırlatıp, şu “bir an önce doğsun” bekleyişinden çıkmam lazım. Daha 40'ı bile doldurmadı çocuk, ben sanki normal doğum zamanını çoktan geçirmiş modundayım.

Salı günü doktordayız yine. Bakalım ne hallerdeyiz.  

Geri Sayım 8

Vay be, 8. güne kadar gelmişim de bir de pöfflüyorum hadi artık gelsin diye. Paranoyamın şekli değişmiş de bu sefer de "ya 41'i, 42. haftayı buluruz ve yine de gelmezse, ya sezaryen gerekirse" olmuş. İnsan evladı bir acayip, her durumda kendine endişelenecek bir şey buluyor işte. Durup durup gebelik.org'taki 39. hafta yorumunu okuyorum kendime moral olsun diye: "Gebeliğinizi bu haftaya kadar getirdiğiniz için büyük bir takdiri hak ediyorsunuz. Bu ve takipeden hafta içinde doğum yapma olasılığınız oldukça yüksek. Geçen haftalardaki önerilerimiz aynen devam etmektedir: doğum sabır işidir ve bu sabrın sonunda bebeğinizi kucağınıza alıp onu emzirmeye başladığınızda ne kadar mükemmel bir iş başardığınızı göreceksiniz."
Ağrı sızı durumları devam ediyor. Vantilatör hayatı kolaylaştırdı biraz. İki gündür televizyon izlemeye başladım. Sıkıntının boyutlarını tahmin edin. 
Sabah Selin geldi, Vedat zati bizdeydi. Savaş, Aylin hep bir kahvaltı yaptık. Bir yandan sohbet muhabbet bir yandan yine temizlik halleri, saat 17.00'yi bulduğunda yine uyuklamaya başlamıştım. 18.30 gibiden beri de tv izliyorum boş boş. Kafamdan da onlarca doğum şekli hayali geçiyor. 


Pöff böyle işte. Bir gün daha bitti. Bayülgen'in saçları da iğrenç. 

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Geri Sayım 9

Bir doğumsuz gün daha... 
Dün gece Okan kaldı bizde. Bugün de onun şerefine işsiz, oyunlu bir gün geçirdik. Oynadığımız tabu sayesinde gün daha bir hızlı geçti. Güzel geçti. Gündüz hava da serindi. Ama şu an pek sıcak. Şimdi de Vedat, Aylin, ben oturuyoruz. Savaş'ı bekliyoruz. Eğer bir an önce inerse V for Vendetta izleyeceğiz. Tekrar izlemekten keyif duyacağım filmlerden. 
Bir gün daha bitti. Hala yaşıyorum. Ama yorgunluk had safhada. Belirsizliğin yarattığı endişe de. 

30 Temmuz 2010 Cuma

Geri Sayım 10

Gitgide bir hüzün kaplıyor, böyle hüzün gibi de değil de, acayip bir şey. Gitgide işlevsizleşmek, yataktan kalkmak için bile yardıma ihtiyaç duymak, sürecin nasıl, ne zaman biteceğini bilmemek... Bu gece rüyamda bir doktor muayene ediyordu beni. “Burada bebek yok, psikolojik hamilelik sizinkisi. Üzgünüm.” diyordu. Sonra sabah bir uyandım, elimi karnıma götürdüm; göbek yok!!! Hemen, acaba rüya mı görüyorum diye düşündüğüm her an yaptığım gibi dudağımı ısırdım. Allah! Dudağım acıdı, demek ki rüya değildi. Hemen gözümü açıp, doğruldum. Meğer aylardır ilk kez uyurken sırt üstü yatabilmişim ve öyle uyanınca karnım baya düz halde duruyormuş. Ödüm koptu farkedene dek.
Sonra, gün içinde Aylin ile Savaş, derin temizlik işine gömülüyorlar. Buzdolapları çekiliyor, dip köşe her yan temizleniyor... Ben değil onlara yardım etmek, çoklukla yattığım yerden kalkmak için bile onlara ihtiyaç duyuyorum. Kitap okumayı, dizi-film izlemeyi, uyumayı geçtim, boş boş duvara bakmak gayet normal, rutin bir eylemim haline geldi. Bir yandan ağrı sızı, bir yandan sıcaklar...
Akşam Perihan geldi. Sohbet muhabbet bir gün daha geçti. Darısı yarına...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...